1. bölüm / 1
Sessizliğin yanındaki gürültüDuvarlar
Bölümler 1Şu an: Duvarlar
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Seul’ün kuzeyinde, şehrin gürültüsünden bilinçli olarak uzak tutulmuş bir tepede yükselirdi okul. Gyeongseong Akademisi. Adı tek başına bile yeterince ağırdı. Eski bir yapı olup dimdik ayakta kalan bu bina eski ruhların gezdiği büyük bir yeşil alana bir çok binaya sahip olup doğa ile bütünleşmiş ancak kolları tüm Seulu kaplayan bir güce sahipti. Modern Japon mimarisini andırırdı tıpkı: gri ve kızıl taş, geniş camlar… gereksiz hiçbir detay yoktu. Bahçede tek bir ağaç bile rastgele durmazdı. Her şey yerli yerindeydi. Tıpkı öğrenciler gibi.
Bu okul sadece bir lise değildi; bakanların çocukları, ulusal yarışma birincileri ve daha on yedisindeyken hayatı planlanmış öğrenciler için tasarlanmış bir geçiş kapısıydı. Mezunlar listesi, üniversite tanıtımlarında değil, haber arşivlerinde yer alıdı.
Kampüsün demir kapıları her sabah 7.20 de açılırdı. Geç kalanlar içeri girse bile sistem onları affetmezdi. Kimi zaman on turluk bir koşu kimi zaman ise yarım saatlik ayakta bekleyiş o gün kontrol yapan kişinin insafına bağlıydı her şey.
Kızlar için koyu lacivert pileli etek, ütüsü kusursuz bordo gömlek ve okul armasının işlendiği kısa ceket. Kravatlar ince ve sadeydi; doğru bağlanması zorunluydu. Erkekler ise düz kesim pantolon, aynı renkte ceket ve gömlekle neredeyse birbirinin aynısıydı.
Kurallar görünürdeydi. Ama Han Seo-rin, bu düzenin içinde bile kendine ait küçük bir alan açmayı başarırdı. Kravatı her zaman biraz gevşekti. Ceketinin düğmesini neredeyse hiç iliklemezdi. Eteğinin altına sürekli olarak giydiği şort hızlı koşularda duvardan atlamalarında ona yardımcı olurdu. Saçlarını bazen kurallara uygun toplar, bazen de bilerek birkaç tutamı sebest bırakırdı. Bu küçük ‘hatalar’ onun sessiz isyanıydı. Kendine özgü bu duruşu Gyeongseong gibi bir yerde daha da belirginleşirdi. Seo-rin sınıfta konuştuğunda, insanlar onu dinlerdi anlattıkları ile insanları büyüler etkisi altına alırdı. Onu dinleyen sorunlarının bir kısmını çözebilirdi hatta yaratıcı havası, konuşmadaki ustalığı, kelimeleri bir gurme edasıyla seçer ve en uygununu bulmayı başarırdı en nihayetinde. Bunu istemeden tıpkı refleks gibi yapması daha da büyülerdi insanları. Kaldı ki öğretmenler bile onu susturmak yerine dinler ve yönlendirmeyi seçerdi. Çünkü Seo-rin baskıya direnir ama mantığa cevap verirdi. Yine de okulun eski duvarları onun bu hızına ayak uyduramayacak kadar yaşlı ve katıydı. Ve tam da bu yüzden Seo-rin çoğu zaman kendini yalnız hissederdi.
Sınıf 3-2, akademinin en yüksek başarı ortalamasına sahip sınıflarından biriydi. Arka sıralarda gürültü yoktu. Ön sıralarda fısıltı bile nadirdi. Pencereye yakın, ışığın en düzgün düştüğü sırada oturan Kang Min-jae, defterini açmış notlarını gözden geçiriyordu. Üniforması kurallar kitabından çıkmış gibiydi. Kravatı tam hizasında, ceketi ilikli, gömleği kusursuzdu. Ayakkabılarının sesi bile kontrollüydü. Tıpkı buzlar prensini andıran soğuk bakışları vardı. Mesafeliyi, sınıfı değil sistemi izlerdi…
Seo-rin onu uzaktan süzerken düşündü: bu çocuk buraya aitti. Buradaki bu eski püskü okulun yıllar önce yapılmış heykeli gibiydi. Yüzünde ne duygu vardı ne de ona benzer bir şey. Canlı olduğunu gösteren sürekli çözmüş olduğu kitapta hareket eden soluk beyaz, mavi damarlarının belirgin göründüğü uzun parmaklarının arasında yer almış kalemdi.
Min-jae ise Seo-rin’i fark ettiğinde şunu düşündü: bu kız… sınırlarını test ediyor. Sürekli dağılmış kravatı ile sınıfa girip yanındaki sırada uyuklayan, bazen ufak karalamalar yapan bazense sanki heyecanlı bir roman yazıyormuş gibi ufak defterine yazarken yakalardı gözleri kızı. Bu kızın hiçbir sıkıntısı yok muydu? Neden sürekli yarınlar yokmuşçasına yaşıyordu? Gelecek hakkında bu kadar endişeli olmamasının sebebi neydi? Neye güvenerek bu kadar rahattı anlam veremiyordu. Aslında onun tam tersiydi kız ona garip gelen de buydu çünkü kız ona her yaklaştığında onun etkisinde gibi hissediyordu, kendini onun büyüsüne diğerleri gibi kapılıyor ve onun güvenli alan yarattığı yerden çıkarıyordu.
Bu onun en son isteyeceği şeydi özellikle bu yıl olmaması gereken bir durumdu. Çünkü çıktığı bu yeni yer belirsizliklerle doluydu. Onun istediğinin tam zıttı…
Ders başladığında, öğretmenin sesi sınıfa yayıldı. Üniversite sınavı, gelecek, beklentiler… Her şey tanıdıktı. Seo-rin kalemini çevirirken sıkıldığını hissetti. Min-jae ise aynı cümleleri, ileride işine yarayıp yaramayacağına göre filtreliyordu. Birde öğretmenlerin gözde öğrencisi olduğu için sanki ona anlatıyormuş gibi bakan öğretmeni kırmamak adına onu dinliyordu ya da öyle görünüyordu. Kafasında ise yapılacaklar listesi oluşturmaya çalışıyordu. Sonunda teneffüse çıkma şansı gelmişti. Kimi kişi öğretmenin konuşması üzerine heyecanlanıp istediği üniversite ile ilgili hayal kuruyor ve bu hayali arkadaşlarına anlatıyor kimisi de sanki kıtlıktan çıkmış gibi kantina hücum ediyordu. Bu sırada biraz olsun kafasını öğretmenin sürekli tekrar ettiği sözlerden arındırmak için pencereye doğru yöneldi. Dalgın bir şekilde ağaçlık alanın hemen arkasındaki eski derslik binası olan tarihi yapıya bakıyordu daha sonra bakışlarını aşağıda yürüyen öğrencilere çevirdi. Spor öğrencileri antrenman yapıyor. Bazıları diğer derse yetişmek için hızlı adımlarla ilerliyor… daha uzağa baktı daha da uzağa sonra. Seul aşağıda uzanıyordu; büyük, kalabalık, özgür. Bir anlığına bu okulda değilde o kalabalığın arasında olsa neler olurdu diye düşündü. Bu eski ve soğuk duvarın ardında sıcak bir ortam var mıydı? Merak onu derin düşüncelerin kolları arasına bıraktı yavaşça. “ Buradan bakınca her şey daha küçük görünüyor,” dedi farkında olmadan. Min-jae başını kaldırdı bir süre kızı inceledi bu sefer yatmaktan dolayı bozulmuş siyah saçının omzunda yer bulmasına daha sonra omzundaki cekete baktı. Hafif kırışmış önü açık olan ceketine. Daha sonra kızın yüzünü inceledi. Bu bakış sürekli gördüğü yüz değildi sanki farklı birisiymiş gibi duruyordu o esprili hali gitmiş yerini ciddi yüzlü biri almıştı. Onun bu denli derin baktığı yer Min-jae’nin de dikkatini çekti merak etti nereye bakıyordu da böyle söyledi diye yavaşça yerinden kalktı ve kızın yanına geldi, baktığı yere baktı.Seul’e bakıyordu kız hiç ayırmadan gözlerini. “ Uzak olan şeyler hep küçük görünür.” Dedi. Seo-rin döndü, onu ilk kez gerçekten süzdü. Düzgün saçları ve sanki bir sanatçının elinden çıkmış gibi yüz hatlarını inceledi. Özellikle de gözlerini. Ona dikkatle bakan bu gözler sanki ruhunu görüyor gibiydi. İçeride haykıran o kızı duyuyor gibiydi. O yalnız kalmış ruhu görüyor ve çıkarmak için uğraşıyor gibi geldi bir an kıza. Bu alışılmadık bir durumdu ilk başta hafif afalladı. Onunla genelde iletişimden kaçan bu tip şimdi kendi rızası ile gelmiş ve konuşmasına ortak olmuştu.”peki ya ulaşamadıklarımız?” diye bir soru yöneltti oğlana sadece ulaşabildiklerini umursayan ve geri kalanı küçük gören bu kişiye. Min-jae bir an duraksadı ilk kez mi anında anlaşıldığı içindi bu bakış yoksa o da mı bilmiyordu bu cevabı emin olamadı daha sonra ise “Ulaşamayacaklarımı en baştan elemek zorundayım.” Diye cevap verdi kıza. Bu cevap karşısında Seo-rin’in içinde garip bir his bıraktı.Bu ne sinirdi ne de hayralık daha çok tanıdık bir yalnızlıktı. Bu konuşmadan sonra ikisi de sadece susup dışarıyı izledi o kalabalığı zorunlu sıcaklığı özgürlük gibi duran ama daha fazla zincirlerin bulunduğu ve insanı ezen o güçten habersiz turuncu gök yüzünün kapladığı dışarıyı izlediler. Zil çaldıktan sonra yerlerine geçen ikili için ortak bir şey daha vardı. O da sınıf artık eskisi gibi değildi. Artık iki gencin de bildiği bir şey vardı bazı insanlar gürültü yaparak bazı insanlar ise sessiz kalarak bir şekilde korkularını gizlemeye çalışırlardı.
Seo-rin ilk kez şunu düşündü: Belki de bu okulda herkes kaybolmuyor. Bazıları sadece saklanıyor. Min-jae ise defterini kapatırken, istemeden şu soruya takıldı:Neden bu kızın sesi, diğerlerinden daha uzun süre aklımda kaldı?
Bölüm etkileşimi
