SINIR kitap kapağı

1. bölüm / 1

SINIR

Bilinmezlik

Vaveyla Yazarı: Liliannaa Lily

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Bilinmezlik
  1. 1 Bilinmezlik1.841 kelime · Okuduğun bölüm

Sabahın ilk ışıkları penceremin ince tülünü aşıp odama süzülürken, burnuma dolan taze çay ve kızarmış ekmek kokusuyla gözlerimi açtım. Evimiz her zaman böyle kokardı. Huzur, dinginlik ve sabahın o tatlı telaşı... Odama yayılan o tanıdık sıcaklık, güne başlamak için ihtiyacım olan tek şeydi. Yorganı üzerimden çekip adımlarımı yavaşça mutfağa doğru yönelttim.
Mutfağa adım attığımda annem radyoda çalan hafif bir melodiye mırıldanarak eşlik ediyor, bir yandan da kahvaltı masasını hazırlıyordu. Babam gözlüğünün üstünden gazetesine odaklanmış, dumanı tüten çayından küçük bir yudum alıyordu. Kardeşim ise her zamanki gibi kedimiz Pamuk’u kucağına almış, patileriyle oynayarak onu tatlı tatlı huysuzlandırıyordu. Pamuk’un hafif mırlamaları mutfağın sessizliğine neşe katıyordu.
Annem geldiğimi fark edince yüzünde o her zamanki şefkatli gülümsemesiyle döndü. "Günaydın uykucu," dedi yumuşak bir sesle. "Çayın soğumadan geç otur masaya."
Yavaşça yanına yaklaştım. Arkasından kollarımı dolayarak boynuna sarıldım, kokusunu derin bir nefesle içime çektim. O koku benim için dünyadaki en güvenli limandı. Ardından babamın yanağına kocaman bir öpücük kondurdum, kardeşimin saçlarını karıştırıp masadaki yerime geçtim. Pamuk bile bacaklarıma sürtünüp mırıldanarak selam verdi bana. O an, bu masal gibi küçük dünyanın içinde sonsuza dek güvende kalabileceğimi düşündüm. Ailemdi onlar benim; sığınağım, neşem, dünyadaki tek gerçeğim...
Kahvaltı boyunca edilen tatlı sohbetler, kardeşimin okulla ilgili anlattığı komik hikayeler ve babamın hafif tebessümleri arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Masayı toplamaya yardım ettikten sonra dışarı çıkmak için üzerime hafif bir hırka aldım. Evden çıkarken annem kapının eşiğinden arkamdan seslendi:
"Çok gecikme Milena, akşam en sevdiğin yemeği yapacağım!"
"Söz, çabuk dönerim!" diye el salladım ona. Yüzümdeki tebessümle merdivenleri indim.
Sokakta yürürken içim kıpır kıpırdı. Gün güneşliydi, sokaklar hafif bir rüzgarla serinliyor, hava mis gibi ıhlamur kokuyordu. Yolda karşılaştığım komşulara selam vererek adımlarımı mahallenin sonundaki o eski kütüphaneye doğru yönelttim. Zihnimi biraz dinlendirmek, derslerim için birkaç kaynağa göz atmak istiyordum.
Ancak o büyük ahşap kapıdan içeri adım attığımda, hayatımın o huzurlu ve tatlı masalının son dakikalarını yaşadığımdan tamamen habersizdim...
II. Tozlu Raflar ve Gizemli Yabancı
Kütüphanenin derinliklerinde, zamanın adeta durduğu o uzun ve yüksek rafların arasında kaybolmuştum. Dışarıdaki güneşli havanın aksine burası loş, serin ve eski kağıt kokusuyla ağırlaşmış bir atmosfere sahipti. Pencerelerden süzülen toz tanecikleri ışık hüzmelerinin içinde ağır ağır süzülüyordu. Parmaklarım yıpranmış, deri ciltli kitapların sırtlarında rastgele geziniyor, kağıdın o pürüzlü dokusunu hissediyordu.
Koridorun en sonundaki kuytu köşeye doğru ilerledim. Buradaki raflar uzun zamandır kimsenin dokunmadığı kitaplarla doluydu. Tam o esnada, koridorun diğer ucundan gelen hafif ahşap gıcırtısıyla irkildim. Normalde bu saatlerde buralarda kimse olmazdı.
Gözlerimi rafların arasındaki dar boşluğa kaydırdığımda, birkaç metre ötemde duran birini fark ettim. Uzun, siyah bir palto giymişti. Yüzü rafların gölgesinde kaldığı için net seçilmiyordu ama bakışlarının tamamen benim üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. O an sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti yayıldı. Beni izliyordu. Bakışlarında insana kendini yabancı ve huzursuz hissettiren garip bir ağırlık vardı.
Nefesimi tutup gözlerimi ondan kaçırdım ve önümdeki rafa odaklanmaya çalıştım. Tam o an, rafın alt kısımlarında sırtı hafifçe dışarı taşmış siyah ciltli bir kitap dikkatimi çekti. Üzerindeki altın sarısı harfler yılların etkisiyle solmuştu ama ismi hâlâ net bir şekilde okunabiliyordu: "Gerçek veya Yalan".
İçimde garip bir dürtü belirdi. Sanki görünmez bir el beni o kitaba doğru çekiyordu. Merakıma yenik düşüp uzandım ve kitabı rafın arasındaki dar boşluktan çıkardım. Üzerindeki toz katmanını hafifçe üfledikten sonra ağır, sert kapağını araladım. Tam o anda, sararmış sayfaların arasından küçük, sert bir nesne kayıp ahşap zemine düştü.
Çıkan hafif takırtı kütüphanenin sessizliğinde yankılandı.
Eğilip yere düşen şeye bakmak istediğimde, gölgede duran o yabancının bana doğru bir adım attığını duydum. Derin, kısık ve tekinsiz bir sesle fısıldadı: "Bazen aradığın gerçek, dokunmaman gereken tek şeydir Milena."
Dehşetle kafamı kaldırdım. Adımı nereden biliyordu? Yüzünü görmek için hamle yaptığımda arka koridorun karanlığında kaybolduğunu gördüm. Sanki hiç orada olmamış, bir gölge gibi buharlaşmıştı. Kalbim güm güm çarpmaya başladı. Tir tir titreyen ellerimle yere düştüğü an çıkan sesin sahibine uzandım. Bir fotoğraftı.
Onu orada, o tozun ve karanlığın içinde bırakıp arkama bakmadan kaçmalıydım. Parmaklarımı o kağıda asla temas ettirmemeliydim...
Sahi, her şey ne zaman ters gitmeye başlamıştı ki? O kütüphanede, parmaklarım o lanetli fotoğrafa temas ettiği an mı? O gizemli adamın sesini duyduğumda mı? Yoksa çok daha öncesinde, zihnimin bana oyunlar oynamaya başladığı o karanlık geçmişte mi? Bilmiyordum.
Tek bildiğim; şu an etrafımdaki herkes benim delirdiğimi düşünüyor. Fakat yanıldıkları, kabul etmek istemedikleri devasa bir şey var: Onlar canlarını yakan gerçeklerin önüne kırılmaz duvarlar örerken, ben o duvarları yıkıp doğrularla yüzleşiyorum. Sadece doğruları ve kimsenin cesaret edip de dile getiremediği gerçekleri söylediğim için mi deli olarak damgalanıyorum? Tam bir saçmalık! Söylediklerim tek bir yalan bile barındırmıyor; sadece insanların duymaktan ölesiye korktukları şeylerden ibaret. Ama bu dünyada kimse gerçeği duyacak kadar cesur değil. Bu yüzden onların o sığ gözünde her daim bir deli sayılacağım.
O fotoğraf... Hayatımı, geçmişimi ve geleceğimi tek bir hamlede altüst eden tam olarak oydu.
Fotoğrafı yerden kaldırıp üzerindeki tozu sildiğimde kanım çekildi. Göğsüme sert bir darbe yemiş gibi nefesim boğazımda tıkandı. Fotoğrafta sıcak bir aile resmi vardı. Sabah arkamda bıraktığım o mutlu anın, ailemin bir karesiydi bu. Ama bir şeyler fena halde yanlıştı. Dehşet verici, tüyler ürpertici bir detay vardı karede: Annemin, babamın, kardeşimin... Hatta neşeyle kucağımızda duran kedimiz Pamuk'un bile yüzüne siyah bir mürekkeple sert, derin çarpı işaretleri atılmıştı. Yüzleri görünmez kılınmış, adeta üzerleri çizilmişti.
İçimi kaplayan o zifiri huzursuzlukla, göğsümü sıkıştıran o ağır panikle kütüphaneden nasıl çıktığımı bilemedim. Bacaklarım titriyor, zihnimde çanlar çalıyordu. O adama ne olduğunu düşünemiyordum bile. Fotoğrafı aceleyle montumun cebine tıkıp koşarak eve doğru kaçmaya başladım.
Yoldayken titreyen parmaklarımla cebimden telefonu çıkarıp defalarca bizimkileri aradım. Telefon uzun uzun çaldı, çaldı... Ama kimse açmıyordu. Her çalmayan tonda kalbimi daha derin, daha amansız bir sıkıntı sıkıştırıyordu. Sokaklar sanki üzerime geliyor, binalar üzerime devrilecekmiş gibi hissettiriyordu. Soluk soluğa eve varıp merdivenleri tırmandım. Kapı hafifçe aralıktı.
İçeri adım attığımda karşılaştığım manzara ise en karanlık kabuslarımın bile ötesindeydi. Ailem yoktu... Ev, bir zamanlar sıcak bir yuva olan, sabah çay kokan o yer, adeta bir kan gölüne dönmüştü. Gözlerimin önüne serilen tek şey, onların yerde hareketsiz yatışıydı.
Zaman o an durdu. Mantığım, aklım, nefesim çekip gitti bedenimden. Dizlerimin üzerine çöktüm, dizlerim o ılık kanın içine gömüldü. Aklımı yitirmek üzereydim. Önce anneme koştum, titreyen ellerimle yüzünü tuttum, başını kucağıma çekip "Uyan lütfen, ne olur uyan!" diye yalvardım. Cevap yoktu. Bedeninden süzülen kırmızılık üzerime, kıyafetlerime bulaşıyordu. Sırasıyla hepsine sarıldım; babama, kardeşime, hatta o minik bedenine kan sıçramış kedimize bile... Onları uyandırmak, o buz gibi soğukluğu bedenimden sıyırıp atmak istercesine tek tek kucakladım. Göğsümden yırtıcı bir çığlık koptu ama o çığlık bile bu dehşeti örtmeye yetmedi. Ellerim, üstüm başım, üstelik o cebime sakladığım lanetli fotoğraf bile ailemin kanıyla kaplanmıştı. Ben o kanın içinde hıçkırıklarla boğulurken evin içine giren polislerin fener ışıkları söktü karanlığı...
III. Sorgu Odası ve Metalin Soğukluğu
"Sonrası bildiğiniz gibi memur bey..." dedim sesim titreyerek.
Sorgu odasındaki tek ışık kaynağı olan tepemizdeki soluk ampul hafifçe cızırdayarak sallanıyordu. Ellerim masanın üzerinde birleşmişti. Üzerimdeki kurumuş kan lekesine, tırnaklarımın arasına kazınmış o kırmızılığa bakarak fısıldadım:
"Polisler beni o kan gölünün ortasında, ailemin bedenlerine sarılmış halde buldular. Yaka paça söküp aldılar beni oradan, bu soğuk odaya getirdiler. Ama beni dinlemiyorsunuz! Kütüphanedeki o adamı... O fotoğrafı anlatıyorum size! Yanlış kişiyi suçluyorsunuz! Gerçek suçlu dışarıda bir yerde özgürce dolaşıyor! Belki de şu an, ben burada çaresizce otururken başka birilerinin canını alıyor! Lütfen... Lütfen bana inanın! Ben yapmadım, aileme asla zarar vermem, yapmam da!"
Karşımdaki dedektif masaya doğru biraz daha eğildi. Yüzündeki derin çizgiler ve gözlerindeki donuk ifade, en ufak bir merhamet kırıntısı bile taşımıyordu.
"Doğruları söyleyin Milena Swed. Neden yaptınız? Ve uydurduğunuz o hayali adama arkalanmayı kesin."
Kafayı mı yemişti bu adam? Üstümdeki kanın sevgimden, çaresizliğimden, onları kurtarma çabamdan bulaştığını anlatmaya çalışıyordum ama o beni çoktan cellat ilan etmişti. Ben bas bas "Ben yapmadım" diyorum, neden duymuyordu beni? Neden inanmıyordu?
"Lütfen önce ailemin durumunu söyleyin!" diye haykırdım, gözlerimden süzülen yaşlara engel olamayarak. "Gerçekten ben yapmadım, yemin ederim!"
Dedektif ellerini kenetleyip soğuk bir ses tonuyla konuştu: "Neden durumlarını bu kadar merak ediyorsunuz? Öldüklerini kendi kulaklarınızla teyit etmek için mi, yoksa bir suç ortağınız var da işi tamamen bitirip bitirmediğini mi anlamaya çalışıyorsunuz?"
"SAÇMALIYORSUNUZ! BEN HİÇBİR ŞEY YAPMADIM!"
"Sakinliğinizi koruyun Milena Hanım!"
Aramızdaki bu gergin gürültünün, nefes kesen bağrışmanın ortasında sorgu odasının ağır metal kapısı sertçe vuruldu.
"Efendim, gelebilir miyim?"
"Gir."
İçeri giren genç polis memuru elindeki dosyaya bakarak soğuk ve resmi bir sesle o cümleyi okudu:
"Milena Swed; Swed ailesini öldürmeye teşebbüsten ve cinayetten resmen tutuklusunuz."
"Ne?.." Dudaklarımdan sadece bu fısıltı dökülebildi. "Hayır... Hayır, olamaz!"
"Lütfen zorluk çıkarmayın."
Polisler kollarımı arkaya doğru katlayıp bileklerime o soğuk, metal kelepçeyi geçirirken gözlerim masanın üzerindeki şeffaf kanıt torbasına takıldı. Ve o an dünya bir kez daha başıma yıkıldı.
Torbanın içinde, üzerindeki kanı henüz kurumuş olan ağır bir mutfak bıçağı duruyordu. Ve hemen yanında... Haftalar önce kaybettiğimi sanıp günlerce aradığım, en sevdiğim bilekliğime ait kopuk renkli boncuklar saçılmıştı.
Dedektif kulağımın dibinde fısıldadı: "Bıçağın kabzasında tamamen sana ait parmak izleri bulundu Milena."
Yüreğim ağzıma geldi. Aklım, mantığım, ruhum tamamen durmuştu. Üstümdeki kan, ellerimdeki izler, bıçak... Hiçbir şey ama hiçbir şey hatırlamıyordum. Gerçekten ben mi yapmıştım? Zihnim bana, benliğime ve sevdiklerime geri dönülmez bir oyun mu oynuyordu? Kendi masumiyetimden, kendi akıl sağlığımdan bile derin bir şüpheye düşerken, polisin beni kollarımdan tutup karanlık koridora doğru sürüklemesine engel olamadım...
IV. Hücre, Boşluk ve Siyah Perde
Demir kapının üzerime kapanırken çıkardığı o tiz, soğuk ses yankılandı koridorda. Kilit döndü. Bir kez, iki kez... Ve geriye sadece zifiri bir sessizlik kaldı.
Hücrenin soğuk, nem kokan beton zeminine çöktüm. Üzerimdeki kurumuş kan lekeleri tenimi yakıyor, tırnaklarımın arasına kazınmış o kırmızılık bana ailemin son anlarını hatırlatıp duruyordu. Karanlığın içinde sırtımı taş duvara yasladım, dizlerimi göğsüme çekip başımı kollarıma gömdüm.
Aklımı yitirmek üzereydim. Gerçekten ben mi yapmıştım? Zihnim bana böylesine canice bir oyun oynamış olabilir miydi?
Düşünmeye başladım. Zamanı geriye sarmak, zihnimin o kilitli odalarını tek tek zorlamak istiyordum. Kütüphaneye gitmeden önceki saatler... O sabahki huzurlu anlar zihnime sızdı yeniden: Annemin fırından çıkardığı ekmeğin kokusu, babamın şefkatli bakışı, kardeşimin neşesi... Her şey o kadar gerçek, o kadar sevgi doluydu ki. Evden çıkarken anneme sımsıkı sarılmıştım. Kokusunu içime çekmiştim. Bir katil, öldüreceği insanlara böyle aşkla, böyle içtenlikle sarılabilir miydi?
Sonra o kütüphanedeki an geldi aklıma. O adam... “Aradığın gerçek, dokunmaman gereken tek şeydir Milena” diyen o ses... O bir halüsinasyon muydu? Yoksa her şeyi tezgahlayan o muydu?
Ve sonra... Fotoğraf...
Zihnimde parlayan o düşünceyle kalbim hızla çarpmaya başladı. O uğursuz kare! Fotoğrafta bir terslik vardı, ailemin yüzleri çizilmişti. Ben o fotoğrafı kütüphaneden çıkarken montumun cebine saklamıştım. Hatta eve koşarken parmaklarımla cebimdeki o kağıt parçasını sımsıkı tutuyordum!
Nefesim kesildi. Titreyen, kanlı ellerimi hızla cebime attım.
Boşluk.
Diğer cebimi aradım. Kumaşı hırsla çekiştirdim, montumun astarını altüst ettim. Yoktu.
Fotoğraf cebimde değildi.
Gözlerim dehşetle açıldı. Kanıt torbasında bıçak vardı, boncuklarım vardı... Ama beni o eve koşturan, her şeyi başlatan o fotoğraf yoktu! Polisler onu bulmamış mıydı, yoksa... yoksa o fotoğraf ve o kütüphanedeki adam hiç var olmamış mıydı?
Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı dizlerime gömdüm. Onları canımdan çok seviyordum. Annemin gülüşü, babamın şefkatli sesi, kardeşimin neşesi... Ben onlara zarar vermek şöyle dursun, saçlarının tek bir teline zarar gelse dünyayı yakardım. Onları korumak için canımı verirdim. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım, zihnimdeki o simsiyah perde en kritik anların üzerini örtüyordu. Gerçekler, o perdenin arkasından sızan ince birer ışık hüzmesi gibiydi ama tutamıyordum. Hatırlayamıyordum...
Zihnimin duvarları üzerime çökerken karanlığın ortasında çaresizce fısıldadım:
"Ben mi çıldırıyorum, yoksa birisi hafızamla mı oynuyor?"...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18