sesinde aşk var | eydef kitap kapağı

1. bölüm / 2

꧁ 1 ꧂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: ꧁ 1 ꧂

"perşembe." bölümü, Eyüphan ve Defne ofise gelmeden önce...

⊹₊˚‧︵‿₊୨ᰔ୧₊‿︵‧˚₊⊹

Kış güneşinin soluk, cılız ışıkları yatak odasının aralık perdelerinden süzülerek yorganın üzerine usulca düştüğünde gecenin ağır ve büyülü sessizliği yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı. Defne şakaklarında amansızca zonklayan, beyninin içini adeta bir matkap gibi oyan o korkunç ağrıyla yüzünü buruşturarak bilincini geri kazandı. Şarabın damarlarında bıraktığı tatlı mayhoşluk tamamen buharlaşıp uçmuş, yerini kupkuru bir boğaz ve bedeni esir alan ağır bir yorgunluğa bırakmıştı.

Kirpiklerini zorlukla birbirinden ayırıp gözlerini kırpıştırdı. Zihni henüz tam olarak uyanamamıştı, nerede olduğunu kavramaya çalışıyordu. Sağ elinde hissettiği sıcacık ağırlıkla birlikte nefesi boğazında aniden düğümlendi. Bakışları istemsizce aşağıya, yataktan sarkan koluna doğru kaydı.

Eyüphan sırtını yatağın ahşap kasasına dayamış, bacaklarını halının üzerine uzatmış bir hâlde derin bir uykunun içindeydi. Başı hafifçe omzuna doğru düşmüş, çenesindeki sert hatlar uykunun getirdiği savunmasızlıkla bir nebze olsun yumuşamıştı. Lakin asıl nefes kesici olan parmaklarının hâlâ birbirlerine sımsıkı kenetlemiş olmasıydı.

Gördüğü manzara karşısında Defne'nin kalbi göğüs kafesinde adeta bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Dün gecenin üzerine çekilmiş perde artık ayık olmanın getirdiği acımasız netlikle saniyeler içinde aralandı. Salonun ortasındaki nefes kesici vahşi öpüşme, adamın kollarında cayır cayır yandığı saniyeler, kendi bedenini onun sertliğine doğru bastırışı... Ve en kötüsü o uçurumun kenarında durup hıçkırıklara boğularak yaptığı çıplak itiraf.

"Ben daha önce kimseyle birlikte olmadım."

Kendi sesinin zihninde yankılanmasıyla birlikte genç kadının yanaklarına hücum eden kan yüzünü resmen alev alev yakmaya başlamıştı. Utanç bütün hücrelerine bir zehir gibi yayılıyordu. Dün gece o kadar pervasız, o kadar cesur ve sınır tanımaz davranmıştı ki sabahın bu ayık, acımasız ışığında o kadının kendisi olduğuna inanamıyordu. Üstelik Eyüphan'dan gitmemesini, yanında kalmasını da o istemişti sessiz bakışlarıyla. Adamı koca gece bu sert halının üzerinde, iki büklüm bir hâlde uyumaya mecbur bırakmıştı.

İçini kemiren bu utanç sarmalıyla başa çıkabilmek için kenetlenmiş parmaklarını adamın avucundan sessizce, milim milim çekip kurtarmaya çalıştı. Ancak Eyüphan'ın uykusunda bile tetikte olan mekanizması anında devreye girdi. Avucunun içindeki hareketliliği hissettiği saniye kaşları derinden çatıldı.

Yüzünü acıyla buruşturarak, boğuk bir inilti eşliğinde yeşil gözlerini araladı. Bütün gece sert zeminde, sırtını ahşap kasaya dayayarak uyumanın faturası bedenine çok ağır kesilmişti. Beli resmen kilitlenmiş, boynu tutulmuştu. En ufak bir hareketinde bile omurgasından yukarı doğru şimşek gibi çakan bir sızı hissediyordu. Elini boynuna atıp ovuşturarak yavaşça doğrulmaya çalıştı.

Yeşil gözleri tam olarak açılıp da yatağın üzerinde, yorganı göğsüne kadar çekmiş ve yanakları utançtan kıpkırmızı olmuş kadını gördüğünde Eyüphan'ın zihni de dün geceki ateşli, kontrolsüz anılarla dolup taştı. Defne'nin dudaklarının tadı, teninin kokusu, o daracık atletiyle kollarının arasına sığınışı... Bir de gözyaşları. Yutkunması, boğazındaki kuruluk yüzünden oldukça gürültülü ve zorlu olmuştu. İkisi de birbirlerinin yüzüne bakarken, odanın içindeki hava aniden bıçakla kesilecek kadar yoğun, tuhaf ve kelimenin tam anlamıyla utanç verici bir gerginliğe büründü.

"Günaydın..." diye mırıldandı Defne sesini sabit tutmaya çalışarak. Fakat kelime dudaklarından bir fısıltı kadar cılız dökülmüştü. Bakışlarını adamın gözlerinden hızla kaçırıp yorganın desenlerine dikti.

Eyüphan boğazını yüksek sesle temizleyip belini tutarak yerden güçbela doğruldu. "Günaydın." dedi pürüzlü, sabah mahmurluğunun getirdiği kalın tınıyla. Boynunu sağa sola kütletirken gözlerini nereye çevireceğini bilemiyor, odanın içindeki bu garip atmosferden nasıl sıyrılacağını düşünüyordu.

Sessizlik aralarındaki dar mesafede devasa bir ağırlıkla büyümeye devam etti. Defne daha fazla bu boğucu bakışmalara, zihnini kemiren anıların ağırlığına dayanamayacağını anladı. Yataktan usulca doğrulup ayaklarını soğuk parkeye bastı.

"Ben şey yapayım o zaman..." dedi ellerini gerginlikle birbirine sürterken. Yüzüne bakmamak için bakışlarını odanın kapısına doğru sabitlemişti.

Eyüphan kaşlarını hafifçe kaldırıp anlamayarak sordu. "Ne?"

"Banyoya gireyim."

Genç kadının bu telaşlı, kaçmaya yer arayan hâli Eyüphan'ın beynindeki karmaşık dişlileri tamamen birbirine kilitlemişti. Tutulmuş belinin sızısı ve dünkü şarabın getirdiği sersemlik yüzünden mantıklı düşünme yetisini anlık olarak kaybetmişti adam.

"Tamam..." dedi elini hâlâ sızlayan ensesinde gezdirirken.

Defne kapıya doğru bir adım daha atıp omzunun üzerinden adama doğru kaçamak bir bakış fırlattı. Gözlerindeki utangaç, gergin ifadeyle sordu. "Sen?"

İşte bu tek kelimelik soru, Eyüphan'ın uykusuz ve bulanık zihninde tamamen yanlış bir noktaya temas etmişti. Sorunun geliş şekli, odanın içindeki gerilimin kalıntıları adamın aklına dünkü ateşli anları öylesine hızlı getirmişti ki dudaklarından dökülen cümle beyninin hiçbir filtresinden geçmeden havaya karıştı.

"Ha yok, ben gelmem."

Bu cümlenin odanın ortasına düşmesiyle birlikte zaman adeta dondu. Defne'nin gözleri saniyeler içinde fal taşı gibi açılmış, yanaklarındaki tatlı pembelik yerini resmen alev alev yanan bir kırmızılığa bırakmıştı. Şaşkınlık, utanç ve hafif bir sinir harbi kadının bütün bedenini esir aldı.

"Banyoya çağırmadım zaten Eyüphan!" diye ciyakladı sesindeki panik dolu tizlikle.

Bu cümlenin ardından daha fazla odada durup bu utanç verici diyaloğun uzamasına zerre kadar tahammül edemeden arkasını dönüp fırtına gibi odadan fırladı. Banyoya kendini attığı gibi kapıyı büyük bir gürültüyle çarpıp kapattı. Hemen ardından kilidin keskin, tok sesi dışarıya kadar yankılandı.

Eyüphan odanın tam ortasında, az önce kurduğu o dünyanın en absürt, en manasız cümlesinin ağırlığı altında taş kesilmiş bir hâlde kalakalmıştı. Eli ensesinde asılı kalmış, gözleri kilitli banyo kapısına kilitlenmişti. İçinden kendine öyle okkalı, öyle yaratıcı küfürler ediyordu ki, kafasını şu an duvara vurmamak için zor tutuyordu.

"Allah senin belanı versin..." diye mırıldandı kendi kendine, dişlerinin arasından tıslayarak. "Senin o ayılmayan aklına tüküreyim ben. Kıza durduk yere dediğin lafa bak! Rezil herif! Sapık!"

Daha fazla odada kalıp kendi aptallığıyla yüzleşmek istemeyen adam, tutulmuş beline inat derin bir nefes alıp salona doğru yürüdü. İçerisi dünkü sıcaklığını yitirmişti. Banyodan gelen su sesi evin sessizliğini bölerken Eyüphan'ın bakışları koltuğun hemen köşesinde, dün gece üzerinden çekip çıkardığı kazağına takıldı.

Kazağı oradan alıp başından aşağı geçirirken kumaşın dokusuna sinmiş olan hafif çiçek kokusu, Defne'nin kokusu doğrudan genzine doldu. Adamın hareketleri bir anlığına duraksadı. Dün gece koltuğun üzerinde kadının tenine dokunuşu, dudaklarının tadı, çaresiz itirafı... Hepsi o kazağın liflerine hapsolmuş gibiydi. Yutkunarak kazağın eteklerini düzeltti. Zihnini dağıtmak, en azından içerideki utanç verici diyaloğu unutturacak bir şeyler yapmak zorundaydı. Adımlarını hızlandırarak mutfağa yöneldi.

Mutfak tertemiz ve düzenli bir hâldeydi. Eyüphan doğrudan buzdolabına yönelip kapağını araladı. Gözleri raflardaki kahvaltılık malzemeleri tarıyordu. Birkaç yumurta, biraz peynir, zeytin... Defne'nin midesini toparlayacak, dünkü şarabın etkisini silebilecek güzel bir kahvaltı hazırlayabilirdi. Beynini meşgul etmesi için en iyi yöntem buydu şu anda.

Dolabın içindeki malzemeleri tek tek tezgâhın üzerine yerleştirirken kapağı hafif bir güçle geri itip kapattı. Tam o sırada gözleri dolabın geniş, kırmızı yüzeyine sabitlenmiş rengârenk magnetlerle tutturulmuş fotoğraf koleksiyonuna takıldı.

Eyüphan elini tezgâha dayayıp başını hafifçe eğerek bu küçük anı duvarını incelemeye başladı. Fotoğraflar adeta Defne'nin hayatının kısa bir özeti gibiydi. Muhtemelen lise yıllarında çekilmiş, üstünde forması, yüzünde hafif ukala tebessümüyle kameraya bakan toy bir Defne. Hemen yanında, İstanbul'daki üniversite yıllarından kalma, cübbesiyle ve elinde diplomasıyla gururla gülümsediği bir mezuniyet karesi. Alt taraflarda Rusya'da çekilmiş, arka planda uçsuz bucaksız çam ağaçlarının ve karların göründüğü, Fadime ve İsmail ile birlikte neşeyle poz verdikleri fotoğraflar. Neva'nın minicik, kundaktaki bebeklik fotoğrafı ve muhtemelen yeni çekilmiş tatlı bir vesikalığı... Nazan teyzeyle mutfakta sarmaş dolaş gülümsedikleri, ev sıcaklığı kokan kareler. Ve elbette Fatih Furtuna. Defne'nin Fatih'in kollarının arasında olduğu, koca adamın kızına dünyadaki en kıymetli hazineymiş gibi baktığı baba-kız pozları.

Eyüphan dudaklarında istemsiz, yumuşak bir tebessümle bu fotoğrafların üzerinde gözlerini gezdiriyordu. Bu kadının ne kadar dolu dolu, ne kadar sevilerek büyütüldüğü her kareden belliydi. Tam o sırada dolap kapağının hızla kapanmasının etkisiyle mıknatısı kayan bir fotoğraf, usulca süzülerek parkenin üzerine düştü.

Eyüphan belindeki ince sızıya rağmen yavaşça eğilip fotoğrafı yerden aldı. Başparmağıyla fotoğrafın üzerindeki tozu sildi, üstünde 18 Temmuz 2006 yazıyordu. Kaşları hafifçe havalandı. Tarihe göre Defne'nin dört yaşlarında olması gerekiyordu. Fotoğrafı ters çevirip ön yüzüne baktı.

Kare oldukça yakından, profesyonel olmayan bir açıyla çekilmişti. Arka planda yemyeşil ağaçların göründüğü bir parkta, ahşap bir bankın üzerinde Fatih ve Defne karşılıklı oturuyorlardı. Fatih oldukça genç, yüzündeki çizgiler henüz bu kadar derinleşmemiş, saçları rüzgârdan darmadağın olmuş bir hâldeydi. Gözlerinde tanıdık, şefkatli baba ifadesiyle karşısındaki minik kıza bakıyordu. Defne ise gerçekten minicikti. Kahverengi, ince telli saçları renkli bir tokayla, tepeden biraz dağınık bir at kuyruğu yapılmıştı. Başını hafifçe yukarı kaldırmış, Fatih'e öylesine saf, öylesine sevgi dolu bir ifadeyle bakıyordu ki insanın içini eritecek cinstendi.

Eyüphan başparmağıyla fotoğraftaki o minik, renkli tokalı kızın yüzünü usulca okşadı.

Banyodan gelen su sesi aniden kesildiğinde, Eyüphan elindeki fotoğrafla birlikte irkilerek kendine geldi. Defne birazdan çıkacaktı. Zihni hızla bir karar verdi. Bu fotoğrafı geri asmak yerine usulca avucunun içine gizledi.

Adımlarını hızla ama sessizce antreye doğru yönlendirdi. Portmantonun üzerinde asılı duran kendi ceketine ulaşıp fotoğrafı ceketinin iç cebine büyük bir dikkatle, kırıştırmamaya özen göstererek yerleştirdi. Bu fotoğraf hazırladığı sürpriz için geriye kalan tek eksik parçayı tamamlayacaktı.

Mutfağa geri döndü. Tavayı ocağın üzerine koyup altını yaktı.

Banyonun kapı kilidinin açılma sesi evin sessizliğinde yankılandığında Eyüphan tezgâhın başında elindeki tahta kaşıkla eriyen tereyağını çeviriyordu. Ocağın altını kısmış, omzunun üzerinden hafifçe arkaya doğru bir bakış atmıştı ki gördüğü manzara karşısında nefesi göğüs kafesinde adeta asılı kaldı.

Defne banyodan çıkmış, doğrudan odasına geçmek yerine mutfağın kapı pervazına yaslanmış bir hâlde içeriyi izliyordu. Genç kadının üzerinde son derece yumuşak, ebruli desenlere sahip rengârenk, pelüş bir bornoz vardı. Bornozun bol kesimi içinde adeta küçücük kalmış, savunmasız bir kız çocuğunu andırıyordu. Sıcak suyun etkisiyle yanakları al al olmuştu, ıslak saçlarının uçlarından damlayan su zerreleri boynundan süzülerek bornozun yakasında kayboluyordu. Teninden yayılan taze, meyvemsi şampuan kokusu saniyeler içinde mutfağın içine dolmuş, kavrulan tereyağının kokusunu bile bastırmıştı.

Eyüphan elindeki tahta kaşığı yavaşça tezgâha bıraktı. Kendi içindeki o serseri, kontrol edilemez fırtınayı büyük bir ustalıkla dizginlemeye çalışarak boğazını hafifçe temizledi. Çakırkeyif gecenin harladığı ateşi şimdilik görünmez bir çekmeceye kilitlemek zorundaydı. Aksi takdirde kadının bu taptaze, sırılsıklam hâli aklını başından almaya yetecek kadar tehlikeliydi.

"Sıhhatler olsun." dedi sesini olabildiğince düz ve sıradan bir tona ayarlamaya çabalayarak.

Defne başını hafifçe eğip bornozunun yakasını eliyle biraz daha birleştirdi. Dünkü cesur, alev alev yanan kadından eser yoktu şu an. Yanaklarındaki kızarıklık sadece sıcak sudan değil, sabah ayık kafayla yüzleştiği utançtan dolayı da giderek koyulaşıyordu. "Sağ ol..." diye mırıldandı incecik, titrek bir sesle.

Adam bakışlarını kadının ıslak saçlarından çekip ocağın üzerindeki çaydanlığa çevirdi. "Hadi, giyin de gel." dedi şefkatle. "Birkaç lokma bir şey geçsin boğazından, sonra da ağrı kesici içersin."

Genç kadın kaşlarını hafifçe çatarak pervazdan ayrıldı, bir adım öne çıktı. Dün gece o kadar çok mu içmişti ki bu adam ona hastaymış gibi muamele ediyordu? "Niye ki?" diye sordu, sesindeki o masum kafa karışıklığıyla.

Eyüphan çekmeceyi açıp kahvaltı bıçaklarını ararken omuz silkti. "Başın ağrıyordur yav-"

Kelimeler dilinin ucundan döküldüğü an Eyüphan'ın bedeni kaskatı kesildi. Defne'ye karşı içindeki o kontrolsüz sahiplenme duygusu saniyeler içinde bütün barikatları yıkıp geçmişti. O tehlikeli, yürek hoplatan hitap şekli ağzından kaçmak üzereydi. Cümlesini tamamlamamak için anında, gürültülü ve suni bir öksürük krizine tutuldu. Elini ağzına kapatıp boğazını sertçe temizlerken, yüzünü tamamen dolap kapaklarına doğru çevirmişti.

Defne duyduğu yarım kalmış heceyle birlikte yerinde donakaldı. "Yavrum" demek üzereydi. Bu kaba saba, her şeye itiraz eden adam ona düpedüz böyle seslenecekti, yine. Genç kadının yanaklarındaki tatlı pembelik saniyeler içinde resmen alev alev yanan bir kırmızılığa dönüştü. Utanç, heyecan ve midesinde kanat çırpan milyonlarca kelebeğin yarattığı tufan karşısında ne yapacağını, nereye bakacağını şaşırmıştı.

Bu boğucu, nefes kesici sessizliği dağıtmak, odadaki cinsel ve duygusal gerilimi kırmak için aklına gelen ilk, en alakasız konuya tutunmaya karar verdi.

"Şey..." dedi Defne kekeleyerek, ellerini bornozunun kuşağında huzursuzca gezdirirken. "Sigara içmek istersen balkonu kullanabilirsin. Kül tablam yok evde ama küçük kâseler alt çekmecede."

Eyüphan öksürüğünü durdurup yavaşça kadına doğru döndü. Yüzündeki mahcup, yakalanmış ifade saniyeler içinde yerini son derece sakin, düz bir ciddiyete bırakmıştı.

"Yok." dedi omuz silkerek, elindeki bıçağı masaya bırakırken. "Gerek yok."

Defne bu reddediş karşısında kendini kötü hissetti. Dün geceden beri adamı kendi evinde rehin tutmuştu ve şimdi de kurallarıyla onu darlıyor gibi görünmek istemiyordu. "Ben sevmiyorum diye diyorsan, gerçekten sorun değil. Balkonun kapısını kapatırsın, koku içeri girmez."

Eyüphan tezgâha yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Yeşil gözlerini doğrudan genç kadının şaşkınlık ve mahcubiyetle titreşen kahverengi gözlerine dikti.

"Bıraktım ben sigarayı."

Bu üç kelimelik basit, dümdüz cümle mutfağın ortasına bir el bombası gibi düşmüştü. Defne'nin dudakları şaşkınlıkla aralandı. Hastanede, arka bahçedeki bankta adamın dumanı yüzünden ondan nasıl kaçtığını, kokudan nasıl nefret ettiğini söylediği an zihnine düştü. Ne kadar zaman geçmişti ki? Bu kadar kısa sürede, böyle köklü bir alışkanlığı terk etmesi imkânsız geliyordu kulağa.

"Bırakmaya çalıştığını bilmiyordum..." diye fısıldadı inanamayarak. Gözleri adamın yüzünde, bir yalan ya da şaka belirtisi arıyordu.

Eyüphan dudaklarının kenarındaki ince, serseri tebessümle başını hafifçe iki yana salladı. "Çalışmıyordum zaten." dedi. Ses tonu öylesine pürüzsüz, öylesine netti ki her bir kelimesi Defne'nin kalbine birer mühür gibi basılıyordu. "Sen sevmiyorsun kokusunu diye bıraktım."

Zaman mutfağın o daracık metrekaresinde tamamen durdu. Defne nefes almayı unutmuş bir hâlde karşısındaki adama bakakaldı. Hayatı boyunca tanıdığı erkekler ona çiçekler almış, pahalı yemekler ısmarlamış, süslü laflar etmişlerdi lakin hiçbir erkek sırf o bir rahatsızlık duydu diye kendi yıllanmış, zehirli bir alışkanlığını tek bir kalemde söküp atmamıştı.

"Ben kokusunu sevmiyorum diye sigarayı mı bıraktın?" Sesi öylesine cılız, öylesine şok doluydu ki kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu.

Eyüphan kollarını çözüp ocağa doğru dönerken son derece rahat, sanki dünyadaki en sıradan şeyden bahsediyormuş gibi omuz silkti. "Saçlarına siniyordu kokusu." diye mırıldandı çaydanlığın altını kısarken. Adamın bu cümleyi kurarkenki pervasız ama bir o kadar da sahiplenici tavrı Defne'nin aklını başından almak üzereydi.

Göz ucuyla hâlâ kapı pervazında taş kesilmiş gibi dikilen kadına baktı. Yüzüne o hafif otoriter ifadeyi yeniden yerleştirdi. "Hadi, dikilme orada ıslak ıslak. Giyin gel, üşüteceksin şimdi."

Defne adamın bu uyarısıyla adeta trans hâlinden çıkarak irkildi. Gözlerini hızla kaçırıp başını aceleyle salladı ve hiçbir şey söylemeden mutfaktan adeta kaçarcasına çıkıp kendi yatak odasına daldı.

Kapıyı arkasından sertçe kapatıp sırtını ahşap yüzeye yaslayarak derin, titrek bir nefes aldı. Bedeni zangır zangır titriyordu. Göğüs kafesinin altında kalbi öylesine şiddetli, öylesine çılgınca atıyordu ki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacak sanıyordu. İki elini birden hızla kaldırıp ağzına sıkıca kapattı. Yanakları alev alev yanıyordu, gözleri mutluluk, şaşkınlık ve o amansız heyecanla fal taşı gibi açılmıştı.

"Ben sevmiyorum diye bırakmış..." diye çığlık attı kendi zihninin içinde. Ayaklarının uçlarında olduğu yerde tepinmeye, sessiz bir sevinç çığlığı eşliğinde zıplamaya başladı. Bir erkeğin, hele ki Eyüphan gibi inatçı, kendi kurallarından taviz vermeyen serseri bir adamın onun tek bir rahatsızlık beyanıyla sigarayı kesip atması, üstüne üstlük "Saçlarına siniyordu" diyerek bu kadar içten bir gerekçe sunması genç kadının ördüğü bütün mantık ve kural duvarlarını tek bir hamlede yerle yeksan etmişti.

Birkaç dakika boyunca kapının ardında sessizce çırpınıp, elleriyle yanan yanaklarını yelpazeleyerek kendi kendini sakinleştirmeye çalıştı. "Kendine gel Defne... Topla kendini. Sakın belli etme, adamın karşısında ergenler gibi sırıtmaya kalkma." diye mırıldandı aynadaki kıpkırmızı yüzüne bakarak.

Derin nefesler alarak dolabına yöneldi. Heyecandan titreyen parmaklarıyla askıların arasında hızla gezindi. Onu bekletmemek, içerideki o adamın sabrını daha fazla sınamamak adına rahat ama özenli bir şeyler seçmek istiyordu. Üzerine yumuşacık, dökümlü krem rengi bir kazak ve altına da rahat bir kot pantolon geçirip aynada son bir kez kendine baktı. Saçlarından hâlâ su damlıyordu lakin kurutma makinesinin sesini çalıştırıp adamı içeride yalnız bekletmek istememişti. Islak lülelerini eliyle hafifçe geriye doğru tarayıp derin bir nefes alarak odadan çıktı.

Salona adımını attığında masanın kusursuz bir şekilde kurulmuş olduğunu gördü. Zeytinler küçük kâselere dizilmiş, peynirler ince ince dilimlenmiş, dumanı tüten menemen sofranın baş köşesine yerleştirilmişti. Eyüphan gerçekten de girdiği her mutfağı kendi krallığına çevirmeyi çok iyi biliyordu.

Defne adımlarını masaya doğru yöneltmiş, tam kendi sandalyesine oturmak üzere elini sandalyenin sırtlığına atmıştı ki Eyüphan elindeki demlikle mutfaktan çıktı. Gözleri anında kadının omuzlarına dökülen sırılsıklam saçlara kilitlendi. Demliği masanın üzerine tok bir sesle bıraktı.

"Saçlarını kurut." dedi itiraz kabul etmez, düz bir sesle.

Defne sandalyesini çekip oturmakta kararlıydı. "Ne gerek var ya?" diyerek omuz silkti, ıslak tutamları eliyle ensesinden uzaklaştırmaya çalıştı. "Kurur kendi kendine."

"Kurumaz." diye kestirip attı adam, gözlerini dikerek. "Hava buz gibi dışarıda. Sonra sinüzit oldum diye ağlarsın bütün gün."

"Sorun olmaz Eyüphan, cidden üşümüyorum." diyerek inatlaşmaya devam etti kadın. Kendi evinde, kendi saçlarıyla ilgili bir konuda bu kadar emrivaki yapılmasına karşı o içgüdüsel direnci devreye girmişti hemen.

Eyüphan derin, sabır dileyen bir nefes verip başını tavana doğru kaldırdı. "La havle vela kuvvete..." diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Bu ne inattır arkadaş ya... Nuh diyor peygamber demiyor anasını satayım!"

Tek kelime daha etmeden arkasını döndü ve hızlı adımlarla banyoya doğru yöneldi. Defne masanın başında şaşkınlıkla onun arkasından bakakalırken, birkaç saniye sonra Eyüphan elinde siyah bir saç kurutma makinesiyle salona geri döndü. Makinenin fişini yemek masasına en yakın olan prize taktıktan sonra adımlarını doğrudan Defne'nin arkasına yönlendirdi.

"Eyüphan ne yapıyorsun?" diye sordu kaşlarını çatarak Defne, adamın niyetini anladığında.

"Dön önüne sen, kıpraşma."

Genç kadın daha itiraz etmeye fırsat bulamadan, makinenin gürültülü çalışma sesi salonu doldurdu. Eyüphan makinenin sıcak, yoğun havasını Defne'nin ıslak saçlarına doğru yöneltirken, boştaki koca eliyle kadının ince telli, nemli saçlarının arasına usulca daldı.

Defne olduğu yerde taş kesildi. Adamın parmak uçları saç diplerinde öylesine narin, öylesine dikkatli bir şekilde geziniyordu ki sert ve kaba saba görünümünün altında yatan bu akılalmaz şefkat kadının aklını başından alıyordu. Sıcak hava ensesini, boynunu ısıtırken Eyüphan'ın parmakları saç tellerini nazikçe havalandırıyor, her bir lüleyi incitmekten korkarcasına okşuyordu. Aralarındaki mesafe yine o tehlikeli, nefes kesici sınıra kadar daralmıştı. Defne sıcaklıkla birlikte gözlerini yavaşça kapattı. Bütün inatçılığı, dik başlılığı bu büyük ellerin altında eriyip gitmişti.

Birkaç dakika süren bu sessiz, son derece mahrem ve yoğun işlemin ardından saçlarındaki ıslaklık tamamen ortadan kayboldu. Eyüphan makineyi kapatıp fişini çektiğinde salon yeniden o tanıdık, ağır sessizliğine büründü. Lakin adam hemen geri çekilmedi.

Elleri hâlâ Defne'nin kurumuş, yumuşacık olmuş saçlarının arasındaydı. Parmaklarıyla kahverengi dalgaları usulca düzeltirken gözleri kadının beyaz boynunda, hafifçe kavislenmiş sırtında geziniyordu. İçindeki o tarifsiz, engel olunamaz çekim duygusu bir kez daha iradesini ele geçirdi. Başını yavaşça, tamamen bilinçsiz bir şekilde aşağıya doğru eğdi. Sıcak nefesi kadının saç diplerine çarptı ve dudaklarını yeni kurumuş, mis gibi kokan saçların tam ortasına, tepesine usulca bastırdı.

Kısacık, tüy kadar hafif ama dünyaları yerinden oynatacak kadar derin bir öpücüktü bu.

Öpücüğün hemen ardından Eyüphan ne yaptığını idrak etmiş gibi hızla doğruldu. Kendi içindeki sarsıntıyı gizlemeye çalışarak makineyi eline alıp, tek bir kelime dahi etmeden hızlı adımlarla banyoya doğru uzaklaştı yine.

Defne oturduğu sandalyede kelimenin tam anlamıyla donup kalmıştı. Başının tepesinde hissettiği o minicik, sıcak baskı bütün bedeninden elektrik akımı gibi geçmişti. Gözleri kocaman açılmış, nefesi boğazında düğümlenmişti. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki kulaklarında kendi nabzının sesinden başka bir şey duyamıyordu.

Kendini toparlamak, etraflarındaki yoğun havayı dağıtmak zorunda olduğunu biliyordu. Titreyen elleriyle masaya tutunarak ayağa kalktı. Ocağa doğru yönelip çayın altını tamamen kapattı. Ekmek kızartma makinesinden yükselen kızarmış, sıcak ekmek dilimlerini alıp ahşap sepetin içine yerleştirdi. Bunları yaparken hareketleri son derece mekanikti. Zihni ise tamamen o öpücüğün etrafında dönüp duruyordu.

Eyüphan banyodan çıkıp salona döndüğünde ikisi de sandalyelerine yerleştiler. Kahvaltı aralarındaki söylenmemiş kelimelerin, kaçamak bakışların ve yoğun gerilimin ağırlığı altında tamamen sessiz geçiyordu. Defne çayından küçük yudumlar alırken göz ucuyla adamı inceliyor, Eyüphan'ın bu yabancı mutfakta peyniri, zeytini, tavayı, hatta az önce banyoda kurutma makinesini bile nasıl kendi eviymiş de eliyle koymuş gibi bulduğuna içten içe şaşırıyordu. Ancak bu şaşkınlığını dile getirmekten limdilik kaçınmıştı.

Tam sessizliğin ortasında peynire aynı anda uzanınca göz göze gelip hafifçe gülümsedikleri sırada, Defne'nin telefonu masanın üzerinde titreyerek çalmaya başladı.

Odanın içindeki büyü bir anda kırıldı. Defne bakışlarını adamdan çekip telefonuna uzandı ve ekrandaki ismi gördüğünde kaşları derinden çatıldı. Arayan babasının kendisine en sadık adamlarından biri olan Aziz'di. Ve Aziz durduk yere, hele ki sabahın bu erken saatinde asla aramazdı.

Eyüphan kadının yüzündeki bu ani değişimi, ciddi ve gergin ifadeyi fark ettiği an elindeki çatalı yavaşça tabağa bıraktı. Bütün kasları anında tetikte bir hâle bürünmüştü.

"Efendim Aziz?" diyerek telefonu açtı Defne sesini profesyonel bir tona ayarlayarak.

Karşı taraftan gelen nefes nefese, telaşlı ses salonun sessizliğinde Eyüphan'ın bile rahatça duyabileceği kadar netti.

"Defne Hanım..." dedi Aziz, kelimeleri aceleyle bir araya getirmeye çabalayarak. "Kusura bakmayın sabahın bu saatinde rahatsız ediyorum ama durum çok acil."

"N'oldu Aziz? Sorun ne?" Defne'nin sesi şimdi tamamen o şefkatli kadından sıyrılmış, meselenin ciddiyetini tartan bir avukata dönüşmüştü.

"Babanız..." diye yutkundu adam ça telefonun diğer ucunda. "Babanız dün gece yarısı Adil Koçari ile birlikte harekete geçmiş. Hastaneden Doktor Pars'ı, Furtuna'dan da Behçet'i kaldırmışlar."

⊹₊˚‧︵‿₊୨ᰔ୧₊‿︵‧˚₊⊹

Selam...

Satranç içinde yayınlamadığım Eyüphan ve Defne sahneleri için yayınlama kararı aldım, ilgilenenleri bekleriz dmfndk maksat notlarda kalmasın.

İlerleyen süreçte de ficin içinde yayınlamayacağım sahneleri belki buraya atarım sanırım en sağlıklısı böyle olacak 🖐🏻💕

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

163okunma 8beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…