2. bölüm / 2
Sessiz KayıtGölgeler arasında.
Bölümler 2Şu an: Gölgeler arasında.
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Adımlar bazen zihne kazınır, farkında olmadan kendi ritmini belirler. Sesler, bakışlar ve bir anlık karşılaşmalar... Hepsi birer işaret, birer uyarıdır.
Bu hikâyede, bir kadının kendi yolunu çizerken karşılaştığı gölgelerle ve peşinden gelen tehlikelerle yüzleşmesini izleyeceksiniz. Her adım, bilinmeyene doğru atılmış bir hamledir; her bakış, saklı bir gerilimin ipucudur.
Dikkatli olun. Çünkü bazı gölgeler sadece sizi izlemekle kalmaz; yolunuzu. değiştirebilir, hayatınızı kurtarabilir... ya da mahvedebilir."
0.2
Yürüyüşünü ezberlemek istememiştim.
Bazı şeyler insanın zihnine kendi kendine yerleşir. Tıpkı asker postallarının sesi gibi. Ya da kimliğin cebimdeki ağırlığı gibi. Yaşadığım ülkenin toprakları beni buna zorlamıştı.
İşe doğru giderken adımlarımı saymadım. Normalde sayarım; saymak, düşünmemeyi sağlar. Ama bu kez zihnim istemeden geri döndü. Kilisenin önü. Zarf. Eğilirken aynı anda geri çekilen iki el. İsmini söylediği an...
Ivan.
Kimdi bu adam? Beni tanıyor gibi görünüyordu. Sadece iki defa karşılaşmıştık; buna rağmen onu daha önce buralarda hiç görmemiştim. Zihnim bu tür düşüncelerle bulanırken, içimdeki sesi dinlemem gerektiğinin farkındaydım.
Ana caddeye çıktığımda kalabalık her zamanki gibiydi. Kimse dünü konuşmuyordu. Kimse bugünü merak etmiyordu. İnsanlar burada zamanla değil, görevle yaşıyorlardı. Tıpkı bir köle gibi verilen işleriyle muhatap oluyorlardı.
Masama oturdum. Daktilo önümdeydi. Kâğıtlar düzenliydi. Devlet, düzeni sever. Ben de düzeni öğrenmiştim. Tuşlara bastım. Kelimeler aktı. Hiçbiri bana ait değildi. Öğleye doğru bir dosya geldi. Kalın. Normalden kalın. Üzerinde damga vardı. İçeriği teknikti ama satır aralarında başka bir şey vardı. Okudukça fark ettim: Bu yalnızca bir çeviri değildi. Bu, takip edilmesi gereken bir metindi. Başımı kaldırdım. Odaya baktım. Kimse bana bakmıyordu. Bu da iyi değildi. Bazen bakılmak, bakılmamaktan daha güvenlidir.
Dosyayı kapattım. Kalbim hızlanmadı. Artık bunu da kontrol edebiliyordum.
Ve tam o anda, masamın önünde bir gölge durdu.
Başımı kaldırmadan önce nefesimi ayarladım. Yüzümü hazırladım. Gözlerimi eğittim.
Ivan.
Yüzümdeki ifade istem dışı kendini ele verirken, bu adamı daha ne kadar görmek zorunda kalacağımı düşünmeden duramadım. Asker olmadığından emin değildim; üniforma giymiyordu. Bu, her şeyden daha tehlikeliydi işte...
"Rahatsız ediyorum muyum?" dedi.
Hayır demedim. Evet de demedim.
"Buyurun," dedim.
Masama değil, dosyaya baktı. Bakışları sanki bir açık aramaya kalkışıyor gibiydi; bu düşünce içimi ürpertti.
"Bu dosya," dedi, "size mi verildi?"
"Evet."
"Zor mu?"
"Kelime çok," dedim. "Anlam az."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Gülmek fazla kaçabilirdi bu durumda.
"Bazen," dedi, "en tehlikeli şey de budur."
Cevap vermedim.
Etrafımıza baktı. Hâlâ kimsenin bize bakmadığından emin olmaya çalışır gibi, bakışları etrafı turlarken bende bunu yapma ihtiyacı hissetmiştim. Ardından masama doğru eğilerek ellerini küçük tahta parçasına yasladı. Yüzü o kadar yakın duruyordu ki, geri çekilme ihtiyacı hissettim.
"Akşam," dedi, sesi alçaldı, "aynı yoldan gitmeyin."
Bu bir rica değildi. Bu bir emir de değildi.
Bu, bir bilgiydi. Ama ne için verilmiş bir bilgiydi?
Başımı salladım sadece; nedenini sormaktan korktuğumu hissettim. Çelik grisi gözlerindeki anlam fazlasıyla uyarıcı ve temkinliydi. Ofisin içinde ufak bir öksürük sesiyle gözlerini yüzümden çekerek heybetli bedenini doğrulttu. Bakışları etrafta son bir kez gezindikten sonra beni önümdeki parşomen kağıtlarla baş başa bıraktı.
"Hey!" Bu ses ne kadar kuvvetli çıksa da oldukça sessiz bir tonda söylenmişti.
Bakışlarım sesin sahibine, yani yan masamda evrakları düzenleyen Raisa'ya dönmüştü. Benden yaşça büyük bir kadındı. Kızıl saçlarının arasına ak düşmüş, bembeyaz teni ise hayatın zorluklarına karşı çok erken yaşta çökmüştü. Masmavi gözleriyle benim bal rengi gözlerim buluştuğunda, usulca yanıma doğru çekti sandalyesini.
"Kim bu yakışıklı adam?" sorusu ile bakışlarım koridordan sapmak üzere olan Ivan'a döndü. Aslında diyebileceğim pek bir şey yoktu; buradaki kimseye körü körüne güvendiğim söylenemezdi.
"Birkaç kez yolda karşılaştık, daha fazlası yok." Kuşkulu çıkan ses tonumu fark eden Raisa, hemen oturduğu yerde dikleşti. Elimi nazikçe elleri arasına alırken, bedenini tamamen bana doğru çevirdi.
"Yolda mı karşılaştınız?" dedi fısıltıyla; sesindeki kuşku daha da belirgindi. "Anna, bak ben çok insan tanıdım. O adamın sana bakışı sadece 'yolda karşılaşmış' iki yabancı gibi değildi. Seni uyardığını gördüm. Eğer başın dertteyse bana anlatabilirsin."
"Gerçekten önemli bir şey değil Raisa. Sadece... nazikçe bir tavsiye verdi diyelim."
"Nazikçe mi?" Raisa ellerimi biraz daha sıktı; parmakları buz gibiydi. "O adamın gözlerinde nezaket değil, bir tür 'hatırlatma' vardı. Dikkatli ol kızım. Bazen yolda karşımıza çıkanlar, aslında peşimizden gelenlerdir."
Hemen bu sözlerinin ardından içeriden gelen sesler ikimizin dikkatini dağıttı; bu da bizi kendi masalarımızla ilgilenmemize yöneltti. Zihnimde Raisa'nın söyledikleri gezinirken, içimdeki ses onun dediklerinden farklı bir şey söylemiyordu.
Öğle molası yaklaştığında ofisin içindeki hava giderek ağırlaşmıştı. Herkes kendi görevine gömülmüş, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Ama ben Ivan'ın varlığını hâlâ hissedebiliyordum; sanki gölgesi masamın üzerinden geçip gidiyordu.
Daktilonun tuşlarına istemsizce bastım; kelimeler yeniden anlamlarını yitiriyordu. Zihnim yine kilisenin önüne, o zarfa ve ellerin geri çekilişine dönüyordu. Ivan... Neden tekrar karşıma çıkmıştı? Ve neden bir emir ya da uyarı değil, sadece "bilgi" vermiş gibi davranmıştı?
Saatin tıkırtısı ve uzak bir yerde çalan telefon sesi dışında sessizlik vardı. O an kapı yavaşça açıldı ve gölge gibi bir figür koridora sızdı. Önce fark etmedim. Ama adımlarının ritmi... Aynı asker postalları gibi zihnime kazınmıştı.
Raisa yanıma eğildi, dudaklarıyla "Dikkat et," dedi. Gözlerimiz birbirine kilitlendi. Bu kez bir şey söylemeden, sadece başımı salladım. İçimde bir tedirginlik büyüyordu.
O anda masamda dikkatimi çeken bir zarf belirdi. Üzerinde resmi bir damga yoktu, ama açar açmaz içinden çıkan küçük not, her şeyi açıklıyordu:
"Beni takip edenlerden biriyle karşılaştın. Tekrar o yolda buluşmayacağız. Hazırlıklı ol."
Kalbim bir an durdu. Bu bir tehdit miydi? Yoksa... bir oyun mu?
İçimdeki ses, dikkatli olmam gerektiğini tekrar fısıldadı. Ve o anda anladım ki, bu sadece iş ya da görevle ilgili bir durum değildi. Artık beni izleyen gözler vardı. Ve bu gözlerden biri, Ivan'dan başkası değildi. Notu avucumun içinde ezerken, üzerimdeki o tedirginliği atmak bir hayli zor olacak gibi hissetmeye başladım.
Akşam üzeri ofisin ışıkları hafifçe sönmeye başlamıştı. Masamın önünde hâlâ notun ağırlığını hissediyordum; zihnim sıkışmış, kalbim sessiz bir alarm veriyordu. O sırada koridordan gelen sessiz ama keskin adımlar duydum. İçimden bir ses, "O" dedi. Ivan.
O olmasa bile zihnim her an bir atak gelebilirmiş gibi uyanık kalmaya gayret ediyordu. Avlanmaktan korkan bir tavşandan farksız hissediyordum kendimi.
Başımı kaldırdım; gözüme takılan sadece gölgeydi önce. Ama adımları ofisin içine girer girmez ritim değişti. Düşüncelerimi toparlamaya çalıştım ama ellerim istemsizce masanın kenarına bastı.
Ivan masamın önünde durdu. Bu kez bakışları sadece kontrol edici değil, araştırıcıydı. Ellerini cebine soktu; ama vücudu hâlâ bana doğru eğilmişti.
"Notu gördün mü?" dedi sessiz, çelik gibi bir tonla.
"Evet," dedim kısa ve soğukkanlı. "Ama..."
Ama ne? Sözlerim takıldı, gözlerimiz buluştu. O gri gözler sadece beni görmekle kalmıyor, aynı zamanda zihnime dokunuyormuş gibi bir his veriyordu.
"Bazen," dedi, dudaklarının kenarı hafif kıpırdadı, "bir uyarı, emre dönüşmekten daha tehlikelidir."
Kalbim istemsizce hızlandı. Cevap vermedim. Ama içimdeki gerilim nefesimi bile etkiliyordu. Belli etmemek için fazla çaba sarf ettim; bu, beni daha kolay ele veriyordu.
Ivan bunu umursamadı; bir adım daha yaklaştı. Ellerini masamın kenarına dayadı; yüzü o kadar yakındı ki, bir an geri çekilmek zorunda hissettim. Ama bu geri çekilme, hem fiziksel hem de zihinsel olarak imkânsız gibiydi. İlk karşılaşmalarımızda aramızda bıraktığımız mesafe dahi bu durumdan daha iyiydi.
"Yarın," dedi alçalan sesiyle, "yine aynı yolu kullanacaksın. Ama bu kez... dikkat et. Beni göreceksin, ya da bir başkasını." Bir süre duraksadı; gözlerini gözlerimle görünmez bir bağ varmış gibi bağladı. Bakışlarımı ayıramadım gözlerinden. Kurumuş dudaklarını hafifçe ıslatarak göz ucuyla etrafına bakındı; kısa bir süre ardından hafifçe kulak hizzama eğildi.
"Dilerim ki karşılaştığın kişi bizzat ben olurum."
O an yapabildiğim tek şey yutkunmaktı.
Bakışlarım onun yüzüne çevrildiğinde kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Kimsin sen?" İş yerimde bir tartışmaya girmek doğru olmazdı; daha önemlisi işimden olmak demek apayrı bir durumdu. Sözlerimi tartarak, düşünerek konuşmam lazımdı.
"Görünmez bir dost ya da kaçınılmaz bir son," dedi alçak sesle. "Hangisi olacağıma yarın sen karar vereceksin Anna. Şimdi işine dön, çünkü sahtelikle çevrili bu odada güvende olduğun tek an, çalışıyormuş gibi göründüğün an."
Ivan geri çekildi; kapıdan çıktıktan sonra arkasından uzun uzun baktım. Kalbim hâlâ hızlıydı, ama artık korku değil; dikkatli bir tetikte olma hâliydi.
Masamın kenarına oturdum, ellerimi sıkıp derin bir nefes aldım. Notu cebimde tekrar sıkıştırdım. Bu bir tehditse, cevabım hazırlıklı olmalıydı. Bu adamın kim olduğunu bilmem gerekiyordu. Ve eğer bana yeniden yaklaşacaksa... bu sefer kontrolün bende olmasını sağlamalıydım.
İş çıkışı geldiğinde, ofisin ağır havası geride kalmıştı. Dışarıdaki sokaklar, öğleden beri süren sessizliğin aksine, hareketli ve kaotikti. Ama ben her adımımda Ivan'ı arıyordum; gölgeler arasında kaybolsa da varlığını hissedebiliyordum. Ana caddeye çıktığımda kalabalığın içinde bir gölge dikkatimi çekti. Çelik grisi gözler beni izliyordu. Adımlarım istemsizce yavaşladı ama durmadım. Bu kez korkmuyordum. Sadece hazırdım.
Ivan yanımda belirdi. Ellerini cebine sokmuş, sessiz ama emin adımlarla yürüyor, dikkatlice beni süzüyordu.
"Anna," dedi, sesi yumuşak ama keskin. "Burada yalnız yürümek... tehlikeli olabilir."
"Ben yalnız değilim," dedim, sesim net ve kararlıydı. Gözlerimi kaçırmadım; tam karşısındaydım. "Ve eğer tehlike varsa... onu ben yönetmesini bilirim, sana gerek yok."
Kısa bir sessizlik oldu. Ivan, hafifçe başını eğdi ve dudaklarının kenarı belli belirsiz bir şekilde kıvrıldı. Ama bu gülümseme korkutucu bir anlam taşıyordu; ne hissettiğini çözmek mümkün değildi.
"İyi," dedi sonunda, "görünüşe göre... sen de kolay bir hedef değilsin."
Uzun bir süre sessiz kaldık; aynı yolda, aynı kaldırımda yürüdük bir süre.
"Sadece bir iş arkadaşın olarak seni uyarmak istedim, kötü bir amacım yoktu." Uzun süren sessizliği bu cümlesiyle bozdu; yerimde duraksayarak bedenimi ona doğru çevirdim.
"Senden uyarı isteyen biri olduğunu zannetmiyorum?" Ivan'ın gözlerinde ciddi bir parlama fark ettim; ama o kadar umurumda olmadı.
"Sen genç ve bekar bir kadınsın Anna, bu dikkat çekmen için bile bulunduğumuz dönemde yeterli bir neden."
"Genç ve bekar olabilirim," dedim, sesim hem kararlı hem de hafif alaycı bir ton taşıyordu. "Ama güçsüz değilim. Ve dikkat çeken bir kadın olmak... beni korkutmaz; aksine özgürlüğümü hatırlatır. Ben kendi yolumu çizerim. Ve eğer peşimden gelen bir tehlike varsa... onu ben yöneteceğim. Kimsenin uyarısına ihtiyacım yok."
Ivan bir an sessiz kaldı. Gözlerindeki o hesaplayıcı ifade şaşkınlıkla karıştı. Ama bu sessizlik, onun için bir onay gibi de gelmiş olmalıydı; başını hafifçe salladı.
"Güçlüsün... ve bağımsız," dedi sonunda, sesinde gizli bir takdir vardı. "Ama unutma... bazı tehlikeler, senin gücünü ölçmek için sabırsızdır."
Gülümsemem titrek değildi; dik ve özgürdü. Bu cadde, 1920'lerin sert ve hızlı temposu içinde benim oyun alanımdı. Ve ben biliyordum ki, bu oyunda geri adım atan ben olmayacaktım.
Eve doğru yürümeye başladığımda, aklım hâlâ işyerindeki gerilimdeydi. Ivan benimle aynı yolda olmasa da, adımlarımızın ritmi birbirini hatırlatıyordu. Ama bu akşam cadde sessiz değildi; gölgeler daha uzun, hava daha ağırdı.
Birden, sokağın köşesinden yükselen çığlıklar ve metalin birbirine çarpma sesi duyuldu. İçgüdüsel olarak hızlandım, ama gözlerimi kaçırmadım. Kısa bir süre sonra gördüğüm manzara midemi kaldıracak gibiydi: İsyancılar ve askerler, kanlı bir kaos içinde birbirlerine saldırıyordu. Her taraf çatışma ve panik doluydu; sokak, savaş alanına dönmüştü.
Kalabalığın içinden seçebildiğim tek kişi, geçen sefer mendil uzattığım genç çocuktu. Kalabalığın ortasında beni fark etti ve hızla yanına çekti. "Buradan!" dedi; sesi keskin, ama ani hareketleriyle beni koruyacak kadar kararlıydı.
Tam o anda bir asker bizim yönümüzü fark etti. Gözlerimizi kilitledi; sanki bir hedef seçmiş gibiydi. Adımlarını hızlandırdı ve bize doğru koşmaya başladı.
"Hadi, buradan!" Askerler bağırdı, ama ben ve o genç adam durmadık. İçimdeki ses, "Düşünmeden hareket etme," diyordu. Ama durum acil; geriye bakmadan ilerlemek gerekiyordu.
Kavşağa geldiğimizde, sokağın daralması işimizi zorlaştırdı. İsyancılar ve askerler birbirine girdiği için kaçacak boş alan neredeyse yoktu. Birden adam beni yanına çekti; küçük bir arka sokağa saptık. Asker peşimizden geldi; adımlarının yankısı kalbime işliyordu.
Dar sokakta köşe başında duraksadık. Göz göze geldim; içimde hem korku hem de kontrollü bir adrenalin vardı. "Tamam, bana güveniyorsun, değil mi?" dedi hayatımı kurtaran adam, gözlerindeki kararlılıkla.
Başımı salladım; korku yoktu, sadece dikkat ve tetikte olma vardı. Adımlarımızı saymadan, ama her adımı hesaplayarak ilerledik. Arkamızda peşimizdeki asker vardı ve her an köşeyi dönmek, daha büyük bir tehlike yaratabilirdi.
Dar sokak boyunca ilerlerken, peşimizdeki asker her adımda daha da yaklaşıyordu. Kalabalığın ve kaosun içinde, hangi köşede neyle karşılaşacağımı tahmin etmek neredeyse imkânsızdı. Ama içimdeki ses bana soğukkanlı olmam gerektiğini söylüyordu. "Sola dönüyoruz," diye fısıldadım, adımlarımı sessiz ama hızlı tutarak. Dar bir geçitten saptık ve arkamı kontrol ettim: asker hâlâ takipteydi, ama biraz yavaşlamıştı. Bu fırsatı değerlendirmeliydik.
Tam o anda köşeyi döndüğümüzde sessizlik bir anda yırtıldı. Bir gölge aramızda belirdi; Ivan. Yüzünde her zamanki soğuk ifade vardı, ama gözlerinde... gözlerinde dikkat ve koruma vardı.
Onun şu an burada neden olduğunu düşünecek fırsatım olmamıştı.
"Seni takip eden o asker mi?" dedi sessizce, adımlarını bizim yönümüze doğru kaydırarak.
Başımı salladım. "Evet. Ve hızla yaklaşıyor."
Ivan tek bir hareketle askerle aramıza girdi. Küçük ama sert bir darbeyle asker sendeledi, dengesini kaybetti. Ardından hızlı bir hamleyle yolumuzu açtı. Her şey sessiz, hızlı ve kesin hareketlerle oldu; sanki yıllardır birlikte hareket eden iki gölge gibiydik.
"Köşeyi takip et!" dedi bana, ama ben duymadım, duymak istemedim. Zihnimde planı kurmuştum: dar geçitleri ve kalabalığı kullanarak peşimizi bıraktırabilirdik.
"Ben bu askerle ilgilenirim," dedi genç adam.
"Burada seni tek başına bırakamayız; bu bir askerin yanı sıra ekip arkadaşları da peşimizde," dedi genç adam hafifçe gülümseyerek. Ardından Ivan ile kısa bir süre göz göze geldiler; bu bakışma bir tür anlaşma gibiydi.
Uzaktan gelen tıkırtılı postal sesi, peşimizdekilerin yaklaştığının habercisiydi. Ivan, eldivenli elleriyle elimi kavrayarak beni çekiştirmeye başladı; koşmamız gerekiyordu.
Sokak boyunca koşarken, Ivan önümdeydi; hareketleri hem koruyucu hem de yönlendiriciydi. Arkama baktım: genç adam peşimizden gelen askerlerle oldukça iyi mücadele ediyordu. Diğerleri hâlâ peşimizdeydi, ama koordineli ve hızlı hareketle yavaşlamaya başlamışlardı.
Bir sonraki sokağa saptığımızda, ani bir hareketle Ivan bir yan kapıyı açtı ve beni hızlıca içine çekti. Kapanan kapının sesi, peşimizi bıraktıracak kadar etkiliydi. İçerisi dar ve karanlıktı; nefes nefese kalmıştım ama hayattaydım.
"Tamam," dedi Ivan, sesi hâlâ kontrollü ama içinde hafif bir takdir vardı. "Hayatta kaldın. Şimdi sakin ol. Bu sadece başlangıç."
İçimde tuhaf bir rahatlama dalgası yayıldı. Hayatta kalmıştım; ama sadece kendi gücümle değil, Ivan'ın gizemli müdahalesiyle de. Gözlerimi onun gözlerine diktim ve düşündüm: Bu adam... tehlikeli olduğu kadar, yanında güvenebileceğim biri olabilirdi. Ama kimliğini hâlâ çözmem gerekiyordu.
Ve o an, içimde hem gerilim hem de merak büyüyordu. Kovalamaca bitmişti, ama hikâye yeni başlıyordu.
---------
Öncelikle, bu Ivan ne ayak yahu? Neler yapıyor öyle.
Bir bölümde bitti, beni biraz teşvik edin yorumlarınızla. Başıma silah dayanmadan bölüm yazamıyorum ben :(
Bölüm etkileşimi
