3. bölüm · Saudade & Eksik Kalan Her Şey

Kırılma Noktası

Yağmur Ceylin

Hayat bazen bir nehir gibi akar; sakin, durgun görünen suların altında güçlü akıntılar gizlidir. İnsan, çoğu zaman bu akıntıyı görmez, sadece yüzeyde süzüldüğünü sanır. Ama gerçek, her zaman yüzeyde değildir; bazen düşmek, takılmak ve yönünü kaybetmek gerekir ki asıl gücünü keşfedebilesin.
Zorluklar, insanı yıpratmak için değil, sınamak için gelir. Her kaybediş, her yanlış adım, her engel aslında bir öğretmendir. Gözle görünmeyen dersler, sabırla ve cesaretle alındığında, insanın ruhunu şekillendirir. Zamanla anlaşılıyor ki, en değerli kazanımlar, en çok çaba sarf edilen anlarda gizlidir.
Ve bazen sadece durup nefes almak gerekir. Sessizlikte, kendi düşünceleriyle baş başa kalmak, kaybolmuş parçalarını bulmak ve yeniden bir bütün olmak… Hayat, çoğu zaman karmaşık, yorucu ve haksız görünse de, her düşüş bir başlangıca, her bitiş bir fırsata açılan kapıdır.

O adam, yanımızdaki masalardan birinden bir sandalye çekip Bora Bey’in yanına oturdu. Bu anı hiç böyle hayal etmemiştim. Kendimi düşündüğümden daha güçlü hissediyordum. O adama karşı içimdeki nefret kat ve kat artmıştı ve bu nefret bana dayanma gücü veriyordu.
“Kırat Bey, sizin burada ne işiniz var, öğrenebilir miyim?”
Bora Bey’in kinayeli sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Kırat konuştu.
“Boracığım, aslında gelmeyecektim ama bu konu benim için de çok önemli. Sonuçta şirketimiz söz konusu, değil mi?”
Bora Bey sinirle ensesini kaşıdı. Elini yumruk hâlinde masaya bıraktı. Anladığım kadarıyla Bora Bey bu adamdan hiç hoşlanmıyordu. Onun konuşmasına bile tahammül edemiyor gibiydi.
“Evet, haklısın. Neyse arkadaşlar, isterseniz kalkalım. Hatta daha şirkete geçmeyin. Zaten mesai bitim saatine çok az kalmış, evlerinize dağılabilirsiniz.”
Kırat denilen o adam elindeki telefonla ilgileniyordu. Hakan söze girdi.
“Peki Bora Bey, izninizle kalkalım o zaman.”

Herkes ayaklanmaya başlayınca iki görevli ellerinde eşyalarımızla içeri geldi. Görevliden trençkotumu alıp hızlı bir şekilde giydim, çantamı alıp telefonumu içine attım. Bir an önce eve gidip düşünmek istiyordum ve olanları Zehra’ya anlatmak istiyordum.
Zeynep’le beraber kapıya doğru ilerledim. Kapıda son kez vedalaştıktan sonra etrafıma taksi bulmak için bakındığım sırada sokağın dönemecindeki Bora Bey’i gördüm. Yanında Kırat vardı. Hararetli bir şekilde konuşuyorlardı, daha doğrusu tartışıyor gibiydiler.
İçimdeki merak duygusuna yenilerek biraz daha yaklaşmak için ilerideki durağa doğru yürüdüm ve içine girdim. Sesleri az da olsa duyuluyordu.

“O içerideki konuşman neydi peki? Değişik değişik konuşmalar… ‘Boracığım’mış.”

Ses o kadar az geliyordu ki daha fazla dinlemek istemedim. Ayağa kalktım, onlara sırtımı dönerek ilerledim. Elimi havaya kaldırıp bulunduğum yere yaklaşan taksiyi durdurdum ve bindim.
Sonunda eve gidiyordum. Ne yorucu bir gündü…
Bugün hakkında tek anladığım şey, Bora Bey ve Kırat’ın istemeseler de yakın olduklarıydı.
Şoföre evin adresini verdikten sonra çantamdan telefonumu çıkarıp Zehra’yı aradım.
Birkaç çalıştan sonra Zehra’nın enerjik sesini duydum.
“Nasıl geçti? Çabuk dökül! Neler oldu? Ay Biray, konuşsana!”
Sıkıntılı bir nefes aldım.
“Kızım, bir sakin ol, anlatacağım. Ama sen bize gel bugün. Şu anda taksideyim. Evde detaylıca konuşuruz. Şimdi kapatıyorum, hadi görüşürüz.”
“Tamam, o zaman ben de hazırlanıp size geliyorum.”
Telefonu kapattım. Sırtımı oturduğum koltuğa iyice yasladım. Çantamdan çıkardığım kulaklıklarımı takıp gözlerimi camdan dışarı çevirdim ve yağan yağmuru izledim.
“Başa sar…” diyordu şarkı.

Başa sar çünkü
Elimdekiler ne kalmadı, düştü.
Bir anda tersine döndü.
Gerçeği gördüm, hayalime küstüm…


“Hadi kızlar, sofraya gelin! Sonra günün dedikodusunu yaparsınız.”
Anneannemin sesiyle Zehra ile mutfağa ilerledik. Ben eve geleli üç saat olmuştu. Zehra’ya yaşadıklarımı detayına çok girmeden anlatmıştım. Bora Bey’in iyi bir adam olduğunu söyleyip duruyordu. Daha yüzünü görmediği adamın iyi biri olduğunu nereden çıkarıyordu? Sürekli saçma imalarda bulunuyordu.
Anneannem ya da dedem bir şey fark edecek diye korkmuyor değildim. Çünkü o kadar belli ediyordu ki bakışları; sanki “siz bizden bir şeyler gizliyorsunuz” der gibiydi.
Düşüncelerimden sıyrılıp masaya odaklandım. Yanımda Zehra, karşımda dedem, dedemin yanında anneannem oturuyordu. Burnuma gelen mercimek çorbası kokusuyla karnımın guruldadığını hissettim.
Anneannem konuşmaya başladı:
“Kuzum, ne oldu sana? Bir günde iştahın açılmış. Normalde seni yedirene kadar neler çekiyorduk, bizi şaşırtıyorsun.”
Tam konuşmaya başlayacaktım ki Zehra atladı:
“Değil mi anneanne ya, bu iş bu kıza iyi geldi galiba.”
Gülümsedim.
“Birtanem, sana kalsa ben 7/24 kendini aç bırakan, yemek yemekten nefret eden bir insanım ama öyle değil. Bugün ayrı bir acıkma var mı? Evet, fazlasıyla var. Herhalde artık bir iş kadını olduğum için yoruluyorum, bu da acıkmamı sağlıyor.”
Cümlemin sonuna doğru ciddileşmiş, adeta bir iş kadını gibi durmuştum. Masadaki herkes gülmüştü.
“E kızım, ilk iş günün nasıldı? Yordular mı seni ilk günden?”
“Yok dedem, o kadar çok yormadılar. Benim yorulma sebebim bünye alışık değil, ters tepiyor. Ama güzeldi… alıştım herhalde.”
Ah be dedem… Bilsen nelerle uğraşıyorum. Aklımda dönen o soru işaretlerini…
“Aman kızım, sen mutlu ol, sev de gerisi önemli değil. Bir de aklıma gelmişken söyleyeyim; bugün biri geldi.”
Biri mi gelmişti? Beni arayan o gizli numarayla bir alakası olabilir miydi? Sesimdeki endişeyi belli etmemeye çalışarak konuştum.
“Kim geldi, dede?”
“Hatırlar mısınız, sizin lisede çok yakın olduğunuz bir arkadaşınız vardı. Hatta üçünüz birlikte bize de gelmiştiniz birkaç kere… Adı neydi… Buse! Ha evet, Buse. O arkadaşınız geldi bugün, düğün davetiyesi getirdi. Evleniyormuş.”
Üzerimdeki büyük rahatlamayla Zehra’ya döndüm. Lisede mezun olana kadar üçlü bir gruptuk. Ta ki Buse’nin yurt dışına, iç mimarlık okumaya gitmesiyle aramızdaki tüm bağ kopana kadar… Sonra yine Zehra’yla baş başa kalmıştık.
“Aa, Buse… Hatırladım. Evleniyor muymuş? Vay be… Onun hiç evlenmeyeceğini düşünürdüm ben hep.”
Zehra’yı onaylarcasına kafamı salladım.
“Aynen, ben de hep öyle düşünürdüm. Aman neyse, hayırlısı olsun diyelim. Ne diyelim ki…”
“Kızım, gitmeyecek misiniz?”
“Bilmiyorum ki, anneanne… Gitmeli miyiz? Sen ne düşünüyorsun, Zehracığım?”
“Vallahi Biray, bence gitmeliyiz. Neden mi? Sen sormadan söyleyeyim… Kız kapıya kadar gelmiş, düğün davetiyesini kendi getirmiş. Bizi unutmamış. Hem altını çizmeden geçemeyeceğim; kızın ne kadar zengin olduğunu sen de hatırlıyorsun. İsterse birine verirdi davetiyeyi, ‘Götür, ver’ derdi. Ama kendisi gelmiş.”
“Tamam, haklısın galiba. Dede, davetiye nerede?”
“Oturma odasındaki ünitede.”
Ayağa kalktım, oturma odasına ilerledim. Ünitenin çekmecesinden davetiyeyi aldım. Siyah beyaz ve bir o kadar sadeydi. Tekrar mutfağa döndüm ve sandalyeme oturdum.
Davetiyenin tarih kısmına baktım. Yarını gösteriyordu.9 Eylül, Perşembe.
“E… bu davetiye yarını gösteriyor.”
“ Saat kaçta?”
“Akşam yedi.”
“Kızım, o zaman bir sıkıntı yok ki. Sen beşte çıkıyorsun. Hemen hazırlanırız, gideriz. Zaten yedi dedi mi tam saatinde orada olacağız diye bir şey yok. Biraz geç gitsek de bir şey olmaz.”
“Zehra, onda bir problem yok. Ama şöyle bir durum var… Bu düğüne pijamalarla gitmeyeceğiz herhâlde. Düzgün giyinmemiz lazım. Açıkçası benim böyle bir yere uygun elbisem yok. Senin var mı? Yok diye düşünüyorum.”
“Doğru ya… Ne giyeceğiz? Yarın iki saat içinde alabilir miyiz? Düşününce çok zor… Hazırlanmamız falan… Yetişmez gibi. Peki, şu an saat kaç?”
Duvardaki saate baktım.
“Beş yirmi sekiz.”
“Kalk! Alışverişe çıkıyoruz. Mağazalar akşam dokuzda kapanıyor, daha çok var. Hatta abimi arayayım, o bizi götürsün. Zaman kazanmış oluruz. Hem de bize yardımcı olur, fikir verir. Anlar böyle işlerden.”
“Yusuf abi işte değil mi? Nasıl gelecek?”
“Bugün tatil günü onun. Evde boş boş oturuyordur şimdi.”
“Tamam o zaman, sen abini ara. Ben şu sofrayı kaldırmaya yardım edeyim.”
Tam dedemlere yardım edecektim ki anneannem elimden tuttu.
“Sen bırak işi gücü, git güzel güzel alışveriş yap. Hatta ünitenin ikinci gözünde kredi kartı var, onu al. Kendi kartını kullanma, onu kullan. Hadi çabuk hazırlan, Yusuf’u çok bekletmeyin.”
“Tamam, o zaman ben hazırlanmaya gidiyorum.”
İkisinin de yanaklarından öpüp odama geçtim.
Dolabımın kapağını açtım ve biraz bakındım. Altıma beyaz, yüksek bel, havuç model bir pantolon; üstüme de siyah, kare yaka, uzun kollu bir bluz giydim. Bu günlerde hava yavaş yavaş soğumaya başlamıştı, o yüzden uzun kollu tercih etmiştim.
Siyah küçük çantamı aldım. Telefonumu, kartımı, cüzdanımı içine koydum. Saçlarımı gelişi güzel tarayıp omuzlarımda bıraktım.
Bej trençkotumu giydim ve Zehra’nın yanına, mutfağa geçtim.
“Ben hazırım. Yusuf abi geldi mi?”
“Birkaç dakikaya buradaymış. O gelene kadar ayakkabılarımızı giyelim, zaman kaybetmeyelim.”
Kafamla onayladım. Kapıya ilerledik. Siyah spor ayakkabılarımı giydim.
Merdivenlerden inmeye başladık. İkinci katta oturuyorduk.
Kapıdan çıkar çıkmaz siyah, sedan bir Megan önümüzde durdu. Arabanın camı açıldı, Yusuf abi kafasını uzattı.
“Abi, arabayı mı değiştirdin?”
Kafasını salladı.
“Evet, nasıl?”
Zehra’yla aynı anda:
“Ufff, yakıyor! Çok iyi!”
Üçümüz de gülüşerek arabaya bindik. Zehra öne, ben arkaya oturdum.
Biraz düşününce… hayat gerçekten sürprizlerle doluydu.Daha bugün o kadar şey yaşamıştım ki… saymaya kalksam bitmezdi.
Ama şimdi…
Hiçbir şey olmamış gibi, yüzümde bir gülümsemeyle alışverişe gidiyordum.
Garipti.
İnsan her şeye rağmen devam edebiliyordu.Alışıyordu belki de… ya da alışmak zorunda kalıyordu.
Bazen hiçbir şeyi fazla düşünmemek gerekiyordu.Sadece akışına bırakmak.
Yoksa insan kendi kafasının içinde kayboluyordu.


Reyonların arasında kaybolmuşçasına dolanıyordum. Zehra, gelir gelmez istediği gibi bir elbise bulmuş, az önce kabine girmişti. Bense hâlâ arıyordum.
Yusuf abi de bekleme koltuklarına geçmiş, telefonuyla uğraşıyordu.
Pek çok elbise görmüştüm ama hepsi çok abartılıydı. Ben daha sade, tek renk bir elbise istiyordum.
Tam o sırada…
Rengârenk elbiselerin arasında tek başına kalmış siyah bir elbise gözüme çarptı.
Bir çırpıda elbiseyi üzerime tuttum. Balon kollu, kalp yaka, mini bir elbiseydi. O kadar güzeldi ki… hiç düşünmeden kabine yöneldim.
Arkadan Yusuf abiyle Zehra’nın duyabileceği şekilde seslendim:
“Ben de kabine giriyorum! Buldum galiba.”
Cevap beklemeden içeri girdim.
Üzerimdekilerden hızla kurtulup dikkatlice elbiseyi giydim. Kabinde bulduğum tek bantlı topuklu ayakkabıları da ayağıma geçirdim.
Karşımdaki aynada kendimi inceledim.
Elbise… üzerime kusursuz oturmuştu. Sanki özel olarak benim için dikilmiş gibiydi. Boyu ne hareket etmeme engel olacak kadar kısaydı ne de rahatsız ediciydi.
Tam istediğim gibiydi.
Kendimi incelemeyi bırakıp kabinden çıktım.
Zehra benden önce çıkmış, Yusuf abinin yanına oturmuş bekliyordu. Beni fark ettiklerinde ikisi de gülümsedi.
Karşılarına geçip kendi etrafımda döndüm.
“Olmuş mu?”
Zehra hiç düşünmeden konuştu:
“Çok güzel olmuş. Bunu alalım.”
Yusuf abi de kafasıyla onayladı.
“Katılıyorum, Biray. Çok güzel olmuş, bunu almalısın.”
Utangaç bir gülümsemeyle:
“Teşekkür ederim… Zehra, kalk da seni de bir göreyim.”
Ayağa kalktı, kendi etrafında döndü.
“Nasıl?”
“Ay, sen de çok güzel olmuşsun! Sana çok yakışmış.”
Üzerinde gri, drape detaylı, şifon bir elbise vardı. Dizlerinin iki parmak üstünde bitiyordu. Önü V yakaydı. Ona da gerçekten çok yakışmıştı.
Hemen kasaya ilerledik. Elbiselerimize uygun ayakkabı ve çantaları da seçtikten sonra ödemelerimizi yapıp alışverişi tamamladık.
Sonrasında dışarı çıkıp arabaya geçtik ve eve doğru yola koyulduk.
O kadar yorgundum ki… Hem bedenen hem de ruhen tükenmiş hissediyordum. Tek istediğim şey bir an önce uyumaktı.
Ama bir yanım da heyecanlıydı.
Yıllar sonra, bir zamanlar benim için çok değerli olan birini görecektim. Üstelik yarın tekrar işe gidecektim.
Doğru ya… Haftanın altı günü çalışılıyordu.
Çalışmak zormuş.Hele benim için… daha da zor.
Hayatımda en nefret ettiğim insanlarla aynı ortamda bulunmak zorundaydım.
Bir insan için daha ne kadar zor olabilirdi ki?
Kafamdaki düşüncelerden sıyrılıp başımı arabanın camına yasladım. Gözlerimi kapattım.
Radyoda İkilem çalıyordu ; sözler sanki içimdeki fırtınayı, heyecanı ve yılların bıraktığı boşlukları anlatıyordu. Zaman akıp gidiyordu, ben ise bir anlığına durup hayatımın film şeridini izliyordum. Her kazanç, her kayıp, her adım… Hiçbir şey kolay değildi, ama tüm bunlar beni ben yapan parçalar olmuştu.

“Hadi Biray, kahven soğuyacak! Bir üst değiştirme bu kadar uzun süremez. Ben hem üst değiştirdim hem de kahve yaptım, sen hâlâ geleceksin. Hadi bağırtma beni, dedenler uyanacak!”
“Tamam ya, geldim işte! Bu ne sabırsızlık, sakin ol.”
Eve geleli daha yarım saat bile olmamıştı. Hemen üstümüzü değiştirmiş, şimdi kahvelerimiz eşliğinde günün ikinci değerlendirmesini yapmaya hazırlanıyorduk.
Daha doğrusu…
Ben anlatacak, Zehra dinleyecekti.Tekrar tekrar ve tekrar…
“Kapalı balkona geçelim. Orası sıcaktır şimdi. Kapıyı kapatırız, rahat rahat konuşuruz.”
Kafamla onayladım.
Elimizde kahvelerle balkona geçtik. Yerdeki iki yastığın üzerine oturduk.
Zehra merakla konuştu:
“Ben bu adamı çok merak ettim şimdi… Nasıl biri? Tipi nasıl?”
Şaşırdım.
Ya bu soruyu sormasaydı…
“Tipi… Normal bir erkek işte. Ne yapacaksın adamın tipini, Allah Allah…”
Gözleri büyüdü, sesini yükselterek koluma vurdu.
“Ya Biray, bilmiyorum ama bu adam bana bir sempatik geldi. Neden bu kadar düşmansın adama? Sana yardım bile etmiş. Bak aklıma ne geldi… Bu adam ünlü. Sosyal medya hesabı illa ki vardır. Gel bakalım.”
Bu benim aklıma nasıl gelmemişti?
Belki bir aile fotoğrafı falan vardır… Aralarında bir bağ varsa çözebilirdim.
Zehra telefonundan arama yapmaya başladı. Birkaç isim denedi. Çıkan hesaplardan ilkine girdi.
Takipçi sayısı oldukça yüksekti ama mavi tik yoktu. Paylaşımlar genelde siyah beyaz ya da kahve tonlarındaydı. Doğa ve sanatsal fotoğraflar da az değildi.
Arada tek başına olduğu bir fotoğrafa tıkladı. Büyük ihtimalle yurt dışında, bir balkonda çekilmişti.
Siyah beyazdı… ama gerçekten çok etkileyiciydi.
“Biray, bu adam çok iyi ama şuna bak… Çok efsunlu bir havası var. Ama biraz da karamsar gibi. Garip.”
“Öyle… haklısın. Değişik biri…”
Kısa bir duraksamadan sonra:
“Artık Bora Bey mevzusunu kapatsak mı? Neyse, onu boş ver. Ben yarın için heyecanlıyım. Sende durumlar nasıl?”
“Peki, dediğin gibi olsun. Aynıyız… Ben de çok heyecanlıyım. Yıllar oldu… tam beş yıl. Ne çabuk geçti.”
İç çekerek konuştum.
“Zamanı elinle tutamıyorsun ki… Sanki daha dün gibi ilk tanışmamız. Birlikte sınava hazırlandığımız geceler…”
Kısa bir duraksama.
“Büyüdük galiba… çünkü dertlerimiz de büyüdü. Artık sınav derdim yok ama ondan bin kat zor dertler var gibi.”
Zehra yastığını yanıma çekti.
Sıkıca sarıldı.
“Deme öyle… Biliyorum, önümüzde kolay günler yok. Ama önemli olan birlikte kalabilmek. Birlikte her şeyin üstesinden gelebiliriz. Ben buna inanıyorum.”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Bir şey diyeceğim ama bu ciddi ortamı da bozmak istemiyorum…”
“Söylesene.”
“Seni ilk defa bu kadar ciddi görüyorum. Zehra… duygulandım galiba.”
Gülmeye başlayınca sinirlendi, kolumu cimcikledi.
“İyi ki iki dakika ciddi olayım dedim, o da sürmedi!”
İkimiz de kahkahalara boğulduk.
Bir süre sonra esnemeye başladım. Uykum gelmişti.
“Elimizi yüzümüzü yıkayıp yatsak mı? Yarın işe gideceğiz. Sen okula, ben şirkete… Bir de düğün var.”
“Sen var ya Biray, tam tavuksun. Tamam, yatalım.”
Umursamaz bir bakış attım.
Gerçekten uyumalıydık. Yarın önemli bir gündü.
Bir gecenin daha sonuna gelmiştik.
Zamanın hızına yetişmek zordu. Daha dün bu evin önünde koştururken… şimdi avukat olmuş, hayallerimin, yapmak istediklerimin ve adaletin peşinden koşuyordum.
Kolay gibi görünüyordu belki… ama değildi.
Bu süreç gözümün önünden bir film şeridi gibi akıp gidiyordu.
Hiçbir şey kolay kazanılmıyordu.
Bir şeylere ulaşabilmek için…bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyordu.

Vücudumda hissettiğim dinçlikle gözlerimi açtım. Yatağı çok sarsmadan oturdum ve hemen ayak ucunda hâlâ uyuyan Zehra’ya baktım. Dikkatlice banyoya ilerledim. Aynada kendime bakarken, saçlarımın birbirine girip kabarması dışında her şey yolundaydı. Avuçladığım suyla yüzümü yıkadım, günlük bakımımı tamamlayıp odama döndüm. Saat yedi on geçiyordu. Zehra’yı nazikçe uyandırdım:
“Zehra, uyan hadi, okula geç kalacaksın.”
“Ya bırak beni… gitmeyeceğim okula.”
Gülümsedim; bu kızın uyku aşkı her seferinde beni şaşırtıyordu.
“Sana kötü bir haberim var,” dedim, kulağına yaklaşarak. “Artık öğrenci değilsin. ÖĞRETMENSİN, kalk lan!”
Mırıldandığı bir küfürle kalktı. Ben dolabımın karşısına geçtim. Günlük kıyafet seçmek zordu ama keyifliydi. Dizimin biraz üzerinde biten bej etek ve uyumlu ceketimi giydim, içine beyaz ipli askılı bluz ekledim. Saçlarımı düzelttim, hafif makyajımı yaptım ve hazırdım. Zehra’ya mutfakta veda ettikten sonra evden çıktım ve karşıma çıkan ilk taksiye atlayıp şirkete doğru yola koyuldum.
“Günaydın Biray.”
Sesle elimdeki fincanı bırakıp arkamı döndüm.
“Günaydın Zeynep. Kahve ister misin?”
“Olur, uyanmış olurum… Bir türlü uyanamadım.”
Önüme dönüp bir fincan daha aldım, kahveyi doldurdum. Masalara ilerledik, kahveleri koyduk ve biz de oturduk.
“Ellerine sağlık, çok güzel olmuş,” dedi.
“Afiyet olsun.”
Kafamı etrafa çevirdim. “Bugün etraf bir sessiz gibi.”
“Evet, şirket bugün daha boş çünkü çoğu yönetici işlerini sabah erkenden halledip hazırlık yapmaya gitti. Sen sormadan söyleyeyim: Kırat Bey’in yiğeninin düğünü varmış, herkes oraya hazırlanıyor. Hakan Bey de yok, Bora Bey de sabah erkenden gelip halledip gitti.”
Akılları kurcalayan sorumun cevabı sonunda önümdeydi.
“Bora Bey ve Kırat Bey arkadaş mı?”
“Hayır, yanlış bilmiyorsam kuzenler. Ama Bora Bey’in bir ablası var, adı Burçin; Kırat Bey’le evli, yani aile içinde evlilik yapmışlar.”
Her şey kafama oturmaya başlamıştı. Belki de Bora Bey’in Kırat’ı sevmemesinin sebebi, ablasının evliliğini onaylamamasıydı.
“Anladım… Bu kadar yakın olmalarını beklemiyordum. Peki bugün evlenen kim?”
“Adını hatırlamıyorum. Ben burada çalışmaya başladığımdan beri hiç görmedim. Tek bildiğim, Kırat Bey’in kız kardeşi.”
Kısa bir süre daha oturduktan sonra odalarımıza dağıldık. Dosyalarımı hazırlayıp erken çıkacaktım. Günler aklımın içinde dönüp dolaşan soruların cevaplarına kavuşmuştu. Zaman geçtikçe, aklımdaki boşluklar bir bir doluyor, hayatın ritmi yavaş yavaş anlam kazanıyordu.
Yaklaşık 10 dakikadır bulunduğum aynanın önünde kendimi izliyordum. İşten eve gelmiş, hazırlanmış, Zehra’nın hazırlanmasını bekliyordum. Son kez aynaya baktım. Kendimi baştan aşağı süzdüm. Üzerime balon kollu, kalp yakalı siyah mini elbisemi giymiş, altına da siyah tek bantlı ayakkabılarımı giymiştim. Saçlarıma hafif su dalgası verip omuzlarıma bırakmıştım. Gözlerime toprak tonlarında bir far, dudaklarımı da renklendirmek adına farımla uyumlu toprak rengi bir ruj sürmüştüm. Baştan aşağı hazırdım ve hâlâ Zehra’yı bekliyordum.
“Hadi Zehra ya, geç kalacağız, defileye gitmiyoruz.”
“Sende ne sabırsızsın be, geldim.” Gözlerim kocaman açıldı. Biraz iltifat etme vakti gelmişti.
“Oha kızım, ne olmuş sana?”
“Nasıl olmuş, kötümü olmuş?” gülümsedim.
“O kadar güzel olmuşsun ki, maşallah.”
Üzerinde buz mavisi v yaka, dizlerinin üzerinde biten şifon elbisesi vardı. Ayaklarında elbisesinin renginde tek bantlı bir ayakkabı vardı. Saçlarını ensesinde bol bir topuz yapıp kenarlarından saç tutamları bırakmıştı. Makyajını beklediğimden sade tutmuştu. Farı buğulu bir açık maviydi, ruju doğala yakın toz pembeydi, uyum içindeydi. Gözlerim saate gitti. Saat 6.30’du.
“Artık çıkalım mı? Yarım saate anca gideriz, taksi gelmek üzeredir.”
Zehra kafasıyla onayladı. Yavaş, yavaş aşağıya indik. Aşağıya indiğimizde taksi gelmişti. Beklemeden bindik. Çünkü hava biraz soğuktu, esiyordu. Bulutlar ağlamaya hazırlanıyor gibiydi. Yol boyunca konuşmamıştık. Mekâna yaklaştığımızda Zehra’ya döndüm:
“Birbirimizin yanından ayrılmıyoruz. Bize ayrılan masada oturuyoruz. Zamanı gelince onu göreceğiz, tamam mı?”
Kafasıyla onayladı.
“Tamam da Biray, ben çok heyecanlandım. Neden böyle oldu? Aman neyse, sakin olmalıyım. Sakin ol Zehra, sakin ol…”
“Gören de zannedecek savaşa gidiyoruz. Düğüne gidiyoruz, sakin ol, neredeyse geldik, hazırlan çantanı al eline.”
“Tamam, sakinim, germe beni.” Şaşırmıştım.
“Ne ben mi seni geriyorum? Ben ne yaptım be…”
Taksi durunca söylediğime vermeden Zehra hemen arabadan indi. Ben de taksi ücretini ödeyip çantam elimde arabadan indim. Önümüzde çiçeklerle süslenmiş kocaman bir giriş ve girişte iki tane genç görevli vardı. Görevlilerden biri bizi görünce gülümsedi. Yanına ilerledik.
“Merhabalar, hoş geldiniz. Adınızı öğrenebilir miyim?”
“Hoş bulduk, ben Biray Yılmaz ve Zehra Zorlu.”
Elindeki davetli listesinden adımızı bulup işaretledi. Sonra bize döndü:
“Buyurun, size eşlik edeyim.” Gülümseyerek onayladık. Görevli önde, biz arkasından ilerledik. Bizi denize bakan masalardan birine oturttu. Gülümseyerek konuştu:
“Lavabolar şu ileride, sağda. Az sonra nikah merasimi başlayacak. İyi eğlenceler.”
Tekrardan gülümseyip yanımızdan ayrıldı. Birbirimize döndük. İlk ben konuştum:
“Nasıl hissediyorsun?”
“Daha iyiyim ya, boşuna stres yaptım. Hadi artık başlasa da şu merasim bitse, gitse biz de kurtulsak, yoksa heyecandan öleceğim. Sebebini bilmiyorum ama içimde bir endişe var, sanki eski Buse’yi karşımızda göremeyeceğiz gibime geliyor.”
Elimi masanın üzerinde ki elinin üzerine koydum.
“İllaki karşımızda eski Buse’yi bulamayacağız, çünkü büyüdü, hatta büyüdük. O da karşısında eski Biray’ı, eski Zehra’yı göremeyecek. Bu çok doğal bir şey. Baktık hoşumuza gitmeyen şeyler oldu, öyle sık görüşmeyiz, olur biter. Bu kadar, kasma.”
Kafasını salladı.
“Tamam. Bak, başlıyor galiba bir hareketlenme var girişte.”
Kafamı girişe çevirdim. Evet, başlıyordu. İlk olarak birkaç görevli elinde kameralarla kadrajımıza girdi. Peşine beyazlar içinde Buse…
Saniyeler sonra hayat arkadaşı olacak insanla masalarına doğru ilerlediler. Oturdular ve nikah memuru o soruyu sordu:
“Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Sonra yüksek sesle bir “evet”ler dendi, imzalar atıldı. Ayağa kalkıldı. Gelin hanım evlilik cüzdanını havaya kaldırarak damadın ayağına bastı. Sonra gülümseyerek gelenlere bakmaya başladı. En son bizim masaya baktığında gülümsemesi büyüdü, bizim de aynı şekilde. O değişmemişti, hâlâ aynıydı; bakışlarında gördüm.
Herkes yerlerine oturdu, biz de oturduk. Gelin ve damat tek tek masaları gezmeye başlamıştı. Sıra bizim masamıza gelmişti. Ayağa kalktık, üçümüz aynı anda birbirimize sarıldık.
“Çok özlemişim,” diye fısıldadı kulağımıza.
“Biz de,” dedim. Yıllar geçse de sanki şu anda daha dün görüşmüşüz gibiydik. Ne kadar zaman geçse de zaman bizden bir şey çalmamış gibiydi. Koptuğumuz yerden tekrar bağlanmış gibiydik. Ayrıldık birbirimizden. Zehra Buse’nin bir elini, ben diğerini tutuyordum. Zehra konuştu:
“Çok güzel olmuşsun. Açıkça konuşacağım; aramızda hangimiz evde kalır muhabbeti yapıyorduk ya, ben hep senin evde kalacağını düşünürdüm. Şu anda şoku hâlâ üzerimden atamıyorum. Sen evleniyorsun. Pardon, az önce evlenmiştin.”
Üçümüz de gülmeye başladık. Zehra duygusal ortamlarda ciddiliği bırakmıyor, ben konuştum:
“Görüyorsun Buse, biz hâlâ aynıyız. Ben aynı Biray, Zehra aynı Zehra, sen de aynı Buse misin?”
Gülümsedi.
“Ben de aynı Buse’yim, tek fark eski flörtöz Buse yerine, yeni gelin Buse var karşınızda. Ay, onu bunu bırakın da, size ne olmuş böyle, taş gibi olmuşsunuz.”
Zehra lafa atladı:
“Ne bekliyordun kızım? Sen güzelleşeceksin, biz kalacağız ha.”
Zehra’nın her kelimesi bende gülme yetisi getiriyordu. Buse’de aynı şekilde.
“Zehra, gerçekten hiç değişmemişsin. Bir konuda size dürüst olmak istiyorum. Açık konuşacağım, ben geleceğinizi hiç düşünmüyordum. Bunca yıl aramadım, sormadım. Size ne kadar teşekkür etsem az, beni bugünümde yalnız bırakmadığınız için gerçekten teşekkür ederim, iyi ki varsınız.”
Zehra konuştu:
“Biraz daha böyle konuşursan ağlayacağım ve senin yüzünden makyajım akacak. Düğünün en çirkin kızı olacağım, sus, tamam mı?”
Kafamla onayladım.
“Zehra’ya katılıyorum. Makyajımın bozulmasını hiç istemem. Tabi bunları konuşacağız, konuşmayacağız değil ama bugün senin en mutlu günün, hadi git diğer masaları gez, insanlar seni bekliyor.”
Kafasıyla onayladı.
“Elimden geldiğince yanınıza uğrayacağım.” Arkasını döndü ve diğer masalara ilerledi. Biz de tekrar yerlerimize oturduk. Zehra’ya döndüm:
“Hiç değişmemiş, hâlâ aynı. Bir an üçümüzün bir arada olduğu günler aklıma geldi. Duygulandım ya.”
“Al benden de o kadar, bir ara az daha ağlayacaktım.” Onun konuştuğu masaya baktık. Yüzünde güller açıyordu, çok mutlu gibiydi.
“Umarım mutlu olur,” mırıldandım. Zehra cevapladı: “Umarım.”
Birkaç dakika sonra Zehra’nın telefonu çaldı.
“Kim arıyor?”
“Abim, ama bu seste konuşamam, ben bir dışarıda konuşup geleyim, tamam mı?” Kafamı salladım.
Ben lavaboya, o dışarıya ilerledi. Girişteki görevlinin yönlendirmesine uyarak ilerledim. Tuvalet yazan kapıyı gördükten sonra doğru yolda olduğumu anladım ve Hızlandım. Kapının önüne geldim. Tam kulpu kavrayacakken, müzik sesine karışık, metalin yere çarpma sesi duydum. Hızla arkamı döndüm; kalbim birden hızlandı. Ses giderek yaklaşıyordu, yankısı koridor boyunca çınlıyordu. Her adımda devrilen eşyaların sesi artıyordu, ama içerideki müzik onları bastırıyordu. Tüylerim diken diken oldu, içimde bir soğuk dalga yayıldı. “Ne oluyor burada? Kim var? Gitmeliyim… ama gitmemeliyim…” diye düşündüm. Her adımımın sesi kulaklarımda çınlıyordu, nefesimi tutuyordum. İnsan sesleri ekleniyordu—nefes nefese, boğuk, korkulu… Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
Kapının önüne geldim. Elimi kulpa attım. Beynim çığlık çığlığa “Gitme, başına bela açma!” diyordu. Ama kalbim tam tersi, içimde kalmasın istiyordu. İçimdeki merak korkudan daha güçlüydü, ve tuhaf bir cesaretle kulpu yavaşça aşağı bastım.
Kapı açıldığında nefesim kesildi. Etrafta her şey darmadağınıktı: kutular, temizlik malzemeleri, devrilmiş bir sandalye… Sırtı dönük bir adam ve önünde yerde nefes nefese kalmış başka bir adam vardı. Gözlerim dondu. İki çift göz, kapının açılma sesine tepki olarak bana kilitlendi. Kalbim deli gibi çarpıyordu, ellerim titriyordu. “Bora… Kırat… Bu nasıl mümkün olabilir? Ne… ne oluyor burada?” diye düşündüm. Şaşkınlıktan gözlerim büyüdü; tam karşımda, üstü başı dağılmış, kaşının kenarı kanayan Bora Kutlusay duruyordu. Onun önünde, ağzı burnu kan içinde Kırat Kutlusay yatıyordu…