Siyahın En Koyu Tonu kitap kapağı

1. bölüm / 1

SIYAHIN EN KOYU TONU

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: SIYAHIN EN KOYU TONU
  1. 1 SIYAHIN EN KOYU TONU1.660 kelime · Okuduğun bölüm

Aynadaki yansımam bana, ben ona bakıyordum. Gözlerimdeki buz mavisi parıltı, babam Cemil Bozkurt'un bu lanet dünyaya bıraktığı yegâne temiz şeydi belki de. Ama ruhum? Ruhum en az annem Emine kadar yaralı, abim Onur kadar barut kokuluydu. Üzerimdeki zümrüt yeşili, derin yırtmaçlı elbiseyi düzelttim. Kumaşın altından soğuk metalin tenime değdiğini hissedebiliyordum; uyluğuma bağladığım ufak ama etkili Smith & Wesson. Burası Bozkurt Malikanesiydi, burada tuvalete bile silahsız gidersen, sifonu çekerken canını alırlardı.

"S*keyim böyle asaleti." diye mırıldandım kendi kendime, dudaklarıma kan kırmızısı ruju sürerken.

Milyarder bir ailenin prensesi... Gazetelerin manşeti buydu. Ama o manşetlerin arkasında, babam ve annem havaya uçurulduğunda etrafa saçılan et parçalarını toplayan abimin öfkesi yazmazdı. Bozkurt ailesi, Türkiye'nin en büyük holdingiydi kağıt üzerinde. Yeraltında ise, uyuşturucu rotalarının kesiştiği o kanlı kavşağın trafik polisiydik. Ve ben, bu imparatorluğun, bu leş düzenin ortasında hem en güçlü hem de en tutsak kadındım.

Odamdan çıktım. Koridorlar, bir müze kadar sessiz ve soğuktu. Topuklu ayakkabılarımın sesi, duvarlardaki pahalı tablolarda yankılanıyordu. Merdivenlerin başında durup aşağıya, o devasa salona baktım. Ve onu gördüm.

Onur. Abim.

Geniş deri koltuğa yayılmış, elindeki kristal bardaktaki sıvıyı, sanki birinin kanını içer gibi yudumluyordu. 1.90'lık boyu, spor ve kavgayla yontulmuş o devasa cüssesiyle, oturduğu yerde bile bir tehdit unsuruydu. Yüzündeki o ince yara izi, annemlerin öldüğü o patlamadan ona kalan yadigârdı. Onur Bozkurt, sadece abim değil, bu ailenin tetiği, kalkanı ve celladıydı.

Ağır adımlarla yanına indim. Beni fark etmesi için kafasını kaldırmasına gerek yoktu, kokumu ve adım sesimi kilometre öteden tanırdı.

"Yine mi bara?" dedi, sesi o kadar toktu ki odadaki avize titredi sandım. Gözlerini bardağından ayırıp bana dikti. "Şebnem, dışarısı karışık. Ruslar sevkiyat yüzünden huzursuz. Evde otur, canımı sıkma."

Çantamı koltuğa fırlatıp karşısına dikildim. "Bana emir verme Onur. Babamın mirasını sen devraldın, gardiyanlığını değil. Ayrıca kendi mekanımıza iniyorum, Bozkurtların inine. Kim ne yapabilir?"

Onur bardağı sertçe masaya bıraktı. O ses, bir silah patlaması kadar netti. Ayağa kalktı. Yanıma geldiğinde gölgesi üzerime düştü. Elini uzatıp saçımın bir tutamını kulağımın arkasına itti. Bu hareketi şefkatli görünse de, parmakları demir gibi sertti.

"Sana bir şey olursa..." Sesi hırıltılı çıktı. "Sana bir şey olursa Şebnem, İstanbul'u yakmam, haritadan silerim. Bu gece gözüm üzerinde olacak. Aşağıda, localarda dur. Sağa sola sürtme."

"Tamam be, tamam! İçim şişti yemin ederim. Azrail kılıklı herif." diye söylendim, omzuna sertçe vurup yanından geçtim. Arkamdan güldüğünü duydum ama bu neşeli bir gülüş değil, sinirli bir homurtuydu.

Malikanenin arka bahçesine açılan o devasa kapıdan çıktım. Bizim evin arazisi o kadar büyüktü ki, bahçenin diğer ucundaki, sadece "seçkin" (yani yeraltının kodamanları ve onların yalakaları) misafirlere hizmet veren gece kulübüne gitmek için normalde golf arabası gerekirdi ama ben yürümeyi, gece havasını ciğerlerime çekmeyi tercih ettim.

Kulübün kapısındaki korumalar beni görünce, ceketlerinin önünü ilikleyip iki büklüm oldular.
"İyi akşamlar Şebnem Hanım."
"Şebnem Hanım, buyurun."

Hepsine, "Çekilin şuradan!" bakışımı atarak içeri daldım.

İçerisi basık, gürültülü ve pahalı parfümle karışık ter kokuyordu. Müzik göğüs kafesimi dövüyordu. İnsanlar... Hepsi sahte, hepsi bir çıkar peşinde. Gözlerim kalabalığı taradı. Ve loş ışıkların altında, en dipteki VIP locada o silueti gördüm.

Selim.

Kalbim, o lanet olası göğüs kafesimi delip çıkacak gibi atmaya başladı. Selim Aktaş. Aktaş ailesi... Babamın, abimin, soyadımızın ezeli düşmanı. Kan davalılarımız. Ama Selim... O başkaydı. Bu kirli savaşın ortasında, eline silah almayı reddeden, piyano çalan, bana şiirler okuyan o serseri ruhlu adam.

Göz göze geldik. O an müzik sustu, etraftaki kalabalık flulaştı. Kimseye çaktırmadan, korumaların görüş açısının kör noktasından süzülerek yanına gittim. Locanın perdelerini hafifçe çektim.

"Deli misin sen?" diye fısıldadım ama sesimdeki öfke sahteydi, ellerim çoktan onun ceketinin yakalarına yapışmıştı bile. "Onur bu gece barut fıçısı gibi. Seni burada görürse, nefes almana izin vermez Selim!"

Selim'in o çapkın, umursamaz gülüşü yüzüne yayıldı. Ellerini belime doladı, beni kendine çekti. "Bozkurtların kalesine girmek için deli olmak yetmez Şebnem, aşık olmak lazım. Seni özledim."

"Baban duyarsa seni evlatlıktan reddeder, abim duyarsa..." Cümlemi tamamlayamadım çünkü dudaklarıma kapandı. O öpücükte hem ölüm korkusu hem de yaşama arzusu vardı. Yasaktı, tehlikeliydi ve bu yüzden lanet olası derecede güzeldi.

Tam o sırada, o büyü bozuldu.

Önce giriş kapısındaki camların patlama sesi duyuldu. Şıngırtı, müziği bastırdı. Ardından, o tanıdık ve tüyler ürpertici ses: Taranan otomatik silahlar.

"Yere yat!" Selim beni anında koltuğun arkasına savurup üzerime kapandı.

Locanın dışı cehenneme dönmüştü. Çığlıklar, kaçışan insanlar, havada uçuşan mermiler... Korumalarımız karşılık veriyordu ama baskın büyüktü. Selim belinden silahını çıkardı -evet, o piyanist parmaklar şimdi soğuk çeliği kavrıyordu- ve perdenin aralığından dışarıya iki el ateş etti.

"Başını kaldırma Şebnem!" diye bağırdı.

"Bana emir verme!" diye kükredim, ben de eteğimin altındaki silahı çekip sürgüyü gerdigim gibi yanına çömeldim. "Kim bunlar?"

"Bilmiyorum ama amaçları katliam yapmak!"

Çatışma birkaç dakika sürdü ama bana asırlar gibi geldi. Sonra, aniden, silah sesleri kesildi. Sadece inlemeler ve barut dumanı kaldı. Ve o sessizliğin içinden, ağır, kendinden emin ayak sesleri duyuldu.

Onur gelmişti.

Locanın perdesini hışımla çekip açtığında, karşısında bizi gördü. Manzara felaketti: Ben yerde, elimde silahla çömelmişim. Selim ise benim hemen önümde, bir elinde silahı, diğer eliyle beni korurcasına omzumdan tutmuş halde duruyor.

Onur'un gözleri önce bana, sonra Selim'e, en son da Selim'in omzumdaki eline kaydı. O an, dışarıdaki saldırıdan daha büyük bir patlamanın fitili ateşlendi.

Abimin yüzündeki ifade dondu. O, "Bozkurt" maskesi düştü, yerine saf bir nefret geldi.

"Sen..." dedi Onur, sesi o kadar alçaktı ki, bu bağırmasından daha korkutucuydu. Silahını yavaşça Selim'e doğrulttu. Namlunun ucu, Selim'in tam alnını işaret ediyordu. "Aktaşların dölü..."

Selim geri adım atmadı. Silahını indirdi ama beni bırakmadı. "Onur, dinle..."

"KES!" Onur'un kükremesiyle locadaki cam masa titredi. "Senin... Senin benim kardeşimin yanında ne işin var ulan?!"

Onur, bir hayvan gibi atıldı. Silahın kabzasıyla Selim'in yüzüne öyle sert bir darbe indirdi ki, Selim'in başı geriye savruldu, dudağı patladı. Selim sendeledi ama düşmedi.

"Abi yapma!" diye aralarına girdim, ellerimi Onur'un göğsüne yaslayıp onu itmeye çalıştım. Duvarı itmekten farksızdı. "O beni korudu! Onur dur!"

Onur beni tek eliyle savurup kenara attı. Gözü dönmüştü. Selim'in yakasına yapışıp onu duvara çiviledi. Silahı bu sefer Selim'in çenesinin altına dayadı.

"Sen kimsin lan?" dedi Onur, dişlerinin arasından tıslayarak. Tükürükleri Selim'in kanlı yüzüne sıçrıyordu. "Babamın kemiklerini sızlatmaya mı geldin? Yoksa kardeşimi ayartıp bizi içten vurmaya mı? Konuş eceline susamış it!"

Selim, ağzındaki kanı yana tükürdü. Gözleri, namlunun ucunda olmasına rağmen korkusuzca Onur'a kilitlendi.
"Kardeşini ayartmadım Onur," dedi Selim, sesi nefes nefese ama dikti. "Ben kardeşine aşığım. Ve o da bana aşık. Sıkacaksan sık."

O an zaman durdu. Onur'un bakışları yavaşça bana döndü. O bakışta gördüğüm hayal kırıklığı, yediğim hiçbir kurşuna benzemiyordu.

"Şebnem?" dedi. Soru sormuyordu. Hesap soruyordu. "Doğru mu söylüyor bu şerefsiz? Sen... Düşmanımızın koynuna mı girdin?"

Başımı dik tuttum. Bozkurt kızıydım ben. İnkar etmek bize yakışmazdı.
"Girmedim," dedim, sesim titremesin diye kendimi sıkarak. "Sevdim abi. Senin o kirli savaşın umurumda değil. Ben bu adamı seviyorum."

Onur'un elindeki silah titredi. Tetiği ha çekti ha çekecek... Mekandaki ölüm sessizliği, abimin vereceği kararı bekliyordu. Ve ben, hayatımda ilk defa, abimin gözlerinde beni tanımayan bir yabancı gördüm.

Abimin gözlerindeki o yabancı, ruhumu bir hançer gibi deşiyordu. Elindeki silahın namlusu Selim'in çenesine daha da sert gömüldü. Onur'un parmağı tetikteydi; damarlarındaki kanın çekildiğini, yerini saf, katıksız bir intikam hırsının aldığını görebiliyordum.

"Sevdim dedin..." Onur'un sesi artık insan sesinden çok, yaralı bir canavarın hırıltısına benziyordu. "Bize ihanet edenlerin kanını taşıyan bu iti, babamın katillerinin soyunu sevdin öyle mi Şebnem?"

"Onur, yalvarırım..." Sesim çatladı, dizlerimin bağı çözülmek üzereydi ama yıkılmadım. "Silahı indir. Kanla başlayan hiçbir şey huzur getirmedi bize, bırak bu sefer aşk kazansın."

"Bu dünyada aşk yok Şebnem!" diye kükredi Onur. Gözü dönmüştü, parmağının tetiği yavaşça geriye doğru çektiğini gördüm. O mekanizma tık sesiyle yerine oturduğunda, Selim'in de benim de ölüm fermanımız imzalanmış olacaktı. "Sadece sadakat vardır. Ve sen bugün sadakatini gömdün. Şimdi ben de senin aşkını gömeceğim!"

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Çığlığım boğazımda düğümlendi. Selim'in son bir kez adımı fısıldadığını duyar gibi oldum. Ölüm, barut kokusuyla birlikte üzerimize çökmüştü.

"ONUR BOZKURT! YAPMAYIN!"

Kulakları sağır eden o ses, bir emir gibi barın yıkıntıları arasında yankılandı. Silah patlamadı. Zaman, sanki görünmez bir el tarafından durduruldu.

Onur kaskatı kesildi. Silahı hala Selim'in çenesindeydi ama tetiği çekemedi. O sese itaat etmek zorunda kalmış gibi bir hali vardı; bu beni dehşete düşürdü. Onur Bozkurt kime itaat ederdi ki?

Ağır adımların dumanların arasından bize doğru yaklaştığını duydum. Topuklu ayakkabılarımın mermerde çıkardığı seslerden çok daha ağır, çok daha otoriter adımlar...

Döndüm.

Gördüğüm adam, bir gölgeden fırlamış dev bir siluet gibiydi. Abim Onur'dan bile daha uzun, omuzları daha geniş, heybetiyle odayı daraltan bir adam... Üzerindeki koyu gri palto, rüzgarla birlikte arkasında savruluyordu. Işık vurduğunda gözlerini gördüm; orman derinliğinde, buz gibi bir yeşil. O kadar keskindi ki bakışları, insanın ruhunu delip geçiyordu.

Yüz hatları mermerden yontulmuş gibi sert ve kusursuzdu. Yakışıklılığı, beraberinde getirdiği tehlikeyle harmanlanmış, zehirli bir çekiciliğe sahipti. Mekandaki tüm o yeraltı baronlarını, korumaları, hatta abimi bile gölgede bırakacak bir aurası vardı.

Abim Onur, silahını yavaşça indirdi ama gözlerini bu yabancıdan ayırmadı. Vücudu yay gibi gergindi.

Bu adam kimdi?

Babamın dostu muydu? Düşmanı mıydı? Yoksa yeraltının derinliklerinden çıkıp gelen, dengeleri altüst edecek o "Büyük El" mi?

Onu daha önce hiç görmemiştim. Bozkurtların hiçbir davetinde, hiçbir cenazesinde yoktu. Ama buradaydı; abimin öfkesini tek bir cümlesiyle dizginleyebilecek kadar güçlü biri olarak tam karşımızda duruyordu.

Yeşil gözleri kısa bir an bana değdi. O an kalbimdeki korku, yerini tuhaf, isimlendiremediğim bir ürpertiye bıraktı. Ardından tekrar abime döndü ve sanki tüm dünyanın sahibi oymuş gibi rahat bir tavırla bir adım daha attı.

Kim olduğu belirsiz bu adamın gelişiyle, sadece o geceki çatışma değil; Bozkurt ailesinin kaderi de tam o saniye değişmişti.

Ve ben, Şebnem Bozkurt, hayatımda ilk kez kiminle dans ettiğimizi bilmediğimi fark ettim.

***

Hoş geldiniz.

Öncelikle, buraya sadece bir hikaye okumaya gelmediğinizi bilin. Siz bugün, Bozkurtların kanla yazılmış tarihine, Şebnem'in susturulmuş çığlıklarına ve yeraltının en derin, en karanlık dehlizlerine adım atıyorsunuz.

Ben ANGELLYRITHIA.

Kelimelerimle bir dünya kurdum; 'Siyahın En Koyu Tonu', benim zihnimin en kuytu köşelerinden süzülüp buraya döküldü. Bu hikayede kimse masum değil, kimse göründüğü kadar temiz kalmayacak.

Kurallar basit: Burası nezaketin bittiği, raconun başladığı yer. Şebnem'in o sarsılmaz duruşuna, Onur'un yıkıcı öfkesine ve imkansız bir aşkın barut kokan nefesine hazır olun. Eğer kalbiniz bu gerilimi, bu karanlığı ve bu tutkuyu kaldırmayacaksa; geri dönmek için son şansınız.

Çünkü biz başladığımızda, ışıklar sönecek ve geriye sadece Siyahın En Koyu Tonu kalacak.

Kemerlerinizi bağlayın, fırtına başlıyor.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

89okunma 27beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…