5. bölüm · Son Berdel

5.Bölüm:Biz büyüdük

Enevalia Enevalia

⚖️

Hayatta her şey istediğiniz gibi gitmez, bazen hatta çoğunlukla gitmez. İstemez miydi kelebek sadece bir gün değil de yıllarca yaşamayı? İstemez miydi en sevdiği çiçeğe sadece bir iki saat değil de her gün, zaman sınırı olmadan koklamayı?
İsterdi...

Ama dediğim gibi, hayat senin isteklerine göre değil; isteklerinin tam tersine ilerliyor işte...
Aynı benim yaşadığım ama hâlâ bir kâbus olması için dualar ettiğim şeyler gibi.

Keşke...
Keşke kâbus olsaydı... Olsaydı da uyansaydım...
Belki... Belki dedim içimden.

Belki kâbustur diye kendimi birkaç kez çimdikledim ama olmadı, uyanamadım kâbusumdan... Ya da gerçeğimden mi demeliydim?

Hâlâ terastaydım. Yarım saattir durmadan ağlıyordum. İlk kez bu kadar ağlamıştım. Ama şimdi durmuştu gözyaşlarım, ya da akacak bir yaş kalmadığı için durmak zorunda kalmış da olabilirler.

Yarım saattir benim çökmüş hâlime karşımda duran Mardin'in görkemli taş evleri de şahit olmuş. Gökyüzü de sanki benimle birlikte ağlayacak gibi,bulutlarını dizmişti. Ne ay geceyi aydınlatıyordu ne de yıldız parlıyordu. Havada hafif bir rüzgâr vardı, sanki nefes alamadığımı anlamışçasına nefes almam için hafifçe yüzümü okşayıp geçiyordu.

Şimdi ağlamıyordum, sadece düşünüyordum. Gökyüzüne bakıp derdimi anlatmak isterdim şu an her şeyden çok ama konuşamıyordum ki... Bakamıyordum gökyüzüne, utanıyordum. Cesaretim yoktu daha Allah'ımla konuşmaya. Hem bu hâlimle onun karşısına nasıl çıkayım ki, değil mi?

Düşüncelere dalmışken birden birisi beni kendisine çevirip eliyle ağzımı kapattı. Küçük çaplı bir çığlık attım.

Bu kimmiydi?
Tabii ki ağa bozuntusuydu. Onu karşımda görmemle zaten sinir hücrelerim uyanmaya başlamıştı bile.

Benim ağzımı tutan elinden kurtulmak için uğraştım ama o, boşta kalan eliyle elimi arkama sabitleyip beni kendisine daha da yakınlaştırdı.

Ardından yüzünü yüzüme iyice yaklaştırarak:
"Cevap vermezsen gelirim demiştim değil mi, benim avukat karıcığım?" dedi.

Delireceğim, yine "karıcığım" diyor bu manyak bana...
Şimdi görür o...
Hemen ağzımı kapattığı elini sertçe ısırdım. Isırmamla ağzından küçük bir inilti çıktı ve beni bıraktı.

"Karıcığım, sen yabani misin? Sadece meraktan soruyorum," dedi. Isırdığım elini bana gösterdi; iyice kızarmıştı ve kızarıklığın yanında benim ısırık izim de vardı. Ama hak etmişti yani.
Hemen ondan uzaklaşıp işaret parmağımı ona doğrultup konuşmaya başladım:

"Yabanimiyim bilmem ama bana bir daha yaklaşmaya kalkarsan seni yamyam gibi parçalara ayırırım, anladın mı?"
Bana yaklaştığında çok sinirlenmiştim. Bana bir santim bile yaklaşmasını istemiyordum.

O ise başını eğerek, söylediklerim hoşuna gitmiş gibi sırıtarak başını iki yana sallıyordu. Bu hareketi sinirlerimi daha da bozmuştu.

"Hem sen nasıl geldin terasa?" diye sordum. Çünkü kapıdan girdiğini düşünmüyordum; eğer kapıdan girseydi bilirdim.

Ağa bozuntusu ise ellerini göğsünde birleştirerek:
"Bizim de bazı hünerlerimiz var, karıcığım."

Bak, yine "karıcığım" diyor! Yeminle bunun dilini yerinden sökeceğim, bir daha konuşamayacak bile!

"Eee, nasıl buldun gönderdiğim gelinliği? Beğendin mi?" diye sordu bir anda.

Ona "sevmedim" ya da "fena değil" diyemezdim, çünkü eminim ki o ağa bozuntusu yenisini almaya çalışacaktı. El mecbur oyun oynayacaktım.

"Beğendim, güzel bir zevkin varmış," dedim sinsice dudaklarımı kıvırarak. O da cevabımı duyunca gülümsedi ama bir anda gülümsemesinin yerini endişeli bir ifade aldı.

"Mihra, sen neden ağladın? Bir daha ağlamanı istemiyorum," dedi. Ben ona şaşkınlıkla bakarken sözünü sürdürdü:

"Bir daha o güzel harelerinde incilerin dökülmesini istemiyorum. Mutluluk incileri bile olsa artık dökülmeyecek."

Sözleriyle bir an duraksadım. Bu neden böyle konuşuyordu ki? Onun bana karışmaya hakkı yoktu.

"Sana ne ya... Sana ne! Ağlarım, ağlamam, sana ne!" dedim sinirle ve teras kapısına doğru yürümeye başladım. Tam kapıdan çıkacakken arkamı dönüp:

"Hemen buradan nasıl geldiysen öyle gidiyorsun, yoksa..."

O ise hafif dudaklarını kıvırarak:
"Yoksa ne?" dedi.

"Yoksa seni terastan aşağıya atarım. Böylelikle senden kurtulmuş olurum," dedim ve Miran'ı arkamda bırakarak kapıdan çıktım. Merdivenlerden birer birer hızla inip odama doğru yürümeye başladım. Odamın kapısının önündeydim ama kapıyı açmadan önce duraksadım.

Acaba abim gitmiş midir?
Yoksa hâlâ odamda benim gelmemi mi bekliyor? Bunu içeri girmeden bilemem diyerek düşüncelerimi kenara bırakıp içeri girdim. Girmemle derin bir "oh" çektim.

Çok şükür ki abim yoktu. Onunla uzun bir süre, hatta mümkünse hiç konuşmak istemiyordum.

Önce banyoya girip kısa bir soğuk duş alıp çıktım. Sonra dolaba yönelip kendime güzel bir pijama takımı seçip giyindim ve yatağa oturdum.

Bir an aklıma bir fikir geldi. Hemen yerimden kalkıp dolabımdaki çekmeceden günlüğümü çıkarıp kitaplığımın yanında duran küçük çalışma masama oturdum. Günlüğümü açıp kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım:

"Sevgili günlük... Ben sana iki gündür yazamadım, değil mi? Ama bilmiyorsun ki ben bu iki gün içinde neler yaşadım. Bir gün içinde hayatımın nasıl değiştiğini sana şu an anlatabilirdim ama o kadar yorgun, kırgın ve üzgünüm ki sana gücüm yetmeyebilir. Kısaca şunu söyleyeyim: Abim... Abim bana öyle bir şey yaptı ki ben ilk defa aklımla kalbimin arasında sıkışıp kaldım. Bir yanda verdiğim sözüm, bir yanda abim. Artık ona 'abi' bile demek istemiyorum. Zaten o bana hiç kardeş gözüyle bakıp değer vermemiş ki... Yaptığı seçimlerle onun kardeşi olmadığımı açıkça belli etmiş oldu. Onu asla affetmeyeceğim. Kısacası, böyle günlük... Bunun devamını getiremiyorum çünkü yine yarım saat oturup ağlamak istemiyorum. Bugünlük bu kadar, sevgili günlük..."

Günlüğüme son noktayı koydum. Elim titriyordu yazarken. Yazmak o kadar... o kadar zordu ki şu an sanki kağıda geçirdigim her kelime haykıramadığım gerçeklerdi.

Ben günlüğüme en güvendiğim insandan yediğim darbeleri değil, başlatacağım savaştaki zaferlerimi, gururla kalemimi elime alıp heyecanla yazmak istemiştim... Ağlayarak, elim titreyerek değil.

Küçük bir yaş damlası düştü günlüğümün sayfalarının üstüne. Gözyaşım mürekkeple birleşip hızla yayılıyordu. Damlanın verdiği ıslaklık, aynı kalbimdeki ateşin hızla bedenime yayılıp her şeyi yakıp yok etmesi gibiydi.

Günlüğümü kapatıp masadan kalktım. Dolaba bırakıp yatağıma geçtim. Belki gördüğüm bu kâbustan uyanırım umuduyla gözlerimi sıkıca kapatıp uykuya daldım.

⚖️

Miran şirketteki işlerini halledip Mihrâ'ya özel olarak seçtiği gelinliği sürpriz yapıp evine gönderdikten sonra konağa doğru arabasını sürmeye başladı. Konaktakilere yarın düğün olacağını, hazırlık yapmalarını telefonla söylemişti. Ama teyzesi konuşmak istediği için konağa gitmek zorundaydı. Arabasını konağın kapısının önünde durdurdu. İndi ve konağın kapısından içeriye girdi.

Burası büyük bir konaktı. Miran bu konakta yaşamıyordu, hemen yan tarafında bulunan diğer konakta yaşıyordu. Bu konağa mecbur kalmadıkça da gelmezdi.

Konağın etrafında çalışanlar aceleyle bir yerlere koşturuyordu. Bir çalışan, başını eğerek Miran'ın yanına gelip:
"Miran Ağa'm, Hanımağa'm sizi salonda bekliyor. Geldiğinizde haber vermemi istedi," dedi.

Miran başıyla onaylayıp salona doğru yürümeye başladı.

Fatma Haznedar, Miran'ın annesinin kız kardeşi ve aynı zamanda amcasının eşiydi. Miran'ın annesi ve babası öldükten sonra Miran'a ve Yaren'e kendi çocukları gibi bakmış, onları çok sevmişti. Onlara çok değer veriyordu. Elbette Miran ve Yaren de teyzesine çok değer veriyordu.

Miran salona girdiğinde teyzesini düşünceli bir şekilde otururken gördü. Fatma Hanım, Miran'ı görür görmez yerinden kalktı. Miran ise teyzesinin yanına gelip karşısında durdu.

"Bir sorun mu var teyze? Niye konuşmak istedin?" dedi.

Fatma Hanım, endişeli bir sesle:
"Miran oğlum, Yaren nasıl? İyi mi? Gördün mü?" diye sordu.

Miran sinirlenmişti. Çünkü ablasının kaçtığını tesadüfen görmese, hiç öğrenemeyecekti.

"İyi... Teyze, iyi. Ama sen onu düşünme. O bizi düşündü mü peki, Çetinerlerin oğluna kaçarken?" dedi öfkeyle.

Teyzesi, Yaren'in yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama ne yapsın, yine de üzülüyordu, merak ediyordu işte.

"Miran, peki neden hemen yarın? Çok hızlı değil mi oğlum? Yetişecek mi her şey?" diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı.

Miran, ses tonunu biraz yumşatarak:
"Hızlı değil teyze. Hem senin bir şey yapmana gerek yok, her şeyi çalışanlar halledecek.Hem düğün için salonuda Fırat tutdu. Sen onları dert etme,"

Fatma Hanım başıyla onayladı ama aklına takılan bir soruyu daha sormadan edemedi:

"Peki kız... o istiyor mu?" dedi kaygılı bir şekilde. Çünkü kızın hayatını mahvetmek istemiyordu.

Miran, bu soruyla yutkundu. Çünkü Mihra istememişti, onu kabul etmeye zorlamıştı. Ama Miran için bu bir mecburiyetti. Onu ilk gördüğü an farkında olmadan âşık olmuştu. Şimdi âşık olduğu kadına kavuşmak için bir fırsat geçmişti eline, Miran da bunu değerlendirmişti.

"İsteyecek... Başka şansı yok. İmam nikâhı kıyıldı artık," dedi ve arkasına bakmadan odadan çıktı. Eğer teyzesinin cevabını bekleseydi "yapma, etme" diyeceğini biliyordu.

Kendi konağına gitmek için kapıya doğru yürümeye başlayan Miran, tam çıkacakken Batur önünü kesti. Batur, onu görür görmez kenara çekip konuşmaya başladı:

"Agresif kuzencim, buradaymışsın. Vallahi gökte ararken konakta buldum seni," dedi ve devam etti:
"Bu arada duyduklarım doğru mu? Yarın evleniyormuşsun?" diye sorgulu gözlerle Miran'a baktı.

"Evet, doğru duymuşsun Batur. Evleniyorum,"

Batur alaylı bir ifadeyle:
"Eee kim o? Hem şanslı hem şanssız olan kız?" dedi.

Batur her şeyi şakaya vururdu. Onun ciddi olduğu tek zaman bilinki işiyle ilgilendigi zamandır. Yaren'in kaçtığını, berdel yapıldığını biliyordu ama o hep bardağın dolu tarafından bakmayı tercih ederdi.

"Aram Erçetin' in kız kardeşi," dedi Miran, gözlerini Batur'a dikerek.

"Ama Erçetinlerin iki kızı var, hangisiyle... yoksa..." dedi Batur şaşkınlıkla.

"Lan, evli bir kadınla evlenecek hâlim yok ya!"

Batur kahkaha atar gibi:
"Aslında doğru söylüyorsun, kadının üstüne kuma gidecek hâlin yok. Hem zaten kuma devri kapandı artık," dedi ve Miran'a söz hakkı bırakmadan devam etti.

"O zaman avukat kızla yani..." dedi sinsice sırıtarak. Miran da başıyla onayladı.

Batur ciddileşerek:
"Peki sen... Evlenmek istiyor musun yoksa mecbur musun, kuzen?" diye sordu.Miranın verecegi cevabı zaten Batur biliyordu ama Mirandan da duymak istiyordu.

Miran, gözlerini ondan ayırmadan net bir şekilde konuştu. Baturdan hiçbir şeyi gizlemezdi çünkü Batur onun için kuzen değil, kardeşten de öteydi:
"İstiyorum, kuzen."

Batur gülerek:
"Zaten anlamıştım. Adliyede kızı sormandan bir şeyler olduğunu fark etmiştim," dedi ve ekledi:

"Vay be... Şu ana kadar tek bir kıza bile yan gözle bakmayan Miran Haznedar, ilk görüşte avukat kıza âşık oldu desene. Yüzyılda bir gerçekleşen doğa olayı gibisin kuzen."

Miran sadece hafifçe gülümseyerek karşılık verdi.

"Ne diyeyim, o zaman mutlu olun kuzen," dedi Batur ve ardından ekledi:

"Hadi ben kaçar. Yarına kadar biraz güç toplayayım, ne de olsa halaybaşı ben olacağım."

Sonra konağın içine doğru yürüyüp kayboldu. Miran ise kendi konağına yöneldi. Kapının önüne gelince adamları kapıyı açtı. Miran içeriye girdi.

Burası Miran için ne bir ev olmuştu ne de bir yuva; sadece geçmişinden kaçmak için sığındığı dört duvar hükmünde görüyordu.Bu konak her zaman sessiz ve yalnızdı. Her yer bomboştu. Mesela sinema odasına girip bir film izlemişligi bile olmamıştı. Konağın duvarları yalnızlıkla birleşmiş, adeta cansız bir havaya bürünmüştü. Ama yarından itibaren burası değişecekti. Cansız duvarlar canlanacak, sinema odası bir süs gibi durmayacak, gerçekten film izlenen bir oda olacaktı.

Miran yorgundu. Odasına doğru yürümeye başladı. Biraz rahatlamak için duş almak istiyordu. Banyoya girdi ve soğuk suyun altına kendini bıraktı.

⚖️

Fatma Hanım endişeli bir şekilde salonun içinde bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu. Onun için hayat, yaşananların yeniden tekrarı gibiydi. Ablasının yaşadığını şimdi başka bir kız yaşayacaktı. Bu yüzden kaygılıydı.

Tam o sırada kapıdan içeri giren kızı Avin, annesini bu halde görünce düşünceli bir şekilde yanına yöneldi. Avin, Batur'un kız kardeşi, Miran'ın kuzeniydi. Annesinin yanına gelip elinden tuttu, koltuğa oturttu ve soruya başladı:

"Annem, ne oldu? Neden böyle endişelisin?" dedi. Elleriyle annesinin avuçlarını kavrayarak devam etti:

"Yoksa Miran için mi endişeleniyorsun?"

Fatma Hanım, endişeli gözlerini kızına dikti.
"Evet kızım, hayat yine tekerrür ediyor. Geçmişte yaşananlar tekrarlanıyor."

Geçmişi hatırlayınca gözleri hafifçe dolmuştu ama konuşmayı sürdürdü:

"Ama bir şeyi anlamıyorum kızım. Miran berdeli hiç sevmezdi, neden berdel hükmü verdi bilmiyorum."

Avin, sebebini biliyordu. Çünkü abisi Batur ona her şeyi anlatmıştı.
"Ben biliyorum anne," dedi.

Fatma Hanım heyecanla öne eğildi:
"Neden kızım?"

Avin hiç vakit kaybetmeden cevapladı:
"Çünkü bu evliliği Miran istiyormuş. O kıza âşık olmuş."

Fatma Hanım duydukları karşısında eliyle ağzını kapatıp şaşkınlıkla kızına baktı. Artık bütün taşlar yerine oturmuştu. Miran'ın berdeli sevmemesine rağmen bu hükmü neden verdiğini, neden bu kadar acele ettiğini şimdi anlıyordu.

⚖️

Miran, banyodan çıktıktan sonra Mihra'ya mesaj atmaya karar vermişti. Tabii Mihra cevap vermemiş, her defasında Miran'ı engellemişti. Sonunda Miran şöyle yazdı:

"Mihra, numarayı engellemekten vazgeçip hemen bana cevap vermezsen oraya gelirim."

Ama Mihra bu numarayı da engelledi. Miran için sorun değildi. Zaten bahane arıyordu. Nikâhtan sonra onu görmeyi kafasına koymuştu. Omzuna ceketini atıp odadan çıktı, arabasına bindi. Anahtarı kontağa takmıştı ki telefonu çaldı. Arayan Fırat'tı.

"Efendim Fırat," dedi Miran.

Fırat hiç uzatmadan konuya girdi:
"Miran, senin özel gelinlik seçtiğin mağazaya bir kadın gelip Mihra'ya gelinlik almış. Bir şey yapalım mı?"

Miran tereddütsüz yanıtladı:
"Hayır, hiçbir şey yapmayacağız."

Telefonu kapattı. Mihra'nın bu hareketine şaşırmamıştı. Aksine, nedense kendisine karşı gelmesi hoşuna bile gidiyordu. Ama bunu bildiğini ona söylemeyecekti. "Bırak, oyunu sürsün," diye fısıldadı.

Yola devam etti. Konağın önüne geldi ama arabasını ön tarafa değil, arkasındaki terasa yakın yere park etti. Kimsenin gelişini bilmesini istemiyordu. Arabadan indi. Ana kapıdan da girebilirdi; kimseden korkusu yoktu. Ama gece vakti kargaşaya gerek yoktu.

Tam o sırada terasta ağlayan bir kız gördü. Dikkatle bakınca bunun Mihra olduğunu anladı.

"Ne... Mihra mı ağlıyor?"

Bir an yüzünde sinirle endişe birbirine karıştı. Onun yanına gitmesi gerektiğini biliyordu. Konağa içerden giremeyeceğini fark etti. Tek şansı terasa tırmanmaktı. Arabasını duvarın dibine yanaştırdı. Kaputun üzerine çıktı, taş duvara elleriyle tutundu. Soğuk yüzey avuçlarına batıyordu. Dişlerini sıkarak yukarı çekildi. Duvarın üstüne ulaştığında nefesi hızla inip kalkıyordu. Geri saydı, kendini ileri fırlattı. Ayakları demir korkuluklara çarpıp sarsıldı ama elleri sıkıca tutunmuştu. Son bir hamleyle terasa çıktı.

Mihra, sağ köşede, kapıya uzak bir noktada duruyordu. Arkası dönüktü, düşüncelerine dalmıştı. O kadar derindi ki Miran'ın geldiğini fark etmedi.

Miran sessizce yanına yaklaştı, omzundan tutup çevirdi ve eliyle ağzını kapattı. Mihra küçük bir çığlık attı. Karşısında Miran'ı görünce kısa bir şaşkınlık yaşadı ama yüzündeki ifade hızla öfkeye dönüştü. Elleriyle ağzını kapatan eli çekmeye çalıştı. Miran boşta kalan eliyle onun elini arkaya sabitledi ve kendine çekti.

Başını eğerek yüzüne yaklaştı. Dudaklarının kenarında sert bir tebessüm vardı:
"Cevap vermezsen gelirim demiştim, değil mi... benim avukat karıcığım?"

Dedi, aralarında neredeyse hiç mesafe yoktu ve Mihra bundan oldukça rahatsızdı, hatta bayağı sinirlenmişti. Çünkü Miran'ın kendisine bir santim bile yaklaşmasını istemiyordu.

Mihra bir anda Miran'ın beklemediği bir şey yapıp ağzını kapattığı elini sertçe ısırdı. Miran'ın iniltiye benzer bir ses çıkarmasıyla Mihra'yı bıraktı. Sonra eline baktı, iyice kızarmıştı ve kızarıklığın yanında ısırık izi de vardı. Miran elini Mihraya göstererek:

"Karım, sen yabanî misin? Sadece meraktan soruyorum."

Mihra, Miran'ın yüzüne pişmanlık yerine 'hak ettin' dercesine bakıyordu. Ama siniri hâlâ yatışmamıştı. Miran'dan biraz daha uzaklaşıp işaret parmağını Miran'a doğrulttu:

"Yabanimiyim bilmem ama bana bir daha yaklaşmaya kalkarsan, seni yamyam gibi parçalara ayırırım, anladın mı?"

Miran ise dudaklarını hafifçe kıvırdı; duydukları hoşuna gitmişti. Onun bu hâlini gören Mihra, yatışmayan sinirini daha da körükledi ve bir anda konuşmaya başladı:

"Hem sen nasıl bindin terasa?" Çünkü Mihra, konağın kapısından giremeyeceğini biliyordu.

Miran bu soruya ellerini göğsünde birleştirerek cevap verdi:

"Bizim de bazı hünerlerimiz var, karıcığım."

Sondaki karıcığım kelimesini bilerek bastıra bastıra söylemişti. Artık bu kelimeye alışmasını istiyordu Mihra'nın.

Mihra, bu cevabı duyunca Miran'a iğrenircesine bir bakış attı. Bu kez Miran devam etti soru sormaya:

"Eee, nasıl buldun gönderdiğim gelinliği, beğendin mi?"

Bilerek sormuştu bu soruyu, cevabını merak ediyordu.

Mihra duyduğu soru karşısında bir an duraksayıp düşündü. Gerçeği söyleyemeyeceğini biliyordu. Eğer söylerse Miran ona yeni bir gelinlik almak isteyecekti. O yüzden oyun oynamak zorundaydı.

"Beğendim, güzel bir zevkin varmış."

Demesiyle dudakları sinsice kıvrıldı. Miran, duyduklarının bir oyun olduğunu biliyordu ama oyunu bozmayacaktı. Aksine sevdiği kadının oyununa o da dahil olup ayak uyduracaktı.

Miran, Mihra'nın gözlerinin içine bakıp hafifçe güldü. Ama gülmesi kısa sürdü çünkü Mihra'nın gözleri iyice şişmiş ve kızarmış bir haldeydi. Miran, Mihra'yla konuşmaktan dolayı en önemli konuyu söylemeyi unutmuştu:

"Mihra, sen neden ağladın? Bir daha ağlamanı istemiyorum."

Mihra duyduklarıyla şaşkınlık içinde donakaldı. Bu sırada Miran sözünün devamını getirdi:

"Bir daha o güzel harelerinde incilerin dökülmesini istemiyorum. Mutluluk incileri bile olsa artık dökülmeyecek."

Mihra hâlâ şaşkınlıkla Miran'a bakıyordu. "Neden böyle dedi ki?" diye düşünmeden edemedi. Kısa süre sonra düşüncelerinden sıyrılıp:

"Sana ne ya! Sana ne? Ağlarım, ağlamam, sana ne!"

diyerek Miran'a cevabını verip hızlı adımlarla teras kapısına doğru yürümeye başladı. Tam kapıdan çıkacakken arkasına dönüp:

"Hemen buradan nasıl geldiysen öyle gidiyorsun, yoksa..."

Miran:

"Yoksa ne?.." dedi. Ne diyeceğini merak ediyordu. Mihra'nın kendisini tehdit etmesi tuhaf bir şekilde hoşuna gidiyordu, nedense keyif veriyordu.

"Yoksa seni terastan aşağıya atarım, böylelikle senden kurtulmuş olurum!"

dedi ve Miran'ı arkasında bırakarak gitti Mihra.

Miran ise sevdiği kadının arkasından baka kaldı. Mihra'nın söylediklerini yapacağını biliyordu ama Mihra bir şeyi bilmiyordu: Miran asla Mihra'yı bırakmayacaktı. Zamanla bunu Mihra da öğrenecekti.

Miran terasa nasıl çıktıysa öyle indi ve arabasına binip evine gitti. İsteğini gerçekleştirmişti: Mihrasını görmüştü, artık rahatça gidebilirdi evine.

Konağına geldi, kendisine acılı bir kahve yapıp odasına geçti. Balkonunda içecekti kahvesini. Balkonun kapısını açıp koltuğuna oturdu, elindeki kahveyi önünde duran küçük sehpaya bıraktı. Havada hafif bir rüzgar vardı ama çok hafif estiği için üşütmüyor, sadece tenine dokunup geçiyordu.

Sağ eline baktı. Mihra'nın ısırdığı eli sağ eliydi; kızarmıştı ve avuç içinde hâlâ ısırık izi kalmıştı. Miran, pantolonunun sağ cebinden bir fotoğraf çıkardı. Bu, Mihra'nın fotoğrafıydı. Fırat'ın araştırdığı dosyadan çıkmıştı. Fotoğrafta Mihra kafede oturmuş, meyve suyunu yudumlarken kahkaha atıyordu. Çok mutluydu Mihra resimde.

Miran, bir elinde fotoğrafa bir de ısırılmış eline baktı:

"Benim ruh eşim olduğunu bir kez daha kanıtladın, Mihram."

dedi Miran, sanki bir fısıltı edasıyla, bir yandan da gülümsüyordu.

Fotoğrafı eski yerine cebine soktu. Sehpanın üzerinde bıraktığı kahvesini eline alıp birkaç yudumda bitirdi. Fincanı yine sehpanın üzerine bırakıp yerinden kalktı, üzerine rahat bir şeyler giyip yatağına geçti. Bir iki saat bilgisayarında şirket ile ilgili işlerini hallettikten sonra bilgisayarını kenara bırakıp uyumaya çalıştı. Uzun süre sonra çabası sonuç verdi ve yavaşça gözleri kapanıp uykuya daldı.

⚖️

Saat 09.05'ti ve Mihra hâlâ uyuyordu. Telefonun çalmasıyla uykusuna veda edip lanetler ederek gözünü açtı.

"Sabahın köründe hangi canına susamış beni arıyor ya?" diyerek elini komodinin üzerine uzatıp telefonunu aldı ve arayana baktı.

"Offf yine mi bu ağa bozuntusu... Hiç uğraşamam, bari birkaç saatimi huzurlu bir şekilde uykumla geçireyim." dedi ve telefonu meşgule attı.

Yeniden uyumak için gözlerini kapadı. Belki uyuyor numarası yapıp sıyrılırım, diye düşündü. Kendisi de bu fikrin saçma ve işe yaramayacağını biliyordu ama şu an saçma fikirleri bile hiç düşünmeden deneyecek durumdaydı. Tam uykusuna dalıyordu ki yine o lanet telefon sesiyle gözlerini açtı. Tabii ki yine o ağa bozuntusuydu. En sonunda dayanamayarak telefonu bir hışımla açtı:

"Ne var? Ne... Bir huzurlu uyutmadın, bari son saatlerimi huzurlu geçireyim. Bi' salın beni ya, bir salın!" dedi. Ardından telefondan kıkırdama sesleri gelmeye başladı. Ne, gülüyor mu bu bana? diye geçirdi içinden. Miran, karısının bu hâline hafifçe gülmüştü. Ayrıca karısının sabahları biraz hırçın uyandığını öğrenmişti; bundan sonra buna dikkat edecekti. En sonunda kıkırdamalar kesildi ve Miran konuşmaya başladı:

"Sana da günaydın karıcığım... Sen hâlâ uyuyor musun? Bak, sonra geç kalacaksın." dedi hafif sırıtarak. Mihra, duyduğu sözlerle sinir hücrelerinin birbirleriyle savaştığını hissediyordu. Ama telefondaki şahsiyete de ağzının payını vermeliydi:

"Tabii... tabii, kendi cenazeme geç kalmak olmaz değil mi? Kefenimi giyip hazır olacağım, merak etme ağa bozuntusu." dedi ve onun cevabını beklemeden telefonu yüzüne kapattı. Şu an yüzünün aldığı şekli çok merak ediyordu Mihra.

Miran ise sanki diğer cümleleri çok normalmiş gibi sadece "ağa bozuntusu" demesine takılmıştı.

"Ne? Ağa bozuntusu mu dedi Mihra bana? Ulan, herkes benim adımı anmaya korkar. Adımı duyduklarında kemikleri ayrı titrer. Bu kız bana rahatça 'ağa bozuntusu' diyor." diye kendi kendine konuşuyordu. Sonra da devam etti:

"Niye sana âşık olduğumu şimdi anlıyorum. Çünkü sen hiçbir kıza benzemiyorsun, Mihram." dedi,dudaklarını hafif kıvırarak elindeki telefonu cebine atıp balkonundan çıktı. Bugün erkek kuaförüne gidip damat tıraşı yaptıracaktı Miran. O yüzden odasından çıkıp arabasına doğru yöneldi. Arabasına binip yola çıktı.

⚖️

Mihra ise hiç istemeyerek de olsa yataktan kalkıp banyoya girdi, işlerini halledip çıktı. Odasından çıkıp salona doğru merdivenlerden inmeye başladı. Basamakları birer birer inerken etrafına bakıyor ve dinliyordu. Konak sessizliğe bürünmüştü. Eskiden kahkaha sesleriyle dolup taşan bu konağın sessiz hâli Mihraya tuhaf, garip hissettirmişti. Oysaki her yanında kahkahalarla dolu anılar canlanıyordu gözünde. Eskiden ablasıyla, kapı gıcırtısını bile bahane edip kahkaha atabiliyorlardı. Şimdi ise aynı kapı gıcırtısını bahane edip ağlayacak durumdaydılar. Merdivenleri bitirip konağın avlusuna geçti. Etrafına bakarak kısık bir sesle:

"Ne değişti?" dedi.

"Ne değişti ki? Biz mi değiştik? Aslında evet, bazılarımız değişti ama sorumun asıl cevabı bu değil." dedi yutkunarak, dudakları titreyerek kendi sorusuna kendi cevap verdi.

"Biz büyüdük... Büyüdük ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." dedi. Gözleri dolmaya başlamıştı. Hemen yaşlarını geldikleri yere geri göndermek için başını yukarı kaldırdı. Zor da olsa faydası olmuştu; gözleri dolması artık kesildi.

Etrafta hiçbir süsleme yoktu. Sanki bugün düğün yokmuş gibiydi. Aslında Mihra için bu bir taraftan iyiydi, çünkü bu evliliği kendisi istemiyordu ki süslenmiş bir evden gelin çıksın, değil mi?

Mihra salona gitmekten vazgeçip yine odasına dönmek için az önce indiği merdivenlerden bu kez yukarı çıktı. Odasına girip yatağına oturdu. Saate bakmak için telefonunu eline aldı: 12.00 olmuştu. Telefon elindeyken bir bildirim geldi, yine aynı bilinmeyen numaradan. Mesajı okumaya başladı:

"Mihra, birazdan sana yardım etmeleri için kızları gönderdim, haberin olsun."

Aslında Mihra saç ve makyaj işini hiç düşünmemişti ama önemi de yoktu. Onun gözünde düğünle alakalı her şey boştu.

Birkaç dakika sonra kapı çaldı. Mihra kalkıp kapıyı açtı, karşısında ablası vardı. Yanında da iki tane tanımadığı kız.

"Ablacım, kızlar gelmiş senin hazırlanmak için." dedi ablası, kızları göstererek.

Mihra da onları odasına aldı. Hazırlanmaya başladılar. Onu aynanın önündeki masaya oturttular. Bir kız saçını yapmaya, diğeri makyaja başladı. Mihra ise sadece birkaç kelime konuştu:

"Saçım da makyajım da sade olsun. Abartılı bir şey istemiyorum." dedi net bir şekilde. Sonrasında hiç konuşmadı. Sadece susup, kendisini süs bebeği gibi hazırlamalarını karşısındaki aynadan izledi.

Kısa bir süre sonra kapıdan içeri Mihra'nın ablası Mahur girdi. Elinde bir gelinlik vardı. Onu omuzlarından tutarak kaldırdı ve Mihra'ya gösterdi:

"Mihra, nasıl? Beğendin mi?" dedi.

Mihra arkasına bile bakmadı, karşısındaki aynadan gördü gelinliği.
"Güzel." dedi sadece.

Aslında gelinlik gerçekten güzeldi. Omuzları açık, tam istediği gibi... Göğüs kısmındaki dantel ve taş işlemeleri gelinliğe zarafet katarken tül ve satenin birleşip kat kat ayrılması da onu daha da şık yapıyordu. Hafif kabarık eteği ise sade ama zarif bir hava katmıştı.

Mihra'nın makyajı ve saçı bitmişti. Saçını zarif bir topuz yaptırmış, makyajı da tam istediği gibi olmuştu. Artık gelinliği giyme vaktiydi. Ablası ve gelen kızlar Mihra'ya gelinliği giydirdiler. Ardından dantel ve taş işlemeli kırmızı duvağı başına güzelce örttüler. Kızlar işlerini bitirince toparlanıp odadan çıktılar. Odada sadece ablası ve Mihra kalmıştı. Mihra aynanın karşısına geçti. Ablası arkasından sarılıp başını onun omzuna koydu ve usulca:

"Mihra, melek gibi olmuşsun ablacım." dedi, gözleri dolarak. Mihra kendine son kez baktı, gerçekten çok güzel olmuştu. Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Gözleri yeniden dolmaya başladı. Mihra, gözyaşlarını geri göndermek için tırnaklarını avucunun içine bastırdı. Sanki onları temelli göndermek istiyormuş gibi... Ama işe yaramıştı.

Yutkunup hafifçe gülümsedi. Sevindim, ağlamadan durduğuma diye geçirdi içinden.

Mihra ablasına döndü, tam o sırada kapı iki kez tıklatıldı.

"Müsait misiniz kızım?" Gelen anneleriydi. Ablası gidip kapıyı açtı:

"Müsaitiz anne, gel." dedi.

Annesi kapı açılır açılmaz gözleriyle Mihra'yı buldu. Gözleri ağlayacak gibiydi ama yüzü gülüyordu. Yine de gülüşünde bir burukluk vardı. Gelinlik giymiş kızına yaklaştı, karşısında durup duvağını kaldırıp alnından öptü. Boydan boya süzdü ve:

"Çok güzel olmuşsun canım kızım. Allah seni nazarlardan saklasın." dedi. Duvağını yeniden başına örterken gözünden bir damla yaş yanağından süzülüp zemine buluşdu.

Annesinin gözyaşını gören Mihra dayanamayarak annesine sarıldı, annesi de ona sıkıca sarıldı. Sarılırken annesi kulağına:

"Sen güçlü kızımsın Mihra. Biliyorum, sen her şeyin üstesinden gelirsin. Ama olur da başın bir derde sıkışırsa, ailenin her zaman yanında olduğunu bil," dedi ve Mihraya sarılmayı bırakıp iki omzundan tuttu.

"Tamam mı kızım?"

Mihra başını yukarı aşağı sallayarak,
"Biliyorum zaten anne. Sen beni merak etme, tamam mı?" dedi.

Annesi ise başını onaylar şekilde sallamakla yetindi.

Ablası hazırlanacağını söyleyip odadan çıkmıştı. Annesi de bütün hazırlıkların tamam olup olmadığını gözden geçireceğini söyleyip odadan gitmişti. Artık odada yalnızdı. Mihra aynanın karşısında öylece kendine bakıyordu. Kapının birkaç kez tıklatılmasıyla bakışlarını aynadan çekip kapıya yöneldi. Kapı açıldığında içeri giren kişiyi gören Mihra'nın yüzünü öfke kapladı. Bakışlarını gelen kişiden çekip tekrar aynadan kendine bakmaya başladı.

BÖLÜM SONU.....

Bir bölümün daha sonuna geldik canlarım. Biliyorum bölümü biraz geç geldi ama bir dahaki bölümleri hızlı atmaya çalışıcam.
Satır aralarına yorum yapmayı ve oylarınızı bırakmayı unutmayın lütfen ♡♡♡♡♡♡♡♡

Mihra'nın yüzünü öfke kaplayan kişi sizce kim?
Mihra karakterini nasıl buldunuz?
Mihra bundan sonra neler yaşayacak acaba?