Bölümler 4Şu an: 4.BÖLÜM / KENDİ ATEŞİNİ YAKAN SİSİLYA
Malikanenin devasa meşe kapıları, dışarıdaki soğuk rüzgarı kıskanırcasına gürültüyle kapandı. Koridorun sessizliği, babamın öfkeden ağırlaşmış nefesiyle bozuluyordu. Salonun ortasına geldiğimizde, duvardaki meşalelerin ışığı elbisemdeki kurumuş kan lekelerini iğrenç bir netlikle ortaya çıkardı.
"Bu ne demek oluyor Sisilya!" diye kükredi babam. Sesi, atalarımızın portrelerini titretecek kadar sertti. "Bir dükün kızı, bir sokak dövüşçüsü gibi hançer sallıyor! Üstelik kraliyet muhafızlarının önünde!"
"Bir dükün kızı ölmek üzereydi baba!" diye karşılık verdim. Sesimdeki titremeyi bastırıp gözlerinin içine baktım. "Eğer o 'sokak dövüşçüsü' dediğin eğitimim olmasaydı, şu an benim cesedimi Normandiya'nın çamurlu yollarından topluyor olurdun. Ama senin derdin benim canım değil, itibarın, değil mi?"
"Seni o duvarların ardında koruyalım diye büyüttük, cellat olasın diye değil! O Edward denen adamın söylediklerini duymadın mı? Seni o cehennem kampına istiyorlar. Buna asla izin vermeyeceğim!"
"İznine ihtiyacım olduğunu kim söyledi?" dedim sinirden çenem titrerken. Babamın yüzü öfkeden mosmor kesilirken, daha fazla bir şey dinlemeden eteğimi toplayıp merdivenlere yöneldim. Arkamdan gelen bağırtıları duymamak için odamın kapısını sertçe çarpıp kilitledim.
Babamın koridordaki ayak sesleri uzaklaştığında, kapının arkasına yaslanıp derin bir nefes verdim. Odamın sessizliği, az önceki bağırtıların yankısıyla ağırlaşmıştı. Aynadaki yansımama baktım; saçlarım dağılmış, elbisemdeki kan lekesi ise sanki bana gülüyordu. Ben kimdim? Bu dantellerin içindeki soylu kız mı, yoksa bir katilin bileğini saniyeler içinde büken o yabancı mı?
Yatağımın üzerinde huzursuzca kıpırdanan Mia'yı kucağıma aldım. Yumuşacık tüylerini parmaklarımın arasına geçirip onu göğsüme bastırdım. Onun kalp atışlarını hissetmek beni biraz olsun dünyaya döndürüyordu. "Gördün mü Mia?" diye fısıldadım kulağına. "Sarayın bahçesinde bir adamı öldürdüm. Ve delice olan ne biliyor musun? Hiç korkmadım."
Kapı yavaşça tıklandı. "Sisilya? Benim, tatlım."
Gidip kilidi açtım. Annem içeri girdiğinde gözleri doğrudan kucağımdaki Mia'ya, sonra da benim titreyen ellerime kaydı. Gitme kararımın ağırlığı omuzlarımda, odamda son hazırlıklarımı yaparken kapı yavaşça aralandı. İçeri giren annemdi. Gözlerindeki o mahzun bakış, sanki kalbimden geçen her bir düşünceyi, planladığım her bir kaçışı okuyor gibiydi. Yanıma yaklaştı, titreyen elleriyle yüzümü avuçladı.
"Gidiyorsun, değil mi?" diye fısıldadı. Sesinde suçluluk ve şefkat iç içeydi. "Seni bu duvarların arasında tutamayacağımı her zaman biliyordum Sisilya. Sen, doğduğun gün bile kundağına sığmayan o vahşi enerjinle geldin dünyaya."
Yatağın kenarına oturduk. Annem derin bir iç çekti, bakışları odanın uzak bir köşesine, sanki yıllar öncesine daldı.
"Hatırlıyor musun?" dedi gülümseyerek. "Henüz altı yaşındaydın. Bahçedeki o yaşlı meşe ağacının altında, elinde babanın gizlice yaptırdığın tahta kılıçla Joanne'e karşı savaşıyordun. İkiniz de ter içindeydiniz, elbiseleriniz çamur olmuştu ama gözlerinizdeki o heyecan... Sanki gerçek birer şövalyeymişsiniz gibi ciddiydiniz."
Gözlerimi kapattım. O günü dün gibi hatırlıyordum. Güneşin yakıcı sıcağını ve Joanne ile attığımız kahkahaları...
"Baban gelmişti," diye devam etti annem, sesi birden alçaldı. "Sizi bir süre sessizce, o soğuk bakışlarıyla izledi. Oyununuz bittiğinde Joanne'in titreyen omuzlarına elini koyup, 'Onunla oynayamazsın küçük kız. Haddini bilmek, hayatta kalmanın ilk kuralıdır,' demişti."
Yumruklarımı sıktım. O gün babamın sesindeki o "sakin nefret" hala kulaklarımdaydı.
"Sen ise..." dedi annem, gözünden bir damla yaş süzülürken. "Daha boyun onun beline gelmiyorken babanın karşısına dikildin. 'O benim dostum baba, denkliğimizi sen değil, yüreklerimiz belirler' diye haykırdın. Babanın o anki öfkesi odaları titretmeye yetti. İkinize de o korkunç cezayı verdi... Sizi malikanenin en altındaki, gün ışığı girmeyen o zifiri karanlık odaya kapattı. Bir tam gece boyunca..."
"Hiç korkmamıştım," diye araya girdim, sesim titreyerek. "Joanne ağlıyordu, elini sımsıkı tutmuştum. Karanlıkta ona fısıldamıştım: 'Bir gün bu karanlıktan çıkacağız ve kimse bize kiminle oynayacağımızı söyleyemeyecek.'"
Annem elimi sıktı. "İşte o gün, senin bu malikaneye ait olmadığını anlamıştım Sisilya. Baban seni o odaya kapatarak diz çöktüreceğini sandı, ama o sadece senin içindeki ateşi harladı. ne olursa olsun, o karanlık odadaki o küçük kızı asla unutma."
"Ben nereye aitim anne?" diye sordum, Mia'nın başını okşarken. "Bu oda mı? Yoksa her gece balkondan izlediğim o uzak yıldızlar mı? O muhafız, Edward... Gözlerimin içine bakarken sanki beni benden daha iyi tanıyormuş gibiydi.Ben sadece bir dük kızı mıyım?"
istemsizce saçlarımı okşayan elleri durdu. Göz göze geldik. Gözlerinde büyük bir endişe, ama aynı zamanda tarif edemediğim bir kabulleniş vardı. "Seni o kapıdan uğurlama düşüncesi kalbimi söküyor," diye fısıldadı. "Orası acımasız bir yer olmalı. Seni incitmelerinden, o güzel ruhunu karartmalarından çok korkuyorum. Gitmeni asla istemem, seni burada, dizimin dibinde tutmak için her şeyi yaparım..."
Duraksadı, parmakları saçlarımın arasında gezindi. "Ama seni tanıyorum. Eğer şimdi bu kapıyı üzerine kilitlersek, o içindeki huzursuzluk seni içeriden bitirecek. Seni durdurmak, nefes almanı engellemek gibi geliyor bana.
Kafamı iki yana salladım, gözlerim dolmuştu. Mia kucağımda gerindi, patisini elime koydu. "Bilmiyorum anne. Bir yanım bu yatağın sıcaklığında kalmak istiyor, diğer yanım o soğuk kampa gidip neler yapabileceğimi görmem için yalvarıyor. Ya beceremezsem? Ya sadece bir hayal görüyorsam?"
Annem eğilip saçlarımın arasına bir öpücük bıraktı. "Bunu sadece sen bilebilirsin tatlım. Ama ne karar verirsen ver, babanın öfkesinden değil, kendi yüreğinin sesinden emin olduğun için ver."
Annem odadan çıktığında Mia ile baş başa kaldım. Pencereye yürüdüm; dışarıdaki karanlık Normandiya sokaklarına baktım. "Ne yapacağız Mia?" diye mırıldandım. "Uyumalı mıyız, yoksa hazırlanmalı mı?"
Annem son kez bana sımsıkı sarılıp odadan çıktığında Mia ile baş başa kaldım. Yatağıma uzandım; zihnim, babamın kükreyen sesiyle annemin hüzünlü anıları arasında gidip geliyordu. Tam o sırada kapım tanıdık bir ritimle tıklandı. Joanne gelmişti.
Kapıyı açtığımda Joanne içeri süzüldü. Yüzünde derin bir endişe vardı, ellerini önlüğüne silerken fısıldadı: "Sisilya, sesleri mutfaktan bile duyduk. İyi misin? Babanın öfkesi tüm malikaneyi sardı."
Onu kolundan tutup yatağımın kenarına çektim. "İyi değilim Joanne. Bu duvarlar üzerime yıkılıyor gibi hissediyorum," diyebildim sadece. Tam o sırada, odanın açık penceresinden içeriye keskin bir ıslık sesi süzüldü. Saniyeler içinde, gümüş rengi bir ok, yatağımın hemen yanındaki ahşap direğe büyük bir gürültüyle saplandı.
İkimiz de korkuyla yerimizden sıçradık. Joanne ağzını elleriyle kapatırken, ben okun ucuna sarılmış, kaba dokulu ve simsiyah mühürlü parşömene uzandım. Okun tüyündeki o metalik soğukluk, gönderenin kim olduğunu haykırıyordu: Arthur Blackwood.
Titreyen ellerimle mühürü kırdım. İçinden çıkan Gölge Kampı Katılım Belgesi'ni ve altındaki o meydan okuyan notu Joanne ile birlikte okuduk:
"Bu bir emir değil Sisilya, bu bir davet. Eğer o gece bahçede gördüğüm kız gerçekse, güneş doğmadan ormanda olursun. Seçim senin."
"Bu delilik..." diye fısıldadı Joanne. "Gidecek misin gerçekten?"
"Gitmek zorundayım Joanne," dedim, sesim her zamankinden daha kararlıydı. "Burada kalırsam, yavaş yavaş solan bir çiçek gibi öleceğim. O bahçede hançeri tuttuğum anı unutamıyorum; ilk kez o an gerçekten nefes aldığımı hissettim."
Kararımı verdiğimi gören Joanne, gözyaşlarını sildi. "Öyleyse seni buradan sağ salim çıkarmalıyız. Mutfaktaki diğer kızları ve arka kapıdaki nöbetçileri oyalayacağım. Onlara mahzende büyük bir sızıntı olduğunu söyleyip hepsini oraya çekerim. Sen de o sırada Mia'yı alıp ahırların arkasındaki gizli çıkıştan süzülürsün. Arthur'un adamları dışarıda seni bekliyor olacak."
Hızla hazırlandım. Mia'yı seyahat çantasına yerleştirirken Joanne, dolabımdan çıkardığı koyu renkli pelerini omuzlarıma bıraktı. Bileğindeki gümüş bilekliği çözüp ellerime tutuşturdu; ben de ona en kıymetli inci kolyemi verdim. "Anneme iyi olacağımı söyle," dedim son kez.
Joanne'in planı kusursuz işledi. Mahzendeki kargaşanın gürültüsü bahçeye kadar taşarken, ben gölgelerin arasından süzülüp malikanenin o boğucu sınırlarını terk ettim. Ahırların ilerisinde, Normandiya'nın tekinsiz ormanının girişinde siyah bir at arabası beni bekliyordu.
Ağaç gövdeleri simsiyah ve pürüzsüzdü; rüzgar, kadim bir sırrı fısıldar gibi uğuldarken hava metalik bir kokuyla ağırlaşmıştı. Tam o sırada ağaçların arasından Arthur Blackwood ayrıldı. Ay ışığı, onun sert yüz hatlarını ve bakışlarını aydınlatıyordu.
"Demek geldin Sisilya," dedi, sesi ormanın sessizliğinde yankılanarak. Hafifçe sırıttı ve Mia'nın çantasını işaret etti. "Ama bir gölge kampına giderken yanında bir kedi getirmek... Dürüst olmam gerekirse, bu gördüğüm en sıra dışı firar planı."
Hafif, endişeli ama özgürlüğün verdiği o taze mutlulukla ona doğru yaklaştım. "Onu orada, o yalanların ortasında bırakamazdım," dedim kararlılıkla.
Arthur, bakışlarını doğrudan gözlerimin derinliklerine dikti. Bir süre sustu, sanki içimdeki o sönmeyen ateşi tartıyordu. Sonra başıyla karanlığın derinliklerini işaret etti. "Hadi. Atla, kampa gidelim. Zaman daralıyor."
Bölüm etkileşimi
