ROZET 4471 kitap kapağı

2. bölüm / 5

ROZET 4471

BÖLÜM 2: YEOUIDO'NUN SIRRI

Vaveyla Yazarı: ꪜꫀ𐌔ᩏꫀꪹ ᐟ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 2: YEOUIDO'NUN SIRRI

Müzik: We All Lie - Hajin
Keyifli okumalar...

Sabah toplantısı saat dokuzda başladı. Ekibim — Min-ho, Ha-eun, Se-hyun ve birkaç memur — toplantı odasında sıralanmış otururken, ben tahtaya Kim Soo-ah'nın fotoğrafını astım. Yanına, küçük harflerle "4471" yazdım, sonra durdum. Bu numarayı burada, ekibin önünde yazmak istemiyordum aslında. Ama saklamanın bir anlamı yoktu artık.

"Kim Soo-ah, otuz iki yaşında," diye başladım. "Dün gece Nonhyeon-dong'da bir apartmanda ölü bulundu. İlk bulgulara göre, saldırgan tarafından itilmiş, başını sert bir yüzeye çarpmış. Ölüm nedeni büyük ihtimalle kafa travması, ama otopsi raporu bekleniyor."

Ha-eun elini kaldırdı. Yirmi sekiz yaşında, keskin zekalı, hırslı bir dedektifti. Bazen bu hırsı onu aceleci yapardı ama gözlemleri genelde isabetliydi.

"Kapıcının ifadesine göre düzenli bir ziyaretçisi varmış," dedi, önündeki notlara bakarak. "İyi giyimli, siyah sedan kullanan bir adam. Bu kişiyi bulmamız lazım."

"Güvenlik kayıtlarını istedim," dedi Min-ho. "Yönetici sabah erken saatte gönderdi. İnceliyoruz."

"İyi." Başımla onayladım, sonra tahtadaki numaraya döndüm. Odadaki herkesin gözü oraya kaydı. Genç Se-hyun, yirmi beş yaşında, hâlâ tazeliğini kaybetmemiş bir memurdu, sorunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Ama Min-ho'nun yüzündeki gerginlik, ve Ha-eun'un dikkatli bakışı, bir şeylerin farkında olduklarını gösteriyordu.

"Bu numara," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak, "dört yıl önce kapanmış bir dosyayla bağlantılı. Detektif Han Jae-wook'un rozet numarasıydı."

Odada sessizlik oldu. Se-hyun kaşlarını çattı, ismi tanımadığı belliydi çok gençti o zamanlar. Ama diğerleri, özellikle o zamanlar merkezde olan yaşlı bir memur, gözlerini kaçırdı.

"Amirim," dedi Ha-eun dikkatlice, "bu ne anlama geliyor sizce?"

"Henüz bilmiyorum." Bu doğruydu, ama tamamen değil. İçimde bir şey biliyordu, ya da en azından şüpheleniyordu, ama henüz sesli söylemeye hazır değildim. "Kurbanın babası Kim Tae-sung, dört yıl önce kayboldu. Bir arazi sahtekarlığı soruşturması sırasında. Ve bu soruşturma, Han'ın öldüğü zaman üzerinde çalıştığı vakayla aynı döneme denk geliyor."

"Bağlantılı olduklarını mı düşünüyorsunuz?" diye sordu Min-ho, sesinde hem merak hem endişe vardı.

"Bağlantısız olduklarını düşünmek için bir sebep yok."

Toplantıyı görev dağılımıyla bitirdim. Ha-eun ve Se-hyun, kurbanın son bir ayki hareketlerini, telefon kayıtlarını ve sosyal çevresini araştıracaktı. Min-ho, güvenlik kayıtlarındaki gizemli ziyaretçiyi bulmaya odaklanacaktı. Ben ise, dört yıl önceki dosyayı, yani Kim Tae-sung'un kaybolma vakasını tekrar açacaktım.

Toplantı dağılırken kapı vuruldu. Adli tıp enstitüsünden bir memur, elinde bir klasörle içeri uzandı.

"Doktor Han'dan, ön otopsi bulguları," dedi, klasörü masama bırakıp çıktı.

Klasörü açtım. Rapor kısa ve netti. Boğazdaki morlukların tek elden geldiği, darbenin açısının ani bir mücadeleyi işaret ettiği yazılıydı, hepsi düzgün, teknik bir dille. Ama sayfanın kenarına, el yazısıyla küçük bir not eklenmişti: "Saldırganın el izi derinliği, güçlü ve atletik bir yapıya işaret ediyor. Detaylar için arayın."

Notun altını bir süre okudum, nedenini tam bilmeden. Sonra klasörü kapattım ve kenara koydum. Bu ayrıntı, şimdilik davanın diğer parçalarının yanında bekleyebilirdi.

Herkes odadan çıkarken, Ha-eun geride kaldı. Kapı kapanana kadar bekledi.

"Amirim," dedi, sesi alçalarak, "eğer bu gerçekten Han'la bağlantılıysa... dikkatli olmanız gerekir. O zamanlar üstlerin nasıl tepki verdiğini hatırlıyorum. Ben stajyerdim ama bile hatırlıyorum."

Ona baktım. Ha-eun'un o zamanlar bu işlere ne kadar yakın olduğunu unutmuştum, bunu az sonra düzeltmem gerekecekti kendi kendime. Ama şu an, onun endişesinin arkasındaki samimiyeti görebiliyordum.

"Biliyorum," dedim sadece. "Teşekkürler."

Ha-eun çıktıktan sonra, tek başıma odada kaldım. Tahtadaki fotoğrafa, sonra numaraya baktım uzun bir süre. Sonra telefonumu çıkardım ve savcılık ofisini aradım.

Savcı Song Ji-hye'nin ofisi, merkezden on dakika uzaklıktaydı. Onunla üç yıl önce, büyük bir dolandırıcılık davasında çalışmıştım birlikte, sert bir kadındı, kolay kolay etkilenmezdi, ama adalete olan inancı sahiciydi. Bu, bu meslekte nadir bulunan bir özellikti.

Ofisine girdiğimde, masasının arkasında oturuyordu, gözlüğünün üzerinden bana baktı.

"Baş Dedektif Kang," dedi, sesinde hafif bir şaşkınlık. "Randevusuz gelmek senin tarzın değil."

"Acil bir konu var." Oturmadan, elimdeki dosyayı masasına koydum. "Dört yıl önce kapatılmış bir dava. Kim Tae-sung'un kaybolması. Yeniden açmak istiyorum."

Dosyayı açtı, gözden geçirdi, sonra bana baktı. Yüzünde bir şey vardı; dikkat mi, yoksa temkinlilik mi, ayırt edemedim.

"Bu dava neden şimdi?"

"Dün gece bir cinayet oldu. Kurban, Kim Tae-sung'un kızı. Elinde, dört yıl önce ölen ortağımın rozet numarası yazılı bir kağıt vardı."

Song'un yüzü değişti. Bu sefer net bir şekilde. Kalemini masaya bıraktı.

"Han Jae-wook'tan mı bahsediyorsun?"

"Evet."

Uzun bir sessizlik oldu. Song pencereye döndü, dışarıyı izledi bir süre, sonra tekrar bana baktı.

"O dosyayı kim kapattı biliyor musun?"

"Biliyorum." Sesim sertleşti istemeden. "Üstlerim. Adli tabip raporu. Hepsi."

"Hayır," dedi Song, sesi alçalarak. "Kimin imza attığını soruyorum. Gerçekten biliyor musun?"

Bu soru beni durdurdu. Dört yıl boyunca, o dosyanın nasıl kapatıldığına dair belirsiz bir öfke taşımıştım ama gerçekte, tam olarak kimin sorumlu olduğunu hiç araştırmamıştım. Ya korkudan, ya da bilmenin beni daha da kırılgan yapacağından.

"Hayır," diye itiraf ettim. "Tam olarak değil."

Song bana uzun uzun baktı, sonra dosyayı kapattı. "Bu davayı yeniden açacağım. Ama Do-jun," dedi, sesi ciddileşerek, "dikkatli ol. Eğer bu numara gerçekten geri döndüyse, birileri bunun tekrar gün yüzüne çıkmasını istemiyor olabilir. Ya da..." durdu, sanki söyleyeceği şeyi tartıyormuş gibi, "...birileri senin bunu bulmanı istiyor olabilir. İkisi de tehlikeli."

Onun sözleri, ofisten çıkarken kafamda yankılanmaya devam etti. Merkeze dönerken, arabamın içinde, yağmurun cama vuruşunu izlerken, aynı soruyu kendime sordum.

Kim bana bu numarayı gönderdi? Ve neden?

Merkeze döndüğümde öğlen olmuştu, ama gökyüzü hâlâ o boğuk gri rengini koruyordu. Sabahki yağmurun bıraktığı, ne tam olarak açan ne tam olarak kapalı kalan türden bir hava. Asansörden çıkıp koridorda ilerlerken, camdan içeri süzülen loş ışığın masaların üzerine düştüğünü, tozun havada asılı kaldığını fark ettim. Bu bina yıllardır aynıydı; duvarlar aynı, kokusu aynı, sadece içindeki insanlar değişiyordu.

Ofisime girmeden önce, açık kapının önünden geçerken Min-ho'yu gördüm. Masasının başında oturmuş, bilgisayar ekranına o kadar yakın eğilmişti ki burnu neredeyse ekrana değecekti. Yanına gittim, omzunun üzerinden baktım.

"Bir şey buldun mu?"

İrkilerek döndü, sonra beni görünce rahatladı. "Amirim. Gel, gel, bak şuna."

Ekranda donuk, siyah-beyaz bir güvenlik kamerası görüntüsü vardı. Zaman damgası sol üst köşede duruyordu: 02:19. Görüntü, apartmanın giriş lobisini gösteriyordu; geniş bir cam kapı, resepsiyon masası, ve arka planda asansörlerin olduğu bölüm.

"İzle," dedi Min-ho, fareyi tıklayarak.

Kayıt oynamaya başladı. Birkaç saniye hiçbir şey olmadı, sonra cam kapıdan bir adam girdi. Uzun boylu, koyu renk bir palto giymişti, yüzü aşağı eğik, şapkası gözlerinin üzerine kadar inmişti. Sanki kameranın orada olduğunu biliyormuş gibi, yüzünü göstermemek için özel bir çaba sarf ediyordu. Adımları hızlı ama telaşsızdı, resepsiyon masasının önünden geçerken hiç durmadı, doğrudan asansörlere yürüdü.

"Duraklat," dedim.

Min-ho görüntüyü dondurdu. Adamın yüzü hâlâ net değildi ama vücut yapısını görebiliyordum. Orta yaşlı olabilirdi, belki elli civarı, omuzları biraz düşük ama yürüyüşünde bir kesinlik vardı, sanki nereye gittiğini çok iyi biliyormuş gibi.

"Bu binaya daha önce gelmiş biri gibi hareket ediyor," dedim, düşüncelerimi sesli dile getirerek. "İlk kez geliyor olsa resepsiyona bakar, kat numarasını kontrol eder gibi bir şey yapardı. Bu adam doğrudan gidiyor."

"Ben de aynı şeyi düşündüm." Min-ho görüntüyü ileri sardı. "İşte, on iki dakika sonra."

Ekranda yine aynı lobi görüntüsü belirdi, ama bu sefer zaman damgası 02:31'i gösteriyordu. Aynı adam, bu sefer asansörden değil, merdiven kapısından çıkıyordu. Kapıcının bahsettiği o merdiven kapısı. Yürüyüşü artık farklıydı; daha hızlı, neredeyse koşar adımlarla, ama yine de kontrollü. Cam kapıdan çıkmadan önce bir an durdu, sanki bir şey unutmuş gibi cebini karıştırdı, sonra devam etti.

"On iki dakika," dedim yavaşça, sayıları kafamda tartarak. "İçeri girip on iki dakika içinde bir kadını öldürüp çıkmak. Bu ya çok soğukkanlı bir adam, ya da..."

"Ya da?" diye sordu Min-ho, bana dönerek.

"Ya da olay planlandığı gibi gitmedi ve adam telaşla çıktı." Ekrana baktım tekrar, adamın cebini karıştırdığı ana. "Şuraya geri sar."

Min-ho görüntüyü geri sardı, o anı tekrar oynattı. Adamın eli cebine gidiyor, bir şey çıkarıyor gibiydi ama görüntü çok karanlık ve uzaktı, ne olduğunu seçemiyordum.

"Bunu büyütebilir misin?"

"Deniyorum ama kalite düşük. Adli bilişim ekibine göndereceğim, belki onlar bir şey çıkarabilir."

Başımı salladım, sonra ekrandan uzaklaşıp pencereye yürüdüm. Dışarıda, aşağıdaki caddede insanlar şemsiyeleriyle yürüyordu, hayatlarına devam ediyorlardı, Kim Soo-ah'nın kim olduğunu, nasıl öldüğünü bilmeden.

"Plaka kaydı var mı?" diye sordum, hâlâ pencereye bakarak.

"Binanın dışındaki kameralar da kontrol ediliyor ama şu ana kadar net bir şey yok. Adam yürüyerek gelmiş gibi görünüyor, ya da arabasını biraz uzağa park etmiş."

"Dikkatli biri," dedim, daha çok kendime söyler gibi. "Bu tesadüfen olan bir cinayet değil, Min-ho. Bu adam ne yaptığını biliyordu."

Telefonum masamda titremeye başladı. Ekrana baktım. Tanımadığım bir numara, ama başındaki bölge kodu adli tıp enstitüsününküyle aynıydı. Açtım.

"Dedektif Kang."

"Doktor Han." Sesi sakin ve düzgündü, sabahki kısa notundan çok daha ayrıntılı konuşmaya hazırlanıyor gibiydi. "Otopsi sonuçları netleşti, notumu okudunuz sanırım ama telefonda birkaç ayrıntı daha eklemek istedim."

"Dinliyorum."

"Darbe tek seferde olmuş, ikinci bir darbe yok. Bu, tekrarlanan bir saldırıdan çok, ani ve kontrolsüz bir anı işaret ediyor. Ama boğazındaki el izinin derinliğine göre saldırgan hatırı sayılır güçte biri. Bu bence önemli, çünkü bu tür bir güç kontrolsüz bir öfkeyle de, soğukkanlı bir tehditle de ortaya çıkabilir. İkisini ayırt etmek zor."

Bu, kameradaki adamın davranışıyla örtüşüyordu. Hem telaşlı hem de kontrollü bir çıkış. "Kamerada bir adam var, profili sizin tarifinizle uyuşuyor. Uzun boylu, güçlü yapılı."

Kısa bir sessizlik oldu hatta. "Görüntüyü inceleyebilir miyim? Belki vücut hareketlerinden bir şey çıkarabilirim, yürüyüş şekli bazen kişilik hakkında ipucu verir."

"Adli bilişim ekibi görüntüyü büyütmeye çalışıyor. Netleşince gönderirim."

"Teşekkürler." Kapatmadan önce sesi biraz değişti, daha az klinik, daha doğrudan. "Dedektif Kang, bu dosyada ilerledikçe, bana açık olun lütfen. Dün gece o numarayı gördüğünüzde tepkinizi fark ettim, bugün de aynı şeyi hissediyorum, bir şey saklıyorsunuz. Saklamanız gerekiyorsa anlarım, ama işimi doğru yapabilmem için elimde ne kadar çok parça olursa o kadar iyi."

Bu doğrudanlık beni bir an durdurdu. Haklıydı, ve bunu biliyordum, ama dört yıllık bir sırrı bir yabancıya — hatta bir meslektaşa bile — bu kadar kolay açmayı düşünemezdim.

"Zamanı geldiğinde," dedim sadece.

Bir sessizlik daha oldu, sonra: "Anlaşıldı." Ses tonu ne kırgın ne de tatmin olmuş gibiydi, sadece kaydedip geçmiş gibiydi. Bu da onun hakkında bir şey söylüyordu bana, sabrı olduğunu, beklemeyi bildiğini.

Kapattıktan sonra, Min-ho'ya döndüm. "Otopsi sonuçlarına göre saldırgan uzun boylu, atletik bir erkek. Kameradaki adamla eşleşiyor. Onun kimliğini bulmamız lazım, ve hızlı."

"Üzerinde çalışıyorum." Ekranına geri döndü, ama sonra durdu, bana baktı. "Amirim, bir şey daha var. Ha-eun sabah bir şey buldu, kurbanın telefon kayıtlarında. Size söylemek istiyordu ama toplantıdan sonra bulamadı sizi."

"Nedir?"

"Ölümünden bir hafta önce, kurban birkaç kez aynı numarayı aramış. Kayıtlı olmayan bir hat, muhtemelen ön ödemeli bir telefon. Son araması, öldüğü geceden sadece üç saat önceymiş."

Vücudumda bir gerilim yayıldı. "O numarayı takip edebiliyor musunuz?"

"Baz istasyonu verilerini istedik, mahkeme kararı bekleniyor. Yarına kadar elimizde olur muhtemelen."

Başımı salladım, ama içimde bir huzursuzluk büyüyordu. Kim Soo-ah, ölmeden önceki son günlerde birine ulaşmaya çalışıyordu. Belki yardım istiyordu, belki tehdit ediyordu, belki de sadece korkuyordu.

Masama döndüm, Han'ın dosyasını tekrar açtım, sayfalarını çevirdim. Dört yıl önceki notlar, benim el yazımla düşülmüş kenar çizikler, Han'ın kendi tutanakları. Bir isim arıyordum, herhangi bir isim, Kim Tae-sung'un kaybolma vakasıyla bağlantılı olabilecek herhangi bir iz.

Ve sonra onu buldum.

Sayfanın kenarında, Han'ın kendi el yazısıyla, aceleyle karalanmış bir not: "B.D.H. — kontrol et."

B.D.H.

Baek Do-hyun.

İsim, o zamanlar bana hiçbir şey ifade etmemişti çünkü Han bunu bana hiç açıklamamıştı. Ama şimdi, dört yıl sonra, bu ismin arkasında büyük bir inşaat holdinginin durduğunu biliyordum. Şehrin en büyük şirketlerinden birinin sahibi, medyada sıkça görünen, hayır kurumlarına bağış yapan, siyasetçilerle fotoğraf çektiren bir adam.

Elimdeki kalemi masaya bıraktım, gözlerimi kapattım bir an.

Dört yıl önce, Han bu adamı araştırıyordu. Ve şimdi, dört yıl sonra, o adamın adı yeniden karşıma çıkıyordu, tesadüf olamayacak kadar net bir şekilde.

Gözlerimi açtığımda, Min-ho hâlâ bana bakıyordu, yüzünde bir soru işareti.

"Bir şey mi buldun?"

Elimdeki kağıdı ona uzattım, parmağımla o üç harfi işaret ederek.

"Baek Do-hyun'u tanıyor musun?"

Min-ho'nun yüzü soldu, isim onda da bir tepki uyandırmıştı. "Golden Crown İnşaat'ın sahibi mi? Amirim, bu adam şehrin en güçlü isimlerinden biri. Belediye başkanıyla, hatta bazı meclis üyeleriyle yakın ilişkileri var."

"Biliyorum." Sandalyeme yaslandım, tavana baktım bir an, sanki orada bir cevap bulacakmışım gibi. "Ve Han, dört yıl önce onu araştırıyordu."

Odada uzun bir sessizlik oldu. Dışarıda, camın ötesinde, şehir her zamanki gibi işlemeye devam ediyordu; arabalar, insanlar, hayatlar. Ama benim içimde, bir şeyin değiştiğini hissediyordum. Dört yıldır kapalı kalan bir kapı, şimdi aralanmıştı, ve arkasında ne olduğunu artık görmezden gelemezdim.

"Bu çok büyük bir isim, amirim," dedi Min-ho sonunda, sesinde bir tedirginlik vardı. "Eğer bu adamla ilgili bir şey açığa çıkarırsak..."

"Biliyorum," dedim, onu tamamlayarak. "Tehlikeli olacak."

"Sadece bizim için değil." Min-ho'nun sesi ciddileşti. "Ekip için de. Ha-eun için, Se-hyun için. Bu tür adamlar, kendilerine dokunan herkesi hedef alır."

Bunu biliyordum, elbette biliyordum. Ama Han'ın yüzü gözümün önüne geldiğinde — o son gülümsemesi, "eğer haklıysam bazı isimler çok üzülecek" dediği o an — geri adım atmak gibi bir seçeneğim yoktu.

"Dikkatli ilerleyeceğiz," dedim. "Ama duracağımı sanmıyorsan yanılıyorsun."

Min-ho bana uzun uzun baktı, sonra başını salladı; hem bir onay, hem bir teslimiyet ifadesiyle.

"O zaman Baek Do-hyun'u araştıralım," dedi, sesinde artık tedirginlik yerine bir kararlılık vardı. "Ama dikkatli. Resmi kayıtlardan başlarız, iş ilişkilerinden, hiçbir şey doğrudan sormadan."

Başımı salladım. Pencereden dışarı baktım tekrar, şehrin gri gökyüzüne. Yağmur yeniden başlamıştı, ince ve sessiz, camın üzerinde küçük çizgiler bırakarak akıyordu.

Telefonum bir kez daha titredi. Bu sefer bir mesajdı, Yoo-jin'den.
"Kamera görüntüsünü büyütmeleri iki saat sürer dediler. Elime geçince direkt size getiririm." Kısa, işe dair bir mesajdı, ama sonuna eklenmiş tek bir cümle vardı: "Bu dosyada bir şeyler var, değil mi? Sadece bir cinayetten fazlası."

Ekrana baktım bir süre, cevap yazmadan. Haklıydı ama ona ne kadarını açacağımı henüz bilmiyordum. Telefonu kapattım, cebime koydum.

Dört yıl önce başlayan bir hikaye, şimdi yeniden yazılmaya başlıyordu. Ve bu sefer, sonunu ben belirleyecektim.

İkindiye doğru, adli bilişim ekibinden beklediğim çağrı geldi. Görüntüyü büyütmüşlerdi, ama sonuç umduğum kadar net değildi. Adamın yüzü hâlâ gölgede kalıyordu, şapkanın gölgesi ve kameranın açısı birleşince neredeyse hiçbir şey seçilemiyordu. Ama cebinden çıkardığı nesne artık biraz daha belirginti: küçük, dikdörtgen bir şey, muhtemelen bir telefon ya da ince bir cüzdan.

"Bu kadarı bizim elimizden gelen," dedi teknisyen, telefonun diğer ucunda özür diler gibi bir tonla. "Görüntü kalitesi daha fazlasına izin vermiyor."

Teşekkür edip kapattım, sonra ekrandaki dondurulmuş kareye uzun uzun baktım. Bir isim yoktu elimde, bir yüz yoktu, sadece bir siluet ve bir dizi hareket. Ama yıllar içinde öğrendiğim bir şey vardı; bazen bir adamın kim olduğunu, ne yaptığını görmeden de anlayabilirdiniz. Davranışları, alışkanlıkları, korkuları bir tür imza bırakırdı ortada.

Bu adam korkmuyordu. Aceleyle çıkmıştı ama panikle değil. Bu bana onun bu tür işlere yabancı olmadığını söylüyordu.

Kapım vuruldu. Ha-eun'du, elinde bir tablet, yüzünde heyecanla karışık bir gerginlik.

"Amirim, baz istasyonu verileri geldi. Erken, ama savcı hızlı hallettiğini söyledi."

"Ve?"

"Kurbanın aradığı numara, ölümünden üç saat önceki son arama. Sinyal, Gangnam bölgesinde bir yerden geliyor. Ama asıl ilginç olan şu." Tableti masama koydu, ekranı bana çevirdi. "Aynı numara, son bir ay içinde birkaç kez farklı bir bölgeden de sinyal vermiş. Yeouido."

Yeouido; şehrin finans ve iş merkezi, büyük şirketlerin genel merkezlerinin bulunduğu bölge. Golden Crown İnşaat'ın merkez binası da oradaydı, bunu biliyordum çünkü haberlerde sık sık görülürdü o bina.

"Golden Crown'un binası o bölgede mi?"

Ha-eun gözlerini kısarak baktı bana, sonra tabletindeki haritaya döndü. "Kontrol ediyorum... evet. Aynı blokta, hatta belki aynı binada bile olabilir. Kesin adresi çıkarmam lazım."

İçimde bir şey sıkıştı. Parçalar birbirine yaklaşıyordu, ama henüz tam oturmuyordu. Kim Soo-ah'nın aradığı gizemli numara, Baek Do-hyun'un şirketiyle aynı bölgeden sinyal veriyordu. Bu bir tesadüf olabilirdi elbette, Yeouido kalabalık bir iş bölgesiydi, yüzlerce şirket vardı orada. Ama şu ana kadar biriken her şeyin ışığında, tesadüf kelimesi bana giderek daha az anlamlı geliyordu.

"Bu numaranın sahibini bulmamız lazım," dedim. "Ön ödemeli hat olsa bile, satın alındığı yerde bir kayıt olmalı, bir kamera görüntüsü."

"Üzerinde çalışıyoruz." Ha-eun tabletini topladı, ama gitmeden önce durdu. "Amirim, bir şey daha sormak istiyorum."

"Söyle."

"Bu dosya büyüyor. Bir kurban, bir şüpheli, şimdi bir de şirket bağlantısı. Eğer gerçekten Baek Do-hyun gibi biri işin içindeyse, bunu üstlere ne zaman bildireceğiz? Komiser Park bunu duyunca..."

Cümlesini bitirmedi ama ne demek istediğini anlıyordum. Park, iyi bir amirdi ama aynı zamanda siyasi baskılara karşı hassastı, üstündeki koltuğu korumak için bazen gerekenden fazla temkinli davranırdı. Böyle büyük bir ismi araştırdığımızı öğrendiğinde nasıl tepki vereceğini kestirmek zordu.

"Yeterince somut kanıtımız olduğunda bildireceğim," dedim. "Şu an elimizde sadece bir isim ve bir kağıt parçası var. Bu, resmi bir soruşturma açmak için yeterli değil, ama bizim sessizce ilerlememiz için yeterli."

Ha-eun başını salladı, ama gözlerinde hâlâ bir tedirginlik vardı.

"Dikkatli olun, amirim. Eğer bu adamın gerçekten bu kadar güçlü bağlantıları varsa, bizim hareketlerimiz fark edilmeden kalmayabilir."

Çıktıktan sonra, tek başıma kaldığımda, pencereye yürüdüm tekrar. Şehir aşağıda hayatına devam ediyordu, ışıklar yanmaya başlamıştı akşamın erken saatlerinde, gökyüzü hâlâ o boğuk griden çıkamamıştı.

Telefonum çaldı, Min-ho'ydu.

"Amirim, kapıcıyla tekrar konuştum. Bir şey daha hatırladı."

"Söyle."

"Kurbanın, ölümünden birkaç gün önce çok tedirgin göründüğünü söylüyor. Normalde güler yüzlü biriymiş ama son zamanlarda sürekli etrafına bakınıyormuş, sanki takip edildiğini düşünüyormuş gibi. Ve bir keresinde, asansörde ona rastladığında, elinde büyük bir zarf varmış, sıkıca tutuyormuş, sanki içindekini kaybetmekten korkuyormuş gibi."

Bu detay önemliydi. "Zarfın içinde ne olduğuna dair bir fikri var mı?"

"Hayır ama kapıcı, kadının o gün özellikle asabi olduğunu, asansörde ona bile normalden farklı, neredeyse şüpheci baktığını söyledi."

Kim Soo-ah'nın son günlerini zihnimde canlandırmaya çalıştım. Elinde bir zarf, korkulu gözlerle etrafına bakınan bir kadın, gizemli bir numarayı arayan, sonra ölen. Bu bir kurbanın hikayesiydi ama aynı zamanda bir şeyi bulmuş, ya da bir şeyi anlamış birinin hikayesiydi de.

"O zarfı bulmamız lazım," dedim.

"Dairede arama yaptığımızda böyle bir şey bulunmadı, değil mi?"

"Hayır. Kayıtlarda yok."

"O zaman ya öldürülmeden önce birine verdi, ya da katil onu yanında götürdü." Düşüncelerimi yüksek sesle sıralıyordum artık, kendi kendime konuşur gibi. "İkinci ihtimal daha olası. Eğer o zarf, katilin gelme sebebiyse, onu almadan gitmezdi."

"Yani cinayet, o zarfı almak için mi işlendi?"

"Belki. Ya da zarf bir bahaneydi, asıl amaç kadını susturmaktı, zarf sadece ek bir kazançtı." Duraksadım, sonra ekledim: "Ya da her ikisi de doğru olabilir."

Min-ho bir süre sessiz kaldı hatta, sonra: "Bu dosya her geçen saat daha karmaşık hale geliyor, amirim."

"Biliyorum." Pencereden uzaklaştım, masama döndüm. "Ama karmaşıklık bazen gerçeğe daha yakın olduğumuz anlamına gelir. Basit görünen şeyler genelde yalandır."

Telefonu kapattıktan sonra, masamın üzerindeki dosyaları yeniden düzenledim. Kim Soo-ah'nın fotoğrafı, babasının eski haberi, Han'ın el yazısıyla yazılmış notu, kamera görüntüsünden alınmış donuk bir kare. Hepsini yan yana dizdim, sanki bir bulmacanın parçalarıymış gibi, ama henüz nasıl birleştiklerini göremiyordum.

Kapım tekrar vuruldu. Bu sefer içeri giren, elinde küçük bir zarfla Yoo-jin'di.

"Görüntüyü inceledim," dedi, doğrudan konuya girerek, oturmasını beklemeden. "Adamın yürüyüş şeklini analiz ettim, adli bilişim ekibinin bulguları ile birlikte. Sağ bacağında hafif bir aksama var, çok belirgin değil ama tutarlı. Belki eski bir yaralanma, belki kronik bir durum."

Bu, umduğum somut bir ipucuydu. "Bu bizim için kullanışlı bir ayrıntı. Teşekkürler."

Başını salladı, ama gitmedi. Bir an durakladı, sanki başka bir şey söylemek isteyip istemediğine karar veriyormuş gibi.

"Bir şey daha," dedi sonunda. "Kurbanın vücudunda başka bir şey buldum, ilk raporda detaylandırmadığım bir şey çünkü emin değildim. Ama şimdi eminim." Elindeki zarftan bir fotoğraf çıkardı, masama koydu. "Sol bileğinde, çok küçük ve neredeyse görünmeyen bir iğne izi var. Ölümünden en az bir hafta önce, belki daha erken."

"İğne izi mi? Uyuşturucu kullanıcısı mıydı?"

"Hayır, kan tahlillerinde herhangi bir madde çıkmadı. Bu iz daha çok bir kan alma işlemine benziyor, ya da... " durdu, sesi biraz alçaldı, "...bir şey enjekte edilmiş olabilir. Hangisi olduğunu tam söyleyemem ama, bu izin ölümüyle aynı zaman diliminde, henüz açıklanmamış bir olaya işaret ettiğini düşünüyorum."

Bu yeni bir katman ekliyordu her şeye; bir kadın, ölümünden bir hafta önce, ya kan verilmiş ya da bir şey enjekte edilmiş, sonra korkulu günler geçirmiş, elinde bir zarfla dolaşmış, sonra öldürülmüş.

"Bunu araştırabilir misiniz? Hangi tür bir işlem olduğunu?"

"Deniyorum. Doku örneği aldım, laboratuvara gönderdim." Fotoğrafı geri almadan önce bir an durdu, gözleri benimkilere kilitlendi.

"Dedektif Kang, bu kadının başına gelenler, sıradan bir cinayetin çok ötesinde bir şey. Bunu ikimiz de biliyoruz artık."

"Biliyorum," dedim sadece.

Çıkmadan önce, kapının eşiğinde bir an durdu. "İlerlemenizi bekliyorum," dedi, sesinde hem profesyonel bir ilgi hem de — belki yanılıyordum ama — ondan biraz daha fazlası vardı. Sonra gitti, kapıyı arkasından kapatarak.

Masama yeniden döndüm, fotoğraftaki o küçük iğne izine baktım uzun bir süre. Kim Soo-ah'nın hikayesi her geçen saat biraz daha karanlıklaşıyordu, ve ben, dört yıl önce kaybettiğim bir arkadaşın gölgesinde, bu karanlığın içine adım adım ilerliyordum.

Dışarıda, akşam çökmeye başlamıştı, şehrin ışıkları teker teker yanıyordu. Bu uzun bir gece olacaktı, biliyordum. Ve önümde daha kaç tane böyle gece olduğunu, henüz kestiremiyordum.

Ben Vesper,
Sonraki bölümde görüşmek üzere...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

49okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18