5. bölüm · Şahlar Ve Piyonlar
5. Bölüm
Çalışma odasının kapısından uzaklaştığımda ayaklarım beni mutfağa kadar nasıl taşıdı, hatırlamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu.
Kenan Korkmaz’ın bana söylediği o tek kelime zihnimde dönüp duruyordu. “Kızım…”
Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme.
Bu kelimeyi ondan duymak, yıllardır kabuk bağladığını sandığım yaraları yeniden kanatmıştı. Tezgâhın kenarına tutunup derin bir nefes aldım. Ama nefes almak bile zor geliyordu. Gözlerimi kapattığım anda kendimi yıllar öncesinde buldum.
Yetimhanede… Sekiz yaşındaydım.
Kıştı. Camların kenarlarında buhar birikmişti. Koridorun sonundaki kalorifer yine bozulmuştu.
Hepimiz kalın kazaklarımızın içine gömülmüş, yemek saatini bekliyorduk. O gün doğum günümdü. Kimse bilmiyordu. Aslında biliyorlardı. Dosyamda yazıyordu. Ama kimsenin umurunda değildi. Elimde anneme ait olduğunu hayal ettiğim eski bir toka vardı. Onu avucumun içinde sıkıp duruyordum. Yanımdaki kızlardan biri heyecanla konuşuyordu.
“Bugün beni görmeye gelecekler.” Başka bir çocuk gülümsedi. “Belki beni de evlat edinirler.”
Ben hiçbir şey söylememiştim. Çünkü kimsenin beni almaya gelmeyeceğini düşünüyordum.
Öğle yemeğinden sonra bütün çocuklar dışarı çıkmıştı. Ben ise pencerenin önünde oturuyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Bir süre sonra yaşlı bakıcılardan biri yanıma geldi. Elinde küçük bir tabak vardı. Üzerinde iki tane kurabiye duruyordu. “Doğum günün kutlu olsun, Mihra.”
Şaşkınlıkla yüzüne bakmıştım. “Hatırladınız mı?”
Kadın gülümsemişti. “Tabii ki.”
O an gözlerim dolmuştu. Çünkü o güne kadar doğum gününün kutlanmasının nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyordum. Kurabiyelerden birini almıştım. Diğerine uzun uzun bakmıştım.
Sonra fısıltıyla konuşmuştum. “Birini kardeşim için saklayabilir miyim?”
Kadın yüzündeki gülümsemeyi kaybetmişti “Kardeşin burada değil, yavrum.”
Başımı eğmiştim. “Biliyorum.” Ama yine de o kurabiyeyi yememiştim. Onu peçeteye sarıp yastığımın altına koymuştum. Çünkü dört yaşındaki hâlimin verdiği bir söz vardı.
Ben ablaydım. Ve ablalar kardeşlerini unutmazdı.
Gözlerimi açtığımda boğazım düğümlenmişti.
“Mihra?” Başımı kaldırdım. Karşımda Hale duruyordu. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. “İyi misin?”
Kendimi toparlamaya çalıştım. “İyiyim.”
Kollarını göğsünde birleştirdi. “Heyecan mı yaptın?”
Zorla gülümsedim. “Evet, biraz heyecanlandım.”
Hale mutfaktaki sandalyelerden birine oturdu. “Kenan Bey’in odasına ilk kez çıkan herkes heyecanlanır.” Türkan abla ocaktaki tencereyi karıştırırken gülümsedi. “Doğru söylüyor.” Ben de boş sandalyelerden birine oturdum. Hale dirseğini masaya dayadı. “Nasıl buldun peki?”
“Neyi?”
“Evi.”
Etrafıma baktım. “Oldukça büyük.”
Hale kahkaha attı. “Büyük mü? Bence burası küçük bir şehir.”
İstemsizce gülümsedim. “Burada kaç kişi yaşıyor?”
Hale parmaklarını saymaya başladı. “Kenan Bey, Sibel Hanım, Yaman bey, Efnan…”
Bir an durdu. “Bir de arada gelip kalan Yaman beyin arkadaşları var.”
“Efnan çok iyi birine benziyor.”
Hale başını salladı. “İyi de evin en yaramazı odur.”
Türkan abla gülerek araya girdi. “Ama en tatlısı da o.”
Kalbim hafifçe sızladı. Benim kardeşimden bahsettiklerini bilmiyorlardı. Onlar için yalnızca Efnan’dı. Benim içinse Zeynep.
Hale konuşmaya devam etti. “Efnan çok iyidir. Herkesle hemen arkadaş olur.”
Başımı salladım. Bunu zaten anlamıştım. Kapıyı açtığı andan itibaren gözlerindeki sıcaklığı hissetmiştim. “Peki ya Yaman bey?”
Hale’nin yüzünde muzip bir gülümseme oluştu.
“Yaman bey biraz karmaşıktır.”
“Nasıl yani?”
“Çok serttir ama aslında çok iyi biri. Bir tek Efnan’a karşı yumuşak davranır.”
Türkan abla yine söze karıştı. “Ailesine çok düşkündür.”
Hale sandalyeden kalktı. “Birkaç güne alışırsın buraya.”
“Umarım.”
Türkan abla buzdolabının kapağını açtı. İçeriden büyük, cam bir sürahi çıkardı. Sarı renkli limonatayı uzun bardaklara doldurmaya başladı. Bardakların içine birkaç dilim limon attı. Ardından tepsiyi bana uzattı. “Bunları bahçeye götürür müsün?”
“Tabi.”
Tepsiyi iki elimle tuttum. Mutfaktan çıkıp koridora yöneldim. Bardakların içindeki buzlar birbirine çarpıyor, ince bir ses çıkarıyordu. Bahçeye açılan kapıya yaklaştığımda kahkaha sesleri duydum. Kapıyı araladım. İlk gördüğüm kişi Efnan olmuştu. Üzerinde beyaz bir tişört ve açık mavi kot şort vardı. Uzun kahverengi saçlarını yüksek bir at kuyruğu yapmıştı. Güneş ışığı saçlarının üzerinde altın sarısı yansımalar oluşturuyordu.
Yaman ise bahçenin ortasında duruyordu. Siyah gömleği, güçlü omuzlarını daha belirgin gösteriyordu. Kollarını her zamanki gibi dirseklerine kadar kıvırmıştı.
Bahçenin bir köşesine hedef tahtası kurulmuştu.
Barlas geniş ahşap masanın üzerine oturmuş, elindeki meşrubat şişesiyle etrafı izliyordu. Esin, sandalyeye yaslanmıştı. Kıvırcık saçları rüzgârla hafifçe hareket ediyordu. Lidya ise masanın kenarında durmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti.
“Abi, hadi!” Efnan’ın sesi bahçede yankılandı. “Söz vermiştin.”
Yaman başını geriye atıp güldü. “Tamam. Ama önce silahı doğru tutmayı öğrenmen gerekiyor.”
Bir koruma siyah çantayı masanın üzerine bıraktı. İçinden tabanca çıkarıldı. İçimde istemsiz bir gerginlik oluştu.
Yaman silahı eline aldı. Bir şeyler anlattı. Sonra silahı Efnan’a uzattı. Efnan heyecanla silahı aldı. Fakat tabancayı yanlış tuttu. Namluyu aşağı doğru eğmiş, parmaklarını da olması gereken yerden farklı bir şekilde yerleştirmişti.
Barlas kahkahayı patlattı. “Allah’ım, Kenan amca bunu görmesin.”
Esin de gülmeye başladı. “Efnan, sen silahı mı tutuyorsun, yoksa mikrofon mu?”
Lidya gülerek başını salladı. Yaman iki eliyle yüzünü kapattı. “Cadı, dur. Daha ilk dakikada kendini vuracaksın.”
Efnan dudaklarını büktü. “Ne var? İlk defa tutuyorum.”
Barlas ayağını masadan sallandırdı. “Belli oluyor.”
“Abi, dalga geçmeyin. İlk defa deneyen herkes silahı nasıl tutacağını bilmez ki.”
Gülümsememi gizlemeye çalıştım. Bahçedeki büyük masaya doğru ilerledim. Tepsiyi dikkatlice masanın üzerine bıraktım. Tam geri dönmek üzereydim ki Efnan’ın bakışları bana takıldı. Birkaç saniye yüzüme dikkatlice baktı. Sonra parmağını bana doğru uzattı. “Mihraydı değil mi senin adın?”
Bir anda herkesin bakışları üzerime çevrildi. Yavaşça başımı salladım. “Evet.”
Yaman da bana baktı. Gözleri yine dikkatle yüzümü inceliyordu. Bakışlarını üzerimde hissetmek garipti. Efnan gülümsedi. “Denemek ister misin?”
Bir an donup kaldım. “Ben mi?”
“Evet.”
Silahı bana doğru uzattı. Barlas kaşlarını kaldırdı. “Bir dakika.”
Yaman hemen araya girdi. “Ne alaka?”
Efnan omuz silkti. “Sadece merak ettim.” Sonra Yaman’a dönüp gülümsedi. “Abi, sadece onun tutuşuyla benim tutuşumun aynı olup olmadığını görmek istiyorum.”
Kalbim hızlandı. Silaha baktım. Yıllardır uzak durmaya çalıştığım anılar bir anda zihnime üşüştü. Koray babam… Poligon… Uzun antrenmanlar…
“Kendini değil, hedefi dinle.” Onun sesi kulaklarımda yankılandı.
“Mihra?” Efnan’ın sesiyle kendime geldim. Yavaş adımlarla yanlarına doğru yürüdüm. Çimlerin üzerinde ilerlerken bütün bakışların üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Yaman’ın yanında durdum. Aramızda yalnızca birkaç santimetre vardı. Temiz sabun ve hafif odunsu bir koku geldi burnuma. Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. Bakışları sorgulayıcıydı. Sanki hakkımda bir şeyleri çözmeye çalışıyordu. Elimi uzatıp silahı aldım. Parmaklarım kabzayı kavradığı anda bedenim istemsizce gerildi. Karşımdaki hedef tahtasına baktım. Ama gördüğüm şey hedef değildi. Karşımda Kenan Korkmaz vardı.
Nefesimi tuttum. Kollarımı kaldırdım. Silahı doğrulttum. Bahçedeki kahkahalar bir anda kesildi. Parmağımı tetiğe yerleştirdim. Ve ateş ettim. Kurşun doğrudan hedefin merkezine isabet etti.
Bahçedeki herkes birkaç saniyeliğine sessizliğe gömüldü. Barlas ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. “Vallahi bravo!”
Esin’in ağzı hafifçe aralanmıştı. “Bir dakika… Sen bunu gerçekten ilk denemende mi yaptın?”
Efnan heyecanla yanıma yaklaştı. “Ben daha silahı doğru düzgün tutamazken sen on ikiden vurdun!”
Lidya, şüpheli gözlerle bana baktı. “Nasıl olabilir.”
Elimdeki silah ağırlaşmış gibiydi. Parmaklarımın arasındaki metal, beni yıllar öncesine götürüyordu. Tam silahı Efnan’a geri verecektim ki Yaman önümde durdu. “Bir dakika.” Sesi sertti. Bahçedeki neşeli hava bir anda dağıldı. Silahı elimden aldı. Sonra yeniden bana uzattı. “Tekrar ateş et.”
Kaşlarımı çattım. “Gerek yok.”
“Gerekli olup olmadığına ben karar veririm.”
Sesindeki otorite canımı sıkmıştı.
“Ben işime dönmeliyim.”
Yaman bir adım daha yaklaştı. “Tekrar ateş et dedim.”
Efnan hemen araya girdi. “Abi, ne yapıyorsun?”
Yaman gözlerini benden ayırmadan konuştu “Sus biraz.”
Çenem gerildi. “Bana emir veremezsiniz.”
“Bu evde çalışıyorsan veririm.”
Barlas dudaklarını ısırarak gülmemek için kendini zor tutuyordu. Esin ile Lidya ise aramızdaki gerginliği şaşkınlıkla izliyordu. Yaman, hedef tahtasını işaret etti. “Bir kez daha.”
Gözlerinin içine baktım. Meydan okuyan bakışları sinirlerimi bozuyordu. Silahı yeniden elime aldım. Nefesimi düzenledim. Tetiğe bastım. Kurşun, ilk kurşunun hemen yanına isabet etti. Efnan’ın ağzından küçük bir çığlık çıktı. “Yok artık!”
Barlas kahkahayla başını iki yana salladı. “Tamam, ben gidiyorum. Bu kız normal değil.”
Yaman ise gülmüyordu. Yüzündeki ifade daha da sertleşmişti. Silahı elimden aldı. “Nerede öğrendin?”
“Yetimhanedede büyüyen insan her şeyi öğrenmek zorunda kalıyor ister istemez.”
“Yalan.”
Bahçedeki hava buz kesti. Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne dediniz?”
“Nerede büyümüş olursan ol kimse kimseye profesyonel atış eğitimi vermez.”
Öfkeyle ona baktım. “Siz yetimhaneleri ya da sokakları çok iyi biliyor olmalısınız.”
Çenesindeki kaslar gerildi. “Konuyu değiştirme.”
“Sorguya mı çekiliyorum?”
“Eğer gerekiyorsa evet.”
Efnan hemen koluna dokundu. “Abi, yeter.”
Yaman onu duymazdan geldi. “Gövde duruşun düzgün.”
Sessiz kaldım.
“Tetiğe basarken elin titremedi.”
Cevap vermedim.
“Nefesini doğru ayarladın.”
Elimdeki tepsiyi daha sıkı kavradım. “Ne demek istiyorsunuz?”
Yaman kollarını göğsünde birleştirdi. “Şunu demek istiyorum; senin anlattığın hikâyeyle gördüğüm şey birbirini tutmuyor.”
Kalbim hızlandı.
Hayır. Benden şüphelenemezdi. Henüz değil.
“Düşündüğünüz kadar ilginç biri değilim.”
“Emin değilim.”
Bakışları yüzümde dolaşıyordu. Sanki zihnimin içini okumaya çalışıyordu. Efnan tekrar yanıma geldi. “Boş ver onu. O herkese böyle davranıyor.”
Barlas kahkahayla başını salladı. “Hatta bazen bize daha kötü davranıyor.”
Yaman sert bir bakış attı. Barlas anında sustu.
Tepsiyi masadan aldım. “Ben içeri geçeyim.”Tam arkamı dönecektim ki Yaman’ın sesi yeniden duyuldu. “Bir şey saklıyorsun.”
Boğazım düğümlendi.
“Hayır.”
“Evet.”
Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonra dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu. “Belki de insanları çözme konusunda sandığınız kadar iyi değilsinizdir.”
Barlas, “İşte bu,” diye fısıldadı. Yaman’ın kaşlarından biri havaya kalktı. İlk kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Ama gözlerindeki sertlik kaybolmamıştı. Tepsiyi göğsüme bastırıp merdivenlere doğru yürüdüm. Sırtımda hâlâ onun bakışlarını hissedebiliyordum.
Bu tehlikeliydi.
Çünkü Yaman Korkmaz sadece bana bakmıyordu. Beni çözmeye çalışıyordu.
Ve eğer gerçeğe biraz daha yaklaşırsa, bu evde kurduğum bütün planlar bir anda yerle bir olabilirdi.
------------
Buraya kadar benimle geldiğiniz için teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz bir yorum bırakmayı unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. 🤍
