1. bölüm / 2
SİSLER SARAYITanıtım
Bölümler 2Şu an: Tanıtım
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Sis seni bekliyordu, evine hoş geldin karanlığın çocuğu.”
🌑🌫️
Gökyüzünde güneş vardı ama ne soğukla bütünleşen toprakların ne de insanların yüreğine işliyordu.
Genç kızın açık kahverengi saçlarına güneş ışığı vurdukça sarı renkte parlıyordu. Ama kız üzerine giydiği pelerinin geniş şapkasını kafasına geçirmiş kendini gizliyordu.
Kız yürüyerek kuzey topraklarının sis ve karanlığın hüküm sürdüğü sınırına gelmişti. Yüreği tuhaf bir tedirginlik ve heyecan ile harmanlanmıştı. Sis ile lanetlenen topraklara adım atacaktı. Ama sorun değildi çünkü sis ona zarar vermezdi. En azından o öyle olduğuna inanmak istedi çünkü o sisin çocuğuydu, bir zamanlar kurban etmek istediği çocuğu. Ama artık önemi yoktu, o her şeyi göze almıştı. İçinde bir tedirginlik vardı. Sisin onu öldürebileceğini veya işkence edebileceğini biliyordu. Bir seçim yapmıştı ve şimdi ise geri dönmemeye kararlıydı.
Derin bir nefes aldı. Soğuk ciğerlerine işledi; dudaklarından çıkan buhar son sıcak anısıydı. Adım attı ve zihninden çıkan sesler de bu dünya gibi sessizleşti. Sis onu yuttu, tıpkı unutuşun bir anıyı yuttuğu gibi. Her adım atışında bugünü ve yarını biraz daha ardında kaldı, biraz daha silindi. Sise ilk adımı attı ve bir çocuğun ağlama seslerini duydu. İçinde bir tanıma hissi ile bir adım daha attı. Ağlama sesleri daha çok şiddetlendi. O sesi susturmak istedi. O bebek ağladıkça kalbi sıkışıyor gibi hissetti.
Ses birden durdu. Kız rahatladığını hissetti. Sisin daha çok içine girdi ve bir süre sisin yoğunluğunu hissederek içine sürüklenmeye başladı.
Sis şimdilik ona bir şey yapmamıştı. İçten içe bir mutluluk yaşadı. Ait olduğu yerin onu kabul ettiğini görmek ve hissetmek istiyordu. Buna ihtiyacı vardı. Bu yüzden bu mutluluk heyecan ile bütün vücudunu ele geçirmişti ama bu kısa sürdü.
Birden kızın başına keskin bir sancı vurdu. Yere düştü ve acıyla kıvranmaya başladı. Tüm vücudu sancılar ve ağrıların esiri olmuştu. Bilinçsiz bir şekilde elleri acının en çok yoğunlaştığı yerlere gitti: karnı ve boynu. Acısı her saniye daha çok artıyordu. Acı artık dayanılmaz bir hale geldiğinde görüşü bulanıklaşmaya ve bilincini kaybetmeye başlamıştı.
Genç kız yerde bilincini kaybetmek üzereyken bir at gördü. Biraz silikti, sanki sisin bir parçası gibiydi. At kıza doğru yaklaştı ve belli bir mesafede durdu. Kız ise birden içinde alevlenen bir istekle o ata dokunmak istedi. Ona doğru elini uzattı ve ona ulaşmaya çalıştı. Bu istek içinde ısrarlı ve çaresiz ama çok güçlü bir istekti, daha çok bir ihtiyaç gibiydi.
Ama kız ona ulaşamadan bilinci kapandı.
Belki saatler geçmişti belki günler, bilmiyordu. Eğer sis bedel istiyorsa o yıllar öncesinin bedelini ödemeye hazırdı. Bunu onun yerine başkalarının ödemesini ve acı çekmesini istemedi. Bu onun günahıydı. Başkasına yüklemek sadece bencillik olurdu. Ama hangi insanın günahı doğmak olurdu ki?
O kendini sisin karanlığına kurban etmişti, yıllar öncesinde yapılması gerektiği gibi. Ama sisin kendisine kabul edip etmediğini anlayamıyordu.
Kız nefes alıyordu, bulanık bir bilince rağmen bunu hissetti. Gözlerini açamıyordu ama hala daha yaşadığını biliyordu çünkü içinde büyük bir acı çekiyordu. Kalbi sıkışıyor, boğazı düğümleniyor, içi acı ile yanıyordu. Acı ona hala daha yaşadığını hissettiren tek işaretti.
Etrafından anlamını veya kime ait olduğunu anlayamadığı sesler geliyordu. Bir süre sonra sesleri seçmeye başladı. Bir kadın sesi duyuyordu ve aynı bebeğin ağlama sesini. Onu susturmak istedi. O bebeğin ağlaması ona içsel bir acı veriyordu. Bedeni o acı ile sancılanıyordu. Gözlerini açmaya çalıştı. Neler olduğunu bilmek istedi. Zorla da olsa gözlerini açtı. Yerde yatıyordu ama burası bayıldığı yer değildi. Yerde yeşil çimler vardı, yemyeşil ağaçlar vardı ve bunlar her yeri ele geçiren sis ve karanlığa rağmen görülebiliyordu.
Kız yumuşak çimlerin üstünde kalkmaya çalıştı. Elleriyle kendini desteklemeye çalıştı ama tüm gücü vücudundan çekilmiş gibi hissediyordu. Yine de ayağa kalkmayı başardı ve hala daha ağlamaya devam eden bebeğin sesine doğru ilerlemeye başladı. Sisin ve karanlığın içinde yolunu göremeden, nereye gitmesi gerektiğini bilmeden yürümeye başladı. Çünkü bildiği tek şey burada beklememesi ve sanki bir yardım çığlığı gibi gelen ağlamayı susturması gerektiğiydi. Bunu hissediyordu.
Kız sisin içinde hiçbir şey göremiyordu. Ama buna rağmen hiçbir şeye çarpmamış veya takılmamıştı, hiçbir canlı ile de karşılaşmamıştı. Sanki nereye gideceğini içgüdüsel olarak biliyordu. Daha önce buraya hiç gelmemişti ama buraya aitti. Bu sis onun ailesiydi, ailesi onu ailesiz bırakmıştı. Bu sis onun nefesiydi, nefesi onu nefessiz bırakmıştı. Bu sis onun her şeyiydi, her şeyi onu hiçbir şeysiz bırakmıştı. Evinde, nefessiz, cansız, bir hiç kalmıştı. Reddedilmişti, istenmemişti. Ama kız her şeye rağmen burada olmayı sevmişti, burası onu öldürüyordu, öldürmek istiyordu. O bunu önemsemedi çünkü en sevildiği yerde bile bu nefret dolu yerde olduğu kadar kendi gibi hissetmemişti. Burası cehennem gibi olsa da ona cennet gibi hissettirmişti. Halbuki burası onun cehennemiydi.
Kız en sonunda bir yerde durdu. Bu alanda sis dağılmıştı ve alanı çevreleyen ağaçların ardına kadar da sis yoktu. Ağlama sesleri birden kesildi. Kız etrafına baktı ama bu alanın dışında diğer yerleri göremiyordu. Artık ne bir yöne gidecek cesareti vardı ne de nereye gideceğini biliyordu. İçgüdüleri buraya kadardı.
Arkasına, geldiği yöne baktı. Şuan ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sisin içinde kaybolmuştu. Duyguları birbirine girdi. Ne hissettiğini anlamıyordu. Belki de siste kaybolan sadece yol değildi, bilinci ve duyguları da kaybolmuştu. Sis onları da yutmuştu. Emin olmadan bir adım attı. Daha sonra geri adım attı. Geldiği yoldan gitmek hiç mantıklı değildi çünkü nereden geldiğini hatırlamıyordu.
O korku ve kaybolmuşluk hisleri arasında kendini kaybetmişken. Bebek ağlama sesi bu sefer daha şiddetli ve yakın gelmeye başladı. Ses arkasından geliyordu. Arkasına dönmesine kalmadan, dalgalı açık kahverengi saçlı bir kadın çökmüş yüzü ve kucağındaki çocuk ile yanından geçip gitti. Ağlayan bebeği ile sisin içine girmişti. Sis bedenlerini yuttuğu gibi bebeğin sesini de yutmuştu. Artık ağlama sesi gelmiyordu. Kız şaşırmıştı. Bu kadın kucağında bebeği ile bu sisin içine neden girmişti. Sisin tehlikeli olduğunu bilmiyor muydu? Peşlerinden gitmek istedi.
Birden arkadan hafif ve nahoş bir sesin şarkı söylediğini duyması ile refleks olarak arkasına döndü. Gördükleri ile kızın tüm vücudu titremişti hatta içi bile titremişti. Çığlık atmamak için elleri ile ağzını tuttu. Karşısında bir kadın yere oturmuştu. Sis gibi gri ve bulanıktı. Ama karanlık kadar da koyu bir enerjiye sahipti. Kadının yaydığı enerji: acı, ıstırap, pişmanlık ve özlem ile doluydu. Kadının yanında bir at vardı, kadının yanına oturmuş başını kadının kucağına koymuştu ve kadın onun kafasını şefkatle okşuyordu.
Kız atı iyice inceledi, bu o attı. Uzun yelesi, tüylü toynakları, normal bir attan kısa boyu ve sis kadar bulanık ve silik bedeni. Bilincini kaybetme aşamasında gördüğü at oydu. Olabilir miydi, kızın içindeki iç güdünün sebebi o olabilir miydi? Kız bu ihtimalden korktu ve kaçmak istedi. Ama ayaklarını hareket ettiremedi. Sanki oraya çivilenmiş gibiydi.
Karşısındaki kadın kafasını kaldırdı ve kıza baktı. Kadının uzun ve düz saçları yerde sürünüyordu. Kadın atın kafasına hafifçe iki kere vurdu ve at kadının kucağından kalktı. Sise bürünmüş kadın bakışlarını kızdan hiç ayırmıyordu. Bakışları ve sisten oluştuğu için bulanık olan yüzü sabitti. Hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Kadının görünüşü onu korkuttu. Gözlerinin içini göremiyordu.
Kız, kadını daha dikkatli incelediğinde tamamen sis ile bütünleşen kadının vücudunda sisin daha koyu renkleri görünüyordu. Sanki kesik izleri gibi, büyük ve derin. Karnında, kollarında, bacaklarında, boynunda, her yerinde. Sanki acımasızca katledilmiş, parçalanmış gibi. Kız anlayamadı, kadının yaşarken bedeninin mi yoksa ruhunun mu parçalandığını. O kadına acımıştı, yüreği onun için bir sızı ile titremişti. Çünkü biliyordu, araştırdığında öğrenmişti; siste yaşayan yaratıklar bir zamanlar gerçekte yaşayan ve sonra acı içinde ölen canlılardı. Sis onları kabul etmiş ve acılarını gizlemişti ki kimse onları yaralarından tekrar yaralamasın. Tabi bu sadece bir iddiaydı, doğruluğu sorgulanırdı.
Kız yine de şuan bunu düşünecek bir durumda değildi. Kız korkuyordu ama korktuğunu bacaklarının titrediğini fark ettiğinde anlamıştı.
Kadın ayağa kalktı ve kıza yaklaştı, yüzünde bir gülümseme oluştu. Korkutucu değildi. İçinde merhameti ve sahiplenmeyi taşıyordu. Tıpkı bir annenin çocuğuna karşı hissettiği duygular gibi. Ama kızı en çok korkutan da buydu. Kıpırdayamıyordu, kaçmak istedi ama yapamadı. Kadın tam kızın karşısına geldi, ona bakıyordu. Kadın elini kaldırdı ve kızın yanağını koydu. Elin sıcaklığını hissetmesi ile kaskatı kesilmiş bir halde kadının ne yapacağını beklemeye başladı. Onu öldüreceğini düşündü ve şuan hangi teknik ile öldüreceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Ama kadın onun tahminlerinin aksine kızın yanağını okşadı ve gülümsemesi genişledi. Kızın gözlerindeki korku kendini yavaşça şaşkınlığa bıraktı ama yine de bir tepki verememişti. Kalbi parçalanıyormuş gibi heyecan ile çırpınıyordu. Kadın elini yanağında başına götürdü ve orayı da okşadı. Kızın şaşkın ve korku dolu bakışları altında ise eli hala daha onun başındayken yanından geçti.
Eli kızın başından düştü ve kadın sisin içine doğru ilerledi. Kızın bakışları onu izliyordu.
Sisin içine girmeden önce arkasına döndü ve tedirgin bir halde ne olacağını bekleyen kıza baktı. Bakışları birbiri ile buluştu. Kadın yüzündeki aynı gülümseme ile, "Sis seni bekliyordu, evine hoş geldin karanlığın çocuğu.” dedi ve önüne dönerek yoluna devam etti.
Kız içindeki heyecan ve tedirginlik içeren bir kıpırtıdan sonra önüne, atın olduğu kısma döndü. At dik dik ona bakıyordu. Ona kilitlenmiş gibiydi. Kız da ona bakmaya başladı ve bakışlarını ondan ayıramadı. Bir şey yine onu ona çekiyormuş gibi hissetti.
At birden kızın üstüne doğru koşmaya başladı, tam kızın üstüne doğru. Kız atın onu ezeceğini düşündü ama sanki buraya geldiğinden beri yerine çivilenmiş gibi hareket edemiyordu. Vücudunun hiçbir parçasını hareket ettiremiyordu. Gözlerini kapattı ve korku ile kendini sonuca hazırladı. At tam kızın üstüne geldi ve tam içinden geçti. Kız korku ile çığlık attı ve uzun zaman sonra hareket edebildi. Ellerini kafasının iki yanına koyarak yere eğildi ama geç kalmıştı at onu çoktan ezmiş olmalıydı. Ama hayır, ezmemişti. Kız korku ile gözlerini açtı ve yerdeki çimler ile göz göze geldi.
Çimler ezilmemişti bile. Kız ellerini başından indirdi ve gözlerinin önüne getirdi. Ellerine baktı, hiçbir şey olmamıştı. Kız gayet iyiydi ve yaşıyordu.
Kız dizlerinin üstüne düştü, nefes nefese kalmıştı. Bir an öldüğünü sanmıştı. Kalbi korku ile atıyor, tüm bedeni korku ile titriyordu. Kafasını arkaya çevirdi, atın nereye gittiğine bakmak için. At tam arkasındaydı, aralarında çok küçük bir mesafe vardı ve dik dik ona bakmaya devam ediyordu.
At birden dağılmaya ve sise karışmaya başladı. At tamamen sise karışmıştı artık ama kız hala daha şaşkınlık ile atın eskiden olduğu yere bakıyordu.
Kız nefes nefesiydi. Birden nefesi kesiliyormuş gibi hissetmeye başladı. Artık nefes alamıyordu. Bir şey onun nefesini kesiyordu. Kız yere düştü, elleriyle boğazını tuttu ve çırpınmaya başladı. Boğuluyordu. Birden sis onun üstüne doğru gelmeye başladı. Onun üstüne doğru çöküyordu. Sis yaklaştı ve onu iyice sarmaya başladı. Artık ona alan tanımıyordu. Kız nefes almak için çok debelendi ama başarılı olamadı ve bir süre sonra önce görüşü bulanıklaştı ardından da bilincini kaybetti.
Bölüm etkileşimi
