Bölümler 1Şu an: BÖLÜM 1 - Saat 03:17
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı geceler insan uyuyamaz.Bazı geceler ise uyumaktan korkar. Ben hangisini yaşadığımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey saatlerdir yatakta dönüp durduğum ve gözlerimi her kapattığımda aynı görüntülerin zihnime üşüştüğüydü.
Yağmur, ıslak asfalt, kırılan cam sesleri...
Ve bir erkek sesi... “Beni orada bırakma.”
Gözlerimi aniden açtım. Oda karanlıktı. Perdenin arkasından sızan sokak lambasının solgun ışığı, duvardaki gölgeleri olduğundan daha uzun gösteriyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Komodinin üzerindeki telefona uzandım. Saat 03.16’yı gösteriyordu. Derin bir nefes aldım.
Son haftalarda uykumun bölünmesine alışmıştım ama bu gece farklıydı. Içimde, adını koyamadığım bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey olacakmış da ben onu önceden hissediyormuş gibiydim. Bu histen nefret ediyordum.
Telefonu tam komodinin üzerine geri bırakıyordum ki ekran aydınlandı. Bir mesaj vardı. Gönderenin adını gördüğümde parmaklarım istemsizce kasıldı. Nefes alışverişlerim sıklaştı. Heyecan mı yoksa korkumuydu beni ele geçiren his.
Erkin Altemur
Bir süre ekrana öylece baktım. Bu mümkün değildi. Erkin üç hafta önce ölmüştü. Cenazesine gitmiştim. Tabutunun başında durmuş, insanların omzuma dokunarak söyledikleri teselli cümlelerini duymuş ama hiçbirini anlamamıştım. Ölüm haberini aldığımda hissettiğim şeyin acı mı, öfke mi, yoksa kocaman bir boşluk mu olduğunu hala bilmiyordum. Ama onun öldüğünü biliyordum. Kendi gözlerimle görmesem de ölümünün gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştım.
Ekrandaki mesajı açtım.
- Beni neden o gece arabada bıraktın?
Boğazım düğümlendi. Mesajı bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. Anlamak için çabaladım ama anlayamadım. Başım ağrımaya başlamıştı. “Hayır” diye fısıldadım. Sesim odanın içinde kayboldu.
Telefonu iki elimle kavrayıp Erkin’in numarasını aradım. İlk çalışta kulağıma götürdüm. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki karşı tarafın açmasını beklerken kendi nabzımı duymaktan başka bir şey yapamıyordum. Arama başarısız oldu. Tekrar aradım,aynı sonuç.
Ekrana baktım. Parmaklarım titremeye devam ediyor ama şiddeti artıyor gibiydi sanki. Kendime bunun bir hata olduğunu, belki numaranın başka birine geçtiğini, belki de birinin benimle dalga geçtiğini söylemeye çalıştım. Ama mesajın içindeki o cümle,
“O gece”
Hangi gece? Telefon yeniden titredi. İkinci mesaj geldi.
-Kapıyı açma.
Bu kez başımı kaldırdım. Koridordan bir ses gelmişti. Önce çok hafifti. Sanki biri ayakkabısının ucunu zemine sürtmüş, ardından olduğu yerde durmuştu. Nefesimi tuttum. Evimin sessizliğini dinledim. Bir süre hiçbir şey olmadı. Ama sonrasında kapının önünden belli belirsiz bir gıcırtı duyuldu.
Yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde ürperdim. Telefonu elimden bırakmadan kapıya doğru ilerledim. Her adımda içimdeki korku biraz daha büyüyordu. Kapının deliğinden baktığımda koridor boştu.
Apartmanın sarı ışıkları yanıyordu. Merdiven boşluğuna açılan kapı kapalıydı. Karşı dairenin önündeki paspas bile her zamanki yerindeydi. Yine de kapıdan uzaklaşamadım. Telefonum üçünü kez titredi.
- Onun sesiyle konuşsa bile inanma.
Ekranı okurken miden içinde soğuk bir şey yayıldı. “Kim?” dedim kendi kendime. “Kimden bahsediyorsun?” Cevap bulamıyordum. Anlamaya çalışıp anlayamamak baş ağrımı daha çok tetikliyordu.
Yatağıma dönmek üzereydim ki bir adım atmamla kapıdan ses geldi. Tok, tok, tok. Olduğum yerde kaldım. Bir insan korktuğunda bedeni üzerinde ne kadar az kontrolü olduğunu o gece öğrendim. Parmaklarım kapının kolunu uzanmak istiyor, aklım geri çekilmemi söylüyordu. Nefesim göğsüme sıkışmıştı.
Dışardan bir erkek sesi duyuldu. “İzel?” dizlerimin bağı çözüldü. O sesi tanıyordum. İnsan bazı sesleri unutamaz. Aradan yıllar geçse, yüzünü hatırlayamaz hale gelse bile bir insanın sesini duyduğunda nereden tanıdığını bilirdi. Bu onun, Erkin’in sesiydi. Gözlerim doldu. Bakış açım bulanıklaştı. Bir adım geri çekildim. Ağzımdan istemsizce tek bir kelime çıktı. “Erkin...”
Kapının diğer tarafındaki adam hafifçe güldü. O gülüşü de tanıyordum. Konuşmadan önce dudaklarının bir kenarı hafifçe kaldırırdı. Bazen beni kızdırmak için, bazen de söyleyeceği şeyin etkisini ölçmek için.
“Beni tanıdın değil mi?” Elimi ağzıma kapattım. Şoku atlatamıyordum. Benim Erkin’im ölmüştü. Titreyip kendime gelmek istedim. “Sen... s-sen öldün!” kendimi tutamayıp bağırmıştım. O ise bu tepkimden sonra yine gülmüştü.
“Bunu bana sen söylemiştin.” Kaşlarım çatıldı. Ben ne demiştim? Beynime hücum eden duygular düşünmemi engelliyordu. Bir insan tüm duyguyu aynı anda barındırabilir miydi içinde?
“Git buradan. Sen gerçek değilsin, olamazsın. Öldün sen!” Kendimi sertçe kapıya doğru bıraktım. Gözümden yaşlar akıyordu. Kısa bir sessizlik ardından tekrar konuştu. “Bir daha yalan söylememi sen istemiştin, İzel.”
Kapıdan çekildim ve oraya kitledim bakışlarımı. Bu cümleyi hatırlıyordum. Erkin’le son konuşmamızdan birinde söylemiştim. Beni kandırmasından, bazı şeyleri benden saklamasından yorulmuştum. Ona artık hiçbir şeyini gizlememesini söylemiştim. Ama bunu nereden biliyordu?
“Kimsin sen?” diye sordum. Dışarıdaki adam cevap vermedi. Birkaç saniyenin ardından sesi yeniden duyuldu. “Beni o gece neden kurtarmadın?”
Başımın ağrısı dinmek bilmezken, keskin bir ağrı geçti. Bir anda odanın karanlığı kayboldu. Yağmur, ön camda dağılan su damlaları, lastiklerin asfaltta çıkarttığı o kokunç ses. Bir fren ve uzaktan gelen bir çığlık. Kulaklarımı kapattım. “Sus!” sesimden düşündüğümden yüksek çıkmıştı. Dizlerimin üzerine çökerken başımı iki yana salladım. “Sus, dedim. Ne olur sus...”
Kapının ardında bu kez hiçbir hareket yoktu. Bir süre sonra ayak sesleri duydum. Ağır sakin ve giderek uzaklaşan adımlar. Koridorun sonuna kadar yürüdüğünü düşündüm. Ardından apartman kapısının açılıp kapandığını duydum.
Gitti.
Ama ben hala yerdeydim. Ne kadar süre öyle kaldığımı bilmiyorum. Telefonumun ekranı aydınlanana ve o hafif titreşimi beni kendime getirene kadar kalkamadım. Ekranı açtığımda Bilinmeyen numara yazdığını gördüm.
- Kapının altına bak.
Gözlerim yavaşça kapıya kaydı. Kapının altındaki boşluktan beyaz bir zarf görünüyordu. Ayağa kalkmak için kapının kenarına tutundum. Bir kaç saniye bekledikten sonra eğilip zarfı aldım. Üzerinde ismim yazıyordu.
İzel S. Sorgun.
Yazı tanıdıktı. Hemde kalbimin sıkışmasına neden olacak kadar tanıdık. Zarfı açtığımda içinden eski bir fotoğraf çıktı. Rengi solmuş, kenarları kıvrılmış, yüzeyi zamanla çizilmişti. İki küçük çocuk yan yana. Arkalarında eski bir evin olduğu bahçesinde. Kız çocuğu kameraya gülümsüyordu. Erkek çocuğununsa yüzü siyah kalemle karalanmıştı. Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım. Neden çocuğun yüzü özellikle gizlenmişti ki?
Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde mavi mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı: Bazı insanlar hayatına girmeden önce de senden bir şey almıştır.
Altında bir tarih bulunuyordu.
08.12.2000
Kaşlarımı çattım. Bu tarih, benim doğumumdan iki yıl öncesine aitti. Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım. Karalanmış yüzün kenarında, silinmiş mürekkebin altında iki harf seçiliyordu. “E. A.” Fotoğraf elimden düşecek gibi oldu.
Erkin Altemur. İmkansızdı. Erkin’le ilk tanıştığımızda birbirimizin geçmişini bilmediğimizi düşünmüştüm. En azından ben öyle biliyordum. Çocukluğumdan ona dair hatırladığım hiçbir anım yoktu. Onun da beni daha önce gördüğüne dair tek bir sözünü hatırlamıyordum.
Peki bu fotoğraf neydi? Neden yüzü karalanmıştı? Ve en önemlisi, neden benim doğumumdan önce çekilmiş gibi gösteriliyordu? Kafam çok karışıktı ve beynimin içinde daha bir sürü sorular birbirini tekrar ediyordu.
Telefonumun sesi kulaklarımı doldurduğunda gözlerimi oraya kaydırdım. Bu kez arayanın adı ekranda görünüyordu. Kaşlarım gene çatıldı bu sefer istemsizce. Anlaşılan daha çok çatacaktım ben bu kaşlarımı. Kırışıklık çıkacaktı en sonunda. Halime acısam mı bilemedim? Kendime göz devirdim. Hiç iyi değildim.
Leyla Altemur. Erkin’in ablası. Bir an açıp açmamak arasında kaldım. Sonunda parmağımı ekranda kaydırdım, açmalıydım. “Alo?” Karşı taraftan önce bir nefes sesi geldi. Ardından telaşlı bir kadın sesi...
“İzel, kapıyı açmadın değil mi?” Gözlerim büyüdü. Noluyor du, aartık biri de beni aydınlatsa iyi olurdu. “Ne?” diye tepki verdim.
Leyla bıkkın bir nefes verdi. “Kapına biri geldi mi?” Bunu nereden biliyordu, biliyorsa neden soruyor du? Hatta ne biliyor olabilir? Bugün isteğim, yer yarılsın ve bende içine gireyimdi. Bunu ona sormalıyım demi? “Leyla sen bunu nereden biliyorsun?”
Sorumu duymazdan geldi. “İzel bana cevap ver! Kapına biri geldimi ve sen o kapıyı açtın mı?”
“Evet geldi ve hayır, o kapıyı açmadım Leyla. Ama Erkin’in sesini duydum.” Sessizlik oluştu. Sıradan bir sessizlik değildi bu. Birinin söylemek üzere olduğu şeyi son anda yutması gibi bir sessizlik. Telefonun diğer ucunda Leyla’nın nefesini duyabiliyordum.
“İzel beni dikkatli dinlemelisin. Duyduğun ses Erkin’e ait değildi.” Hayal kırıklığıyla gözlerimi kapattım. Nasıl değildi? Oydu, ona aitti. Zihnim bana oyun oynamış olamazdı. Hayal gördüğüme de inanmıyorum çünkü Leyla kapıma birinin geldiğinden haberdardı. Peki ya Leyla gerçekten aradı mı beni? Ya gerçekten zihnimin oyunuysa bütün bunlar. “Ama onun sesiydi.”
“Biliyorum.” dedi Leyla düz bir sesle. Anlam veremeyerek, “Nasıl biliyorsun?” diye sordum. Leyla cevap vermedi. Tekrar ona seslendim yine cevap vermedi. Telefonu kapattığını sanıp ekrana baktım ama kapanmamıştı. Bu defa sesimi yükselttim.
“Leyla! Bana ne oluyor? Bu fotoğraf neyin nesi? Biri kapıma geliyor ve Erkin’in numarasından mesajlar alıyorum. Sen bunları nereden biliyorsun?” Göz yaşlarıyla kendimi duvara yasladım. Tüm bunları anlamlandırma çabam beni çok yormuştu. Ayakta öylece dikilecek takati kendimde bulamadım.
Leyla tereddütle konuştu. “Çünkü Erkin...” Durdu. Sanki ismini söylemek bile ona ağır geliyordu. Sabırsız hissediyordum. Aynı zamanda ne duyacağımı da merak ediyordum. “Erkin ölmeden önce bir şeylerden şüpheleniyordu.” Fotoğrafı daha sıkı tuttum. Adını andığım veya duyduğum her an kalbimin şiddetli çarpasına sebep oluyordu. Nelerden şüphelendiğini sordum ama telefonda konuşamayacağını söyledi. Sanırım herkesin bana garezi var gibiydi. “Hayır, konuşacaksın. Bana bir şey söylemek zorundasın!” Ne kadar yakınsam da kararlı gibiydi.
Ben kendimi bunca zaman iyileştirmenin bir yolunu bulmaya çalışırken şimdi birilerinin bu konuyu deşip beni dağıtması hiç iyi olmayacak. Leyla derin bir nefes aldı. “İzel, lütfen. Beni anla.” Sinir tepeme çıktı bir anda. Beni anla mı diyordu bu? Kimse beni anlamak için uğraşmasın ama ben birilerinin gerekçesini anlamak için anlayış göstereyim. “Sen ne diyorsun Leyla? Erkin’in ölümünden sonra üç haftadır benden bir şey saklıyor, bunun içinde sende varsın. Kapıma birileri geliyor bundan haberdarsın. Açmamam gerektiğini söylerken amacını biliyor gibisin. Konu benim hayatım ama ben sizi anlamalıyım, anlayış göstermeliyim demi!”
“Tamam yarın buluşalım. Her şeyi anlatacağım.” Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. O da böyle derdi. Hep yarına bırakırdı. Sanki ömrü o çok güvendiği yarınlara yetecek gibi. Derin bir nefes aldım.
“Erkin’de hep yarın anlatacağını söylerdi. Söyleyemediği her şeyi erteleye erteleye en son mezara götürdü.” Ablasının da aynı onun gibi yarın demesi içimdeki o yarım kalmışlık öfkesini körüklemişti.
Leylanın sesi değişti. Bir anlığına kontrolü kaybetmiş gibiydi. Öfkelendiğine emindim. “Yarın, saat on birde. Eski adliye binasının karşısındaki kafede buluşalım. Tek başına gel.”
“Neden?”
“Çünkü bazı gerçekleri öğrenmek istiyorsan önce kime güvenmeyeceğini bilmelisin.” Konuşmama fırsat vermeden telefonu kapattı. Bir süre elimdeki telefona baktım. Ah benim bu herşeyi anlamlandırma çabam... Bakışlarımı diğer elimdeki fotoğrafa kaydırdım yeniden. Arka yüzündeki yazının altında daha önce fark etmediğim küçük bir detay çarptı gözüme. Bir kelime, kurşun kalemle, neredeyse silinmiş şekilde yazılmış. Leyla... Demek bu fotoğrafın onunla da bir ilgisi vardı.
Tam o sırada yeni bir mesaj daha geldi.
Bilinmeyen Numara:
Yarın sana anlatacaklarının yarısına bile inanma.
Gözlerim büyüdü. Telefonu yavaşça yere indirdim. Bu da neydi şimdi? Bana oyun oynayan Leyla mıydı yoksa? Bu gelen mesajları yarın ona anlatıp anlatmayacağımı bilmiyordum. Leyla’ nın da dediği gibi, kime güvenmeyeceğimi bilmeliydim.
Odama doğru ilerledim ve kapımı kapattım. Telefonu yatağımın üzerine gelişigüzel attım. Dışarıda yağmur başlamıştı. Pencereye ilerleyip kenarıya yaslandım. Camın üzerinde biriken damlalar, sokak lambasının ışığında birbirine karışıyordu. Bir an için o görüntü bana tanıdık geldi. Sanki bu manzarayı daha önce de görmüştüm.
Bir arabanın içindeydim. Yağmurun altında biri bana sesleniyordu. Gözlerimi kapattım. “Beni orada bırakma” Bu kez ses daha yakındı.
Ve ilk defa, o sesin Erkin’e ait olduğundan emin olamadım.
֍֍
Sabah olduğunda hiç uyuyamamıştım. Fotoğrafı mutfak masasının üzerine koymuş, saatlerce incelemiştim. Büyüteç kullanacak kadar ayrıntılara takılmış, kağıdın kenarındaki lekeleri bile kontrol etmiştim. Fotoğrafın arkasını defalarca çevirmiş, belki daha önce gözümden kaçan bir şey bulurum diye ışığa tutmuştum. Ama ne kadar bakarsam bakayım, fotoğraf bana istediğim cevapları vermiyordu. Yalnızca sorularımı çoğaltıyordu.
Geceden beri zihnimde dönüp duran düşünceler birbirine karışmıştı. Gözlerimin yanmasına, başımın ağırlaşmasına rağmen fotoğrafı masadan kaldıramamıştım. Sanki gözlerimi ayırsam içindeki bir ayrıntı kaybolacak gibiydi.
Saat 10.35’te evden çıktım. Hava kapalıydı. Gece yağan yağmurdan sonra kaldırımlar hala ıslaktı. Binaların arasından süzülen solgun gün ışığı, gri gökyüzünü daha kasvetli gösteriyordu. İnsanlar günlük telaşları içinde yürüyordu. Bir simitçinin önünde bekleyen çocuk, annesinin elini çekiştiriyor; karşı kaldırımda iki adam sanki uzak mesafedelermiş gibi yüksek sesle bir şeyler konuşuyordu. Bir kadın telefonuyla konuşarak aceleyle yanımdan geçti. Birkaç adım ileride, kaldırımın kenarında biriken yağmur suyuna basmamaya çalışan yaşlı bir adam söylene söylene yürüyordu.
Herkesin kendine ait bir telaşı, yetişmesi gereken bir yeri, düşünmesi gereken meseleleri vardı. Dün gece benim yaşadıklarım ise yalnızca benim dünyamda gerçekleşmiş gibiydi. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Belki de en korkutucu olan buydu. Bir insanın hayatı parçalanırken dünya hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebiliyordu.
Kafeye vardığımda saat 10.58’i gösteriyordu. Burası fazla kalabalık olmayan küçük bir kafeydi. İçeride hafif bir kahve kokusu vardı. Kahve makinesinin aralıklı sesi ve fonda çalan müzik, mekanın sessizliğini dolduruyordu.
Kapıdan içeri girdiğimde gözlerim doğrudan onu aradı. Leyla cam kenarına yakın bir yerde oturuyordu. Omuzlarına dökülen koyu kahve saçlarını gelişigüzel toplamış, yüzünün iki yanına birkaç tutam bırakmıştı. Açık buğday teni, ince yüz hatları ve belirgin kaşları vardı. Büyük koyu renk gözleri normalde olukça canlı görünürdü. Konuşurken gözlerinin içi güler, bir şeyler anlatırken ellerini kullanmadan durduramazdı. Bana onu anımsatıyordu...
Bugünse yüzünde o hareketliliği göremedim. Üzerinde sade, koyu renk hırkanın kollarını bileklerine kadar çekmişti. İnce parmakları porselen fincanın çevresinde kenetlenmiş, bakışları önündeki kahveye sabitlenmişti. Beni gördüğünde başını hafifçe kaldırdı ama gülümsemedi. Düz bakıyordu. Karşımda alışılmadık bir Leyla duruyordu.
Masaya doğru yürürken içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu. “Bekletim mi?” Sesim düşümdüğümden de yorgun çıkmıştı. Leyla başını iki yana salladı, “Hayır bende yeni geldim sayılır.”
Sandalyeyi çekip karşısına oturdum. Çantamı yanımdaki sandalyeye bıarktım. Birkaç saniye boyunca ikimizde konuşmadık. Normalde böyle olmazdı? Yani herhalde. Dün geceden sonra bildiğim gerçeklerden de şüpheye düşmeye başlamıştım. Aramızda görünmez bir duvar var gibiydi. Yüzünü izlemeye başladım. Söylemek istediği bir şey vardı. Üstelik hiç hoşuma gitmeyecek bir şey.
Çantamın fermuarını açtım ve dün kapımın altından bırakılan zarftan çıkan fotoğrafı masanın üzerine, ikimizin tam ortasına bıraktım. Önce kaşları hafifçe çatıldı, Ardından dudakları aralandı ama konuşmadı. Fotoğrafa bakarken gözlerinden birden fazla duygu geçtiğini görebiliyordum. Tanımıştı. Bundan emindim. “Bunu nereden buldun?”
Sesindeki değişimi fark etmemek mümkün değildi. Az önceki sakinliği gitmiş, kelimeleri ağzından daha temkinli çıkmaya başlamıştı. Gözlerimi ondan ayırmadım. Sözler belki yalan söyleyebilirdi ama hareketler mimikler ve hatta gözler kendini ele verebilirdi. Boğazımı temizledim. “Dün gece kapımın altından gönderildi.”
Leyla’nın parmakları fincanın kulpuna uzandı. Ancak fincanı kaldırmadan yerine geri koydu. Parmak uçları porselenin üzerinde birkaç saniye oyalandı. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Camın dışındaki insanları izliyormuş gibi başını çevirdi. Oysa gözlerinin gerçekten gördüğü bir şey olduğundan emin değildim. İçimde sabırsızlıkla karışık bir korku büyüyordu. “Leyla..” sesimi biraz alçalttım. “Benden ne saklıyorsun? Yada bildiğin ne?”
Başını yeniden bana çevirdi. Gözlerimiz buluştuğunda yüzündeki tereddütü açıkça gördüm. Alt dudağını hafifçe dişlerinin arasına aldı. Sanki söyleyeceği cümleyi zihninde tartıyor, hangi kelimeyi seçerse seçsin geri dönüşü olmayacağını biliyordu.
“Demek sonunda sana da ulaştı.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonunda mı? Bu tek kelime, fotoğrafın kendisinden daha fazla şey anlatıyordu. Demek ki bu fotoğrafı bekliyordu. Belki de uzun zamandır bildiği bir şeyin ortaya çıkmasından korkuyordu. Öne doğru eğildim. Ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. Sesimin titrememesi için kendimi zorladım. “Bana ne ulaştı,Leyla?”
Leyla gözlerini birkaç saniye boyunca üzerimde tuttu. Sonra bakışları yeniden fotoğrafa kaydı. Yüzündeki ifade değişmişti. Kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşmiş, dudaklarının kenarı hafifçe aşağıya kıvrılmıştı. Gözlerinde yalnızca endişe değil, sanki uzun zamandır taşıdığı sırrın ağırlığı da vardı.
Derin bir nefes aldı. “Erkin’in sakladığı gerçek.” İsmini duyduğum anda içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Erkin... Bir süredir zihnimde kaçmaya çalıştığım, adını düşünürken bile kendime engel olamadığım o isim... Kalbimin yarısı.
Boğazımda düğümlenen kelimeleri yutkunarak çözmeye çalıştım. Parmaklarımın birbirine daha sıkı kenetlendiğini far ettim. Fotoğrafa gözüm gidiyordu ara sıra ama gözlerimi Leyla’dan ayıramıyordum. “Ne gerçeği?” diye fısıldadım. Leyla cevap vermedi. Sadece bana baktı. O an anladım. Dün gece kapıma gelen şey yalnızca bir fotoğraf değildi. Birilerinin benim geçmişime açmak istediği bir kapıydı.
Ve o kapının ardında Erkin Altemur vardı. Benim Erkin’im...
Ama Erkin ölmüştü.
Bölüm etkileşimi
