1. bölüm / 1
Sessiz Çığlıklar1. Bölüm-Son Sakinlik
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm-Son Sakinlik
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı günler vardır.
Zaman geçse de zihninizin en kuytu köşesinde aynı netlikte dururlar. Ne unutulurlar ne de soluklaşırlar.
Benim için o gün
28 Ağustos 2010’du.
Sabah uyandığımda, bunun hayatımın en güzel günlerinden biri olacağını düşünmüştüm. Ailemle pikniğe gidecektik. Babam yanımızdaydı. Annem gülümsüyordu. Abim her zamanki gibi benimle uğraşıyor, küçük kardeşim peşimden bir adım bile ayrılmıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ta ki yağmur başlayana kadar.
Hazırlandık. Annem eşyaları arabaya yerleştirirken babam kaputun üzerinden bir kez daha lastiklere baktı. Ben yerimde duramıyordum. “Geldik mi?” “Daha ne kadar kaldı?” sorularım yola çıkar çıkmaz başladı. Abim arada bir omzuma vurup “Sessiz ol Doğa” diyordu ama sesinde gerçek bir kızgınlık yoktu. Küçük kardeşim kucağımda, parmaklarını yakama dolamıştı.
Piknik alanına vardığımızda gökyüzü hâlâ açıktı. Bir bank bulduk. Annem evde hazırladığı yemekleri çıkarırken babam ona yardım ediyordu. Ben abimle ve kardeşimle çimenlerin üzerinde koşuyordum. Güneş tenime değiyor, rüzgâr saçlarımı savuruyor, her şey yerli yerindeydi.
Akşama doğru ilk damlalar düştü. Sonra yağmur şiddetlendi. Hemen eşyaları toplayıp arabaya koştuk. Babam motoru çalıştırdığında camlardan su şeritleri iniyordu. Arabada kimse konuşmuyordu. Küçük kardeşim kucağımda uykuya dalmıştı. Abimle ben dışarıdaki yağmuru izliyorduk. Evimiz uzaktı. Yavaş yavaş gözlerim kapanıyordu.
Tam uykuya dalacakken ani bir sarsıntı yaşadım.
“Ne oldu?” diye fısıldadım.
Babamın sesi sakin ama gergindi:
“Yağmurdan kaydı lastik. Korkulacak bir şey yok.”
Sis daha da yoğunlaşmıştı. Yarım saat sonra eve yaklaşmıştık. Babam kırmızı ışıkta durdu.
Arkamızdan gelen araba fren yapamadı.
Çarpışmanın sesi bir anda her şeyi parçaladı. Arabamız orta refüje doğru savrulurken abim bir kolunu bana, diğerini kardeşime doladı. Ben de kardeşimin küçük bedenini sıkıca tutuyordum. Araba durduğunda babam “Herkes iy—” diye başlamıştı ki ikinci darbe geldi.
Kamyon.
Dünya dönmeye başladı. Camlar kırıldı, metal ezildi, bir yerlerde biri çığlık attı. Bilincimi kaybetmeden önceki son hissettiğim şey, kardeşimin avucunun soğumaya başlamasıydı.
Gözlerimi açtığımda hastane tavanını gördüm. Dışarıdan annemin boğuk, boğulmuş gibi ağlama sesleri geliyordu. Yataktan fırladım. Koridora çıktığımda annemi yerde, babamın ve kardeşimin adını haykırırken buldum. Yüzünde yara izleri vardı. Abim onun yanında diz çökmüş, bir yandan ağlıyor bir yandan annesini sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Abi…” diye seslendim.
Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. Abim başını kaldırdığında gözleri kıpkırmızıydı. Annemi koltuğa oturtup yanıma geldi. Kollarını boynuma doladı. Sesı titriyordu.
“Babam ve küçük kardeşimiz… artık aramızda değiller.”
Kelimeler havada asılı kaldı. Anlamaya çalıştım. Anlamadım.
“Nasıl yani?”
Abim anlatmaya başladı. Her cümlede sesi biraz daha kırıldı. Ben de onun göğsüne yaslanıp ince, titrek bir sesle sordum:
“Sen beni hiç bırakma olur mu?”
Saçımı okşadı. Kısık, neredeyse fısıltı gibi bir sesle cevap verdi:
“Ben seni asla bırakmayacağım.”
“Söz mü?”
“Söz.Ne olursa…Ne olursa olsun seni hiç bırakmayacağım.”
O gün aramızdaki ilk gerçek sözdü. Ve o sözün asla bozulmayacağına inandım.
Hastaneden çıktıktan sonra eve döndük. Annem doğrudan kendi odasına kapandı. Abim de odasına gitti. Ben kendi odamda yatağa uzandım. Her yerim ağrıyordu. Hiçbir şey yapmamış olmama rağmen derin bir yorgunluk içindeydim.
Günler, sonra haftalar geçti. Yavaş yavaş ayağa kalktım. Okula dönmeye başladım. Abim ise evde kimse çalışmadığı için türlü işlere girip çıktı. Sabahları o erkenden çıkıyor, ben okula gidiyor, akşamları eve dönüyorduk.
Bir cumartesi sabahı abim yine erken çıktı. Ev çok sessizdi. Odamı topladım, üstümü değiştirdim, kahvaltı hazırladım. Annemin kapısına gidip seslendim:
“Anne… kahvaltı hazırladım. Yiyecek misin?”
Cevap gelmedi.
Kendi başıma yedim. Saatler geçtikçe canım sıkıldı. Resim çizdim, oyuncaklarımla oynadım, dışarı çıkıp bisiklet sürdüm, televizyon izledim. Akşama doğru içeriden bir kapı sesi geldi. Koridora çıktım.
Annem aylar sonra odasından çıkmıştı.
Saçları dağılmış, gözlerinin altı morarmış, yüzü soluktu. Bana bakmadı bile. Sadece yavaşça salona doğru yürüdü. Ben hâlâ ona bakarken kapı çaldı.
Kimseyi beklemiyorduk. Abimin erken çıkmış olabileceğini düşünüp gülümseyerek kapıyı açtım.
Gülümsemem bir anda silindi.
Kapının önünde iki uzun boylu, siyah gözlüklü, takım elbiseli adam duruyordu. Annem arkamdan geldi. Sesi boğuk ama netti:
“Buyurun.”
Sonra bana döndü.
“Sen odana git.”
Oyuncaklarımı kucaklayıp odama geçtim. Kapıyı yavaşça kapattım ama kulağımı dayadım. Konuşmalarını net anlayamıyordum. Sadece ismimin birkaç kez geçtiğini duydum.
On dakika sonra annem seslendi. İçeri girdiğimde iki adam hâlâ salondaydı. Annem bana bakmadan konuştu:
“Bu abiler seni abinin yanına bırakacak. Sen onlarla arabaya bin. Ben hazırlanıp geleceğim.”
İstemedim. Ama itiraz edemedim. Odama gidip peluş ayıcığımı aldım ve arabaya bindim. Adamlar elinde siyah bir kutuyla tekrar eve girdiler. Uzun süre bekledim. Annem gelmedi.
Sonunda adamlar geri döndü. Biri yanıma, diğeri sürücü koltuğuna oturdu. Kapılar kilitlendi. Yerimden fırlayıp kapıyı açmaya çalıştım. Yanımdaki adam bileklerimi tuttu. Öndeki adam motoru çalıştırıp yola çıktı. Ben tepinmeye, bağırmaya devam ederken yanımdaki adam bir bez parçası uzattı. Burnuma bir koku doldu.
Sonra hiçbir şey.
Gözlerimi açtığımda karanlık bir odadaydım. Yukarıdaki demir parmaklıkların arasından sızan zayıf bir ışık dışında her yer kapkaraydı. Yataktan fırladım. Kapının yanında duran adama seslendim:
“Annem nerede?!”
Cevap vermedi. Suratıma bile bakmadı.
“Abim nerede?!”
Yine sessizlik.
“ANNEM NEREDE!!!”
Kapı açıldı. Kırklı yaşlarda bir adam içeri girdi. Bana uzun uzun baktı. İçimden istemsiz bir korku yükseldi.
“Yeni odanı beğendin mi?” diye sordu.
Cevap vermedim.
“CEVAP VER!”
İrkilip kekeleyerek:
“B-beğendim…”
Adam derin bir nefes aldı.
“Kendini nasıl hissediyorsun?”
“İ-iyi…”
Sırıtarak:
“Burada daha da iyi hissedeceksin. Merak etme.”
Yatağın yanındaki kıyafeti gösterdi.
“Onu giy ve benimle gel.”
Kapıya doğru yürürken dayanamadım:
“Annem ve abim… nerede?”
Ters bir bakış attı.
“Nerede olduklarını şimdi söylemeyeceğim. Hak edersen belki söylerim.”
Kapıyı çekip çıktı. Dışarıdan sert bir ses geldi:
“HADİ!”
Titreyen ellerimle beyaz, önü dantelli, bana bol gelen elbiseyi giydim. Önümü kapatmaya çalışarak odadan çıktım. Gözlerim ışığa alışana kadar kamaştı. Adam beni süzdü, sonra “Benimle gel” dedi.
Koridorda yürürken etrafıma bakıyordum. Duvarlarda altın çerçeveli tablolar, yerde hayvan derisi halılar, tavanda ağır avizeler… Her yer zenginlik kokuyordu.
Salonun kapısında durduk. Koltukta bir kadın oturuyordu. Beni görür görmez kaşlarını çattı.
“Bu mu yeni gelen?”
Adam:
“Evet.”
Kadın baştan aşağı süzdü.
“Bu el kadar kız ne yapacak? Bulamadın mı başka birini?”
Adam bana döndü.
“Bundan sonra onun sözünden çıkmayacaksın. Ne derse anında yapacaksın.”
Başımı salladım.
Kadın ayağa kalktı, elindeki şarap kadehini hafifçe yana eğdi. Kırmızı sıvı halıya döküldü.
“Temizle.”
Kova ve bezlerin nerede olduğunu sordum. Bir hizmetçi merdivenin altını işaret etti. Eski, paslı bir kova ve kirli bezler buldum. Su doldurdum, salona döndüm. Dizlerimin üzerine çöküp lekeyi silmeye çalıştım. Ellerim küçüktü, bez düzgün sıkılmıyordu. Şarap daha da yayıldı.
Kadın koltuğundan izliyordu.
“Daha hızlı.”
Sonra aniden ayağa kalktı ve kovayı tekmeledi. Kirli su yüzüme, saçıma, elbiseme fışkırdı. Gözlerim yandı. Öksürerek geriye düştüm.
Kadın yüksek sesle güldü.
“Bakın şuna. Küçük pislik kendi üzerine döküyor. Temizlik bile yapamıyor.”
Saçımdan tutup beni ayağa kaldırdı.
“Bu kadarını bile beceremiyorsun. Annen de seni satmış zaten. Hak etmişsin.”
Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım.
O günden sonra evin her köşesi benim sorumluluğum oldu. Sabahın köründe kalkıyor, yerleri siliyor, bulaşık yıkıyor, toz alıyordum. Ellerim çatlıyordu. Bir tabağı kırdığımda, tozu yeterince almadığımda, yeterince hızlı olmadığımda ceza geliyordu.
Bir gün yemek masasını düzgün kuramadığım için elindeki deri kemerle sırtıma ve bacaklarıma vurdu. Başka bir gün camlarda parmak izi bıraktığım için saçımdan tutup yere yatırdı, ayakkabısının altıyla göğsüme bastı.
“Bir daha böyle yaparsan daha kötüsünü görürsün.”
Bazen gece yemek vermiyorlardı. Açlıktan midem kasılıyordu. Bazen soğuk su dolu bir küvete sokuyorlardı. Dişlerim takırdıyor, vücudum titriyordu. Adam ara sıra gelir, “Hâlâ yaramazlık yapıyorsun” deyip giderdi. Kadın ise her seferinde aynı şeyi tekrarlardı:
“Ne kadar çirkinsin. Kimse seni istemez. Annen bile satmış.”
Bir kış sabahı mutfakta yemek yapmaya çalışırken tencereyi düşürdüm. Sıcak çorba ayaklarıma sıçradı. Acıdan bağırdım. Kadın koşarak geldi, yüzüme bir tokat indirdi.
“Yeter! Aylardır uğraşıyoruz. Bir işi bile düzgün yapamıyorsun. Para yiyorsun, yer kaplıyorsun, hiçbir işe yaramıyorsun.”
O akşam adam geldiğinde kadın her şeyi anlattı.
“Bu çocuk yetmez. Defolup gitsin.”
Adam uzun uzun baktı bana. Sonra başını salladı.
“Yarın yetimhaneye verelim.”
Ertesi sabah iki yabancı adam geldi. Ellerimi arkadan bağladılar. Kadın kapıda durmuş, gülümsüyordu.
“Haydi, defol. Bir daha yüzünü görmeyelim.”
Beni arabaya bastırdılar. Araç hareket ederken son kez o büyük, soğuk eve baktım. Camdan süzülen yaşlarımı kimse umursamadı.
Yetimhanenin demir kapıları arkamdan kapandığında, soğuk gri koridorlarda ayak seslerim yankılandı.
Artık ne annem vardı, ne abim.
Sadece bu yeni, daha da karanlık yer…
ve içindeki henüz tanımadığım korkular.
Devam edecek…
Bölüm etkileşimi
