SAFİR kitap kapağı

2. bölüm / 2

SAFİR

1. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Safir _kendineyazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm

LANA DEL REY-DARK PARADİSE

Yarınlar hep güzel olacak
denir. Oysa bugünler, dünün
yarınları değil midir?

VİCTOR HUGO

♟

İstanbul, 05.12.2025

Gecenin sessizliğini bozan uğultu, hızla ilerleyen zırhlı araçların motor seslerine karışıyordu. Ormanın derinliklerinde yankılanan bu ses, karanlığın huzurunu paramparça etmişti. Araçlar bir süre sonra durdu; içlerinden inen arama-kurtarma ekipleri, eğitimli köpekleriyle çevreyi taramaya başladı. Yine bir son… yine bir cinayet ve yine karanlık bir başlangıç.

Genç kadın, ağır adımlarla ilerliyordu. Elindeki fenerin ışığını açtığında, dikkatle etrafı süzdü. Kaşları çatık, yüzünde kararlı bir ifade vardı. Uzun kahverengi saçları omuzlarına dağılmış, rüzgârın etkisiyle hafif savruluyordu. Boğazlı lacivert bluzunun üzerine kalın bir kaban giymişti; fakat bu soğuk, sıradan bir kış soğuğu değildi. İnsanın iliklerine işleyen, ruhunu titreten bir ürpertiydi. Siyah kumaş pantolonu şimdiden tozla kaplanmıştı, amma o bunu umursamadan yoluna devam etti.

Cinayetin bu kadar hızlı duyulmasının bir sebebi vardı: gizli bir e-posta. Yapılan araştırmalara rağmen mesajın gönderildiği hesap asla bulunamamıştı. E-postaya eklenen fotoğraf ise kan dondurucuydu. Nefes borusundan kasıklarına kadar ulaşan derin bir yarık, bedenin içini tamamen açığa çıkarmıştı. Organlar görünür haldeydi; bağırsaklar karnından aşağı sarkıyordu. Bu korkunç görüntüdeki ceset, ünlü basketbol takım kaptanı Koray Atalay’a aitti. Onun hakkında hiçbir suç kaydı yoktu. Sicili tertemizdi…

Karanlık ormanda yankılanan tek ses, fısıltılarla birleşen telaşlı adımların ve hızlı nefes alış verişlerin uğultusuydu. Herkes, öldürülen adamın cesedini bulmak için çabalıyor; fakat gözle görülür hiç bir iz yoktu. Ormanın derinliklerine doğru ilerleyen arama kurtarma ekipleri ve bir kaç asker, sessizliği ağırlaştırıyordu. Kabanına sıkıca sarılmış kadın, içinden bu keskin soğuğa lanetler yağdırıyordu. Elindeki fenerin solgun ışığı, önünü güçlükle aydınlatıyor; adımlarını ormanın kalbine doğru yönlendiriyordu. Nihayet “ormanın göbeği” diye adlandırılan noktaya vardıklarında, biraz ilerideki ekip ve köpekler bir araya toplanmaya başladı.

Bir anda havlamalar yükseldi. Kadın, kalbinin hızla çarpmasına aldırmadan adımlarını sıklaştırdı ve yanlarına doğru ilerledi. Yaklaştığında kaşlarını çatıp yüzünü buruşturdu. Karşısındaki manzara mide bulandırıcıydı: bağırsakları parçalanmış, toprağa savrulmuş bir adam; ağzından kan sızıyor, mavi gözleri dehşetle açılmış halde donmuş bakışlarla boşluğa dikmişti. Alnına kazınmış yazıyı seçmeye çalışırken, yanına yaklaşan asker onu hızla geriye çekti.

“Avukat hanım, yere yatın!” Diye gürledi asker.

Kadın refleksle yere çöktü, ellerini başına siper ederek gözlerini sımsıkı kapattı. Henüz kimse ne olduğunu anlayamadan silah sesleri ormanın sessizliğini deldi geçti. Çatışmanın ortasında kalmıştı; buradan sağ çıkıp çıkamayacağı belirsizdi.

Dakikalar gibi gelen süre boyunca silah sesleri yankılandı, ardından aniden kesildi. Ne bir çığlık, ne de acı dolu bir inilti duyuldu. Kadın, gözlerini temkinli şekilde araladığında herkesin aynı kendisi gibi şaşkınlık içinde olduğunu gördü. Yavaşça doğruldu. İçindeki fırtınayı bastırmaya çalışarak etrafa baktı. Hiç kimseye bir şey olmamıştı. Herkesin elinde silah vardı, fakat hiçbirinin ateşlenmiş gibi görünmüyordu.

Genç kadın, içindeki ani dürtüyle feneri tam karşıya doğrulttu. Ağaçların arasında, karanlığın derinliklerinde bir silüet belirdi. Çok uzakta duran bir adamdı bu; yüzünü kaplayan siyah maskeden yalnızca gözleri seçilebiliyordu mesafeye rağmen gözleri ürkütücü bir şekilde parlıyordu
—Kahverengiye çalan, amma neredeyse siyaha yakın bir tonla. Bakışları, sanki tek hedefi oymuş gibi, kadına saplanmıştı.

Ensesinden aşağıya doğru buz gibi bir ürperti indi. Refleksle arkasını döndüğünde, uzun boylu ve cüsseli bir askerle göz göze geldi. Askerin yeşil gözleri, dikkatle kadının yüzünü süzüyordu. “Avukat hanım, iyi misiniz?” Diye sordu, sesindeki endişe açıkça hissediliyordu. Kadın derin bir nefes aldı, titreyen sesini toparlamaya çalışarak yanıt verdi:

“İyiyim… sağ olun. Peki ya siz? Diğerleri nasıl?”

Sözcükleri dudaklarından dökülürken sesindeki hafif titreme dikkat çekiyordu. Bunun sebebi keskin soğuk muydu, yoksa az önce yaşadığı şokun ağırlığı mı? Kendisi bile emin değildi. “Ben? Ben iyiyim… onlarda iyi. Sadece sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyoruz.” Genç kadın, ilk sözleri sorgulu bir tonda çıkmıştı. Ardından hızla başını salladı, çenesiyle adamın arkasında kalan cesedi işaret etti. “Ya o… alnındaki yazıda neyin nesi?”

Askerin tek kaşı hafifçe havalandı. Başını hızla geriye çevirerek yerdeki cesede baktı. O an, alnındaki yazıyı yeni fark etmişti. Yönünü cesede doğru çevirdi, cebinden çıkardığı mendili adamın alnına bastırdı ve yüzüne düşen şaçları geriye yasladı. Alnına kazınmış bir harf vardı.—büyük bir “T”. Askerin gözleri dehşetle açıldı. Hemen cesedin sol koluna uzandı. Üzerindeki kazağın yalnızca kol parçaları kalmıştı. Kumaşı yukarı kıvırdığında, aylardır ortaya çıkan diğer cesetlerde olduğu gibi, vücuda kazınmış aynı yazılar ortaya çıktı.

“Dünya bir piçten daha kurtuldu.”

Soğuk harfler, kanla birleşmiş derinin üzerinde ürkütücü bir şekilde parlıyordu. Askerin nefesi hızlandı. Aylardır Türkiye’nin üzerine ağır bir kasvet çökmüştü. Bu cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Her cesedin alnında tek bir harf bulunuyordu:

A-D-A-L-E-T.

Ve bu insanlar, öldükten en az bir hafta sonra bulunuyordu. Cinayetler giderek çoğalıyordu. Şu ana kadar bulunan cesetlerin sayısı altıya ulaşmıştı; fakat bu sayı daha ne kadar yükselecekti, kim bilebilirdi? Hee cinayet sonrası cesetlerin bulunması en az bir haftayı bulurken, bu kez durum farklıydı: ceset, öldürülmesinden yalnızca üç saat sonra ortaya çıkarılmıştı. Olay yeri inceleme ekipleri hâlâ ormanın derinliklerinde çalışıyor, kanıtları titizlikle topluyordu. Bulunan tek somut kanıt ise yazıydı:ADALET.

Bu kelime, cinayetlerin ortak imzası haline gelmişti. Adalet isteyen, fakat o kavrama hiçbir zaman ulaşamayan bir psikopatın çarpık çözümüydü bu. Kendi adaletini yaratmak adına, çılgınca insanları katlediyor; her bir cesedi, kanla yazılmış bir manifesto gibi geride bırakıyordu.

Adli tıp, cesedi incelemeye almıştı. Basketbol takımının kaptanı olan Koray Atalay’ın resmî bir suç kaydı bulunmuyordu… tabii geçen hafta basına bomba gibi düşen olay dışında. O güne kadar “suçsuz” sayılıyordu.

Televizyon kanallarında çıkan haber, sosyal medyada büyük yankı uyandırmıştı: “ÜLKEMİZİ TEMSİL EDEN BASKETBOL TAKIM KAPTANI KORAY ATALAY, BÜYÜK BİR SKANLDALA İMZA ATTI! ÇIKAN HABERLERE GÖRE, KENDİNDEN YAŞÇA KÜÇÜK ÇOCUKLARI SÖZEL TACİZE MARUZ BIRAKTIĞI VE ZORLA ÇIPLAK FOTOĞRAFLARINI İSTEDİĞİ ORTAYA ÇIKTI.”

Haber yayınlandıktan yalnızca iki saat sonra kaldırılmışt. Fakat çoktan şikayetler ve asılsız başka iddialar ortaya atılmıştı. Koray Atalay ise tüm suçlamaları reddetmiş, avukatını devreye sokmuştu. Ama ya gerçekten doğruysa? Ya gerçekten kardeşinin yaşında sayılabilecek kızları taciz etmişse? Cevapsız sorular, saklanan sırlar vardır.

Olay yeri sessizdi. Cinayet öylesine kusursuz işlenmişti ki tek bir kanıt bulunamamıştı. Üzerlerine mermi yağmıştı, fakat yaralı yoktu. Bu bir çatışma değil; sessiz bir infaz, sessiz bir sitemdi. Cesede yaklaşılmasına izin verilmiyordu. Sanki birileri tarafından gözetleniyor, her hareketi izleniyordu. Kapıyı açıp araca yerleşti. Adam, kafasını hafifçe geriye çevirerek genç kadına baktı. “Nereye, ablam?” Diye sordu. Genç kadın telefondan saate göz attı, ardından adama dönerek kısaca yanıt verdi: “Düz ilerleyelim.” Adam başını salladı, önüne döndü ve kontağı çevirdi. Motorun sesi gecenin sessizliğini yararak yükseldi. Araç ilerledikçe gecenin derinliği insanı içine çekiyordu. Yol boyunca hızla geçen diğer araçların uğultusu, sessizliği parçalayarak karanlığa karışıyordu, sokak lambalarının solgun sarı ışıkları yolları aydınlatıyor, gözleri yoran bir parıltı yaratıyordu. Düşünceleri, birkaç saat önce yaşadığı olayın ağırlığına takılıp kalmıştı. İçinde hâlâ yankılanan o anların gölgesi, gecenin karanlığıyla birleşip zihnini kemiriyordu.

Zırhlı araçların biri ağır ağır ormandan uzaklaşıyordu. Henüz otobana çıkılmamıştı; bu orman şehre hem çok uzak, hem de ürkütücü ve ıssızdı. Sessizlik, soğuk havayla birleşerek insanın içine işleyen bir yalnızlık yaratıyordu. Peki Ya o buz gibi toprağın üzerinde hareketsiz yatan beden… Neden böyle olmuştu? Kariyeri boyunca hiçbir sorun çıkarmamış, sakin bir hayat sürmüş bir insan nasıl böylesine vahşice katledilebilirdi? Bu sorunun cevabı, alnına işlenmiş o garip sembollerde gizliydi. Her cesedin alnında farklı harfler ve semboller bulunuyordu. İlk ceset bir kadına aitti. Kadının tam alnının ortasında büyük bir A harfi kazınmıştı. Ancak bu tek başına değildi, üzerinde yan yana dizilmiş üç nokta vardı. Bu işaretin anlamı ilk başta kimse tarafından çözülememişti. İkinci ceset bir erkeğe aitti. Onun alnında büyük bir D harfi vardı. Harfin hemen yanında tırnak izleri göze çarpıyordu, fakat bu izlerin kime ait olduğu yine bulunamıyordu.

Son cinayetin bu olmasını diliyordu herkes. Karanlık orman, derin bir sessizliğe gömülmüş; sanki gökyüzü bile bu gerginliği taşımıyordu. Hava ağır, kasvetli ağır bir örtü gibi dalların arasına sinmişti. Gecenin sessizliğini yüklenen her şey susmuş, yalnızca karanlığın ürpertisi kalmıştı geriye. Zırhlı araç karakolun önünde ağır bir gürültüyle durdu. Kapı açıldığında ilk inen, iri cüssesiyle dikkat çeken asker oldu. Tekrar elini uzattı genç kadına; kadın tereddütsüzce tuttu o eli ve aşağıya atladı. Sert zemine basan ayakları kısa bir sendeledi, ardından dengesini toparlayıp askere teşekkür mahiyetinde başını hafifçe salladı. Asker ise karşılık olarak yalnızca gözlerini kırptı. Kadın kenara çekildiğinde asker hızla araca geri bindi.

Genç kadın, önünde ilerleyen zırhlı aracın arkasından kısa bir bakış attı, ardından kendinden emin adımlarla karakolun içine yöneldi. Toprakla kirlenmiş topukluları zeminde tok bir ses çıkarıyordu. Adımları başkomiserin odasının önünde durduğunda kesildi. Tahta kapıyı üç kez tıklattı. İçeriden gelen kalın ses, “Gel” diyordu. Kadın yavaşça kapıyı açtı, içeri adımını atıp kapıyı kapattı. Karşısında, sandalyesinde oturmuş dosyalara gömülmüş bir adam vardı. Başını kaldırdığında göz göze geldiler; adamın su yeşili gözleri kısa bir an kadının bakışlarına kilitlendi. Kırklı yaşlarının sonuna yaklaşmıştı; siyah saçlarının arasındaki beyaz teller ışıkta parlıyordu. Geriye taranmış saçları geniş alnını ortaya çıkarıyor, kemerli burnu ve yüzündeki derin çizgiler yaşını ele veriyordu. Kaşlarını çatıp önündeki dosyayı havaya kaldırdı ve genç kadına uzattı. “Bak Ella, yine bir cinayet… yine bir ölüm. Gördün mü?” Ella masaya doğru ilerledi, dosyayı aldı. İçinde Koray Atalay’a ait son çekilmiş bir fotoğraf ve bilgileri vardı. Gözleri hızla satırları taradı, ardından dayısına döndü. Kaşları istemsizce çatılmıştı. “Gördüm dayı… daha yeni yanındaydım.” Sesi kısıktı amma anlaşılırdı.

Adamın dudağı seğirdi. “O zaman bana düzgün bir cevap ver, Ella Kayla Arıkan!” Başta sakin çıkan sesi, son kelimelerde sertleşmişti.

Ella dosyaya tekrar baktı. “Daha önce kayda geçen bir suç kaydı yok. Ancak… geçen günlerde hakkında bir haber ortaya atıldı. Haber yayınlandıktan iki saat sonra kaldırıldı. Sonrada avukatı bu haberin yalan olduğunu açıklayıp, haber kanallarına hukuki işlem başlattı.” Kadın, karşısındaki adamın gözlerine dikildi. Duruşu dimdikti; keskin çene hattı gerildiği için dahada belirginleşmişti. Adam bir süre sessiz kaldı, bakışlarını masadaki dosyalara indirdi. Koray Atalay’ın fotoğraflarına dikkatle baktı. O da bu haberi duymuştu ama üzerine hiç düşünememişti. Gözlerini kapatıp zihninde parçaları birleştirmeye çalıştı. Bir de bu eksikti… diye geçirdi içinden.

Gözlerini açtığında karşısındaki genç kadına baktı. Yorgun görünüyordu amma duruşu hâlâ dikti. Derin bir nefes aldı. “Git Ella. Dinlenmeye ihtiyacın var. Sabah erkenden adliyedeki işlemlerini tamamla. Bende uğrayacağım. Sonra bizim eve geçeriz, bu olayı iyice araştırırız.” Ella başını ağır bir hareketle salladı. Çantasını sıkıca kavrayıp kapının kolunu indirdi. Arkasından dayısı hala onu izliyordu. “Dayı…” dedi dudaklarının arasından. Adam gözlerini kıstı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu. İç çekip bakışlarını yere indirdi. “İyi geceler. Yarın görüşürüz.”

Yaşlı adamın yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. İyi geceler, güzel kızım.” Ella’nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. Başını selam verir gibi eğip odadan çıktı. Karakolun koridorunda ilerlerken botlarının çıkardığı tok ses, ona garip bir tatmin hissi veriyordu. Ön kapıdan çıkıp telefonunu çantasından çıkardı. Bir taksi uygulamasına girdi. Kısa bir görüşmeden sonra kaldırımda beklemeye başladı. Çok geçmeden selektör atan sarı araç yanında durdu. Cam otomatik olarak açıldı, içerideki adam kafasını cama doğru uzattı.

“Abla, sen mi çağırdın?” Diye sordu.

Genç kadın başıyla onayladı ve arka kapıyı açtı.

♟

Anahtar sesi, sessiz evin içinde yankılandı. Genç kadın içeri adımını attığında derin bir nefes aldı; bazen gecenin gürültüsüz sessizliği, gündüzün karmaşasından daha ağır geliyordu. Ayakkabılarını çıkarmadan merdiven basamaklarına tırmanmaya başladı. Son basamağı geçtiğinde adımlarını banyoya yöneltti ve açık kapıdan içeri girdi. Ayağındaki yarım topuklu botları çıkarıp kapının kenarına bıraktı.

Evde tek olmasına rağmen banyo kapısını kapattı. Üzerindeki kıyafetlerden kurtulup sıcak suyu ayarladı. Duş kabinine girdiğinde önce sağ elini suya uzattı, son kez derecesini kontrol etti. Ardından suyun altına girip ılık damlaların vücudunu sarmasına izin verdi. Su saçlarından gözlerine hızla akarken gözlerini kapattı. Zihni, düşüncelerinin ağırlığıyla boğuşmaya başladı. Saldırı ne içindi? Göz korkutmak için mi, yoksa sessiz bir uyarı olarak mı algılanmalıydı? Göz göze geldiği kişinin bir erkek olduğunu anlamıştı; çünkü o karanlığa rağmen gözleri parlıyordu. Kahverenginin en koyu tonuydu, neredeyse siyaha çalan amma sınırda duran bir kahverengi… kadın düşünceleri bir kenara bırakıp eline aldığı duş jelini vücuduna yedirdi, ardından ılık suyun altında durdu. Musluğu kapatıp duş kabinin altından çıktı. Kapının arkasındaki askılıktan bordo renkli bornozunu aldı ve üzerine geçirdi.

Kapıyı açıp adımlarını odasına yöneltti. Odasına girer girmez ışığı yaktı; beyaz tonlarda dekore edilmiş odanın ferahlığı bi an gözlerine doldu. Beyaz cam kapaklı dolabın yanına yaklaştı, siyah kulpları kavrayıp kendine doğru çekti. İçinden bir kaç kıyafet seçip dolabın önünde köşede duran pufun üzerine üzerine bıraktı. Ardından alttaki çekmeceyi açarak iç çamaşırlarını çıkardı, çekmeceyi kapattı. Son bir kez dolaba göz gezdirip kapaklarını kapattığında, camın yansımasında kendini gördü.

Kısa bir bakış attı o bitkin hâline: omuzları düşmüş, göz altları morarmıştı. Havlunun içinde kalan kahverengi saçları ışığın yansımasıyla parlıyor, ıslak teller yüzüne yapışıyordu. Bornozun düğüm olmuş kemerini çözdü; ellerini yavaşça omuzlarına yerleştirdi. Havlu omuzlarından kayıp yere düşerken, genç kadın kendi çıplaklığını süzdü. Sol bacağının baldırında, yeni açmış gibi duran zarif bir Zambak dövmesi vardı; büyük değildi amma gizemli bir sır gibi duruyordu. Yorgun bakışlarını dövmeden çekip yüzüne çevirdi, kendi suretine karşı derin bir yutkunma yaşadı.

Eline iç çamaşırlarını aldı; siyah sütyeninin kopçasını arkadan dikkatle birleştirdi, ardından takım olan altını giydi. Gelen esneme ile elini dudaklarının üzerine bastırdı. Sonra pufun üzerinde duran siyah saten geceliğine uzandı. Üzerini giyerken, açık kapıdan pamuk gibi beyaz bir kedi girdi içeri. Koşarak yanına gelen kedi, bacaklarının arasında dolanırken kadının saatlerdir sert olan bakışları yumuşadı. Geceliğinin son düğmesini ilikleyip kedisine eğildi: —“Sütlaç, annecim… Özledin mi anneyi, he?”

Kucağına aldığı kediyi sevgiyle yatağa taşıdı. Bembeyaz tüyleriyle ışığı yansıtan kediyi yatağa bırakıp odanın ışığını kapattı. Yatağa geçtiğinde üzerini örttü ve kediyi kendi çocuğuymuş gibi sımsıkı sararak uykuya hazırlandı.

Küçük kedisi onun için artık bir evlat olmuştu. Yıllardır yanından ayırmadığı minik varlığı her gece koynuna alıyor, aynı cümleyi usanmadan tekrarlıyor. O duymasa bile, vazgeçmeyeceği ilk şey buydu “Seni seviyorum, benim güzel kızım.”

Genç kadın yine fısıldadı bu sözleri, kızı gibi gördüğü kedisinin keskin kulaklarına. İlk sahiplendiği gün veteriner ona kedinin işitme engelli olduğunu söylemişti. Böyle bir meleğe yazık değil miydi? Dudaklarında buruk bir gülümseme asılı kaldı; gözleri kapalı kedisinin sırtını usulca okşadı. Kediden karşılık olarak hırıltılı, derin bir nefes yükseldi. O an kadın geçmişi bilmeden geleceği göremeden kendini huzurlu uykunun kollarına bıraktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

83okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18