SESSİZ ŞEHİR kitap kapağı

1. bölüm / 1

Sessiz şehir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Sessiz şehir
  1. 1 Sessiz şehir4.815 kelime · Okuduğun bölüm

Londra sabahları genelde gürültüyle uyanırdı. Trafiğin uğultusu, metrodan çıkan kalabalık, kahve dükkânlarının önünde oluşan kuyruklar ve aceleyle yürüyen insanların ayak sesleri şehrin ritmini oluştururdu. Ama o sabah şehirde bir şeyler eksikti.
Daniel bunu ilk fark ettiğinde tam olarak neyin yanlış olduğunu anlayamamıştı.
Saat henüz yedi buçuktu. Hava griydi. İngiltere’nin meşhur sislerinden biri yine şehrin üstüne çökmüştü. Camden bölgesindeki dar sokaklar sisin içinde kayboluyor, binaların üst katları neredeyse görünmez hâle geliyordu.
Daniel kapıyı kapatıp evden çıktığında sokakta garip bir sessizlik vardı.
Normalde bu saatlerde Camden Street oldukça hareketli olurdu. İnsanlar işe gider, dükkân sahipleri kepenk açar, otobüs duraklarında kalabalık olurdu. Ama bugün sokakta sadece birkaç kişi vardı.
Daniel bunu garip buldu ama üzerinde çok durmadı. Çantasını omzuna attı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Köşedeki otobüs durağına geldiğinde Jake’i gördü.
Jake, bankın üzerine oturmuş telefonuyla oynuyordu. Saçları her zamanki gibi dağınıktı ve yüzünde uykulu bir ifade vardı.
“Geç kaldın,” dedi Jake.
Daniel omuz silkti. “Otobüs gelmedi.”
Jake başını kaldırdı. “Zaten gelmeyecek gibi duruyor.”
“Niye?”
Jake telefonunu Daniel’e doğru uzattı.
“İnternete bakmadın mı?”
Daniel ekrana baktı. Sosyal medyada paylaşılan bir video oynuyordu. Video titrek bir kamerayla çekilmişti. Görüntü muhtemelen South London tarafında bir sokakta çekilmişti.
Bir adam yürüyordu.
Ama yürüyüşü normal değildi.
Adam sanki ayakta durmakta zorlanıyordu. Vücudu sağa sola sallanıyordu. Üstü başı kan içindeydi.
Kamera ona yaklaşınca arka planda bir kadın bağırdı.
“Hey! Are you okay?”
Kadın adama doğru yürüdü.
Sonra adam bir anda kadının üstüne atladı.
Video orada kesildi.
Daniel kaşlarını çattı.
“Bu ne?”
Jake omuz silkti.
“Bilmiyorum ama sabah boyunca buna benzer bir sürü video paylaşılıyor.”
Daniel telefonu geri verdi.
“Büyük ihtimalle sarhoş biri.”
Jake cevap vermedi.
İkisi de birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra Jake tekrar konuştu.
“Garip olan başka bir şey daha var.”
Daniel baktı.
“Ne?”
Jake başını sokağa doğru çevirdi.
“Şehir çok sessiz.”
Daniel etrafına baktı.
Gerçekten de öyleydi.
Arabalar azdı. İnsanlar yok denecek kadar azdı. Uzaktan bir ambulans sireni duyuluyordu ama ses tuhaf şekilde yankılanıyordu.
Sanki şehir boşalmış gibiydi.
Tam o sırada Mia koşarak geldi.
Mia nefes nefeseydi.
“Okula gidiyor musunuz?” dedi.
Daniel başını salladı.
“Evet.”
Mia hızlıca konuştu.
“Lucas mesaj attı. Okulda bir şeyler oluyormuş.”
“Ne gibi?”
“Bilmiyorum ama öğretmenler herkesi sınıflara topluyormuş.”
Jake ayağa kalktı.
“Harika. Daha sabahın başında kriz.”
Üçü birlikte yürümeye başladılar.
Camden High School çok uzakta değildi. On dakika yürüyünce okulun kapısına ulaştılar.
Ama kapının önünde garip bir kalabalık vardı.
Öğrenciler gruplar hâlinde toplanmıştı. Herkes telefonuna bakıyor, fısıldaşarak konuşuyordu.
Lucas onları kapının yanında bekliyordu.
“Sonunda geldiniz,” dedi.
Oliver da yanındaydı.
Beşli tamamlanmıştı.
Daniel etrafına bakarak sordu.
“Ne oluyor?”
Lucas telefonunu kaldırdı.
“Durum kötü.”
Ekranda bir haber yayını vardı.
“BBC Breaking News.”
Spiker gergin görünüyordu.
“Londra’nın çeşitli bölgelerinde saldırı vakaları bildiriliyor. Polis vatandaşlara evlerinde kalmalarını tavsiye ediyor.”
Arka planda görüntüler gösteriliyordu.
Oxford Street.
Whitechapel.
Greenwich.
Her yerde aynı şey oluyordu.
İnsanlar birbirine saldırıyordu.
Ama bu sıradan bir saldırı değildi.
Jake videoya bakarken mırıldandı.
“Bunlar… hasta gibi.”
Lucas başını salladı.
“Bazıları vurulmuş ama yine de hareket ediyor.”
Tam o anda okulun kapısı açıldı.
Bir öğretmen bağırdı.
“HERKES İÇERİ!”
Kalabalık hareket etti.
Beş arkadaş da içeri girdi.
Koridorlar doluydu.
Öğretmenler öğrencileri sınıflara yönlendiriyordu ama yüzlerindeki ifadeler hiç güven vermiyordu.
Daniel merdivenlerden çıkarken pencereden dışarı baktı.
Ve o an ilk zombiyi gördü.
Okulun önündeki cadde boyunca yürüyen bir adam vardı.
Yavaş ilerliyordu.
Ama hareketleri tuhaftı.
Adam bir arabaya çarptı.
Sonra tekrar yürüdü.
Bir kadın ona yaklaştı.
Daniel nefesini tuttu.
Adam kadının üstüne atladı.
Kadın çığlık attı.
Cadde bir anda kaosa döndü.
Arabalar çarpıştı.
İnsanlar koşmaya başladı.
Jake pencereye geldi.
“Daniel…”
Daniel cevap vermedi.
Gözlerini caddeden ayıramıyordu.
Sonra okulun içinde bir çığlık duyuldu.
Koridorun diğer ucundan geliyordu.
Bir öğretmen yere düşmüştü.
Üzerinde biri vardı.
Ama o biri artık insan gibi görünmüyordu.
Başını yavaşça kaldırdı.
Yüzü kan içindeydi.
Gözleri boştu.
Ve o an Londra’daki kıyamet Camden High School’un içinde başladı.Koridorda yankılanan çığlık, okulun içindeki bütün sesleri bastırdı.
Bir an için herkes dondu.
Sonra panik başladı.
Öğrenciler bağırarak koşmaya başladı. Bazıları merdivenlere yöneldi, bazıları sınıfların kapılarını kapatmaya çalıştı. Birkaç öğretmen bağırarak herkesi sakinleştirmeye çalışıyordu ama kimse artık kimseyi dinlemiyordu.
Daniel’in kalbi göğsüne vuruyordu.
Koridorun diğer ucunda yere düşen öğretmeni gördü. Öğretmenin üzerine çöken öğrenci yavaşça başını kaldırdı. Yüzü kan içindeydi. Dudaklarının kenarından koyu kırmızı bir sıvı akıyordu.
Gözleri…
Gözleri boştu.
Sanki içlerinde hiçbir şey kalmamıştı.
Sonra öğrenci tekrar öğretmenin boynuna eğildi.
Mia bir adım geri çekildi.
“Bu… bu gerçek olamaz.”
Jake Daniel’ın kolunu tuttu.
“Buradan gitmemiz lazım.”
Lucas hızlıca etrafa baktı.
“Ön kapı olmaz. Orası kalabalık.”
Oliver başını kaldırdı. Koridorun tavanındaki yön tabelasına baktı.
“Spor salonu,” dedi kısa bir şekilde.
“Arka çıkışı var.”
Bir an herkes ona baktı.
Daniel başını salladı.
“Tamam. O zaman oraya gidiyoruz.”
Beşli koşmaya başladı.
Koridor artık bir kaos tüneline dönmüştü. Öğrenciler birbirini itiyor, bazıları yere düşüyordu. Birkaç öğretmen kapıları kilitlemeye çalışıyordu.
Ama çok geçti.
Daniel bir sınıfın kapısının açık olduğunu gördü.
İçeride bir öğrenci duvara yaslanmış titriyordu. Kolundan kan akıyordu.
“Beni ısırdı,” diye fısıldadı.
Daniel durmak istedi ama Jake onu çekti.
“Duramayız.”
Merdivenlere ulaştılar.
Aşağıdan gelen sesler daha da korkutucuydu.
Metal bir şey devrildi.
Sonra bir çığlık daha.
Mia korkuyla merdiven boşluğuna baktı.
“Orada biri var.”
Aşağı katın koridorunda üç kişi yürüyordu.
Yavaş.
Dengesiz.
Ama durmadan ilerliyorlardı.
Lucas fısıldadı.
“Onlar…”
Kimse cümleyi tamamlamadı.
Daniel başka bir yol düşündü.
“Laboratuvar koridorundan geçebiliriz.”
Jake başını salladı.
“Daha uzun ama daha boş olur.”
Hepsi yön değiştirdi.
Laboratuvar koridoru okulun en sakin yerlerinden biriydi. Genelde kimse bu tarafta dolaşmazdı.
Ama bugün hiçbir şey normal değildi.
Koridora girdiklerinde ışıkların yarısının kapalı olduğunu fark ettiler.
Duvarlar gri görünüyordu.
Bir yerde cam kırılmıştı.
Ayak sesleri yankılanıyordu.
Oliver en önde gidiyordu.
Birden durdu.
Daniel ona çarpmamak için zor durdu.
“Ne oldu?” diye fısıldadı Jake.
Oliver konuşmadı.
Yavaşça parmağıyla ileriyi gösterdi.
Koridorun ortasında biri duruyordu.
Bir öğretmen.
Ama garip bir şekilde hareketsizdi.
Başını eğmişti.
Sanki bir şey dinliyordu.
Mia nefesini tuttu.
“Geçebilir miyiz?”
Kimse cevap vermedi.
Daniel yavaşça bir adım attı.
Ayakkabısının altındaki cam parçası çıtırdadı.
Ses koridorda yankılandı.
Öğretmen başını kaldırdı.
Hareketi yavaştı.
Ama gözleri…
Gözleri korkunçtu.
Boş ve donuk.
Sonra öğretmen koşmadı.
Yürüdü.
Ama kararlı bir şekilde onlara doğru yürüdü.
“Koş!” diye bağırdı Jake.
Beşli aynı anda hareket etti.
Koridor boyunca koşmaya başladılar.
Arkalarında ağır ama kararlı ayak sesleri duyuluyordu.
Bir kapı çarptı.
Bir şey devrildi.
Spor salonunun kapısı görünüyordu.
Oliver kapıya ulaşıp kolu çekti.
Kapı açıldı.
Hepsi içeri girdi.
Oliver kapıyı arkalarından kapattı.
Spor salonu karanlıktı.
Sadece tavandaki birkaç ışık yanıyordu.
Basketbol sahası boştu.
Ama uzaktan bir ses geliyordu.
Bir hırıltı.
Lucas başını kaldırdı.
Tribünlerin arasında bir hareket gördü.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Jake fısıldadı.
“Burada da varlar.”
Daniel’ın kalbi hızlandı.
Arka kapı salonun diğer ucundaydı.
Ama aralarında en az dört tane zombi vardı.
“Yavaşça ilerleyelim,” dedi Lucas.
Adımlarını dikkatli attılar.
Zombiler ağır hareket ediyordu.
Ama saldırgan oldukları belliydi.
Bir tanesi başını kaldırdı.
Hava kokluyormuş gibi hareket etti.
Sonra Mia’nın ayağı yere düşen bir topa çarptı.
Top yuvarlandı.
Ses salonda yankılandı.
Zombi bir anda başını çevirdi.
Sonra çığlık attı.
Hepsi aynı anda hareket etti.
“KOŞUN!” diye bağırdı Daniel.
Arka kapıya doğru sprint attılar.
Zombiler arkalarından geliyordu.
Yavaşlardı.
Ama durmuyorlardı.
Oliver kapıya ulaştı.
Kapıyı açtı.
Soğuk hava içeri doldu.
Hepsi dışarı çıktı.
Ama Mia çıkamadı.
Bir zombi kolunu yakalamıştı.
“MIA!” diye bağırdı Daniel.
Jake zombiyi tekmeledi.
Ama Mia’nın kolunda diş izleri vardı.
Mia dizlerinin üzerine çöktü.
Herkes dondu.
Mia nefes alıyordu ama gözleri dolmuştu.
“Beni ısırdı.”
Sessizlik çöktü.
Kimse konuşamadı.
Mia Daniel’a baktı.
“Sanırım… ben de onlardan olacağım.”
Daniel başını salladı.
“Hayır. Bir yol buluruz.”
Mia gülümsedi.
Ama o gülümseme çok kısaydı.
“Yalan söyleme konusunda hiç iyi değilsin.”
Jake gözlerini kapattı.
Lucas başka tarafa baktı.
Oliver yere bakıyordu.
Mia ayağa kalktı.
“Gitmeniz lazım.”
Daniel bağırdı.
“Hayır!”
Ama Mia geri adım attı.
“Eğer kalırsam… size zarar veririm.”
Arkadan kapı sallandı.
Zombiler geliyordu.
Mia kapıyı tuttu.
“Koşun.”
Daniel gözlerini kapattı.
Sonra Jake onu çekti.
“Gitmemiz lazım.”
Dört kişi koşmaya başladı.
Arkalarında kapı kapandı.
Sonra Mia’nın son çığlığı duyuldu.
Londra’nın sessiz sokaklarında dört çocuk koşuyordu.
Ve o an herkes biliyordu.
Bu kıyamet yeni başlamıştı.Daniel koşmayı bıraktığında ciğerleri yanıyordu. Ayak sesleri hâlâ arkasından geliyormuş gibi hissediyordu ama sokak birkaç saniyedir sessizdi. Dört çocuk Camden High Street’in köşesinde durmuş, nefeslerini toparlamaya çalışıyordu.
Hava soğuktu. Londra’nın sabah sisi hâlâ sokakların üzerinde dolaşıyordu.
Ama artık şehir sessiz değildi.
Uzaklardan siren sesleri geliyordu. Bir yerde cam kırıldı. Bir yerde birinin bağırdığı duyuldu.
Daniel arkasına baktı.
Spor salonunun kapısı artık görünmüyordu ama Mia’nın son çığlığı hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Kimse konuşmadı.
Jake ilk konuşan oldu.
Sesi alıştıkları o rahat tonunda değildi.
“Devam etmeliyiz.”
Lucas başını kaldırdı.
“Evet… burada kalamayız.”
Oliver hâlâ yere bakıyordu.
Daniel derin bir nefes aldı.
“Şehir merkezine gitmemeliyiz. Orası daha kalabalık olur.”
Lucas hızlıca düşünmeye başladı.
“Regent’s Canal tarafına gidebiliriz. Orada park var. Daha açık alan.”
Jake başını salladı.
“Tamam. O zaman o tarafa.”
Dört çocuk tekrar yürümeye başladı.
Sokaklar artık tamamen farklı görünüyordu. Birkaç araba yolun ortasında bırakılmıştı. Bir taksi kaldırıma çarpmıştı. Bir dükkânın camı tamamen parçalanmıştı.
Daniel yürürken bir vitrinin önünden geçti.
Televizyon ekranında haber yayını açıktı.
BBC News.
Spiker konuşurken arkasındaki ekranda harita vardı.
Haritanın üstünde kırmızı noktalar yanıp sönüyordu.
Londra’nın her tarafında.
Jake televizyona bakıp mırıldandı.
“Bu sadece bizim mahallede değil.”
Lucas ciddi bir sesle konuştu.
“Bütün şehir.”
Oliver yavaşça başını kaldırdı.
“Belki… bütün ülke.”
Hiçbiri cevap vermedi.
Yürümeye devam ettiler.
Birkaç dakika sonra Camden Lock Bridge’e ulaştılar. Köprünün altından Regent’s Canal akıyordu. Normalde burası turistlerle dolu olurdu ama şimdi tamamen boştu.
Daniel köprünün ortasında durdu.
Bir şey dikkatini çekmişti.
Karşı kaldırımda biri vardı.
Bir adam.
Adam köprü korkuluklarına yaslanmıştı.
Hareketsizdi.
Jake yavaşça fısıldadı.
“Belki yaralıdır.”
Lucas başını salladı.
“Yaklaşmayalım.”
Ama tam o anda adam başını kaldırdı.
Yüzü kan içindeydi.
Adam yavaşça dönüp onlara baktı.
Sonra yürümeye başladı.
Adımları ağırdı.
Ama kararlıydı.
Oliver geri çekildi.
“Başka biri daha geliyor.”
Daniel sağa baktı.
Sokağın köşesinden bir kadın yürüyordu.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Jake’in sesi titredi.
“Sanırım… bizi duydular.”
Lucas sert bir şekilde konuştu.
“Koşmayın.”
Daniel şaşırdı.
“Ne?”
“Koşarsak hepsi gelir.”
Zombiler köprüye doğru yaklaşıyordu.
Adımları yavaştı ama sayıları artıyordu.
Beş.
Altı.
Yedi.
Oliver köprünün diğer tarafına baktı.
“Orada da var.”
Jake yutkundu.
“Harika.”
Daniel hızlıca düşündü.
Köprünün sağ tarafında dar bir merdiven vardı.
Merdiven kanalın yanındaki yürüyüş yoluna iniyordu.
Daniel işaret etti.
“Oraya.”
Dört çocuk sessizce merdivenlere yöneldi.
Zombiler hâlâ köprüye doğru ilerliyordu.
Merdivenlerden aşağı indiler.
Regent’s Canal Walkway boyunca yürümeye başladılar.
Burası dar bir yoldu. Bir tarafında su, diğer tarafında eski tuğla binalar vardı.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda Jake sessizce dedi ki:
“Mia…”
Kimse cümleyi tamamlamadı.
Lucas ellerini cebine soktu.
“Durup düşünemeyiz.”
Oliver başını kaldırdı.
“O bizi kurtardı.”
Daniel suya baktı.
Kanalın yüzeyi griydi.
Sanki şehirde olan her şeyi yansıtıyordu.
“Evet,” dedi Daniel.
“Bizi kurtardı.”
Uzakta bir patlama sesi duyuldu.
Dört çocuk aynı anda başlarını kaldırdı.
Gökyüzünde bir helikopter uçuyordu.
Polis helikopteri.
Jake umutla konuştu.
“Bizi kurtarabilirler.”
Lucas hemen cevap verdi.
“Ya da herkesi başka bir yere götürüyorlardır.”
Helikopter kuzeye doğru uçtu.
Sonra gözden kayboldu.
Oliver birden durdu.
“Ses duydunuz mu?”
Daniel kulak kabarttı.
Başta hiçbir şey yoktu.
Sonra…
Su hareket etti.
Kanalın içinden bir el çıktı.
Jake geriye sıçradı.
“NE—”
Sudan bir adam çıktı.
Üstü başı ıslaktı.
Ama gözleri…
O gözler.
Daniel geri çekildi.
Adam kanaldan çıkıp yürüyüş yoluna tırmandı.
Sonra bir tane daha çıktı.
Sonra bir tane daha.
Lucas’ın sesi neredeyse fısıltıydı.
“Kaçın.”
Dört çocuk tekrar koşmaya başladı.
Ama bu sefer arkalarında sadece birkaç zombi yoktu.
Regent’s Canal boyunca onlarca zombi sudan çıkıyordu.
Ve Londra’nın kıyameti artık dört çocuğu da kovalamaya başlamıştı.Daniel’ın ayakları kaldırıma vurdukça yankı büyüyordu. Koşuyorlardı. Arkalarında sudan çıkan o korkunç yaratıkların hırıltıları duyuluyordu. Regent’s Canal boyunca uzanan dar yol artık güvenli değildi. Her birkaç metrede bir sudan bir el çıkıyor, ardından çürümüş bir beden ağır ağır yürüyüş yoluna tırmanıyordu.
Jake arkasına bakıp bağırdı.
“Çok fazla var!”
Lucas nefes nefese cevap verdi.
“Koşmaya devam et!”
Oliver en öndeydi. Bir köşeyi döndüğünde aniden durdu. Daniel ona çarpmamak için kendini zor tuttu.
“Ne oldu?” dedi Daniel.
Oliver karşıyı işaret etti.
Yolun ortasında bir minibüs devrilmişti. Yanında iki araba birbirine çarpmıştı. Metal parçaları yolu kapatıyordu.
Jake sinirle bağırdı.
“Harika! Tam ihtiyacımız olan şey!”
Arkadan gelen hırıltılar yaklaşıyordu.
Lucas hızlıca çevreyi inceledi.
“Arabanın üstünden!”
Hepsi devrilmiş minibüsün üstüne tırmanmaya başladı. Daniel metal kaputa tutunup kendini yukarı çekti. Arabanın boyası hâlâ sıcaktı. Belki birkaç saat önce olmuştu.
Jake yukarı çıkarken arkasına baktı.
Zombiler köşeyi dönmüştü.
En öndeki yaratığın yüzünün yarısı yoktu. Ama yine de yürüyordu.
Jake’in yüzü soldu.
“Geliyorlar!”
Oliver minibüsün diğer tarafına atladı. Daniel da onun arkasından indi. Lucas ve Jake de atlayınca dört çocuk tekrar koşmaya başladı.
Bu sefer daha geniş bir sokağa çıktılar.
Burası Camden Market’in arka tarafıydı.
Normalde rengârenk tezgâhlarla dolu olan sokak şimdi terk edilmişti. Birkaç masa devrilmiş, yerde yiyecek paketleri saçılmıştı.
Daniel yürümeyi yavaşlattı.
“Durun.”
Jake sinirlendi.
“Durmak mı? Arkalarında sürü var!”
Daniel eliyle işaret etti.
“Dinleyin.”
Hepsi sustu.
Zombi sesleri uzaktan geliyordu ama bu sokakta bir şey farklıydı.
Sessizlik vardı.
Lucas etrafa baktı.
“Belki burada yoktur.”
Oliver bir dükkânın camından içeri baktı.
İçerisi darmadağındı.
Ama kimse yoktu.
Jake yavaşça konuştu.
“Biraz dinlenebiliriz.”
Daniel başını salladı.
“Beş dakika.”
Dört çocuk yere oturdu. Hepsinin nefesi kesilmişti.
Lucas sırtını duvara yasladı.
“Bu şeyler neden sudan çıkıyordu?”
Jake omuz silkti.
“Belki düşmüşlerdir.”
Oliver sessizce konuştu.
“Ya da şehir zaten doluydu.”
Daniel düşüncelere dalmıştı.
Mia’nın yüzü gözünün önüne geldi.
Son anı.
Kapıyı tutuşu.
“Koşun.”
Daniel gözlerini kapattı.
Jake bunu fark etti.
“Seni kurtarmaya çalıştı.”
Daniel başını salladı.
“Biliyorum.”
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra uzak bir motor sesi duyuldu.
Hepsi aynı anda başını kaldırdı.
Lucas ayağa kalktı.
“Duydunuz mu?”
Motor sesi büyüyordu.
Jake heyecanlandı.
“Bir araba!”
Oliver sokağın köşesine koştu ve köşeden baktı.
Sonra hızla geri döndü.
“Bir polis arabası!”
Daniel hemen ayağa fırladı.
“Bizi götürebilirler!”
Dört çocuk sokağın köşesine doğru koştu.
Polis arabası yavaşça ilerliyordu.
Arabanın kapıları açıktı.
Ama direksiyonda kimse yoktu.
Jake yavaşladı.
“Bu… garip.”
Araba birden durdu.
Sonra arabanın arka koltuğundan bir şey hareket etti.
Kapı yavaşça açıldı.
İçeriden bir polis çıktı.
Üniforması kan içindeydi.
Başını kaldırdı.
Gözleri boştu.
Lucas fısıldadı.
“Hayır…”
Polis zombiye dönüşmüştü.
Ama daha korkunç olan şey buydu.
Arabanın arkasındaki sokaktan onlarca zombi yürüyordu.
Jake’in sesi çatladı.
“Bu bir sürü.”
Daniel’ın kalbi hızlandı.
Bu gördükleri şimdiye kadarki en büyük gruptu.
Belki elli tane vardı.
Belki daha fazla.
Oliver panikle etrafa baktı.
“Kaçacak yer yok!”
Lucas sokağın diğer ucunu işaret etti.
“Orası!”
Sokağın sonunda bir merdiven vardı.
Londra metrosuna inen merdiven.
Daniel’ın aklına bir şey geldi.
“Underground.”
Jake şaşkınlıkla baktı.
“Metro mu? Ciddi misin?”
Lucas hızlıca düşündü.
“Eğer elektrikleri kesilmişse içerisi boş olabilir.”
Oliver bağırdı.
“Ya da dolu olabilir!”
Ama sürü yaklaşıyordu.
Daniel karar verdi.
“Başka seçeneğimiz yok!”
Dört çocuk merdivenlere doğru koştu.
Zombilerin hırıltıları arkalarından büyüyordu.
Merdivenlerden aşağı indiler.
Karanlık bir tünel onları karşıladı.
Camden Town Underground Station.
Işıkların yarısı yanmıyordu.
Metro kapıları açıktı.
Ve içerisi…
Tamamen sessizdi.
Jake fısıldadı.
“Burası çok kötü bir fikir gibi geliyor.”
Daniel karanlık tünele baktı.
Derin bir nefes aldı.
“Belki de hayatta kalabileceğimiz tek yer burasıdır.”
Ama o anda tünelin derinliklerinden bir ses geldi.
Yavaş bir ayak sesi.
Sonra bir tane daha.
Lucas’ın sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Sanırım…”
“Burada da yalnız değiliz.”
Metro tünelinin karanlığında bir şey hareket etti.
Ve bu sefer gelen şey tek bir zombi değildi.
Çok daha büyük bir şey yaklaşıyordu.Dört çocuk tünelin karanlığına gömülmüş, nefeslerini tutmuş bekliyordu. Arkalarında, Camden’in terk edilmiş sokaklarında homurtular ve zincirli adımlar hâlâ yankılanıyordu. Ama şimdi, tünelin derinliklerinden gelen ses farklıydı: tek bir ayak sesi değildi, birden fazla büyük adım, ağır ve derin, sanki demir gibi bir bedenin zemine çarpması gibiydi.
Oliver, Daniel’ın omzuna dokundu. “Hazır mıyız?” diye fısıldadı, sesi titriyordu ama kararlıydı.
Daniel başını salladı. “Hazırız… ama dikkatli olun. Bu… normal bir zombi değil.”
Jake, gözleri büyümüş şekilde tüneli tarıyordu. “O ses… sanki… daha büyük, daha güçlü biri geliyor. Belki de… bir çeşit lider?”
Lucas sessizce arkasına baktı. Arkada tünelin girişine doğru yaklaşan zombiler hâlâ vardı, ama onlar küçük ve yavaş hareket eden türdendi; hırıltıları, derin ayak seslerinin yanında sanki uzak bir fısıltı gibi kalıyordu.
Tünel tamamen karanlıktı. Aralıklarla bazı elektrik lambaları yanıyor, kırık cam ve metal parçalar zemin üzerinde gölgeler oluşturuyordu. Dört çocuk yavaş adımlarla ilerlerken, ayak sesleri daha da belirgin hâle geldi. Her bir adımın yankısı kalplerinde patlıyor gibiydi.
“Oliver…” Emily, sessizce fısıldadı. “Şuna bak…”
Oliver kafasını çevirdi. Tünelin derinliklerinde, karanlıkta siluet hâlinde bir şey belirdi. Gözleri yoktu, ama karanlık siluet insan formundaydı. Yürüyordu… ama hareketleri düzgün değildi. Kolları ve bacakları normal insanlardan uzun, vücudu sanki kemik ve kas birleşimiyle anormal bir şekilde büyümüştü. Adımlarını attıkça zemini ezip geçiyordu.
“Bu… çok büyük,” Daniel nefesini keserek fısıldadı. “Hiçbir zombi böyle olamaz…”
Jake titreyerek arkaya döndü. “Biz… biz metroda bile güvenli değiliz mi?”
Lucas gözlerini kısıp dikkatle baktı. “Belki… belki kaçabileceğimiz bir yol var. Sola dönünce küçük bir yan tünel var. Eğer o tarafa gidersek…”
Ama Oliver hemen yanına fırladı. “Bekleyin! Sola gidersek, eğer arkamızdan gelirse… tuzak olur! Direkt ilerlemeliyiz, düz gidiyoruz, hızlı ve sessiz.”
Daniel başını salladı. “Tamam… ama ne olursa olsun dikkatli olmalıyız. Bu… büyük olan… eğer fark ederse… öldürebilir.”
Çocuklar sessizce adımlarını hızlandırdı. Tünelin derinliklerinde, dev yaratık ağır ağır onlara yaklaşıyordu. Her adımı zemini titretiyor, sessizliğin içinde bir felaket uğultusu yaratıyordu.
Oliver öne geçti, Jake ve Lucas peşinden geldi, Daniel ise Emily’nin yanındaydı. Hızlı ama dikkatli adımlarla ilerlerken, tünelin kenarlarında terk edilmiş tren vagonları vardı. Bazı vagonların kapıları açılmış, içinde eski çantalar, kitaplar ve unlu paketler görülüyordu. Çocuklar, adımlarını yavaşlatmadan bu trenlerin yanından geçerken bir an bile nefeslerini tutuyordu.
“Bakın… orada bir kapı var,” Lucas fısıldadı, tünelin sağında metal bir kapının ışık kırıntıları yansıyordu. “Belki orası güvenli bir oda olabilir.”
Oliver kafasını salladı. “Ama büyük olan burada. Eğer onu atlatamazsak, orası da işe yaramaz.”
Daniel arkasına baktı, Emily’nin kolunu sıktı. “Hazır ol. Birazdan… belki de onunla yüzleşeceğiz.”
Ayak sesleri şimdi çok yakındı. Çocuklar nefeslerini tutup birbirlerine yaklaştı. Ve aniden, dev siluet ortaya çıktı. Yaklaşırken yüzünü görebildiler. İnsan suratının yarısı yoktu, derisi parçalara ayrılmış, gözleri donuk ve kırmızı, ağzından akan sümüksü salgılar vardı. Ama en korkunç kısmı, o kadar büyük bir bedenle yürüyebilmesiydi ki… sanki yeraltı tünelinin kendisi onun parçası gibiydi.
Oliver sessizce Daniel’a fısıldadı. “Koş… ama düz ilerle.”
Dört çocuk hızlandı. Ayak sesleri tünelde çarpışan metal yankısı gibi yükseldi. Zombi devin adımlarının her biriyle, zeminde küçük çatlamalar oluştu, küçük taş parçaları havaya fırladı.
Bir an Daniel tökezledi ve düşmek üzereydi. Emily onu tutup geri çekti. “Sakın düşme!”
Jake birden sola döndü ve dar bir yan tünele baktı. “Belki burası… ama Oliver… buraya girerse büyük olan da peşimizden gelecek!”
Oliver kısa bir an durdu, sonra başını salladı. “Hedefimiz ilerlemek. Başka seçenek yok.”
Çocuklar yavaş yavaş yan tünele kaydı. Devin kafası onların üzerine döndü, gürültüleriyle onları fark etti. Ama o kadar büyük ve ağır hareket ediyordu ki, yan tünele hızlı geçtikleri için onları takip etmekte gecikti.
Daniel nefes nefese fısıldadı: “Geçtik… sanki… geçtik…”
Emily hala titriyordu. “Ama… o hâlâ burada…”
Lucas metal kapıdan içeri bakıyordu. “Evet… ama şimdilik geçici bir güven. Burada bir süre saklanabiliriz. Belki plan yapabiliriz…”
Dört çocuk yan tünelin içinde durup nefeslerini topladı. Dev yaratık tünelin girişinde durdu, homurtularını tünelin içinde yankılandırdı. Onlar fark etmemek için sessizce eğildiler.
Oliver sessizce konuştu: “Biliyorum… daha bitmedi. Ama şimdilik hayattayız. Şimdi ne yapacağımızı planlamalıyız. Bu tünelden güvenli çıkış yolu bulmalıyız. Ama dikkatli olun… çünkü o hâlâ bizi izliyor.”
Ve tünelin derinliklerinde, karanlıkta devin kırmızı gözleri çocukları sabit bir korku ile izliyordu.Dört çocuk, yan tünelin içinde nefeslerini toplarken, karanlık ve soğuk beton duvarlara yaslandılar. Tünelin havası ağır ve rutubetliydi; nemin karıştığı toz kokusu, bir süre sonra ciğerlerini yakmaya başlamıştı. Lucas elini duvara koydu, parmak uçlarıyla çizik ve eski graffiti izlerini hissetti. “Burası uzun zamandır kullanılmamış,” dedi sessizce, sesi neredeyse yankılanıyordu. “Bence burası eski bir servis tüneli.”
Emily titreyerek dizlerini çekti, sırtını soğuk duvara yasladı. “Ama dev… hâlâ orada, değil mi?”
Daniel başını salladı. “Evet… ama sanki… onu yanıltmış olabiliriz. O kadar büyük ki, tünelin yan yollarına girmesi zor olur.”
Jake metal bir kapıyı tıklattı, eski menteşeler gıcırdadı. Kapı yarı paslıydı, ama açılabilirdi. “Burada bir oda var gibi,” dedi. Kapıyı yavaşça ittiler ve içeri girdiler.
İçerisi dar, ama görece güvenli bir alan gibi görünüyordu. Eski bir bekçi odasıydı; köşesinde bir masa, birkaç metal sandalye ve üst üste yığılmış kutular vardı. Duvarlarda eski posterler ve çizimler, bir zamanlar buranın canlı bir yer olduğunu hatırlatıyordu. Ama şimdi, sadece sessizlik vardı.
Oliver derin bir nefes aldı. “Burada biraz nefes alabiliriz. Ama çok uzun kalmayacağız. O dev… beklemeyecek.”
Dört çocuk kutuların arasına oturdu. Emily yarı zombileşmiş korkusunu bastırmaya çalışarak Daniel’a baktı. “Bir plan yapmalıyız. Sadece kaçmak yetmez artık. Bu… bu sürü… hepsi… ya bizi yakalar ya da…”
Lucas parmağını dudaklarına götürdü. “Sessiz ol. Bilmiyorsun, belki buraya kadar gelmişlerdir. Her ses… onları çağırır.”
Daniel dizlerini kucakladı. “Eğer bu tünel sistemi karmaşıksa, belki… belki devin tünel içinde bile hareket kabiliyeti sınırlıdır. Bu bizim avantajımız olabilir. Eğer stratejik hareket edersek, birkaç hat boyunca sürüyü atlatabiliriz.”
Jake kafasını salladı. “Ama unutmayın, diğer zombiler hâlâ sokakta. Belki de onları çeken bir koku var… ya da bir şey…”
Oliver ayağa kalktı, gözleri kararlıydı. “İlk adım, buradan kuzey tüneline geçmek. Haritaya göre, orası daha geniş bir platforma çıkıyor ve belki orada trenler hâlâ çalışıyor. Eğer bir tren bulursak, şehri geçmek için… bir şansımız olur.”
Emily derin bir nefes aldı. “Ama biz 14-15 yaşındayız… gerçekten bunu yapabilir miyiz?”
Daniel sessizce gülümsedi ama gözlerinde korku vardı. “Şimdi cesaretimiz tek silahımız. Eğer korkarsak… ölürüz. Bu kadar basit.”
Dört çocuk, eski kapıyı kapatıp sessizce kuzey tüneline yöneldi. Tünelin içinde metal borular ve kablolar, yan duvarlardan sarkan elektrik telleri vardı. Her adım, eski tren raylarının arasında yankılandı. Ayak sesleri, tünelin karanlığında devin homurtularıyla birleşiyordu, ama şimdilik onu kaybetmiş gibiydiler.
“Burası daha güvenli,” Oliver fısıldadı. “Ama dikkat edin… rayların yanındaki boşluklar derin olabilir. Düşerseniz… kurtulamazsınız.”
Lucas, Daniel’ın arkasında ilerlerken bir adımını yanlış attı ve ayak ucu boşluğa kaydı. Daniel hızla kolundan tuttu. “Tamam, dikkatli!”
Jake nefes nefese arkada yürüyordu. “Her tünel aynı değil… bazıları çökmüş olabilir. Bu bir labirent gibi.”
Emily, eski metal kapıları ve panoları inceleyerek fısıldadı: “Belki bir harita bulabiliriz… belki bu tünel sisteminin bir planı vardır. Sadece bulmamız lazım.”
Dört çocuk tünel boyunca ilerlerken, Daniel eski bir duvar panosunu fark etti. Üzerinde kararmış ama hâlâ okunabilen bir harita vardı. “Buldum!” dedi. “Buna bakın… eğer doğru okursam, kuzey tüneli bizi bir depo alanına çıkaracak. Oradan tren hattına geçebiliriz.”
Oliver hızlıca haritayı inceledi. “Tamam… ama dikkat edin. Haritanın bazı yerleri hasar görmüş. Hangi noktaların güvenli olduğunu bilmiyoruz. Ve dev… hâlâ peşimizde.”
Jake sinirle dişlerini sıktı. “Sürekli bu korkuyu hissetmekten bıktım. Ama doğru, dikkatli olmalıyız.”
Emily, derin bir nefes aldı. “O zaman planımız net. Kuzeye gidiyoruz… depo alanına… oradan tren hattına… ve belki de buradan çıkabiliriz. Ama her adımı dikkatlice atmalıyız. Bir yanlış hareket… ölüm demek.”
Dört çocuk sessizce kuzey tüneline doğru ilerlemeye devam etti. Karanlık, rutubet, eski metal ve çürüyen beton arasında nefeslerini tutarak adım attılar. Zaman zaman tünelin duvarlarına çarpan küçük taşlar, devin homurtuları ile birleşince kalpleri hızla atıyordu.
Bir saat gibi görünecek kadar uzun bir süre boyunca ilerlediler. Ayak sesleri tünelde yankılanıyor, rüzgârın sesi ve tünelin boşluklarından gelen su damlalarının sesi karışıyordu. Çocuklar yorulmuştu ama geri dönmek de mümkün değildi.
Sonunda, tünelin sonunda küçük bir ışık kırıntısı belirdi. Depo alanına çıkan metal kapı hafifçe aralıktı. Oliver parmağını dudaklarına götürdü, sessizce işaret etti. “Oraya… gidiyoruz. Ama dikkat… belki de bir tuzak.”
Çocuklar derin bir nefes aldı, birbirlerine kısa bir bakış attı. Artık adım adım, sessizce, ama kararlılıkla depo alanına ilerlediler. Ve her adım, onları Londra’nın karanlık, terk edilmiş ve ölümle dolu metrosunda bir sonraki sınavlarına yaklaştırıyordu.Depo alanına ulaştıklarında, dört çocuk nefeslerini tutarak içeri süzüldü. Kapının aralığından sızan zayıf ışık, içeriyi kısmen aydınlatıyordu; raflar ve kutular arasında uzun gölgeler uzanıyordu. Hava ağır ve tozluydu, eski odunsu kokular, paslı metal ve nemin karışımı burnu tırmalıyordu. Emily titreyerek Daniel’a sarıldı. “Burası… korkutucu…”
Daniel başını salladı. “Evet… ama en azından geçici bir sığınak. Sürüyü atlattık gibi görünüyor… en azından şimdilik.”
Oliver rafların arasından ilerleyerek önlerini tarıyordu. “Burada neler olabilir bir bakın. Belki yiyecek, belki bir şeyler… silah, herhangi bir şey… ama sessiz olun. Her ses… onları çağırabilir.”
Jake, devin homurtularını hatırlayarak derin bir nefes aldı. “Bunu bir kez daha yaşamamak için dikkatli olmalıyız. Bu alan ne kadar büyük olursa olsun, bir tuzak olabilir.”
Depo, eski tren malzemeleri ve boş kutularla doluydu. Rafların üstünde paslanmış metal kaplar, tozlu çuvallar ve kırık sandıklar vardı. Daniel bir sandığı açtı; içinden eski, paslı bir tüfek çıktı. “Belki işe yarar,” dedi, sesi heyecanla karışık korku içeriyordu.
Emily kutuların arasında yürürken küçük bir kağıt parçası buldu. Üzerinde kırık bir harita ve birkaç not vardı. “Buna bakın,” dedi, kağıdı göstererek. “Burası bir depo alanının planı. Kuzey çıkışı… belki tren hattına bağlanıyor.”
Oliver dikkatle baktı. “Tam olarak… ama bazı kısımlar karalanmış veya yırtılmış. Nereden güvenli çıkacağımızı tam olarak bilmiyoruz.”
Jake sessizce köşeye bakarak fısıldadı. “Ve eminim ki dev… hâlâ peşimizde. Bu sessizlik tehlikeli.”
Lucas rafların arkasında duran büyük bir metal kutuyu çekti. Kutunun kapağı gıcırdadı, içinden eski bir jeneratör çıktı. “Belki çalıştırabiliriz… ışık için. Ama dikkat, ses çıkarabilir.”
Daniel jeneratöre yaklaştı ve bir anahtar buldu. “Denecek tek şansımız bu.”
Emily panikle seslendi. “Bunu yaparsak, dev… duyar mı? Ses onu çeker.”
Daniel başını salladı. “Evet, ama bu risk almadan ışık bulamayız. En azından biraz görebiliriz, yolları görebiliriz.”
Oliver öne çıktı ve sessizce jeneratörü çalıştırdı. Kısa bir uğultu başladı; eski kablolar elektrikle titredi ve depo alanı zayıf bir ışıkla aydınlandı. Çocuklar birbirlerine baktı. Artık gölgeler netleşmişti; duvarların arkasında, rafların köşelerinde devin olası hareketlerini tahmin edebiliyorlardı.
O anda, Jake’in yüzü soldu. “Bir şey görüyorum…”
Depo alanının arka köşesinden büyük bir gölge yavaşça süzüldü. Devin kocaman silueti, eski kutuların arasından usulca geçiyor, ağır adımlarını sessizleştirmeye çalışıyordu. Gözleri boş ama zekice bir dikkatle çevreyi tarıyordu.
Emily nefesini tuttu. “O… bizi fark etti.”
Daniel sessizce fısıldadı. “Henüz değil. Ama bir yanlış hareket… bizi ele verebilir.”
Oliver adımını attı. “Bize doğru gelirse… koşacağız. Sadece dikkat edin.”
Dört çocuk, depo alanının ortasında sıkışmış gibi duruyordu. Her biri nefesini tutuyor, kalpleri çarpıyor, gözleri devin her hareketinde titriyordu. Zaman uzadıkça, dev yavaşça ilerledi, rafların arkasından geçerken metal kutulara çarptı ve küçük bir ses çıkardı. Lucas’ın gözleri büyüdü.
“Duydu mu? Duydu mu?” diye fısıldadı.
Daniel başını salladı. “Belki… ama hâlâ emin değiliz. Şimdi sakin olmalıyız.”
Ancak Emily kutulardan birine yanlışlıkla çarpınca, metal bir kutu yere düştü ve büyük bir gürültü yaptı. Devin başı o yöne döndü. Büyük gözleri, gölgeler arasında onları yakaladı.
Oliver hemen bağırdı. “Kaçın!”
Dört çocuk rafların arasından koşmaya başladı. Devin dev adımları zemini titretiyor, her bir adımıyla yankılanıyordu. Küçük ışık huzmeleri, devin gölgesini devasa bir korku figürü gibi duvarlara yansıtıyordu.
Lucas bir kutunun üzerine zıpladı, Daniel onu takip etti. Emily ve Jake hemen arkadan geldi. Devin kocaman elleri, havada havalanıp bir çocuğu kapmaya çalıştı ama Jake son anda yan rafın arkasına kaçtı.
Oliver nefes nefese bağırdı. “Çıkış! Kuzeye doğru çıkış!”
Çocuklar, depo alanının dar koridorlarından, devin kol ve ellerinden kaçarken, artık kaçışın sadece hızlı değil, zekice planlanması gerektiğini anladılar. Her rafın, her kutunun ve her gölgenin bir tuzak olabileceğini fark ettiler.
Daniel nefesini derin alıp fısıldadı. “Eğer tren hattına ulaşabilirsek… belki onu geride bırakabiliriz. Ama zamanımız çok az.”
Emily titreyerek başını salladı. “Ya kaçamazsak?”
Oliver gözlerini kararlı bir şekilde açtı. “O zaman savaşacağız. Ama önce… kuzey çıkışı.”
Ve böylece dört çocuk, devin onları yakalamasından önce depo alanının karmaşık yollarında ilerleyerek, Londra’nın terk edilmiş ve ölümle dolu alt dünyasında bir sonraki sınavlarına doğru koşmaya başladı.Metro tünelinin karanlığında sessizlik çökmüştü, ama sessizlik bir nefes gibi gergin ve ağırdı. Her adımda çocukların ayak sesleri yankılanıyor, tünelin derinliklerinden gelen uğultularla birleşiyordu. Oliver önde yürüyordu, ama gözlerinde Mia’nın son anları hâlâ dönüyordu; kapıyı tutuşu, “Koşun!” diye bağırışı, göğsündeki kurşunun yarattığı kan lekesi… Daniel onun yanına geldiğinde Oliver’in elleri titriyordu.
“Oliver…” dedi Daniel, sesi yavaş ve ciddi. “Biliyorum… Mia’yı kaybettin. Ama şu anda hayatta kalmamız gerekiyor.”
Oliver başını salladı ama gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Biliyorum… ama her adımda onu hissediyorum. Arkadaşımızı, o cesur kızı kaybettik. Ve ben… yardım edemedim.”
Jake, Oliver’ın arkasında duruyor, omuz silkip sinirle tırnaklarını sıkıyordu. “Hadi ama, şu anda ölüleri düşünemeyiz. Bizim için de bir yol yok mu? Bu dev… bu şey hala peşimizde!”
Lucas derin bir nefes aldı ve kararlı bir sesle konuştu. “Jake haklı. Mia… evet, kaybettik. Ama o olmasaydı belki de biz buraya kadar gelemezdik. Onun cesareti bize ilham verdi. Şimdi ileri gitmeliyiz, çünkü geri dönüş yok.”
Dört çocuk metro tünelinin derinliklerine ilerlerken, tünelin karanlığı daha yoğun ve boğucu hâle geldi. Nemli taş duvarlardan sızan su damlaları her adımda yankı yapıyor, sessizliği daha da gergin kılıyordu. Ama uzaktan gelen o hırıltılar, ayak sesleri ve devin ağır soluklanışı hepsinin kalbini sıkıştırıyordu.
Oliver bir an durdu. “Orada… bir ışık var,” dedi. Tünelin köşesinden soluk sarı bir ışık huzmesi geliyordu. “Belki… belki tren hâlâ çalışıyor.”
Daniel heyecanla sordu. “Gerçekten mi? Tren çalışıyorsa kaçabiliriz!”
Ama Jake durdurdu onu. “Dikkat edin. Işığa doğru koşmak… belki bir tuzak. Biliyorsunuz ki, bu şehir artık güvenli değil.”
O anda devin gölgesi tünelin duvarına vurdu; dev, yavaş ama acımasız bir şekilde üzerlerine doğru ilerliyordu. Zombiler hâlâ dağınık ama sürekli ve kararlı şekilde onları takip ediyordu. Oliver derin bir nefes aldı ve kendini topladı. “Hadi… hep birlikte. Mia için, hayatta kalanlar için.”
Dört çocuk ışığa doğru ilerlemeye başladı. Dev ve zombiler, tünelin sonuna yaklaştıkça sesleri daha yoğun ve korkutucu hâle geliyordu. Her adımda kalpleri yerinden çıkacak gibi atıyordu, nefesleri kesiliyor, elleri titriyordu.
Tren peronuna vardıklarında, peron bomboştu. Sadece eski bilet makineleri ve dökülen afişler vardı. Trenin metal gövdesi hafifçe titriyordu. Daniel hızlıca tren kapısını açtı ve dört çocuk birer birer içine atladı.
Oliver, Mia’yı düşündü. “Bu tren… belki de ona ulaşamayacağımız anlamına geliyor.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…