1. bölüm / 1
SerzenişBaşlıyoruz
Bölümler 1Şu an: Başlıyoruz
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dün gece yine şimşekli, kızılcıl bir hava vardı. O da kızgındı o gece, ama benim gibi içindeki yağmuru bir türlü dökemedi. Sabahın sessizliğini bozan son bir gürültüden sonra yağmur, ninni gibi gelen çatırtılı bir nağmeyle yeryüzüne süzüldü. Galiba benim de sıram gelmişti. Bu sabahı bana özel kılan, her zamankinden farksız ve anbean değişen ruh halimi boğazlayan yüreğim, dün eski hamamda bir kadıncağıza tutulmuştu. Öyle her zamanki gibi insanların yüzüne bakmadan, elimdeki boş sepetleri tutarak yürüyordum. Tutmayı sevdiğim şeyler vardır, mesela başka bir el gibi; ama nedenini bilemesem de 46 yaşıma geldim, hâlâ tutamadım. Tutulma anıma gelecek olursak, yorgun yüzünde büyük bir sevgi vardı, gülümsemesinde tatlı bir eda, yürürken serzenişi ve dik durmaya çalışan ruhu onu her defasında aklıma getirerek daha da detaylandırmaya çalıştım. Ama ona karşı ilk defa hayal gücüm yetersiz kaldı. Kahkahalarla karşılamak ve özgüvenli yaklaşmak isterdim; neden çok uzun bir süre sonra böyle olmuştum ki?
Onu tekrar görebilmek umuduyla aynı yere yürümeye başladımElbette, işte ikinci bölümün
Bölüm 2
Yutkunmak, Hem de Korkusuz
Bizim eski, tahtadan yontma, beton sütun destekli yorgun evin çıkış kapısı, her ne kadar yağlarsan yağla gıcırdayıp bazılarının gününü mahvederken, ben her çıktığımda o kapıdan bir melodi yaratıyorum; bu bazen duygusal, bazen yaratıcı, bazen caz olabiliyor. Fermiso'nun kalabalık bir şehir olması beni bazen üzerken, bazen bu yalnızlığıma derman oluyor. Gerçekten de aslında ben konuşmayı seven biri değilimdir ama bakarak selam verdiğim bazı insanlar da var tabii. Mesela bizim apartmanın karşısındaki o tuhaf, ürkütücü marketçi; ona baktığım zaman başımı eğip hızlıca koşarmış gibi yapıp hemen süzülüyorum bakışlarımla: "Nasılsın?" "Hiç iyi değilim, defol buradan, hadi kaçtım ben." Zemin bayağı kaygan bu sabah. Yağan yağmur bütün pisliği ezmiş, kaygan bir hâle getirmiş olacak ki temiz ayakkabıyla basınca daha sağlam tutuyor. İçimizdeki yağmuru bir yağdırabilsek... Ah be Daymaski! Tanrıya şükür ki her gün on saat simit satmayı bekleyen şu sahil kenarındaki sakallı, ismini bile sormadığım simitçi, simitleri bayatlayana kadar orada, etrafı süzerek Matrix'i yaşayan şu cüce yine orada. Yaşı orta, boyu kısa, aklı büyük ama fikri yok.
Selam büyük insan! Günaydın!
Simitçi ulan! Her gün aynı senaryo! Baksana dün sabah da sen vardın, ondan önceki gün de... Beş yıldır her gün aynı saatte, aynı anda seni yaşıyorum! Bir siktirin gidin ulan be, yeter artık! Offff...
-Dur be sakın ol cancağızım. Ne yapsak ki senin için şimdi? Şu fikirlerine bir derman mı olsak?
-Nasıl derman olacakmışsın ki sen? Git önce kendine derman ol!
Biraz alkol kokusu sezdim aslında. Gelecek itirafların farkındaydım ama sindirebilecek kadar cesur olmalıyım ki kalıp sohbet etmeyi tercih ettim. Şu an kendine yapılan bütün zorbalıkları bana tükürecekti, sadece konuları değiştirip...
-Hayrola? Ne dermansızlığımı gördün?
-Ulan bu mahalleye geldiğin geleli biriyle bile konuştuğunu görmedim. Bende ne var ki hep benimle sohbet kurmak istiyorsun? Anasını satayım beni zayıf biri olarak mı gördün?
-Yok, aksine seni kendime benzettim.
-Ne benzetecen be? Baksana zırık gibisin, benimle ne alakan var? Hem sen benim neler yaşadığımı biliyor musun da konuşuyorsun he?
O arada Allah'tan bir müşteri geldi de ben de yüzümü çevirmedim bilerek. Kendi egoma dayalı olacak ki stiletto sesini uzaktan tanırım, bir de o canım parfüm kokusu gelince bakımlı ve güzel bir hatun olduğunu anladım. Demesin ki "Bunun gibi bir adamın benim yanımda ne işi var?" O, o anlık bir gelişmiş süper ego galiba. Yüzüne bakmamam ise utangaçlığımı gizlemek galiba. Ama bizim simitçi de kendine hiç bakmaz ki artık. Kokusu öyle bir hale gelmiş ki sokakta yaşayandan hariç kimse alışveriş yapmaz. Dedim dedim ama benim jeton düştü.
Yüzümü hafiften çevirince elim ayağıma dolaştı, bir an düşecek gibi oldum. Zaten hemen kızarırım ben böyle olunca. O eski hamamda gördüğüm kadındı! Niye erkenden bakmadım ki? On beş saniye daha kalsa para falan düşse yere ben eğilip alsam veya cüzdanını evde unutmuş olsa... Adını mı sorsam ki? Ya da takip mi etsem? Bir dur artık, sakın ol! Dudağımı büzüştürüp kısa ve tiz bir ses tonuyla "Merhaba" dedim ama bu kalabalıkta fark etmemiş olacak, yoksa cevap verirdi canım.
Ben de simitçinin yanında kadın varken önemli ve bilge biriymiş gibi yapacağını bildiğim için hemen "Ee abi sen nasılsın? İşler falan nasıl? Yapabileceğim bir emeğim bir şey var mı senin için?" dedim.
Simitçi o boyuyla bir gerginlik ve ciddiyet takınarak "Olursa haber yollarım, şimdilik temiz" dedi.
Oynamayı seven bir yapısı olduğu belli kadının bir an yüzü değişti. Ya gerçekten inandı ya da "Bunlar benimle alay mı ediyor?" diyerek yalnız kaldığında düşünmek için depoladı bu gizli servis olayını. Benim canımı sıktı açıkçası ama ya tutarsa? Bu onun için bir gizem yaratmaz mı ve benimle yakınlık kurmak istemez mi? Çirkin olan şeylerin içinde yatan ne güzellikler var da işte kimsenin bir şey bildiği yok ki. O da hayatı öyle çözümlemiş, bu yaptığı numaralar ilk değildi, çok rahattı çünkü.
Kadın simidini alıp gitti. Simitçiyle baş başa kalınca ben de "Haydi iyi işler olsun" deyip uzadım.
İçimden biraz takip etmek gelmiyor değil aslında ama ona karşı böyle yaklaşmak istemiyorum. Uzun süredir ilk defa böyle birine karşı bir şey hissetmenin heyecanı da var tabii ama aşk dediğimiz şey bazen çok korkutucu olabiliyor bana göre. Aşk afyondur ama geçici bir süre yerini sevgi ve merhamete bırakır ki bu iki karakter basit bir şekilde ineğe benzer; sen vicdanını verirsen etinden sütünden faydalanırsın.
Benim uzunca bir paltonuz var, bayadır benimle işe gelip gider, hep onu giyerim. Basma cebine takılı köstekli saatimi elime aldım, bir baktım on dakika kalmış. Gene patron bozuntusu kaynanasına ellemişim gibi bakacak. Evimle işyerinin arası üç yüz metre falan. Giderken eski hamama uğrarım. Vitrinde her gün satılmayı bekleyen bir sürü eşya ve anlamlarının olması beni etkiler. Mesela eski Cide bekleyen bereket tanrısı, eğilip hafiften burnumu yukarı kaldırarak dişleriyle selam veririm ona. Keşke herkes onun kadar yaratıcı olabilse. Günümüz erkekleri nedense bu olaydan çok uzak kalıyor, sonra da bizim patron gibi erkekleniyor. Simitçinin dediği gibi "Hadi len oradan!"
İş yerim eski bir hanın içinde, en üst katta denize uzanan manzarası ve çıkması zor olan birbirinden farksız basamakları ile ünlü bir işyeri. İsmini buradan almış olacak ki "Çıkmaz Merdiven". Karakterlerin ismi yabancı, hanınki Türkçe. Evet, öyle bir yer burası, karışık ama güzel karışık. Demişken, her sabah başımı ağrıtan ve eski sevgilisine şiirler yazan iş yerinden arkadaşım beni girişte yakaladı gene. Böyle bir şeyle karşı karşıya kalınca ne yapacağımı şaşırıyorum açıkçası. Konuşmak ve dinlemek istemiyorum ama güzel bir kalbi var ve duygulu. Bazen çok enerjik, bazen çok hantal, duygularını dışa yansıtan bir eleman ama nameleri ile süzerken şiirleri yeryüzüne saçmalıklarını kapatıyor.
Zaten patrona gözükmeden geçebilirsem günüm güzel geçecek, buna inanıyorum. Hep de öyle oluyor.
"Baksana bana, gel buraya!" diye bir ses yükseldi. Bu, ismini ağzıma almak bile istemediğim patronum.
Bay Fleni gözlerini fal taşı gibi açmış, içindeki öfkeyi üzerime kusuyordu. Hayır, akşam evde temizleyecek kimse yok, gene bu lekeleri temizlemek bana kalacak derdim o. Aslında iyi bir insan ama görünüşü tuhaf bir eyleme imza atmış olacak ki susma sözleşmesini kabul etmiş. Herkesin çevresinde vardır illaki bu karakterler.
Gene sustum. Bugün yoğun olacak belli ki, toplantıları da var. İşime odaklanıp mayın en güzelini yapayım. Bardaklarda birikmiş bayağı hayatımı bir şekilde devam ettirmem gerekiyor zaten. Emekliliğime az kaldı ama ben emekli maaşımla nasıl geçinirim bilmiyorum? Nasıl hayal ettiğim ülkeye gidip gezeceğim ki acaba? Bir bisiklet alsam yapabilir miyim? Neyse, yorgun değilsin o yüzden zora koşuyorsun. Ben en iyisi bir karavan alayım ama beyaz olsun. Oraya gidene kadar da yıkamam zaten, herkes uzak bir diyardan geldiğimi anlar. Ne güzel olur! Kışın çıkarım yola, yağmur kar çamur bir yerde uyurum tek başıma. Yolda belki o rüyamda yol giderken evlendiğim kadın da çıkar karşıma belki.
Ama rüya boşver, neyse...
-Yüksek bir ses: "Daymaskiiii!" Orta bir kahve! Bu adam çok saf, hiçbir şeyden anladığı yok, aşk bilmez, konuşmaz bile. Deli ya! Yan masadakiler de bir şeyler eklediler. Çıtır çıtır yerken sözlerini, kendilerini özetledikleri bir kırılma anını duydum. Bizim şair gene ortaya karışıp hiç olmayacak yerden...
-Arkadaşlar, bana ne garip geliyor biliyor musunuz? Makro kozmoz evrenin mikro kozmoz hücreleriyiz. Baş ve yüzük parmağı ile kalından inceye kısılan bir ses tonuyla: "Bu kadar bir bilyenin içinde yaşıyoruz düşünsenize. Gözünüzü kapatın yokuz, açın bakın burda bir deri parçası ile ses alışverişi yapıp insan olmaya çalışıyoruz."
-Yaw Yügernize bir sus yaw!
--Daymaskiii hadi be nerede kaldın? Sigaram bitti be kardeşim!
-Geldim, kusura bakmayın, özür dilerim.
-Tamam hadi işine bak sen.
-Tamamdır, başka bir isteğiniz olursa seslenin.
-Bir de konuşsa daha güzel olacak da neyse tamam bakma suratıma boş boş, hadi çık.
-Hayır, sert sert baksa dalacağım ama boş ve anlamsız bir bakışı var. İlk buraya geldiğimde korktum bundan.
Gene ocağımın başına dönüp her zamanki gibi suyla baş başa kaldım. İki su var: bir iş yerindeki içme suyu, bir de yavruyken suyun içinde bulduğum kedi. Onu buraya alana kadar neler çektim neler! Alacalı beyaz, biraz da kahve tonu. Kafasından poposuna uzanan lekeleri suya benzettiğim için Su dedim ona. Bilerek iş yerinin girişine koydum. "Çıkar şunu handan!" dediler. "Ne işi var bunun burada?" Gerçekten de Su'nun hiçbir işi yoktu. O yüzden almadılar handan. Belki bir şeylerden anlasa onu da çalıştırırlardı. Hiçbir iş yapmadan bir kap yemek koymak insanlara ağır bir yük gibi gelir. Sürekli onun karnının aç olup olmadığını düşünmek insan için en zor şeydir çünkü biz aç doğan karnımızı doyurmak için birbirimizin etini parçalayan varlıklarız. Onun doğasında böyle bir şeyin olduğunu bildikleri için masum yapıları bazı insanların ilgisini çekerken bazılarını da bu durumdan rahatsız olup aç bırakıp ilgilenmemeyi tercih eder. Güzellik sadece bu durumda işe yaramaz ama ben ona öyle bakmıyorum, ileride anlayacaksınız.
Üzerime paltomu geçirip çıktım. Hava kararmaya yakın, en sevdiğim saatler. Beş yıldır aynı saatte bu yoldan yürürüm. Saatin kaç olduğunu merak edip elimi attım ama saatim yerinde yoktu! Her zaman girişteki askıya asarım bu paltomu. Üzerimdeki her cebi yokladım ama yok, bir türlü bulamıyorum. Çok hüzünlendim, o bana babamdan kalan tek hatıraydı. Zaten çok değerli bir şey değil ki, kim neden alsın ki? Yok ya, düşürmüşümdür.
Bölüm 3
Karşılaşma
Han'a kadar yürüdüm, her yeri aradım, delirmiş gibi her yere baktım ama yoktu. Artık ümidi kesip evime dönmeye başladım. Eğik olan boynum iyice yere gömülmeye başladı. Hava karanlık, yağmurdan kalan soğuk, öksüren bedenim sürekli Tanrı'ya yaslanan ümidim... Ama aklıma o kadın geldi yine. Bir an için yüreğim kıpır kıpır oldu, bir an için mutlu olmuştum. Acaba şu an yanımda olsa neler hissederdim? Tanrım, senin sevgin çok güzel, sen de çok güzelsin. Bu hissi yaşattığın için sana teşekkür ederim. O benim olmasa bile içimde yanan ateş beni bu soğuk havada ısıtıyor.
Evlerin önünden geçerken camdan aileleri gördüm. Ben bu saate hiç kalmazdım, biraz gecikmem bana farklı bir şey gösterdi: aile gördüm, mutlu ve sıcak bir sürü yuva. Beni bu denli yalnızlık hissine sürükleyen şey ne olabilirdi? Zaten saatim de kayboldu. Babam benim elimi tutuyor gibiydi, keşke daha derin bir cebime koysaydım. Neyse, üzgün bir yürüyüş... O gecemi aydınlatan o kadın ve kaybolan saatim bana bu gece niye böyle davranmıştı ki? Zamanda saat olmadan çabuk geçiyor da caddedeki saat kulesi 1.25'i gösteriyor, neredeyse sabah olmuş. Ben 9'da yatarım. Marketçinin kapalı olması beni duygulandırdı. Keşke yüz yüze gelseydik bugün. Neyse, sabah denk geliriz. Acaba bu duyguya alışmış olmam kapalı olduğunu görünce neden başka bir his yaşatmıştı ki? Her zaman aynı saatte girer, aynı saatte çıkarım bu maratona. Kendimi nasıl alıştırmışım! Çıkınca tedirgin oldum, hem de o marketçiyi görememekten. Uykum ağırlaşıyor, karnımda aç kemirecek bir kuru ekmek dahi yok. Keşke gelirken alsaydım.
Hangi parayla alsaydım? Ev kirasına zor yetiyor aldığım para, bir de patron sürekli farklı kıyafetler giy deyip duruyor. E biraz yardım etse? Yok, o da yok.
Yaşanan olayların tümü bazen farklı bir boyut kazanıp karşımıza geri dönüyor. Dikkat ettiğimde görüyorum ki, bu olayların ortak noktası; düşüncelerin hareketlerini sezebilen ama bunu yanlış yerde kullanan bir frekans. Ve bu frekans, insan yaşamını olumsuz etkileyebiliyor.
Peki, bu enerji saf mıdır? Ona bağlı olarak nasıl şekil değiştirir? Ve en önemlisi, eğitilebilir mi?
Hemen kalkıp yeni elbiseler aradım. Yine rengârenk elbiseler içinde en koyusunu üzerime çektim. Neden bitmek bilmeyen bir şeyin içinde en tükenmezini kendime sadık dost yapıyorum, bilmiyorum. Ama öyle hissediyorum.
Han'a yürümeye başladım, saatimin orada olduğunu ümit ediyorum. Girişte sormaya başladım herkese: "Gören var mı saatimi? Gördünüz mü?" İş yerinden içeri girerken bizim suratsız surata bile sordum. Şair bile bilmiyor nerede olabileceğini. Patrona sordum:
-Acaba saatimi gördünüz mü beyim?
-Yok, ben saat maat görmedim. Git hemen bana bir kahve kap gel.
-Peki beyim.
İçimi lime lime doğrayan mücbir bir sızıyla başımı sızlatan bilinmezliğin yalnızlık ile korosuna hoş geldin. Bari bunun da tadını çıkar.
Üç gün böyle geçti. Anneme mektup yazmak istiyorum artık. O beni unuttu biliyorum, aradan çok yıllar geçti. Babam öldükten sonra başkasıyla evlendi, unuttu beni. Kalemi kağıdı alıp yazmaya başladım: "Merhaba anne, ben oğlun Daymaski. Bana en son verdiğin adres burasıydı, umarım sana ulaşır. Ben çok iyiyim anne, siz nasılsınız? Sana eşin iyi davranıyor mu anne? Yüksek ufuklarda süzülen bir şahinin gözü kadar yakınım sana, sen beni uzaklarda görsen de ben senin tependeyim."
Hüzünlü bir gecenin saat altısında hem sırtında hem karnında bacaklarını doğrayan değerli bir sızıyla bozkırda doğurdun beni. İlk gördüğüm göz, ilk duyduğum ses... Belki de bu basit şeylerin değerini ilk bilen bendim. Sana olan sonsuz aşkım ve bitmek bilmeyen çaresiz sevgim yaşamımı yitirinceye kadar devam edecek. Sen güçlü kadınsın, her zamankinden olduğu gibi bana doğduğum gün daha güçlü baktın. Ben göremesem bile o gün kalbim neden her sesini duyduğumda sevgi ve merhamet diye atacak ki? Beni çıkarsız seven tek insan sensin. Hayat neden böyle anne? Tükenmez bir kin ve nefretin içinde bu tutkulu olan sevgim neden senden başkasıyla bir oluyor, sonra da onlar gidince kader deyip sırtıma yükler biniyor? Bana benzeme derken bundan mı bahsettin?
Postayı kullanmayalı da bayağı oldu be.
Artık gideyim işime yavaş yavaş. Bir de şu bizim bereket tanrısına bir bakayım nasılmış, bana ilham veriyor nede olsa. Marketçi ile selamlaşıp yola koyuldum. Vitrinde gene bana selam verdi aynı pozisyonla baktım.
Kafamı çevirdiğimde tüylerim diken diken oldu! Benim saatim vitrinde duruyordu! Hemen içeri girmek için kapıyı ittim ama kilitliydi. Arkadaki esnaf...
-Kardeş, bir saate anca gelir o. Babası iki gün önce hastalandı.
Kızı açıyor dedi.
Teşekkür edip işe geldim. Zamanı beklemek çok zor şey gerçekten. Geç dersin kalır, geçme dersin gider.
Zorla da olsa izin alıp hemen geri koşa koşa gittim.
Dükkan nihayet açıktı. İçeri girdiğimde tanıdık bir parfüm kokusu vardı gene. O kadındı, burada da çıkmıştı karşıma. Hem korktum hem heyecanlandım.
-Eee merhaba, ben Daymaski.
-Merhaba, ben de Vikonova, memnun oldum.
Deyip elimi sıktı. Lafı fazla uzatmadan:
-Şuradaki saati almak istiyorum.
-Evet, sana yardımcı olayım.
-Ee fiyatı nedir?
-Bugün değil ama ben senin için bunu vitrinden kaldırayım. Ben bunun fiyatını bilmiyorum, yarın babam gelecek ondan öğreniriz.
-Tamam, çok güzel olur ama lütfen kimseye satma olur mu?
-Hayır, ayıracağım ve kimseye satmam söz.
Yüzünde öyle bir tatlı gülümseme vardı ki ses tonu ile birleşince elim ayağıma dolaşıyordu.
-İstersen bir kahve yapayım, içer misin?
-Yok teşekkür ederim ama yarın mutlaka olur.
-Tabii ki de.
-Görüşürüz.
-Görüşürüz, hoşça kal.
Neden kabul edemedim ki deyip gidene kadar kendime kızdım.
İşte dördüncü bölümün düzeltilmiş hali:
Bölüm 4
Başlangıç
Yağmur gene yağmaya başladı, hem de delicesine. Sigaramı yakıp uzaklara dalmak büyük bir nimet. Bakılmayı bekleyen birini görüyorum her seferinde. Apartmanın koridorlarından yüksek bir ses yankılandı: "Lütfen vurma! Ne olur yapma! Ben bir şey yapmadım! Tanrım kurtar beni bunun elinden!" Bizim üst komşunun eşi biraz uçkuru düşük bir kadın. Herkese göz atar, isteğini sunar, hatta bir aralar bana bile yeltenmişti neyse. İri göğüslü, etli butlu, esmer bir kadın. Elbisesinin altında sallanan iri kalçaları bazı erkekleri mest ediyor gerçekten. Ama bugün demek ki onların günüymüş.
Kadıncağızı evire çevire dövdü. Mahallenin insanları çok garip. İnsan bir elinden tutar, ne bileyim ayırır falan. Kapının kenarlarından izleyip durdular. Hem onlara hem dünyaya hiçbir şey yapmazlar. Zaten bir sigara içeyim dedim, olanlara bak. Adamın kolundan tuttuğum gibi yere çaldım. Arkadaşı gelip kafama sopayla vurmuş. Gözümü açtığımda Fermiso Şehir Hastanesi'ndeydim. Travma atlatmışım, gözümün önü kararıyor, etrafı bulanık görüyordum, neredeyse ölecek gibiydim. Tanrıya şükür ki hemen getirmişler. Evin kapısı da açık kaldı neyse.
Hemşire gelip muayene etti ve 24 saat müşahede altında kalacağımı söyledi. Zaten bu halimle hiçbir şekilde gidemezdim. Ağzımın içinde değişik bir koku vardı, hemşireler bir şey sorunca cevap veremiyordum utancımdan.
Dişlerimi fırçalamak için kalktım, bir bey amca ile denk geldik. Artık kadere inanmaya başladım gerçekten. Tekerlekli sandalyeyi getiren kadın Vikonova'ydı. Hem sevinip hem üzüldüm onu gördüğüme ve burada olduğuma. Selam verdim ve babasının nasıl olduğunu sordum.
Zavallı adama Alzheimer teşhisi konulmuş.
Vikonova, "Ah, zaten babamın böyle bir hastalığı vardı. Yıllar geçtikçe vücuduna da vurmaya başladı, yaralar çıkmaya başladı. Zaten dükkanı da öylesine açıyor, bir şey satacağından değil yani ama hastalığı daha da artmaya başladı. Bazen beni bile tanımıyor. Üvey annemi de sürekli kalbini kırıyor ve kadın artık gelmek bile istemiyor."
-"Neden ki? Sonuçta bu adam hasta ve o eşi, yanında olması gerekmiyor mu?"
-"Durumlar sandığın gibi değil gerçekten, biraz karışık. Hem sen gece burada mısın?"
-"Evet, 101 numaralı odada kalıyorum. İki kişilik olan varya, yanımda da bir teyze var."
-"Sana ne oldu ki bu arada? Özür dilerim sormayı unuttum. Bir yerden falan mı düştün? Getir bakayım kafanı bir... Ayy fena olmuş ama geçmiş olsun. Ne oldu?"
-"Aslında kısa ama uzun hikaye. İstersen akşam senin kahve sözünü tutalım, hem de sohbet ederiz."
-"Benim için de iyi olur."
-Tamam, akşam görüşürüz, hoşça kal.
-Hoşça kal.
Bu ilaçların etkisi olacak ki tek bir heyecan yapmadım. Keşke ilk gördüğümde böyle yaklaşsaydım.
Uzun bir bekleyişin ardından nihayet bir araya gelebildik. Uzun uzun prova yaptım ama çare yok, doğal olacaktım. Onu dinleyip gerçekten cevap verecektim.
Vikonova, "Ee anlat bakalım nasıl oldu?"
Durumu sade bir şekilde anlattım.
"Gerçekten çok geçmiş olsun ama sen olsan da aynısını yapardın. Çok derin konular bunlar."
-"Ben asla öyle yaklaşmazdım emin ol. Hem sevmiyor madem kocasını neden ayrılmıyor ki?"
Vikonova, "Bak, kadınlarda bu durum çok farklıdır. Bazen kopamayız ama zevk işini başkasında ararız. Sonuçta bir yaşanmışlık kalıyor."
-"Sen olsan aldatır mıydın kocanı?"
Vikonova, "Hayır, ben hiç aldatmadım."
-"Ne yani sen evli misin?"
-"Hayır, boşandım üç sene oldu."
-"Özel değilse neden?"
-"O çok agresif ve sert bir adamdı. Duygusuz ve bağ kurmayı bilmeyen biriydi."
-"E madem öyle neden evlendin ki?"
-"Ben gençken öyle tipler hoşuma gidiyordu ama gün geçtikçe anlıyorsun yani... Cahildim o zamanlar."
-"Seni çok iyi anlıyorum Vikonova."
"Biliyorum," deyip yüzündeki saçları gülümseyerek geriye attı.
-"Peki çocuğun var mı?"
-"Evet, bir kızım var, dört yaşında. Üvey annemin yanında şu an."
-"Çocuk olması güzel bir şey."
Gülerek Vikonova, "He he aynen, tavsiye ederim gerçekten," dedi.
Yüzüm asıldı. Aslında dışarıdan beğenip konuşmaya başlayınca soğumuştum, nedenini bilmiyorum. İstediğim ruhu farklı bir bedene sokmak da istemiyordum ki. Bir an için geçmişle yüzleştim.
Ergenlik dönemimde kaldığım Kasnoyomi Kanyonu benim gençliğimi çalan aptal emeklilerin günlerini oturarak ve üretmeden dedikodu yaparak geçirdikleri bir yaşam alanıydı. Her gün ekmek dağıtmaya gelen ekmekçi at arabasına yükleyip şehir şehir gezerdi. Yolu bizden geçince ona etrafı sorardım. Hiçbir zaman "Her yer güzeldir" veya "Buradan mükemmeldir" demedi, sadece "İnsanların kılık kıyafeti değişir, yaşları ve yaşam tarzları, gerisi hep aynı" derdi. O yüzden olacak ki Fermiso benim için cennet.
Kasnoyomi'de kalmamın sebebi annemin babam öldükten sonra beni burada yaşayan yaşlı çiftçi bir çifte vermeleriydi. Kaldığımız çiftlik evinde benim odam ineklerin geçtiği ahşap yolun dizili samanlarla örtülü çaprazından yapılma ahır bloguydu.
İlim gücüm sadece onlara hizmet etmek... Bir an aklıma oradaki ekmekçi gelmişti, acaba Vikonova da bu ekmekçi gibi miydi?
Vikonova, "Sana dedim, hey!"
-"Ha pardon, dalmışım bir an."
-"Ee sen neler yapıyorsun bakalım?"
-"Hiiç ben de çalışıyorum işte. Benim bir işim vardı, gidebilir miyim şimdi? Aklıma kaldı, özür dilerim."
-"Yok sorun değil."
Uzunca bir süre gelmemi bekledi. Koridorun sonundaki sadece kafam gözükecek şekilde oturup odadan çıkmasını bekledi. O masum teyze ile gene tek başıma kalmalıydım, belki uyanıksa sohbet ederiz. Derken odadan çıktı. Yüzünü göremedim ama yaptığım şey doğru değildi. Belki de benimle ilişki düşünmüyordu, her şey olabilir. O yüzden temkinli yaklaşmakta fayda olacak.
Gecenin yalnızlığı ile tek başıma kalınca geri eski halimle kendimi buldum ve beni çok rahatlattı. Nasıl çıkacağımı bilmiyorum, nasıl başlayacağımı da. Kendimi avutsam da o çok güzel ve onu da kaybedersem benim başka şansım kalmaz ki. Yaşlı teyze de ölü gibi uyuyor. Ya öldüyse? Harbiden bir kontrol edeyim bari. Sessizce kalkıp perdesini araladım. Pamuk gibi mutlu gözüküyordu. Nefes alıp almadığını kontrol etmek için parmağımı burnuma götürdüm.
Gözlerini birden açtı, korkudan bayılacak gibiydim. O da tekrar gözlerini yumup bir daha açmayacak gibiydi.
"Özür dilerim, ben senin oda arkadaşınım, Daymaski. Rahatsız etmek istemedim, sadece kontrol etmek istedim. İyi misiniz?"
Yaşlı teyze başını hafifçe sallayarak "İyiyim" dedi.
"Ee yanlış anlamazsanız kimseniz yok mu? Uzun bir süredir buradayım, ne geleniniz var ne de gideniniz."
Derin bir nefes alıp sanki uzun bir yoldan acele ile gelmiş, onu dinleyecek birini bulduğu için sabırsızlanan ama ne konuşacağını iyi bilen biri gibi gözüküyordu.
-"Yok evladım kimsem yok. Eşimi kaybedeli on yıl oldu, huzur evinde kalıyorum. Uff ehhh uff... Ama bir oğlum bir kızım var, daha hiç gelmediler ziyaretime. Torunlarımı daha hiç göremedim."
-"Neden peki? Onlara bir şey mi yaptınız?"
-"Evet yaptım. Onlara baktım, büyüttüm, okuttum, yuvalarını kurdum ama onlar bana bakmayı reddetti," dedi. "İstedi büyük kızım aslında ama sanki yanında kalmamdan rahatsız olacak ki eşiyle birlikte bir olup beni dışladılar."
"Bak evladım, bizim gibilerini yalnız toprak kabul eder, o da sadece ölüme gidenleri."
Aslında derin bir yapısı varken yorgunluğu sadece yüzeysel konuşmasına izin vermiş olacak ki birden gözlerini kapatıp uykuya daldı.
Bölüm 5
UYANIŞ
Perdenin duvara vuran sesleriyle, içime gelen taze havayı soluyarak uyandım. Yanımda uzun yıllar sonra başka bir yatakta da olsa birinin benimle uyuması beni bebek gibi yapmış olacak ki rahatlamış bir biçimde uyandım. Bir bardak su içmek için kalktığımda yaşlı teyzenin orada olmadığını gördüm. Artık benim de burada olan sürem dolmuştu ki hemşire odaya girip, "Artık hazırlan, seni taburcu edeceğiz," dedi.
Ona yaşlı teyzenin nerede olduğunu sorduğumda, "Sabah kontrol için geldik ve yaşamını yitirmişti, morga kaldırdık," dedi.
İçimi gene bir hüzün kapladı. Bu yalnız kadın, geçmişini çiğneyenler tarafından yalnızlıkla öldürülmüştü. Bunun da bir suç sayılması gerekmez mi? Böyle bir işleyişte bu da suç değil mi? Cenazesini almaya daha gelmemişler. Benim de kalasım yok, yoksa çocuklarına iki çift laf söylerdim ya neyse.
İş yerine doğru yola çıktım. Aslında Vikonova'nın dükkanına uğrayıp saatimi geri almak istiyorum ama gerçekten hiç param kalmadı ve yüzüne bakmaya utanıyorum.
Gene o dar sokaklardan başım eğik ve bandajlı bir şekilde Han'a girdim. Merdivenler dinlenmiş olacağım ki bu sefer zor gelmedi.
Kapıda Yüğernize beni şiir okuyarak karşıladı:
Merhaba suskun adam, merhaba yürekli insan, merhaba yalnız kahraman!
Sen bir bilinmezliğin içinde kaybolmuşsun,
Maceralarında bir bilinmezlik var,
Sen bitmişsin!
"Ahhh yeter artık! Tamam anladık, hadi müsaade et bana."
Ocağıma girdiğimde başka bir adamın olduğunu gördüm. Ayrıca Su da yoktu, her zaman bu saatte aynı yerinde yatardı.
"Hey Daymaski, Bay Fleni seni çağırıyor."
İçimde gene bir sıkıntı vardı. Bu benim yerime gelen adam ve patronun beni başkasıyla çağırması hiç hayır alamet değildi.
"Gel bakalım Daymaski. Üzgünüm, buraya kadar seni çıkardım, artık başkası çalışacak."
"Tabii efendim, hiç sorun değil."
"Tazminatını muhasebeden al ve çık."
"Teşekkür ederim efendim, her şey için sağ olun."
"Buyur," deyip kapıyı gösterdi. "Peki Su nerede?" diye sorduğumda, "Bilmiyorum, handa bir yerdedir işte, bak ne bileyim ben kardeşim," dedi.
Muhasebeden aldığım para beni birkaç ay idare edecek derecede vardı ama onun sonrasında neler olacağını kestiremiyorum.
Belki de artık benim köşem geldi. Yaşamayı seçmeyip kendi ellerimle bu kirli dünyayı tek tetikle temizlesem ne güzel olacaktı değil mi? Ah neyse, gene başlama dedim içimden.
Gerçi beni hep hayatta tutan şey de bu olmadı mı zaten? İntihar düşüncesi her düşlediğimde beni daha da çok yaşatmadı mı?
Kansoyomi'de o ahırda kalırken sürekli düşlediğim umutlarım vardı: bir iş yerinin patronu olup ticaret yapacaktım, bir karım olacaktı ve çocuklarım, onlara sahip çıkacaktım ve sevgi dolu kalbime daha da çok şey sığdıracaktım. Galiba hayalini yorganına göre uzatman gerekiyor Daymaski.
Hiçbir şey bilmeden böyle şeyler istersen olmaz ki. Önce onlar gibi yaşamayı öğrenip yüzüne maske takman gerekirdi. Sen içini olduğu gibi yansıtmadın mı? Her zaman böyle olursa olacağı bu değil miydi zaten?
Baksana etrafına! Her yer senin gibi insanlarla dolu zaten ama sen onlar gibi gözükmeyerek bir adım geri attın. Ne olacak şimdi he? Söylesene, ne olacak Daymaski? Nereye kadar böyle devam edeceğiz? Bir yerde bitmeyecek mi artık? Ben de bitmesini istiyorum. Karanlığın içine kendimi hapsettim ve asla kurtulamıyorum. Yalnızlık denen bu his beni bu kadar içine hapsetmişken orada duran o küçücük ışığa sarılmak istemez miyim söylesene söylesene Daymaski? Biz neyiz? Birer oyuncu muyuz yoksa bilinmezliğin birer kuklası mı? Biz buraya neden geldik acaba? Çok şey istediğimiz için mi hiçbir şey olmuyor acaba? Yaşamak, yaşamaya çalışmak sadece küçük küçük şeylerden ibaret bir şey mi? Mesela benim gibi düşünen milyonlarca insan varken sadece benim sesimin çıkmaması sadece bir tesadüf mü? Sen kimsin ki milyonlarca insan varken, milyonlarca kurtulmayı bekleyenler varken, artık bu işkencenin bitmesini isteyenler varken mucize
Bölüm 6
Hesaplaşma
Sabah uyandığımda aklımda Grinova vardı. Uyanışımın bu kadar sade ama güzel olmasını sağlayan kadın... Rutubetten boğazım kurumuştu, hemen bir bardak su içtim. Aklıma bir an Grinova'nın yanına gidip saati ona kimin sattığını öğrenmek geldi. Ayrıca olayı anlatıp bir konu açardım ve devam ettirecektim.
Ayrıca hatamın telafisi için ona bir çiçek alacaktım.
Gene marketçi ile karşılaştım. O bakışlar ah!
Bu sefer yanına gidip, "Merhaba, günaydın, iyi işler," dedim.
Şaşırmış gibi bir suratı vardı. Ne oldu da bu gizemli adam bana selam vermişti?
Marketçi, "Merhaba, günaydın, nasılsın?"
-"Teşekkür ederim, harika bir gün ve iyiyim. Selam vermek istedim."
-"Teşekkür ederim beni düşündüğün için."
Ve yüzündeki o sert bakışların yerini hafif de olsa ama gerçek bir gülümseme aldı. Artık bir sokak ilerideki büfeden ekmek almaya gerek yoktu, her zaman yolumu uzatırdım sırf bu olay için. Ama artık kafam yukarıda, bir eşi benzeri bulunmayan egomla süzülebilirdim. Üç ay da olsa özgürdüm, beni kullanmaya çalışan kimse yoktu etrafımda. Bu çok güzel bir his doğrusu. Grinova'nın dükkanına geldiğimde kapıda ve içeride kimsenin olmaması beni rahatlattı. Sakince girip konuşabilirdim ve bir de papatya aldım, valla beş on demet ama kokusu harika, aynı ona benziyor.
Arkası dönük masanın üzerini siliyor.
"Merhaba Grinova, günaydın, nasılsın?"
"Bak bak kimler gelmiş. Gel buyur otur, nasıl oldun, iyi misin?"
"İyiyim gayet, her şey yolunda. Sen nasılsın, baban ne yaptı?"
"O da düzeldi. Ben aslında seninle bir şey konuşmaya geldim. Bu arada bu çiçekler senin için."
"Ah teşekkür ederim, çook güzeller gerçekten, çok incesin."
"O saati kimden almıştın, hatırlıyor musun?"
"Hayır, babam aldı. İstersen ona sorayım."
"Peki, onu tekrar alabilir miyim? Elbette, ne kadar istiyorsun?"
"Para istemiyorum, çiçeklerle ödeşmiş olduk."
"Gerçekten çok naziksin, teşekkür ederim."
"Rica ederim."
"Çok güzelsin Vikonova," dedim içimden. "Çok benzersiz bir şeysin. Ben kadınlara nasıl yaklaşılacağını pek bilmiyorum, seni de uzaklaştırmak istemiyorum ama seni istiyorum Vikonova."
Gözlerim istemsizce süzülerek dudaklarına gidiyordu.
"Elimde değil, üzgünüm."
"Heh sorun değil, anlıyorum."
"Gerçekten anlıyor musun?"
"Seni anlamak kolay değil."
"Yok ya, ben basit biriyim zaten."
"Vikonova, seninle evlenmek istiyorum desem ne der acaba?" Dur bir dakika, böyle aceleci davranma. Hem burada olmaz, saati aldın nasılsa bir yerde randevuya çağır onu.
"Ee şey, istersen Mavi Liman'da bir akşam yemeğine çıkalım beraber, eğer uygun olursan."
"Bu aralar pek müsait değilim ama başka bir zaman ister misin?"
"Evet ama ne zaman?"
"Mutlaka bir zamanı vardır elbet."
"Peki tamam, ben gideyim en iyisi."
"Hoşça kal, hoşça kal."
Yüreğim titredi ama olsun, mutlaka bir gün ben de başaracağım. Gelmek isteseydi zaten bir şekilde kabul ederdi beni ama olsun.
Eve doğru yürürken gözüm bizim simitçiye takıldı gene. Biraz dedim yanına gidip sohbet edeyim. Hem bu adam iyi bir adam zaten, başka da bugün için yapacak bir şeyim kalmamıştı. İsmini biliyordum ama tam emin olamadığım için söylemek istemedim, kendisinden duyup samimi bir tokalaşma yapmak istedim.
"Merhaba, nasılsın büyük insan?"
"--Heh gel gel, ben de bir şeyler atıştırıyordum. Teşekkür ederim, ben tokum. Sen nasılsın, ne yapıyorsun, hayat nasıl gidiyor bakalım?"
"--Tanrıya şükür ki her şey yolunda, sadece artık eskisi gibi satış yapamıyorum, artık insanlar bir simit bile alamıyor."
"Gerçekten öyle. Kralımız neden enflasyonu bu denli bozuk yönetiyor anlamıyorum."
Bölüm etkileşimi
