3. bölüm / 6
Sangal’ın KehanetiKâtip bir ağaç
Bölümler 6Şu an: Kâtip bir ağaç
🎼 Audiomachine — Guardians at the Gate
𓆩𖤓𓆪
Hırçın bir şahin gibi gözlerimi dikmiştim yeni obamıza. Sözde savaşa karşı olan halkımız için çevre güvenli hâle getirilmişti.
Oysa ben isterdim ki Karan gelse de bu kez savunmasız olmasam. Kendi enerjisini bana yükleme sebebini şimdi anlıyordum; ben sağlam olduğumda beni kullanacaktı. Onun komutlarına uyacaktım sözde. Bize göre, enerjisi alınan kişiye uyum sağlamazsan lanetlenirsin.
Ancak bunu isteyen çok kadın olduğunu da söyleyebilirim. Yine de ben isteyen tarafta değildim; onun kölesi olacağıma lanetlenirdim. Ve ezberlediğim bir Gezgin seyahatnamesinde (gezi yazısında) şu yazıyordu:
Kutlu lanetten kurtulabilmek için bir ritüel vardır.
Ve bu, sadece Osal Kalesi'ndeki Alpargu isimli kitapta geçer. Aynı kitabın ikinci cildinde, Alpargu kitabında Hayat Ağacı ile ilgili kıssaların da yazdığından bahsediyordu.
O hâlde gidilecek bir rota vardı. İlim öğrenmek bir gezginin doğasıydı ve ailemi çoktan ikna etmiştim.
Ve sıra yola çıkmaktaydı.
Tabii bunun için atımın arkasına atmam amacıyla annemin hazırladığı yol çuvallarını almam gerekiyordu. Atım için su bulmak zor olduğundan ağaç kaması da (ağaç musluğu) almıştım.
İki adet çuval vardı. Birini açtığımda ince bir pike ve yün kıyafetler gördüm. Üstümdeki zırhla gideceğimden yün kıyafetler işime yarardı. Ayrıca büyük bir sefer tası vardı ve içinde yemek olduğunu tahmin etmek zor değildi. Biraz su dolu matara ve çizmeler de vardı; ayağımdaki, bir gezgin kültürü olan çarıklara kıyasla iş görürdü. Çuvalı kapattım. Diğeri ise ot doluydu ve bir adet su kabı vardı; bunlar da Tulpar'ımızın yiyecekleriydi.
Kırat'ın yanına gittiğimde üzerine bir eyer seçebilmek için at çadırının ortasındaki eyer numunelerinin yanına gelmiştim. Beyaz bir eyer mi giderdi, siyah mı, kahverengi mi? Ve hangisi daha rahattı?
Bence kahverengi, geleneksellik ve ciddiyet katardı; geleneksellik pek Karan için uygun değil gibiydi. Ayrıca siyah asalet verse de ben gösteriş yapmaya meyilli biri değildim. Beyaz da Kırat için dardı. Ah, hangisini seçecektim?
En iyisi hiçbiriydi; siyah ve kahverengi olan hepsine bin basardı.
Eyeri Kırat'ın üstüne indirdiğimde parlak tüylerini okşadım ve tarak alıp tüylerini taramaya koyuldum.
Kırat'ın kanatlarına su sıktım; bu, onun ferahlamasını sağlıyordu. Önüne daha sonra ot attığımda o da onu yemeye koyuldu ve babam at çadırına girdi.
"Hayat bazen Kırat olmayı bile istetiyor; bu ata hep çok bağlandın, kızım," dedi gülerek.
Babamın bu cümlesine gülerek karşılık verdim ve atımı yıkamak için biraz su ve sünger aldım.
"Gezginler bazen bireysel geziler yapar; ancak kızım, senin bireysel gezi yapman ilk kez olacak. Ayrıca soruyorum ki dün Osal Krallığı'nın saldırısına uğramışken bu, çok da normal değil gibi duruyor. Karan tarafından getirildin ve tek dediğin, detayları hatırlamamandı, kızım. Ama ben bir iki parçayı yerine oturtmazsam izin vermem."
Babamın bu uzun cümlesi beni biraz germişti. Açıkçası yine de ondan bir şey saklamak istemedim.
"Ama engel olursan, baba..."
"Neyse ne, tamam!" dedim sinirle soluyarak. "Bana enerjisini verdi Karan ve enerji yok etme ritüelinin olduğu tek kitap onun kütüphanesinde. Sızmam gerekecek."
Babam başını kaldırıp bana baktı ve söylediğime pişman oldum. Geri adım atmalı mıydım? Benlik değildi. Yoksa dikbaşlılık mı yapmalıydım? Hayır, olmaz; önce ataya saygı...
"Bunu yenmezsen kölesi olursun ve bu gezginliğe aykırı," dedim.
Gözlerinde bir duygu belirdiğinde bunun endişe olduğunu anlamak zor değildi.
"Sen o gücün esiri olmayacaksın, kızım. Git ama bunu bir sen, bir de ben bileceğiz. Karan açıklayana kadar zihnin bulanıkmış gibi davranmaya devam et," dedi.
O anda buruk bir gülümseme yüzüme yayıldı ve atı süngerle temizlemeye başladım.
"Sadece bu kadar değil," dedim babama doğru. "Hınkır Münkür saldırısına uğradığımda, Hınkır Münkür yakıcı bir sıcakla saldırdı. Yani ehlileştirilmişler ordularında genetiği bozulmuş yaratıklar var. Bana saldırdıktan sonra Karan yanıma geldiğinde, 'Bir Hınkır Münkür'ün sihirli enerjisini hissedemiyorum,' diyerek geldi."
Babam kaşlarını çattı.
"Bizi koruyan enerji bir ongun enerjisiydi ancak kim yaptı, bilemedik. Ongunlar kolay kolay korumaz. Ayrıca sen zarar görürken senin ongunun gelmedi mi?" dedi.
Ben ise buruk bir sesle ekledim:
"Ongunum sizi koruyordu."
"Ve bizim için zarar gördün," dedi ve bana hüzünle baktı. "Kendin için çabalamayı öğrenmelisin."
"Ailem ve obam uğruna kendimi feda ettim ben. 'Fedasız ekmek yenmiyor,' dersin hep..." dedim.
"Ama ölüm döşeğine gelince başkaları bir şeyleri feda etmeli ve sen bir kez gurursuzluk edip kendini düşünmelisin. Feda bir yere kadar edilir, kızım. Senin adına endişeleniyorum..."
Sözlerine karşılık, "Endişeyle hayat geçmez. Beni Alkarısı kovalamasa ben belki de dere kenarına gitmeyecektim. O Alkarısı ordudan önce geldi ve ben o Alkarısı'ndan sonra bir Ak Ana gördüm," dedim.
Atımı yıkamayı bitirip büyük bir bezle üzerini silmeye başladım.
Annem, babamdan sonra içeri girip elinde küçük bir sefer tasıyla koştu.
"Kızım, bunun içinde karışımlar var. Bak, bu ilk kaptaki arbamak; acil bir yaran olduğunda sana iyi gelecek. İkincisi, ak büyü. Bunun içinde Bükrek'in gücüne güvenenler için görünmezlik var. Sonuncusu ise enerji ağacından öğütülmüş bir bal."
Annemden gülerek sefer tasını alıp çuvala attım ve atın önündeki bitmiş ot ve su kaplarını çekip eyeri daha düzgün hâle getirdim.
"Hadi, sarıl bakalım ailene," dedi annem.
Gülümseyerek sarıldığımda babam başıyla onay verdi.
"Sizi bir hafta da olsa özleyeceğim ben," dedim ve ikisi de aynı anda saçlarıma bir öpücük kondurdu.
𓆩𖤓𓆪
Yola çıktığımda obamda geleneksel bir uğurlanma merasimi oldu. Biri ilim haftasına bireysel gönderildiğinde herkes tarafından uğurlanır, toplu gidilirse herkes sadece kendi sevdiğini uğurlardı.
Obanın dışına çıktığımda ağır ağır gidiyordum. Kırat'ın enerjisi hemen bitsin istemediğim için yolun yarısını karada, yarısını gökte geçirmek isterdim. Ve yavaş yavaş yola koyuldum.
𓆩𖤓𓆪
Ve uzun çöllerden geçip kayalıkların ardına geçmem gerekmişti. Yolculuk iki günümüzü almıştı. Kayalıklar büyük olduğu için Kırat havalandı ve indiğimde Osal ili sınırlarındaydım.
Bu krallığa işte şimdi nasıl girecektim? Tabii ya, rol yapacaktım.
Muhafızların yanına bir şekilde atımla ilerledim.
Ellerindeki mızrakları aniden birleştirip geçidi kapadılar ve bir muhafız bana hırlayarak baktı. Çekinmeden, "Beni buraya çeken bir bağ var galiba. Karan Bey'inizin beni nasıl kurtardığını hatırlamıyorum ama ona bir teşekkür borcum var," dedim yalandan.
Kalın ve tok sesli, adeta kükreyerek konuşan bir körmöz, "Bu bizi ilgilendirmez, kaleden uzak dur!" diye bağırdı.
Ruha omuz atmak mümkün olmadığından dişimi sıkıp kendi etrafımda dönmeye başladım. Atımla burada bekleyecektim çünkü kaleden normal bir atla çıkan Karan gözlerimin önündeydi.
Karan kaleden çıktığında beni beklemiyor olacak ki bir kaşı usulca havalandı. Ona bey bile demek istemesem de, "Karan Bey'im, iyisiniz umarım. Ben bir teşekkür için onca yol katettim ancak almıyorlar," dedim.
Elim yakama uzandı ve düğmeleri teker teker çözdüm.
Daralmıştım; ruhum bu ilin havasını beğenmemişti işte. Karan'ın gözleri, yakamdaki düğmede oyalanan elimde belki bir saniyeliğine kaldığında gözlerini dudaklarıma, sonra da gözlerime hizaladı. Benim yapacağım hamleleri hesaplıyordu çakal.
"Bence beni içeri alabilirsiniz, değil mi Bey'im?" dedim gülerek.
İçimden, Kurtar Allah'ın cezası, beni kurtar! demek de isterdim ancak bu pek benlik değildi.
"Keşke hayat umduğun kadar sen odaklı olsaydı, küçük ayı," dedi gözlerime baka baka.
Bana ayı dedi! Bana ayı dedi!
Bakışlarımı kaçırdım.
"Keşke hayatta size verilen bir teşekküre bile hak ettiği ilgiyi verebilecek kabiliyette bir il olsaydınız," dedim ve atımla dönerek çıktım.
"Dur, seni ağırlamayacağımı nereden sandın? Pembe dünyan biraz da toz pembe sanırım, pesimist kadın," demesine karşılık, Kendine bak, krallığın pesimistlik saçıyor! demek vardı ancak çenemi tuttum.
Atımla arkama döndüğümde gülümsedim. Eliyle işaret etti ve muhafızlar çekildi.
"Misafirim için güzel bir oda ayarlayın, bir süre benimle beraber," dedi emrederek Karan ve ekledi: "Bir gezgin olduğu için atını ve kendisini koruyun."
İçeriye usul usul girerken muhafıza bakıp kaşlarımı kaldırarak bir oh çektim; içimin yağları erimişti.
"Neden geldin, doğruyu söyle?" diyerek atıyla yanıma yaklaştığında Kırat'tan indim.
"Teşekkür için..." diyerek alayla güldüm. "Bir gezgin neden gelir, bilmiyor olabilirsin. Ben ilim arayışındayım," dedim gülümseyerek.
"Ah, küçük ayı, seni kurtardıktan sonra gelmen kadar anormal ne olabilir?"
Demesine karşılık, "Nasıl kurtulduğumu dahi hatırlamıyorum. Öğreneceğim tek şeyin ilim mi olduğunu sanıyorsun? Bilmiyorum, bana ne yaptığını..." dedim gülerek.
Oysa çok iyi biliyordum; bana kendi enerjisini vermişti.
Tıslayarak güldüğünde ağzımın içinde cıkladım ve dilimi kuruyan dudaklarımın üzerinde gezdirdim.
"Sana enerjimi verdiğimde ne düşündüğünü hissedebileceğimi bilmiyor olmalısın," dedi gülümseyerek.
Ben ise anlamamazlıktan gelme kozunu oynadım; rol yapıyor olabilirdi, cümlelerim değişmeyecekti.
Karan güldü. Yalandan eklediğim sorgulamaya karşılık, "Enerji sahibinden bir şey gizlemek istiyorsan arbamak kullanmalısın. Arbamak ile kauçuk şurubu..." dedi ve gülümseyerek ilerledi.
O an içimden bir ürperti geçti çünkü arbamak zaten çuvalımda vardı.
"Kütüphane nerede?" diye seslendim onun gittiği yöne doğru.
"İşim var benim, küçük ayı. Ben çalışkan bir liderim. Git, sor birine," dedi ve atını bir yere bırakıp kendince ilerledi.
𓆩𖤓𓆪
Merdivenleri çıkarken Karan bir problem sezmişti. Enerji verdiği kız onu gereğinden fazla etkiliyordu; nedenini ise kendisi bilmiyordu.
Karan garipseyerek yüzünü buruşturdu. Karşısındaki kız alt tarafı bir gezgindi; şimdi bu hissettikleri de ne alakaydı?
Ayrıca daha ilk kez gördüğü bir gezgin...
Düşüncelerinin bedeninde kol gezdiği anda aklında duyguları ve düşünceleri geriye doğru ilerlemişti; sanki bir düşünceyle aklına eski bir hatırası geldi.
Kalbi kaybolmuş bir kız vardı; henüz eğitimdeyken, amcası Kutay liderliğinde yönetilen Osal'da bir gezgin baskısının olduğu günlerde...
Bir kız vardı, saçları örgülüydü. Küçük boyuyla her Osal kişisine diklenen, pembe dudakları ara ara çatlak, simsiyah gözleri bir zeytinden bile âlâ olan bir kız...
"Sen, sen kendini ne sanıyorsun, haydut? Her şeyin bir dengesi var; iyilik ve kötülük birbirini dengeler, hepiniz yanlış biliyorsunuz!" diyerek bir gulyabaniye saldırmıştı. Araya atılan Karan ise kızı değil de gulyabaniyi kızdan kurtarmış gibiydi daha çok.
"Ben kalbimi bulma yolundayım!" diye bağırdı kız. "Herkes saçmalıyor!"
"Sen saçmalama da sus artık!" diyerek kızı iteklemişti.
Kız ise sinirle, "Bana dokunma!" diyerek çığlığı basmıştı.
"Tomris Hatun sizi görse ne der? Ve Umay Ana ne der, Ak Ana ne der? Karen anam bile size ne der be, pislikler!" diyerek atılınca Karan kızın başını tutup elini ağzına kapatmıştı.
"Motorun soğusun derlermiş normal dünyada, bilir misin kızım? Çenen düştü ya..."
"Siz kötülüğü arttırmak dışında ne işe yararsınız!" diyerek fırlamaya çalışınca Karan kızı daha sıkı tutmuştu.
Şimdi hatırlıyordu o kızın kim olduğunu; o kız Tomris'ti.
Küçük Ayı takımyıldızı kadar parlak gözlü hatun Tomris'ti.
En az gökyüzü kadar ulaşılmaz hatun Tomris'ti. Bir gezgin için biraz kibirli hatun Tomris'ti.
𓆩𖤓𓆪
"Ölümlü dünya..." diyerek iç çektim.
Buranın kafeteryasında rahatlıkla kauçuk şurubu bulmuştum; bir lokma arbamakla birlikte tüketip kütüphane katına çıkmıştım.
Kauçuk şurubunun acımsı tadı ağzımın her bir noktasında gezinirken ben de kütüphanede arayıştaydım.
"Alpargu kitabı, neredesin?"
Kadim kitapların bulunduğu rafa geldiğimde, Kâtip Bir Gök Direği isimli kitabı gördüm.
Sinirli sinirli bakıp önüme döndüm ve Alpargu isimli kitabı bulduğumda ellerimi birbirine çarptım.
"Oh, ne o, enerji ritüeli için mi buradasın, küçük ayı?"
"Galiba tıp oynuyoruz," dedi ve eliyle ağzına hayali bir fermuar çekti.
Gözlerimi devirdim.
"Sussana sen!"
"Oysa ki ben sohbet ederiz diye düşünmüştüm, küçük ayı," dediğinde sayfaları çevirmiştim. Ona gözüm kısa bir an kaydığında üzerinde şık bir lacivert takım vardı ve kitaplığa yaslanıyordu.
"Sussana sen," dediğimde, "Susmak mı?" dedikten sonra ağzıyla hafifçe cıkladı ve ekledi: "Hele ki sana neden küçük ayı dediğimi açıklamamışken..."
Hayat Ağacı'nı gördüğümde hayatımdaki belki de en güzel yerdeydim. Beyaz yaprakların yeşil yapraklara karıştığı, altın rengi meyveleri olan bir ağaçtı. Ak Analar çevresindeki suda yüzerken Yelbeğen Adası'nın dışındaki yelbeğenler çevreyi koruyordu.
Bir sayfa daha çevirdiğimde ikinci kıssayı ve tasvirleri buldum.
Hayat Ağacı çölün ortasındadır, savaşı bitirecek tek kapıdır, ilim cennetidir, gruplaşmayı kaldırır, dengeyi korur.
"Sıkıcı kız," dediğinde gözlerimi kaçırdım.
"Sana küçük ayı diyorum çünkü gözlerin en az bir takımyıldızı kadar parlak ve etkileyici..." dediğinde yutkunup ona doğru baktım.
"Ne?" dedim kekeleyerek.
Sonra hemen kendimi toparladım. Az önce bana iltifat etmişti! Bana... Hem de...
"Ne alaka şimdi?" dedim sakinlikle.
O ise omzunu kaldırdı, indirdi ve ayaklandı.
"Bilmem, içimden geldi."
Sakinlikle ekledim:
"İçinden geleni yapar mısın hep?"
"Hayır, neden sordun?" dediğinde düşündüm. Hakikaten neden sormuştum?
"Hiç, öylesine..." diyerek kitaba geri döndüm. Biraz kaçamak güzeldi.
Bir Ak Ana tarafından uyarılan kişiler, Hayat Ağacı bekçileridir. Genellikle gezgin soyundan evreni kurtarabilecek kişilere gelir ve o kişinin yolunu bildikleri için bir kehanet feneriyle yolunu aydınlatırlar
Ak Ana bana gelmişti.
Ak Ana bana gelmişti!
Ne oluyordu? Ben yoksa... Hay aksi!
Bölüm etkileşimi
