Bölümler 1Şu an: Birlikte Atan Kalpler
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2006 BİTLİS
Dolu gözlerle nazlı haliyle koltukta oturmuş babasını bekliyordu, küçük Füsun. Altın sarısı saçlarını annesine özenle ördürmüştü. Babasına güzel görünmeyi her şeyden çok severdi. Ama zaten o babasını her şeyden çok severdi. Ona şarkı söylemesini, onu gıdıklamasını, onu övmesini, onun nazına katlanmasını çok severdi. Kısaca, babası onun her şeyiydi. Babası ona bir hediyeydi.
Boncuk gibi olan mavi gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle sildi. "Kızım, ağlama artık!" dedi annesi Lale. Kızı ağlarsa susturmak çok zordu maalesef. "İstemiyorum, babama anlatacağım!" Böyle de bir huyu vardı işte. Her şeyini babasına anlatırdı.
Rıza Salkım ailesine bir babadan çok her zaman yanlarında olan en büyük destekçileri olan adamdı. Her babanın yapması gereken şeylerdi. Bunu bir marifet olarak görmüyordu.
Babalarını her istediklerinde göremiyor olmaları babalarının onların hayatında ki önemini onlara çok fazla hatırlatıyordu. Kimi zaman altı ay, kimi zaman bir hafta, kimi zaman bir iki ay veya hafta. Ama diğer çocuklar, yani asker çocuğu olmayan çocuklar, istedikleri zaman babalarına sarılabiliyorsa Batın ve Füsun'un da hakkı değil miydi?
Batın Salkım, Füsun'un biriciği, canı, abisi. Ondan üç yaş büyüktü. Batın öle bir abiydi ki Füsun'un için canından vaz geçerdi.
Batın ve Füsun'un aynı özellikleri ise babalarının aynıları olmaları. Aynı çift mavilik, aynı altın sarısı kaşlar, aynı bembeyaz porselen cilt...
Lale artık ümidini kesmişti. Kızını ağlarken görmeye dayanamıyordu evet. Ama işte... "Batın!" dedi. "Oğlum, kardeşin ağlıyor."
'Kardeşin ağlıyor.' Bu cümle Batın'ı koşturarak salona girmesine sebep olmuştu. Odaya girer girmez kardeşini böyle görmeyi o da beklemiyordu.
Büyük adımlarla Füsun'un yanına geldi ve oturduğu kanepenin önünde çöktü. "Abisi..." dedi. Füsun'un gözlerinden akan yaşları elleriyle sildi. Birbirlerine sözleri vardı. 'Ne zaman birimizden biri ağlarsa, onun göz yaşlarını başkaları değil, biz sileceğiz.'
"Ne olmuş bu gök gözlere? Hıh, neden kızarmışlar. Hadi bana anlat," işaret parmağını dudaklarına götürdü ve sus anlamına gelen ses ve işareti yaptı. "Aramızda, abiler kardeşlerin sırlarını kimseyle paylaşmaz."
Umursamaz şekilde omuzlarını indirdi kaldırdı. Bir yönden abisine kıyamıyordu ama ona belli etmeyecekti. Nazlı haliyle elini saçlarının arasına attı. "Babama anlatacağım!" dedi. Kollarını düğüm yapıp yandan yandan abisine bakıyordu. "Ama çok üzüldüysen babama anlattıktan sonra sana da anlatacağım."
Abisi onun her şeyini babasına anlattığını bildiğinden ses de çıkarmadı. Sessizce yerinden kalktı ve odasına doğru yol aldı. Az sonra kapı çalma sesi evin içerisinde yankılanmaya başladı.
Lale salon kapısından kızına yarım ağızdan baktı. Fazlasıyla tripli şekilde babasının yanına gelip ona ne olduğunu sormasını bekliyordu.
Lale bunu fırsat bilip kapıya koştu. Zarif bir kadındı. Adından kendini belli ediyordu. Ne kadar evliliklerinin üzerinden geçmişte olsa onların aşkı ebediydi. Çünkü onlar gençken sevdalanmışlardı birbirlerine. Neredeyse çocuklardı. Lale ilk Rıza'yı askerden gelmesini beklediği zamanları tabii ki unutmuyordu.
O zamanlar bir hafta bir yıl gibi gelse de şuan en azından bir tık daha alışmıştı. Zorundaydı. Bir askeri sevmenin ne kadar zor olduğunu tahmin edemiyordu. Ama yaşıyordu.
Ödü kopuyordu, bir bu kapı çaldığında kapının ardında ondan başka asker görecek diye.
O da biliyordu canından can, ömründen ömür, nefesinden nefes gideceğini. Ama bazen bir şeylerin doğrusunu bilseniz bile dudaklarınız ve kalbiniz bu gerçeği söyleyemez. Korkuyu bazı geceler iliklerinde hissetse de kötüye yormamaya çalışıyordu.
Kapıyı yavaşça açtı. Karşısında heybetiyle duran adamı gördü. Bir kere daha aşık oldu. Bir kere daha denizi aratmayan bir çift mavide boğuldu.
"Rıza' m..." dedi. Gözleri adeta parlamıştı. "Lale'm..." dedi Rıza. Elinde ki pembe şakayıkları girişteki yere koydu. Sonrasında Lale'yi içine hapsetmek istermişçesine sardı. Bu öylesine bir sarılış değildi. Uzaktan görenler ne düşünür bilinmezdi.
Ama bu sarılış birbirinden kopmak istemeyen, zorunlu kalınan ayrıkların dönüşünde yaşanan o özlem dolu sarılıştı. "Lale kokulum... Bal gözlüm..." dedi Rıza. Yanağını öptü, boynunu öptü, kokusunu tekrar tekrar soludu. Adeta bir adet lale kokluyordu.
"Canım..." dedi Lale'de. "İyisin değil mi? Bir şeyin yok değil mi?" Rıza'dan ayrılıp onu kontrol etmeye başladı. "Yok kız yok, senin kocana bir şey olmaz!"
İkisi de gülüşmeye başladı. Daha sonra "Sen bir kızına bak, o çiçekleri hemen ona vermen lazım. Yoksa biliyorsun kriz geçirir!"
Rıza salona yürüdü. Kızı ağlıyordu. Ama koşarak babasına geldi.
"Babacım!" dedi ve koşarak bacaklarına sarıldı. Rıza eğilip hemen onu kucağına aldı. "Babasının Civcivi, söyle bakalım. Neden ağlıyorsun?"
"Babacım, bu gün derste çiçekler hakkında konuşuyorduk." Nefesini verdi ve babasını öptü. Rıza da aynı şekilde onu öptü. "Sınıftaki kızların çoğu papatya dedi. Bende bizim çiçeğimiz olan pembe şakayıkları söyledim."
"Sonra bana güldüler," bir ağlama krizi daha geçiyordu Füsun. "Birde birde, dediler ki, 'Gülüşü güzel olan kızlar papatya severmiş, sen zaten çok çirkinsin!' dediler!"
"Onlara aldırış etmiyorsun babacım. Sen benim güzelimsin, sen her güldüğünde bizim dünyamızda bir şakayık açıyor. Sakın unutma," dedi ve çiçekleri kızına verdi. "Hatta şimdi gülersen, bu şakayıklardan bir tane daha açacak bizim dünyamıza."
Füsun şen bir gülüşle çiçekleri eline aldı. Elbisesini tutarak etrafında döndü. Sonra babasına onu kucağına alması için ellerini yukarı ona doğru açtı. Tek hamlede yine yukarıdaydı.
"Bunu aile resmimizin yanına koyacağım," dedi Füsun. "Salkım ailesi ve onların dünyasına açan şakayıklar..." dedi Rıza da.
Pembe şakayıklar, bir gülüşün arkasına sığınmışlardı, bir haberle solabilirlerdi.
...
İKİ HAFTA SONRA
27 Nisan
Bu gün Rıza Salkım'ın doğum günüydü. İki gün önce Tuğrul ile doğum gününe geleceklerini söylemişlerdi. Tuğrul Gürtav, Rıza'nın silah arkadaşıydı.
"Babişimin doğum günü!" Pembe elbisesini tutup etrafında dönüyordu Füsun. Başına taktığı küçük pembe çiçekli tokalarla tamamlamıştı kendini.
"Abiş!" dedi harfleri uzatarak. "Abisi!" dedi Batın da aynı şekilde. Kardeşini kucağına aldı ve annelerini izlemeye başladılar. Her yıl doğum günlerinde pastalarını Lale yapardı. Sıkılmadan, her biri için özene bezene yapardı.
Lale'nin doğum gününde ise üçü bir olur annelerine pasta yaparlardı. Mutfağı batırsalar bile Lale çıtını çıkarmaz, dördününde doğum gününden teker teker kareler çekerdi.
"Anne," dedi Füsun neşeyle. "Efendim kuzum," dedi Lale güven dolu sesiyle. "Bu sefer pastayı neyli yapıyorsun?" Lale son olarak pastanın kremasını da sürdü ve masaya koydu. "Tabii ki de en sevdiği meyve olan çilekle yaptım kızım!" dedi gülerek.
"Babam da gelsin artık ya, çok acıktım." Füsun abisinin kucağında bir sağa sola sallanarak söyleniyordu. "Mumları bende üflemek istiyorum ama babam üzülür değil mi?" diye sordu Füsun. Batın kardeşini saçını geriye doğru aldı. "Bu sefer dördümüz üfleriz, hatta belki Tuğrul amcanın oğlu ve kızı da gelir?"
Lale gülerek onları izliyordu. "Tuğrul amcayı çok gördüm ama kızını ve oğlunu hiç görmedim. Anne, isimler ne?" diye sordu Füsun. Lale, "Taha ve Talya. Taha Talya'nın abisi."
"Hmm, oyun oynayabileceğiz yani! Oley!"
Kapı çaldı, çok sakince ve tok. "Babiş geldi!" Abisinin kucağından adeta fırladı. Elbisesini düzeltip parmak ucuna kalkarak kapıyı açtı. Karşısında babasını görmeyi bekledi. Yoktu...
Karşısında iki asker, fazla ciddi fazla soğuk. Babası gibi değillerdi. Bu soğukluk ve ciddiyet çoktan Füsun'un gülüşünü soldurmuştu bile.
"Sizde kimsiniz?" Füsun'un sorusu üzerine Lale ile Batın geldi kapının önüne.
Lale görür görmez eli kalbine gitti. O düşünceyi silmeyi denedi. Ama ne anlama geldiğini biliyordu. Bilmemek istedi, görmemek, kör olmak unutmak istedi.
"Vatanımızın birliği ve güvenliği için görevini yerine getirirken, Yüzbaşı Rıza Salkım şehitlik mertebesine ulaşmıştır. Milletimizin ve siz kıymetli ailenizin başı sağ olsun."
Tik, tak...
Tik tak...
Tik tak...
Zaman durdu. Kuşlar olduğu yerde kaldı. Batın yere çöktü, Lale feryatlarında boğuldu. Lale en korktuğu gerçekle yüzleşti. Batın babasız, Füsun babasız kaldı.
Sonra... şakayıklar yere düştü.
"Almayın onu benden! " Ellerini hunharca kalbine vurdu Lale. Bir kurşundan daha acıydı o cümleler. "Rıza... Rıza'm!"
Füsun bacaklarını kontrol edemeden onların yanına çöktü, gözünden düşen yaşlara anlam veremedi. Babası onu bırakmazdı, bu bir şakaydı.
Batın Füsun'u kollarının arasına aldı, ikisi de ağlayarak annelerinin acı içinde kıvranışlarına bakıyorlardı. Korkuyorlardı...
27.04.1974 Rıza Salkım'ın doğum günü.
27.04.2006 Rıza Salkım Şehadet günü.
Rıza, doğum gününde ailesini görememişti. Lale, Batın ve Füsun Rıza'ya değil de, üzerinde Türk Bayrağı ola bir tabuta sarılmışlardı.
Hayatlarından hayat, canlarından can, ömürlerinden ömür, ailelerinden Rıza gitmişti.
Bölüm etkileşimi
