1. bölüm / 1
ŞİRRETDerebeyi
Bölümler 1Şu an: Derebeyi
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapı büyük bir gürültüyle çarpınca Aziz Bey’in zeytine uzanan eli havada kalmıştı. Arkasını dönüp merdivenlerden inen oğluna bakarak mırıldandı: “Geldi bizim derebeyi!”
Genç adam, dışarıdaki kavurucu sıcağı görmüyormuş gibi, baştan ayağa siyahlar giyinmiş karşısında duruyordu. Yüz tavrından anlaşılacağı üzere pek neşeliydi. Demin kendisine "derebeyi" diyen babasına kısa bir baş selamı verip saygıdan çok alay eder gibi sofraya yöneldi.
Babasının olduğu yerde zaman bile yavaşlardı sanki. O, bu döngüyü bozarak annesinin tabağındaki salatalıkları hızla ağzına atıp herkesin dikkatini üstüne çekmeyi başarmıştı. Özellikle de babasının.
Annesi, “Oturup yesene Batu, ayakta dikilip durma!” demesine rağmen oturmadı.
Babası tahammülsüz bir nefes alarak sesini yükseltti. “Şu ayakta zıkkımlanmak adetinden ne zaman vazgeçeceksin? Otur, ye, acelen ne?” dedi, sesi kavga çıkartmak ister gibi bir imayla çıkıyordu.
“Ayakta yemek yeme adeti” aslında babasını görmemek için uydurulmuş bir şeydi. İçinde belli belirsiz bir korku vardı ki onu konuşmaktan men ediyor, her sabah o alaycı ve iğnelemekten haz duyan babasını görmemek için köşe bucak kaçıyordu. Bu kez cevapsız kalmamak için konuştu: “Sınavım var…”
Her şeyde bir şey arayan adam şüpheyle, “Ne sınavı?” diye sorunca Batu, elini tekrar tabağa daldırıp umursamaz bir tavırla söyledi: “Hani sen ‘Oku adam ol, baban gibi eşek olma.’ demiştin ya... Onun sınavına gidiyorum. Bakalım eşeklikten mezun olabilecek miyim?”
Aziz Bey, kendisine "eşek" diyen bu sinsilik abidesi karşısında hayrete düşüp ne söyleyeceğini şaşırdı. Ağzını açıp cevap vermeye hazırlanıyordu ki karısı araya girip kazık kadar oğlunu bir çocuk edasıyla düzeltti: “Oku oğlum, adam ol baban gibi, eşek olma demek istedi herhalde.”
Ortalık biraz yatışır gibi olmuştu ki Batu, yüzünde belli belirsiz bir tebessümle “Arada virgül olduğunu ben nereden bileyim?” dedi.
Babası kaşlarını çatıp kötü bir şey söylediğini sezmiş gibiydi. “Her şeytanlığı bilip bunu bilmemene şaşırmadım!” diyince Batu daha fazla devam etmedi. Gözlerini babasının sert yüzünden çekip masaya çevirdi. Ablasının tabağındaki sandviç dikkatini çekmişti. Altın sarısı ekmeğin arasında, en sevdiği malzemeler ince ince doğranmış ve özenle hazırlanmıştı. Hemen uzanıp aldı. O afiyetle yerken Nihal her şeyden habersiz, dünyadan silinmiş gibi telefonla mesajlaşıyordu.
Bir an başını kaldırıp tabağa baktı. Özenle hazırladığı sandviçin buhar olup uçtuğunu görünce o gür sesiyle ortalığı inletti: “Nerede benim sandviçim?”
Sessiz sedasız kahvaltısını eden mahkeme suratlı babası, cevap vermek yerine çatalın ucuyla kızının arkasında duran Batu’yu işaret etti. Bu sıradan bir ihbar değil, bilerek yangına benzin taşıma girişimiydi. Az önce oğluyla laf dalaşına girmiş ama istediği galibiyeti alamamıştı; şimdi rövanşı kızından bekliyordu.
Nihal başını çevirip kardeşiyle göz göze geldiğinde, ailesinin yanında didişmemek için sordu: “Niye aldın sandviçimi?” Bu ön hazırlık, verilen cevaba göre şiddetini artıracak veya azaltacaktı.
Batu cevap bulmakta zorlanmadı: “Gıcıklık olsun diye!” Bu kadar net bir kışkırtma karşısında, Nihal bir an için babasının orada olduğunu unutmuştu. Dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Tam bir hamle yapacakken, anneannesi torununun kolundan tutup “Gız gızım... bulaşma avuna. Ne ki bir parça eymek?” dedi. O ana dek içi dolu dolu duran sandviç, birden sıradan bir ekmek arası gibi göründü Nihal’e. Sessizce yerine oturdu. En ufak bir şeyde bile hazıra konan kardeşine karşı sinirle doldu.
Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Annesinin kendisine hak vereceğini düşünerek küçük bir kız çocuğu gibi şikayet etmeye başladı: “Anne ya sandviçimi yedi!”
Annesinin umurunda mı? Basit bir sandviçin ardından mızmızlanan kızına dönerek “Yenisini yaparsın.” demek yerine, kendisinin hiçbir sözünü dinlemeyen oğluna kısa bir bakış attı.
İntikam için daha doğru bir an olamazdı.
“Sen de her şeyi benden mi öğreneceksin? Kalkıp şunun ağzına iki tane patlatsana! Hem sen rahatlarsın, hem o…” dedi.
Nihal’in gözleri parladı, annesinden beklediği izni almıştı. Sandalyeyi hızla iterek ayağa fırladı. Kaçmaya yeltenen kardeşini yakalayıp onu şifalı elleriyle hakkın rahmetine kavuşturmak istiyordu. Öyle nefret ediyordu ki... Sanki abla kardeş değiller de düşmanlardı.
Nihal, Batu’yu ele geçirince güzel bir tokatla giriş yapmak üzere elini havaya kaldırdı. Beklediği o ân gelmişti. Var gücüyle kardeşine vurmak isterken, her seferinde kedi gibi dört ayak üstüne düşen bu mahlûk, Nihal’in beş parmağını da annesinin suratında patlatarak kurtulmuştu.
Adalet Hanım, yanlışlıkla yüzünde patlayan tokadın kazara olduğunu bildiği hâlde, cinnet geçirecek gibi oldu. “Kızım, yavaş!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Nihal donup kalmıştı. Eli hâlâ havada, gözleri annesinin yüzüne kilitlenmişti. Korkuyla titriyordu. “Anne... ben... istemeden oldu!” derken bütün duyguyu babasının kahkahası bozdu. Göğsünden gelen kısa, içli bir gülüştü bu. Onun gülüşüyle dede de gülmeye başladı.
Anneanne ve Batu ise tepkisizdi. Adalet Hanım hafifçe yanağını tutup, “Kızım, bari hedefi tuttursaydın.” dedi.
Nihal, annesinden azar işiteceğini zannederken içinde sıkışan o korku yerini rahatlamaya bıraktı. Tıpkı dedesi gibi. Dede her zamanki gibi işitme cihazını çıkarmış, zaman zaman hatırlayamadığı bu aileyi çözmeye çalışıyor, gülenlere eşlik ediyordu. Bir an gülmeyi bırakıp sorguladı. "Ben neredeyim?"
Herkes tanıdık, ama kim oldukların hatırlayamıyordu. Gözleri Batu'ya takıldı. “Bu çocuk... her sabah ahıra inerdi. Bahtiyar mıydı adı?”
Bir kahkaha daha koptu sofranın diğer ucunda. Mahsun Bey gülümsedi. Demek hâlâ buradaydı
Anneanne ise elini ağzına kapatmış duruyordu. Gözleri olayın ayrıntılarını seçemiyordu ama o tokat sesinin ardından kopan kahkahaların arasında huzursuzca kımıldandı. Ne diyeceğini bilemiyor, sadece içini çekip mırıldanıyordu: “Başımıza taş yağacah taş!”
“Başına taş yağması gereken onca kişi varken bize sıra gelmez, merak etme...” dedi Batu. Herkes gülüyordu. Dede, duymayanlara mahsus bir tebessümle torunun iyi bir şey söylediğini zannederek gülenlere eşlik ederken Batu gülmüyordu.
Demin çocukları birbirine kışkırtan anne, bu tokatı kızından değil de felekten yemiş gibi susmuştu.
Kahkahalar dindiğinde, babası oğluna bakıyordu. Önce kalabalığa göz gezdirdi, sonra gözleri yavaşça masanın altına doğru kaydı. Ayak ucunda, paçalarına sürtünen o tüylü, bembeyaz şey...
Bir an duraksadı. Batu, yavru kazı kucağına alınca bakışları sertleşti.
Evde hayvan beslenmesine karşı değildi ama oğlunun bu tür tavırlarını sevmiyor, içinde tarifi zor bir hisle Batu’nun Nadir’le ilgilenmesini istemiyordu. Her zamanki gibi soğuk ve resmî bir tonla, “Senin sınavın yok muydu? Niye hâlâ buradasın?” dedi. Oğlunun böyle “boş işlerle” meşgul olmasını istemiyordu. Ama bu, Batu’yu öyle sinirlendiriyordu ki...
Ne zaman içinden gelen bir şey yapsa, bir duvarla karşılaşıyordu. Sevdiği tek şeyi bile elinden almak ister gibiydi ya da öyle hissediyordu. Sinirle başını kaldırdı. “Sınavım saat ikide!” diye cevap verince, babası kaşlarını çattı. Bu alınganlığın altında bir şeyler vardı ama hiçbir zaman tam anlamıyla çözemiyordu. Zaten anlamak için çaba da göstermemişti.
“Madem sınavın ikide, ne diye erken kalkıyorsun?” diye sordu babası, sesinde belli belirsiz bir tedirginlik vardı. Başka zaman olsa, kimse onu bu saatte uyandıramazdı, biliyordu.
Batu, esas söylemek isteği sözü kıvırıp son anda aklına gelen şeyi söyledi. “Sen demedin mi erken kalkan yol alır diye? Size de yaranılmıyor.”
Babası azarlar gibi cevap verdi. “Hadi oradan. Çok lafımı dinliyorsun da...”
Batu daha fazla babasından saklayamadı. “Tamam,” dedi, neredeyse dişlerinin arasından. “Zaten bunun için kalkmamıştım.”
Babası, oğlunun ne söyleyeceğini biliyormuş gibi bir tavırla konuşmasını kesti: “Ya ne için kalktın? Sokağa çıkmak için izin isteyeceksen hiç kendini yorma. Ben zaten her şeyi biliyorum. Kimle görüştüğünü, ne yaptığını.. O yüzden hangi cehenneme gitmek istiyorsan, buyur git. Seni tutmayacağım!"
Bu, Batu için önemsiz bir şeydi. O zaten babasını gönderip evden çıkıyordu. Asıl mesele, telefonunu geri almaktı. Bunun için erkenden kalkmış, babası işe gitmeden önce onunla konuşmak istemişti. Ama nereden başlayacağını bilemiyordu. Üstelik babası da kestirip atmıştı konuşmayı, gitmeye hazırlanıyordu. Kravatını düğümlerken aynaya kısa bir göz attı. Aynanın camına değil, oğlunun duruşuna takıldı gözü. Batu kapı eşiğinde dikilmiş, söylemek istediği şeyi yutarak susmuştu.
Babası ceketini giyerken “Sen bir şey mi isteyeceksin?” dedi. Zaten Batu ne zaman bir şey isteyecek olsa susar, süt dökmüş kedi gibi bakardı. Fakat bu kez, o kedi süt değil de, istediğini alamazsa kan dökecekmiş gibi bakıyordu.
Batu “Telefonumu geri vermeyi düşünüyor musun?” diyerek sonunda sessizliğini bozdu. İki haftadır “haksız yere” el konulan telefonu hakkında ilk kez konuşuyordu.
“Vermeyeceksen gidip yenisini alacağım,” deyince babası, onca şey arasında oğlunun konuşma tarzına takılarak çıkıştı: “Oğlum, sen benimle biçim konuşuyorsun? Ben senin akranın mıyım?” Ona yeni bir telefon almayı düşünürken Batu’nun bu tavrı, içinde tutmaya çalıştığı sabrı kırmıştı. “Yok sana telefon melefon.. daha akıllanmamışsın, belli ki!” diye patladı.
Adam hızla arkasını döndü.Yüzündeki gerginliği bastırmaya çalıştı.
Karısının yanına gitti. “Hazırsan çıkıyoruz,” dedi. Bu evde daha fazla kalmak istemiyordu. Kadın çantasını toparlarken seslendi: “Nihal, biz çıkıyoruz... Batu sofrayı toplamana yardım etsin.” Sonra kapı açıldı ve sessizlik kaldı geriye. Anneanneyle dedeyi de yanlarına alıp gittiler.
Çoğu zaman sofrayı tek başına toplayan Nihal, bu sefer Batu’nun kaçmasına göz yummayacaktı.
Tabaklardan birini alıp. “Sofrayı ben toplarım. Sen de bulaşıkları diz.” dedi. Sesi sakindi. Ama kararından dönmeye niyeti yoktu.
Bir an odanın ortasında Batu’yu göremeyince çoktan kaçıp gittiğini zannederek sinirlendi.
İçinden dışına taşan öfkeyle “Kaç bakalım, kaç. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar. Üçüncüsünde ağzına sı…” demesine kalmadan Batu, ablasının lafını kesti.
“Seni duyuyorum, abla!”
Nihal, küfrünün yarıda kesilmesine daha da sinirlenerek sesini yükseltti: “Duy diye söylüyorum zaten, salak!”
Salonun köşesinde uzanmış kardeşini görünce yapmakta olduğu işi bırakıp hızla yanına gitti: “Annem sana az önce ne dedi?”
Batu’nun kendisini dinlemediğini görünce önündeki kâğıtları alıp bütün dikkati üzerinde toplayarak çıkıştı: “Kalk, bana yardım et. Sonra çalışırsın!”
Sofraya bile oturmayan Batu, ayağa kalkıp el konulan notlarını alarak ablasıyla tartışmaya bile girmedi. Dün çalıştığı şeyden hiçbir şey hatırlamıyordu. Nihal’i bırakıp çalışmaya devam etti. Buruş buruş olan kâğıtları düzeltip tekrar açtığı sırada Nihal tepesine dikilerek, “Son gün sınava çalışılmaz!” diyordu ama Batu, onu dinlemediğini fark edince eğilip tekrar kâğıtları almaya yeltendi. “Yeter yeter, yüz alacaksın!"
Ablasının kör inadından vazgeçmeyeceğini bilen Batu da kâğıdı öyle sıkı tutmuştu ki, cart diye bir ses ikisinin de kulaklarını yırtmıştı. Elindeki parçalara bakan Nihal, bunu beklememişti. Özür dileyecek gibi oldu ama sustu.
Karşısındaki genç adamın gözleri parlamıyordu; yanıyordu. Üstelik bağıracak birinin mimiklerinden ziyade, sözleriyle adamı yerinde dibine sokup çıkaracakmış gibi bir ifade belirmişti.
"Kim yediyse o toplasın ben sofraya oturmadım bile."
Nihal, kardeşinin haklı olduğunu düşünerek umudunu kesmişti. Hala toplanmamış masayı geri dönüp paldır küldür toplamaya başladı. O kadar gürültü yaptı ki, varlığıyla yokluğu bir olan abisini uyandırdı.
Fatih, odasının kapısını hızla açıp ansızın duvarları titreten sesiyle bağırdı: “Bu ne gürültü lan? Sabah sabah at mı koşturuyorsunuz içeride?!” Nihal'in tek başına sofrayı topladığını görünce trabzanlara doğru yaklaşıp uzaktan seslendi.
“Hişş... Ergen gibi tası tabağı birbirine vurma! Yavaş topla biraz, uyuyoruz şurada!”
Nihal, abisini uyandırdığı için pişman olmuştu. Hâlbuki deminden beri ortalığı havaya kaldırmışlardı da kimsecikler uyanmamıştı. Abisinin bu seçici kulağına başlayacaktı ki, dili tam tersine özürler dileyip “koala kardeş”i yatağına uğurladı.
Tekrar yalnız kaldığında, bir türlü toplayamadığı kahvaltı masasını komple kırıp dökmek istiyordu. Anne babası çalıştığı için her şeyi o yapıyordu. Kimsenin Batu’ya iş gösterdiği yoktu. Evde hayalet gibi yaşayan Fatih ise ayda bir geldiğinden, varlığını bile unutmuşlardı.
Nihal, ailedeki tek kız çocuğu olmanın cezasını çekmekten yorulmuştu. Bütün arkadaşları tek tek evlenip yuva kurarken o, her gün daha da yalnızlaşıyordu. Bir anlığına evlenmeyi aklından geçirse de, biraz düşündü ve hemen bu fikirden vazgeçti. Evlilik, işkencesini ikiye katlamaktan başka bir şey olmayacaktı. Kocasının da çevresindeki insanlar gibi olacağını düşündükçe, evlilik fikrinden tiksinmeye başladı. Elindeki son tabağı da mutfağa götürerek bulaşıkları makineye dizdi. Dünden kalan tabakları yerine yerleştirip öğle yemeğini hazırladı. Saat on ikiye geliyordu. Yemeği bitirdikten sonra kardeşini çağırdı: “Batu, çıktın mı?”
Cevap gelmedi.
Nihal, havluyu tezgâha bırakıp kapı aralığından kardeşinin odasına çıktı. Birbirinden saçma bahanelerle işten kaytarsa da buralarda olabileceğini düşünüyordu. Evin koridorunu hızla turlarken gözü bahçeye ilişti. Ağaç ev... Aklına hiç ağaç eve bakmak gelmemişti. Batu sınavlara hep orada çalışırdı. Tek başına koruluğa kadar gidip gelmek onu ürkütüyordu ama bir yandan da bu yer ona pek cazip geliyordu. Tepesindeki kavurucu sıcağa aldırmadan ağaç eve doğru gitti.
Elini kalınca bir dal alıp ilerledi, bununla kendini koruyabileceğini düşünüyordu. Koruluğun girişinde adımlarını yavaşlattı. Dal parmaklarının arasında ağırlaşmış gibiydi. Ağaç eve bir adım daha yaklaştığında başını kaldırıp seslendi.
"Yemek yaptım Batu! Aç aç gitme, hadi gel,” dedi; yüzünde ifadesiz bir şefkatle. Demin kardeşinin notlarını yırttığı için pişman olmuş, en sevdiği yemeği yapmıştı.
Batu, tepeden ablasına bakarak kaşlarını çattı. “Elindeki ne peki?”
Nihal, başını yukarı kaldırıp “Yılan için aldım..." dedi. "Ot itmek için... aman neyse işte!”
Batu bunu yemedi, ablasının bir şey sakladığını biliyordu. Onun bu çocuksu yalanı öylesine tanıdıktı ki, karşılık vermek yerine dudaklarının kenarında bir gülümsemeyle dalga geçer gibi cevap verdi: “Doğru dedeme söyleyelim de biçsin şunları.”
Sanki dedesinin ot biçmeye hâli vardı!
Çene yarıştırmaktan bir türlü icraate geçmeyen Batu, ablasının niyetini anlamamıştı. Nihal, her şeyde bir art niyet arayan kardeşine kızarak “Hadi gel,” dedi, sabrı iyice tükenmişti. “Bak, gelirim oraya; seni aşağı atarım! Yemek yiyeceğiz diyorum, nesini anlamıyorsun?”
Batu başını iki yana sallayıp gülerken söyledi. "Beni bunlarla kandıramazsın." Yüzü hâlâ gülümsüyor gibiydi. Ama Nihal o gülümsemenin ardında gizli bir alay sezmişti. Oysa barışmak için uğraşmış, onun en sevdiği yemeği bile yapmıştı.
Elindeki dalı sinirle yere atıp, “Ne halin varsa gör!” diye bağırarak arkasını döndü. Bir hışırtı, birkaç sert adım sesi… Sonra sessizlik.
Yukarıda kalan Batu, önce küçük bir zaferin rahatlığıyla notlarına döndü. Ablası gerçekten gitmişti. Hem de hiç laf yetiştirmeden. Birden içini bir tuhaflık kapladı. Nihal’in az önceki hali… öfke değildi sadece. Hayal kırıklığı da vardı içinde. Tekrar dersin başına dönmek istedi ama her şey bir anlığına önemini yitirmiş gibi elindekileri bırakıp aşağı indi.
Tam da o an Nihal, çalıların arkasından beliriverdi. Gözleri parlıyordu ama öfkeden mi, yorgunluktan mı Batu ayırt edemedi. Sadece tek bir şeyden emindi: Kaçmalıydı. Hem de hemen.
“Gel buraya, kaçma!” diye bir ses yankılandı ardından.
Batu, ablasından önce eve varıp bahçe kapısını hızla kilitledi. “Yine yırttım,” diye geçirdi içinden. Ama biliyordu ki daha bunun devamı gelecekti. Nihal’in deve kiniyle baş etmek zordu. Az sonra evin diğer tarafından gelen ayak seslerini duyar duymaz, vakit kaybetmeden içeri girip gözden kayboldu.
Nihal, evin arka tarafından dolanıyordu. Öfkesindeki ilk sabahki keskinlik azalmıştı; adımlarını şimdi yalnızca tükenmiş bir inat sürüklüyordu. Kiraz ağacının altındaki eski tahta masaya çöküp derin bir soluk aldı. Kardeşinin peşinde koşmaktan çok yorulmuştu.
O sırada, dilinin ucuna gelen bir tehdit düşünmeden dökülüverdi: “Seni bir elime geçireyim, eşek sudan gelinceye kadar dövmezsem...”
Ardından ekleyecekti ki: “Bana da Sekiz Otuz Nihal demesinler!” Bu lakabın Batu’ya ait olduğunu hatırlayınca, söylemekten vazgeçti. Her sabah aynı saatte kalktığı için Batu ona böyle bir lakap takmıştı. Yine de aklındaki intikam, kelimelere değil, eyleme dönüşmeliydi. Batu’dan alacağı intikamı düşünürken evin sessizliği arasında bir şey dikkatini çekti: tabak çanak sesleri.
“Demek mutfaktasın, ha?” Oturduğu yerden yavaşça doğrulup sessizce mutfağa doğru yaklaştı. Elindeki dalı pencerenin pervazından arkası dönük kardeşine fırlatıp geri çekildi.
“Oooh,” dedi, sol elini göğsüne sürerek. “Şimdi rahatladım.”
O sırada içeriden bir acı inleyiş yükseldi: “Aah... kim attı lan bu dalı!”
Nihal’in yüzündeki ferahlama ifadesi bir anda silindi. Duyduklarına inanamıyordu. Hemen pencereye yönelip pervazın ardından yeniden içeri baktı. Batu’yu görmeyi beklerken karşısında Fatih’i bulunca gözleri ansızın açıldı. Onu görmeden hızla oradan uzaklaşıp soluğu salondaki koltukta aldı.
Mutfakta söylenen abisinden korkarak kendisini görmediği için dualar ederken ne yapacağını bilemiyordu. Karşısındaki televizyonu görünce uzanıp kumandayı aldı. Televizyon izliyormuş gibi yaparken Fatih, elinde dalla salona geldi. Gözleri şüpheyle Nihal’e çevrilip sordu: “Nihal, Batu nerede?”
“Görmedim,” dedi sesinin en doğal tonuyla. Abisinin başını tuttuğunu görünce, gözlerindeki öfke ateşinden korkarak yutkundu. “En son arka bahçedeydi.” Suçun ona kalabileceğini hiç düşünmemişti.
Kısa bir an sessizlik oldu. Fatih’in kaşları çatıldı, başını ovalarken, “Kesin yine bir yerlere sinmiştir,” diyerek ağzının içinde mırıldandı. “Korkak şerefsiz!”
Ardından başını sallayıp arka bahçeye çıktı. Fatih kapıdan çıkar çıkmaz, Nihal sessizce tuttuğu nefesi bıraktı. Yakalanmadığına emin olunca, üstünden bir yük kalkmış gibi hissetti. Elini uzattı, rastgele bir program açtı. Neyin oynadığının önemi yoktu. Zihni çoktan başka bir yerdeydi.
İçinden bir ses, elini bile sürmeden Batu’dan intikam alacağını söyleyince keyifle arkasına yaslandı. Onun için ikinci bir ihtimal hiç yoktu.
Başını yastığa koyup düşünmeyi bırakarak televizyona daldı. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Sıcağın etkisiyle dünyanın gürültüsü bir an onun için sessizliğe büründü.
*
Derinleşen sessizlik Fatih’in geri dönüşüyle bozulmuştu. Arka bahçede Batu’yu bulamayınca elindeki dalı yere atıp içeri girdi.
Odaya adım atar atmaz gözleri kanepeye kıvrılmış hâlde uyuyan Nihal’e takıldı. Bir an duraksadı. Göz ucuyla televizyona baktı; ekranda ağır aksak ilerleyen, sessizliğe bulanmış bir sanat filmi oynuyordu. Hiç uğraşmadan, doğrudan televizyonu kapattı. Sükûnet yeniden odaya yayıldı.
Ayak ucundaki battaniyeyi tek bir hamlede alıp kardeşinin üzerine örttü. Batu’nun nerede olduğunu hâlâ bilmiyordu.
Bir yandan Nihal’i uyandırmak istemiyor, diğer yandan elindekiyle Batu'yu haşat etmek istiyordu.
*
Batu, bahçe kapısından içeri girip kendisini her yerde arayan abisinden habersiz ve sıcaktan bunalmış bir şekilde geri geldi. Kışı gibi yazı da burnundan getiren bu şehir onu bezdirmişti. Bütün kış iliklerine işleyen ayaz, ellerini yakıp morartan rüzgârı bile bu boğucu sıcağa tercih ederdi.
Sıcağın üzerindeki baskısını kırmak için gidip buz gibi bir suyla duş aldıktan sonra aşağı indi.
Nihal, güneşin cayır cayır kavurduğu bu saatte, battaniyenin altında mışıl mışıl uyuyordu. Nasıl dayanıyordu, aklı almıyordu Batu’nun.
Nihal’i uyandırmadan öylece bırakıp bahçeye çıktı. Demin gözü alan güneş şimdi içini ısıtıyordu. Gözlerini kapattı. Kendi içinde düşüncelere dalmışken içeriden gelen sesle irkilip kaşlarını çattı.
Ablasının kumandanın üstünde uyuyakaldığını görünce, sessizce içeri girdi. Televizyonun sesi neredeyse duvarları titretirken ablası uyumaya devam ediyordu. Kumandaya uzanıp almak için eğildiği esnada Nihal gözlerini açıp Batu'yu yakalamıştı. Uykuyla uyanıklık arasındaki hali yüzüne yansırken sesi cin gibi çıkıyordu. "Yakaladım seni. Nereye kaçıyorsun durmadan? Az biraz erkek ol, erkek!"
Batu’nun yüzündeki kaslar gerilerek kumandayı alıp televizyonu kapattıktan sonra ablasına döndü. Her zamanki tavrıyla "Kaçmanın erkeklikle ne alakası var?" dedi. "İki tabak kaldırdın diye sabahtan beri anamızı ağlattın, gören de taş taşıdın zannedecek!"
Karşılık vermedi Nihal. Kardeşinin haklı olduğunu düşünüyordu. Evet, haklıydı belki. Ama haklı olmak yetmiyordu. İçinde, adını koyamadığı bir sızı vardı. Yorgunluk mu kırgınlık mı, bilemiyordu. Konuyu değiştirip tersler gibi "İyi git yat, ayak altında dolanma, ben seni sınava yakın uyandırırım!" dedi. Saatin varlığından habersizdi.
Batu tekli koltuğa oturup ablasının aksine, alayla karşılık verdi. "Yok ya uyuyayım da gece ikide uyandır beni.. Hem zaten gerek de kalmadı. Biraz oturup gideceğim."
Arkasına yaslanıp gözlerini tavana dikti. Nihal, kardeşinin yüzündeki silik ifadeye bakarak sessizce yaklaştı. Göz göze geldiklerinde Batu başını çevirdi ama bir şeyden sakınmak ister gibi değil, sanki kendi içine kapanmayı tercih etmiş gibiydi.
“Ne oluyor?” dedi Nihal. Ses tonu alışıldık iğnelemelerinden uzaktı, ama yine de bir mesafe barındırıyordu. “Yine ne şeytanlıklar dönüyor kafanda?”
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle "Bütün günümü sana tuzak kuracak kadar, şeytanlarla işim yok benim." dedi Batu. Sanki gülüşü dudaklarında kalmış, gözlerine hiç uğramamıştı.
Nihal kollarını göğsünde bağlayıp ara sıra boyut değiştirir gibi konuşan kardeşine bakarak sesini yumuşattı. Ama hâlâ alaycıydı. "Hadi ya, sabah ki yaptıkların neydi peki? Sandviçimi alırken pek cürretkârdın da! Sanat filmlerinden fırlamış gibi uzaklara dalıp çiçek böcek düşünmüyorsun ya! Kim bilir ne geçiyor aklından?"
Batu, cevap vermedi. Sanki içinde tartıp dışarı vurmakta kararsız kaldığı bir şey vardı. Gözlerini kaçırdı. “Babamla konuşacaktım” dedi usulca. “Telefonu versin diye ama… sen ortalığı öyle bir kasıp kavurdun ki söyleyemedim." Gözlerinde alışılmadık bir durgunluk vardı.
Nihal, tam bir şey diyecekti ki dili tutuldu söyleyemedi. Az önceki öfkesinden geriye yalnızca, karşısındaki ifadenin bıraktığı tedirgin edici bir tanıdıklık kalmıştı. Kinini bir kenara bırakıp sordu: “Senin neyin var?"
"Neyim olduğu ben de bilmiyorum." dedi Batu.
Nihal, bakışını üzerinden ayırmadan omzunu hafifçe silkerek boşluğa konuşur gibi söyledi: “Ben sen de neyin eksik olduğunu biliyorum.”
Batu bir bilmişlik havası içinde gözlerini kısıp ablasının kendisiyle dalga geçeceğini zannederek konuştu. “Neymiş.. akıl mı?”
Nihal gülümsedi, hem dalga geçer gibi hem de içinde bir yerlerde gerçekten endişelendiği belli olarak "Hayır." dedi.
“İman mı?” Batu’nun sesi alaycıydı ama cevabın bu olduğundan şüphelenmiyor da değildi.
“Yani, o da olabilir, itiraz etmem,” diyerek hafifçe güldü Nihal. “Ben başka bir şeyden bahsedecektim…”
Batu, onun lafı uzatmasından sıkılmış gibi aceleyle sordu: "Neymiş o?"
Nihal çenesini hafifçe kaldırıp, ciddi görünmeye çalışan bir edayla "Aşk," diyince odadaki hava değişmişti. Batu "aşk" kelimesini duyar duymaz refleksle yüzünü buruşturup pis bir şeyi kendinden uzaklaştırır gibi eliyle iteledi. “Aman aman, benden uzak olsun! Sizin aşk dediğinize ben aptallık derim."
Onun böyle kolayca aşkı savruşturacağını bilen Nihal gülerek "İlerde bunu eşine aynen ileteceğim." dedi sesi sakin ama taşıdığı mana keskindi. "Bakalım o zaman da aynı performansı gösterebilecek misin?"
Batu bu kez başını çevirdi ve doğrudan ablasına baktı. “Sence ben senin bu sözünden sonra evlenir miyim?"
Nihal, bu soruya vereceği cevabın ya fazla ciddi ya da fazla kırıcı olacağını bildiğinden, dudaklarını oynatıp belli belirsiz bir şey söyledi. "Yani.."
"Yanisi manisi yok." diye kestirip attı Batu. "Evlenmem! Başımı yakmaya meraklı değilim."
Nihal önce dudaklarını büzdü, sonra neredeyse kendine bile fark ettirmeden başıyla hafifçe güldü. Bu, Batu’nun klasik savunma manevrasıydı. Yıllar içinde bu oyunun şifrelerini çözen Nihal, bu kez kendini kaptırmadı.
“Herkes bir gün ölecek,” der gibi mutlak bir tonla, gözlerini kısmadan cevap verdi: “Herkes bir gün evlenecek! Sen de evleneceksin. Zaten senin başın öyle kolay kolay yanmaz, merak etme. Sen paçayı sıvayıp çoktan kaçmışsın, ortada yakılacak bir şey bırakmamışsın.”
Batu sesindeki savunma tonunu koruyarak karşılık verdi: “Evet, çünkü işin kuralı bu: Yangını beklemek yerine, kibrit kutusunu ortadan kaldırırsın.”
“Vay, bu cümleyi hemen not alıyorum,” dedi Nihal, çakma bir hayranlıkla. “Senin ilerde evlenmemek üzerine yazacağın otobiyografiye iyi başlık olur: ‘Kibritsiz Hayat: Kendini Yakarak Başlamadan Bitirmenin Yolları.’
İkisi de istemsizce gülümsedi. Kardeşi bugün, her zamankinden daha fazla sinirlerini bozuyordu. Batu'nun gülümsemesi, dudaklarından silinmeden önce bakışları yere kaydı. Daha fazla uzatmamak için yorgun bir teslimiyetle, "Neyse ne," dedi. "İkimiz de fikirlerimizde çok inatçıyız. Belli ki boşuna konuşuyoruz. Senin bildiğin sana. Benim bildiğim bana kalsın."
İçinden geçen başka bir şey daha vardı ama dile getirmedi çünkü lafını şakaya vurdurup çarpıtmak onun uzmanlık alanıydı.
Nihal ise her defasında muhabbetinin ortasına limon sıkılmasından nefret ederek “Seninle de doğru dürüst bir şey konuşulmuyor," dedi. "Şurada önemli bir şey konuşuyoruz hemen kestirip atmasan olmaz mı?"
"Olmaz. Bırak geçmişte olan da geçmişte; gelecekte olan da gelecekte kalsın. Beni böyle şeylerle yorma.. Hem sana hem bana yazık!" Nihal itiraz etmeye hazırlanırken içinden bir ses onu durdurmaya yetmişti. Kardeşinin her defasında kendisini böyle susturmasından nefret ediyordu.
Batu’nun bu sakin ama kesin tavrı, onu hep hazırlıksız yakalardı. Sözleri öyle kararlı, öyle sakin dökülüyordu ki, sonunda, mesele ne olursa olsun, ablasını bir şekilde ikna etmeyi başarıyordu.
Kardeşi yine haklı mıydı, yoksa sadece ustaca mı savunuyor kendini? Nihal bunu sorgulamadan, bir an için olduğu yerde kalıp "Aman her şeye de bir cevabı var!" diyerek küçümserken ayağa kalkıp konuyu değiştirdi. "Ben kendime kahve yapacağım. Sen de istiyor musun?"
Batu saatine bakıp "Zahmet etme birazdan gideceğim." dedi. Zaten "İstiyorum" dese ablasının "Kalk kendin yap" diyecekmiş gibi bozacağını iyi biliyordu ama bu sefer onu yanılttı.
Şeytana pabucunu ters giydiren kardeşine, alışılmışın dışında, sahte bir ilgiyle "Niye ya? "İç iç!" diyip itiraz etmesine fırsat vermeden mutfağa gitti. Nasıl olsa Fatih gelip anlamadan dinlemeden Batu'yu evire çevire dövecekti. Cezveye su koyup en azından burada kazanacağına sevinerek üst dolaptan fincanları indirdi. Sonra Fatih gerçeği öğrense ne olacak ki? "Hiç!" dedi Nihal, kendi kendine omuzunu silkerek. Biliyordu ki o kız kardeşine asla elini bile kaldıramazdı. Hem zaten yanlışlıkla attığını söyleyince Fatih biraz bağırır çağırır, eser gürler ama sonunda susardı.
Kahveyi hazırlayıp kaynamaya bırakırken o sırada kapı kilidi döndü. Anahtar boşluğun içinde hafif bir sesle devrildi.
Nihal aniden başını kaldırıp, salondan gelen harekete kulak kabarttı. Fatih'in geldiğini görünce cezveyi ocaktan alarak hızla fincanlara boşalttı. Tepsiyi koyup birazdan içeriden kopacak kıyameti kaçırmamak için adımlarını hızlandırdı ve mutfaktan çıktı.
Fatih başında küçük bir sargı beziyle Batu'nun karşısına geçmiş dövmeden önce medeni olacağı tutmuştu. "Sen mi attın lan o dalı?"
Nihal meraklı bakışlarla tam arkada kahvesini yudumluyor, hiçbir şeye müdahale etmiyordu.
Hiçbir şeyden haberi olmayan Batu oturduğu yerden kalkıp gözlerinden ateş fışkıran abisine baktı. "Ne dalı?" dedi gülerek aklına bir şey geliyordu ama..
Fatih, kardeşinin kendisiyle dalga geçtiğini zannedip öğleden beri elinde tuttuğu dalı salladı. "Gülme lan... bak bunu öyle bir tarafına sokarım ki hiçbir cerrahi operasyon çıkaramaz!" dedi ve saldırıya geçti.
Söz konusu dayak olunca sabun gibi elden kaçan Batu, abisinin saldırmasıyla, bu kez kaçmamış Fatih'in gelişi güzel darbelerine karşılık acıyla bağırmıştı. Olayın şiddeti artınca Nihal, abisinin bu kadar kızacağını tahmin etmemişti. Demin evire çevire dövmesini isterken şimdi kendi canı yanmış gibiydi. Korkusundan yanlarına da gidemiyordu.
Batu kendisini savunmak yerine abisine laf anlatamayacağı biliyordu. Dalı havadayken yakalayıp durdursa da bu yaptığıyla canını daha çok yakmıştı.
"Bırak lan, bırak!" diye bağırdı Fatih. Kendisinin böyle hafife alınmasından nefret ediyordu.
Nihal, ihalenin kendisine kalacağını hissederek olaya müdahele etmesi gerektiğini düşünüyor ama nasıl yapacağını kestiremiyordu. Abisi burnundan soluyordu. Batu'yla baş edemeyince dalı bırakıp iyice gerilmiş sinirleriyle kardeşinin yakasına yapıştı. "Sen bugün benim sabrımı zorluyorsun?!"
Başı fena halde zonkluyordu.
Batu, abisinin ellerini yakasından itip "Ben yapmadım." dedi ama dinletemedi.
Fatih evde bunu yapabilecek potansiyele sahip tek kişinin Batu olduğunu biliyordu. "Gökten gelmedi ya bu mübarek!" diyince kaşları çatıldı, yüzünde bir gülme isteğiyle öfke arasında sıkışmış tuhaf bir ifadeyle kardeşinin itiraf etmesini bekliyordu. Ama Batu alay eder gibi "Ne bileyim lan ben?" dedi. "Aşağıda ne b..k yemişsen yukarıdan da cevap vermişler belli ki!"
Fatih gülerek bozmak istemediği ciddiyetiyle kardeşinin yakasına daha sıkı sarılarak bağırdı."Lan bana bak, kes tıraşı.. doğruyu söyle kim yaptı diyorum.. bak elimde kalırsın. Sonra bütün hıncımı senden çıkarırım!"
Batu zedelenen izzeti nefsini daha fazla bu adamın elinde heba etmemek için şakayı bıraktı. Ciddiyetle "Ben yapmadım nesini anlamıyorsun?" diye bağırdı. Abisinin elini tutkal gibi yapışan yakasından kurtarmaya çalışırken Fatih elini istemsiz gevşetti. "Ya sen yapmadıysan kim yaptı?" diye sorunca ikna olmuş gibiydi.
Batu yakasını düzeltip abisinin arkasındaki Nihal'in korkuyla kendisine baktığını gördü. Söylememesi için kaşlarını yukarı kaldırıp sessizce parmağını sallarken Fatih birden arkasını döndü. Aklına hiç Nihal gelmemişti.
"Niye yapsın ki?" dedi kendi kendine. Nihal "Bana ne bakıyorsunuz?" der gibi başını sallıyor ve şirin görünmek için gülümsüyordu. Fatih, bir an bu bakışlarda öyle bir masumiyet gördü ki yeterince hırpaladığı Batu'dan hıncını almış gibi çekip gitmeyi düşündü.
Düşünceleri arasında merdivenlere doğru yönelince Nihal yanlış anlamış ve kendisini de döveceğini zannederek her şeyi itiraf etmişti. Aniden "Ben yaptım!" diyince Fatih bunu beklememişti. Olduğu yerde bir an duraksayıp kaşlarını çattı. Baltayı taşa vurduğu anlayınca Nihal'in gözleri bir an için kaçacak yer aradı. Kaçamayacağını anlayınca her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar verdi. "Valla bilerek yapmadım. Ben onu Batu'ya atacaktım. Mutfakta senin olduğunu görmedim..." dedi.
Fatih duydukları karşısında Nihal'i yalan söylediğini düşünerek demin kardeşini pata küte döverken değil de neden iş bittikten sonra itiraf ettiğine kızarak pataklamak istedi. Ama bir el onu, kolundan yakaladı. Nihal, abisini böyle durdurulduğunu görünce birden Batu'nun merhamet kilidini açtığını zannederek kardeşine karşı yaptıklarına pişman olmuştu. İçinden, "Ben bu kadar merhametli, bu kadar yüce gönüllü olduğunu bilmiyordum." diye geçirdi. Tam o sırada Batu, gayet normal bir tavırla abinin kendisine vurduğunu unutmuş gibi dalı eline tutuşturup "Bunu unuttun!" demişti.
Nihal, bir an olsun şaşırtmayan kardeşine karşı nefretle dolarak tükürüp "Allah senin belanı versin!" dedi.
Fatih hipnoz olmuş gibi Batu'nun elinden dalı alınca bir şey anlamadı. Hele, Nihal'in bedduasından zerrece etkilenmemiş ve normal bir şeyden bahsedermiş gibi tepkisiz kalan Batu'nun bir anda saf değiştirmesine beyninden duman çıkana kadar düşünse asla nedenini anlayamazdı.
"Ne dönüyor lan burada!" diye bağırdı bir anda. Düşünmeyi sevmiyordu. Her an birini dövecekmişçesine elinde tuttuğu dalı koltuğa fırlatıp sordu. "Manyak mısınız lan siz! Derdiniz ne sizin?!"
Pireyi deve yapan Nihal, abisinin bağırtısı karşısında aniden daldığı hayal aleminden sıçrayıp "Benim bir derdim yok!" dedi. O çok vicdanlı, merhametli birazcık da saf salak zannettiği abisinin en ufak bir şeyde nasıl psikopata bağladığını görünce çekingen adımlarla yanına gidip "Her şey bu Allah'ın belası başlatıyor!" diyerek bütün suçu Batu'ya attı.
Batu da tam aksini iddia ediyor, sabahki sandviç yüzünden ortalığı birbirine nasıl kattığını anlatıyordu. Asıl suçlunun, b...ktan bir mevzu için olayı arşa çıkaran Nihal olduğunu savundu.
Fatih, aynı anda konuşup korkunç bir şekilde birbirlerini anlayan kardeşleri arasında kalmıştı. Beyni alev almış gibi başını sağa sola hızla sallayarak kaşlarını çattı. "Kesin lan!"
Nihal anında sesini keserken Batu son sözü söylemişti. "Sabahtan beri bir tane ekmek için bir beni çekip vurmadığın kaldı!"
Nihal cevap vermek için ağzını açacaktı ki Fatih, kardeşinin saçlarını uçurarak bağırdı. "Suuuussss!!"
Nihayet susunca Fatih birkaç saniye sessizliğin tadını çıkarıp bağırmaktan yorularak kısık sesle ve deminkinin aksine sakince devam etti. "Bana bakın lan.. ben evdeyken, istirahat halindeyken çıt duymayacağım. Eğer duyarsam..." İtiraz eden var mı diye bakıp ekledi. "Varsa ayağımı enlemesine ağzına sokarım!"
Nihal yutkunup korkudan içine kaçan sesle "Tamam abi.." dedi. "Ben bir daha bu şarlatana bulaşmam.."
Batu "şarlatan" lafına aldırmayarak başını salladı. Bu asla bir pes ediş değildi. O bunun acısını yetmiş sekiz yıl sonra bile olsa, zamanı geldiğinde aynı şekilde hatırlatacak ve hıncını alacaktı.
Fatih, Batu'nun cevap vermediğini görünce ikisini de barıştırdığını zannederek koltuğa oturup ayaklarını sehpaya uzattı. Kırk beş numara terliklerle deminki esip gürlemesine düşen ciddiyetsizliği arasında gülümsedi. "Hah şöyle.. Adam olun biraz!"
Nihal de gülümseyip abisinin yanına oturdu. Batu ayakta kalmış yumruklarını sıkarak Fatih'in ağzına yumruğu çakmak ister gibi bir inatla oturmuyordu.
"Otursana lan, bostan korkuluğu gibi dikilip durma!" dedi Fatih. Batu yumruğuyla birlikte dişlerini de sıkarak oturdu.
Nihal, onun bu halinden adeta zevk alarak huzurla derin bir nefes verdi. Sonunda talih ona da gülüyordu. O kadar mutluydu ki abisinin konuştuğunu bile duymuyordu.
Sadece bir ara Batu'nun bacağına dostça vurup "E ne var ne yok?" diye sorunca içten içe onun bu tavrına kızarak abisinin de dedesi gibi alzheimer olabilme ihtimali üzerine kendi kendine istişare ediyordu. "Yüzsüz!" diye geçirdi içinden. "Alacağın olsun, sen daha demin bu oğlanı hamur gibi yoğurmuyor muydun?!"
Batu'nun cevap vermediğini görünce Nihal araya girip "Ne olsun ki aynı tas aynı hamam." diyerek iki ay içinde gelişen tüm olayları -annesinin tembihi üzerine- her şey yolundaymış gibi anlatmıştı.
Fatih başını geriye atıp tam aksini iddia etti. "Hadi ya? Babam Batu'nun telefonunu almış, eve hapsetmiş..?"
Nihal’in gözleri bir anda büyüdü. “Sen nereden biliyorsun?”
Fatih haber kaynağını gizleyerek "Kuşlar söyledi." diyince Nihal bir an Batu'dan şüphe etmişti. Ama böyle bir şeyi kendisi bile duymaya tahammül edemezken abisine neden söyleyeceğini bilemiyordu.
"Sen mi söyledin?" diye Batu'ya yöneldi.
Fatih araya girip "Neyi?" dedi.
Nihal, olayı kapatmaya çalışarak Batu'ya manidar bir bakış attı. "Aman boş ver aslını astarını bilmediğimiz şeyi konuşmayalım.." derken aslında tam tersine konuyu eşelemek istiyordu.
Fatih kaşlarını çatıp "Kes gizemi Nihal, anlat ne dönüyor bensiz!" diyince Batu da her an itiraz etmeye hazır bir şekilde ablasının ne söyleyeceğini merakla bekliyordu.
Nihal kardeşinin tarafını tutar gibi görünmeye çalışarak "Gizem mizem yok." dedi. "Sacit'in işlediği cinayetin kardeşimizle ne gibi bir ilgisi olabilir ki? Batu'nun başı yanmasın diye birkaç hafta eve hapsetti o kadar.. Babam abartıyor! "
Her kelimesi, Fatih’in dikkatini cezbetmek için seçilmişti ama "kıt kafalı" abisi söylediği her şeye inanmış gibiydi. Olan bitenin ciddiyetini pek de kavramamıştı. Kaşları biraz gevşedi. “Herhalde büyük bir şey olsaydı bana haber verirlerdi,” diye geçirdi içinden. Onun için hâlâ her şey belli belirsiz bir aile tantanasından ibaretti.
Fatih, hâlâ olup bitenin ciddiyetinden habersiz, ilgisiz bir yüz ifadesiyle sordu: “E başka?”
Nihal, öfkesini içinde boğarak iç çekti. Öfkesini bastırıyor ama tınısı sesine sızıyordu. Son birkaç ayda birikmiş ne varsa hızlıca sıraladı: “Annem mayıs ayında profesörlüğüne kavuşacak. Babam da birkaç ay sonra emekli olacakmış. Sonra annemi de alıp Aydın’a yerleşeceklermiş... ama bence boşa hayal kuruyor. Annem dedemle anneannemi burada bırakmaz. Hem ben burada iyiyim. Esin’in yanında işe başladım. Editörlük yapıyorum...”
Daha söyleyecekleri vardı ama zil çalınca söyledikleri yarıda kalmıştı. Fatih, göz ucuyla onu izlerken kendi kendine mırıldandı. Aydın'a geri döneceklerine ihtimal vermiyordu.
Kapıdan sadece anneanneleri girdiğinde herkes kısa süreli bir suskunluğa gömüldü. Yaşlı kadının yalnız gelişine anlam verilmeye çalışıldı. Nihal hızla mutfağa geçti, yemekleri ısıtmaya koyuldu. Batu ise kalkıp anneannesinin koluna girdi. Eğilmek zorunda kalarak onun adımlarına ayak uydurdu.
Odanın ortasına kadar birlikte yürürlerken Batu merak eder gibi sordu: “Nasılsın anneanne, iyi misin? Bir yerin ağırmıyor ya?”
Anneanneleri yavaşça koltuğa oturdu, bedeninin yorgunluğu yüzüne de yansıyordu. Göz ucuyla odanın içinde oyalanan Nadir’i göstererek iç çekti: “Bilmem... Her yerim ağırıyor. Şunu pişirsek biraz iyileşirim belki.”
Cümlesindeki serzenişle karışık şaka, Batu’nun dudağında belli belirsiz bir gülümseme bıraktı. Anneannesinin onunla dalga geçtiğini anlamıştı. Sesini çıkarmadı. Nihal, elinde tepsiyle salona girdi ve muhabbete dahil olup tepsiyi sehpaya bıraktı. Yerde dolanan Nadir’i kucağına aldı.
Batu, anneannesinin kendisiyle dalga geçtiğini biliyordu. Nihal'in ciddi olduğunu görünce önüne geçip engel olmaya çalıştı. Yolda olması gereken saatleri ablasıyla tartışarak geçirirse sınava geç kalacağını da biliyordu ama onun kesilmesine asla izin veremezdi. Biliyordu ki Nihal gözü karardı mı hiçbir şeyi görmez, kafasına koyduğunu yapardı.
"Orhan ve Süheyla ne güne duruyor. Canınız kaz eti çektiyse gidin onları yiyin." dedi, ablasının elinden kazı almaya çalışarak.
Anneanne yüzünü buruşturup bahçedeki kazlara baktı. "Benim bunları gözüm tutmadı." diyince Nihal, bir an için elleri gevşetmiş gülerken Batu, Nadir'i ele geçirmeyi başarmıştı.
Canın yandığını düşünerek başını okşayıp bakışlarını kaldırdı. "Bana kızgınsın diye acısını zavallı bir hayvandan çıkaramazsın." dedi, kesin bir dille.
Nihal inada devam etti. "Hayır bugün Nadir yenilecek! Yarın da Orhan ve Süheyla'yı yiyeceğiz. Sen de akşama kemiklerini sofradan toplarsın... Daha bir hayvanın kesilmesine bile tahammül edemiyorsun. Bu kafayla bir de savcı olacaksın." diyerek kardeşinin karşısına dikildi. Konu ne ara savcılığa gelmişti bilmiyordu. Her defasında kavganın boyutu değişiyordu.
Anlamsız bir kavga sürüp gitmekteyken "Ne alakası var ruh hastası!? Sen zaaf nedir bilir misin? Ben senin sevdiğin şeyleri kesiyor muyum?" dedi Batu. Gözü duvardaki saate takılınca gözlerine inanamadı. Sadece on iki dakikası kalmıştı ve o hala buradaydı. Bir de yetmezmiş gibi Nihal, fırsattan istifade Nadir'i elinden alınca uzanıp sınava alınmayacağını şimdiden görüyor gibi oluyordu.
Nihal artık daha tedbirli ve ustaca bir geri çekilişle Batu'nun ellerini boş çevirip mutfağa yöneldi.
Nadir, olacaklardan habersiz kanatlarını açmış celladına gitmek için can atarken Batu, sınava geç kalmanın endişesiyle birlikte hemen bir karar vermesi gerekiyordu. Ablasının peşinden gittiği sırada, Nadir'i almadan gitmeyeceğini ve o sınava da öyle ya da böyle gireceğini düşünerek mutfağa girdi. Bir an Nihal'e ters psikoloji yapmanın işe yarayacağını düşünerek "Al kes," dedi. "İsraf etmeye bayılıyorsunuz zaten!" Planın işe yaramamasından korkuyordu. Gamsız görünmek için ekledi. "Hadi Nadir'i seviyorum diye kesiyorsunuz, orasını anladık.. da Orhan ve Süheyla'yı niye yiyorsunuz, kim yiyecek bu kadarını?" ama ablası dinlemiyor Nadir'i tezgaha koyuyordu. Anneannesinin kaz etini çok sevdiğini, komşularına da dağıtacağına söyleyerek Batu'nun Nadir'i kaçırmaması için kucağında tutup koca bir tencere çıkardı. İçini suyla doldururken aklı sıra ablasını kandıran Batu planı kurduğu yerler tutuşunca daha fazla dayanamadı.
"Anneannemin nesine yetecek o? Sen Süheyla'yı kes, o daha büyük!" diye Nadir'i pişirmemesi için açık açık yalvarmak yerine öteki kazlarını feda ediyordu .
Nihal suyun altını yakıp kendisine numara yapan kardeşine ölüm sancıları çektirirken sessizliğini bozup konuştu. "Yok ya, Süheyla'yı yiyelim de Nadir'i kaçır öyle değil mi? Yemezler! Ayrıca bana israftan bahsetme bile... Orhan ve Süheyla, Nadir yüzünden hep geri planda kaldılar." Batu'nun sınav için vakti kalmadığını unutmuş gibi lafı uzattıkça uzatıyordu. "O gariplerimde sevgiye açtı. Sen onları hep yalnız bıraktın. Onlarla hep ben ilgilendim. Şimdi bana vicdan yapma. Bakmayacaktın madem ne diye aldın o kadar kazı?"
Tartışmaktan yorulan Batu, Nadir'i almadan gitmek istemiyordu. Vaktinin kalmadığını bildiği halde kuyruğu dik tutarak ablasına yalvarmak yerine iyice inatlaşıyordu. Planlarla elinden alamadığı kazı zorla almaya çalıştı ama başaramadı. Maymunun gözünü açtığını anlayınca yalvardı. "Abla şaka yapıyorsun değil mi? Bana kızgınsın diye acısını niye ondan çıkarıyorsun? Senin yüzünden yeterince geç kaldım. Ver şunu da sınava gideyim!"
Nihal, deminden beri ayak altında dolaşan kardeşinin, bol vakitte gitmeyip suçu kendine atmasına kızarak tersledi. "Sınavın varsa git o zaman, kuyruk gibi peşimde ne dolanıyorsun? Asıl ruh hastası sensin bence! Hem sınavım var diyorsun hem de hala Nadir diyorsun?!"
Batu, ablasına bugün hiçbir şey işlemeyeceğini düşünerek öyle ya da böyle Nadir'in kesileceğini biliyordu. Nadir'i kaçırmak için uzandı ama elleri bir kez daha boş kaldı.
"Abla dramını yapma, ben de kaz çobanı değilim!" dedi bıkkınlıkla. "Ver şu kazı da gideyim hadi.."
Salondan anneanne yemeği tuzsuz yapmaması için bağırırken Nihal bir anlık dalgınlıkla salona döndü. Geldiğinde Nadir'in yerinde yeller esiyordu.
Bölüm etkileşimi
