10. bölüm · REZONANS
9. BÖLÜM: İKİLİ HAMLE
“Ressamlar tuvale ilk fırçayı attıklarında resmi kimse anlamaz, ta ki son darbeyle koca bir şaheser ortaya çıkana kadar. “
✯
Zaman, bu beton duvarların arasında bir türlü akmak bilmiyordu. Her saniyesi, üzerimize sinen kirli bir sis gibiydi sanki. Bu lanet Uyum Merkezi’nin o ruhsuz ve penceresiz odalarından birinde, kendi yarattığın bir hatanın bedelini en sevdiklerinin ödemesini izlemekten daha büyük bir hüsran yoktu. Bir insanı korumak için kendinizi sessizce infaz ettiğinizde, kader cellatlığı her zaman size devrederdi ve ardında taşınması zor yükler bırakırdı.
Hücrenin içindeki loş ışık, ranzaların üzerine bir bir soluk gölgeler düşürüyordu. Odada sadece Mert ve ben vardık. Barış’ın ranzası, odayı dolduran o ölümcül sessizliğin en somut kanıtı gibi tam karşımızda bomboş duruyordu. Koridorda yankılanan o son çığlığın izi, duvarların soğuk betonuna sinmiş gibiydi.
O boş ranzaya, tırnaklarımı geçirdiğim çelik yatağın kenarına iyi bak. Bana kızıyordun, "Karan, neden o masadan kalkıp dünyayı başlarına yıkmıyorsun?" diyordun içinden. Haklıydın belki de. Sayfaların arkasından bakınca her şey bir hamleye bakar. Ama görüyorsun işte; bir hata, tek bir yanlış adım tüm dengeleri bozdu. Ben yeşili korumak için kendimi o koltukta infaz ettim, bu cehennem ise benim hatamın bedelini gidip en yakın dostumun kanıyla tahsil etti. Şimdi o çığlığın yankısı beynimin içinde bir kırbaç gibi şaklıyor.
İçimdeki o fırtına ansızın göğüs kafesimi yırtarak dışarı fırladı. Oturduğum yataktan nasıl kalktığımı, adımlarımın o dar hücreyi nasıl çiğnediğini fark etmedim bile. Kendimi ağır, soğuk çelik kapının önünde bulduğumda yumruklarım çoktan harekete geçmişti.Güm! Güm!"Açın şu kapıyı! Açın diyorum size!" diye bağırdım, sesim hücrenin beton duvarlarında yankılanıp kendi kulaklarımı sağır ederken. Yumruklarımın acısını hissetmiyordum bile; tek hissettiğim, Barış'ı o koridorda bırakan çaresizliğimin çıkardığı öfkeli sesti. "Buraya gelin! Hesap vereceksiniz!"Mert hızla yerinden fırlayıp arkamdan kollarıma sarıldı. "Karan, dur! Ne yapıyorsun, delirdin mi?" diye haykırdı, beni kapıdan uzaklaştırmaya çalışarak. Güçlü kollarını göğsüme dolayıp beni geriye doğru çekmek için tüm ağırlığını verdi. "Kendini de bizi de bitireceksin, dur artık!""Bırak beni Mert!" diye kükredim, dirseğimle onu geriye doğru itmeye çalışarken. Gözüm dönmüştü, gri gözlerimin arkasında sadece yangın vardı. "O herif Barış'ı aldı! Duymadın mı çığlığını? Nasıl susup oturmamı beklersin?""Susturamazsın onları böyle yumruklayarak!" diye bağırdı Mert, nefes nefese kalmış bir halde beni zapt etmek için bütün gücünü harcarken. "Plan yapmalıyız diyorum sana, bu şekilde sadece kendini doğrudan onların kucağına atacaksın!"“Açın lan kapıyı orospu çocukları! Benden alın ne alacaksanız!” Nefes nefeseydim. “Barış’tan ne istediniz? O cihaz bana ait, söyledim size!”Tam o sırada çelik kapının ağır kilidi büyük bir gürültüyle döndü ve kapı hızla dışarıya doğru açıldı.Eşiğin hemen ardında, yüzünde o her zamanki donuk, kibirli ve üstten bakan maskesiyle Doktor Aras duruyordu. Arkasında beyaz önlükleriyle iki doktor ve merkezin güvenlik görevlisi Demir vardı.Aras, ellerini önlüğünün ceplerine sokarak içeriye doğru bir adım attı ve yerdeki sigaranın kül yığınına, ardından da Mert’in kollarında hâlâ titreyen bana baktı."Uyum Merkezi’nde bu saatte böyle yüksek sesler duymak hiç hoş değil, Denek C11," dedi Aras, sesi tüyler ürpertici bir sakinlikle odadaki havayı dondururken. "Görüyorum ki arkadaşının gidişi sendeki o meşhur stres yönetimini biraz sarsmış.""Onu nereye götürdünüz?" dedim, Mert’in kollarından sıyrılıp Aras’a doğru bir adım atarken. Sesim adeta bir hırlama gibiydi. "Barış’a ne yaptınız?"Aras, soruma cevap vermek yerine arkasındaki doktorlara hafifçe başını salladı. "Duygusal sapmalar istemiyoruz," diye fısıldadı hain bir gülümsemeyle. "Sakinleşmeye ihtiyacın var.”Dudaklarındaki pis gülüşüyle, bana bakarak konuştu.“Demir, etkisiz hale getir şunu."Demir bir adım öne çıktı. Aramızdaki o görünmez dostluk bağının ağırlığı, omuzlarının hafifçe gerilmesinden ve gözlerindeki anlık duraksamadan okunabiliyordu. Aras'ın arkasında bir emir kulu gibi durmak zorunda olmak onu ne kadar ezse de, şu an beni korumanın tek yolunun sakinleştirmek olduğunu biliyordu. Gözlerinde derin bir tedirginlik vardı ama sesine yansıtmamaya çalışarak, yapay bir soğukkanlılıkla bana doğru yaklaştı."Zorluk çıkarma Karan," dedi Demir, sesi mesafeli görünmeye çalışsa da içindeki uyarıyı sadece benim anlayabileceğim bir tonda fısıldamıştı. "Bırak, sakinleş."Benden nasıl sakin olmamı beklerlerdi?! Demiri geçtim, Mert neden sakindi? Kimse neden beni anlamıyordu, aklım almıyordu.Beni sarsmadan, sadece Aras'ın gözünü boyayacak kadar sert bir hamleyle kollarımı arkaya doğru sabitledi. O sırada arkadaki doktorlardan biri elindeki enjektörün kapağını açtı. Parlak iğnenin ucunda, zihni uyuşturan o soğuk, çiğ sıvı parıldıyordu. Tüm gücümle kollarımı tutan ellerden sıyrıldım ve ileriye atılarak Aras piçinin üzerine atladım. Kimse beni tutamadan o pislik suratına kafa attım. Aras darbeyle geriye sendelerken Demir bu sefer sertçe tuttu kollarımı. Diğer doktorlar, Aras’a bakmak için eğildiler. O ise başını kaldırdı ve bu kez gülmüyordu. Kaşlarını çattı ve bağırdı. Sesi, oda dahil bütün koridorda yankılandı. “Demir dedim! Derhal bayılt şu uyuz köpeği!”“Demir bırak lan beni, puşt!” diye kükredim. “Bırak, hak etti bu piç. Bırak da yüzünü gözünü dağıtayım.”Bir yandan da Demir’in gücü yetmediği için Mert de beni tutuyordu. İşte senin o çok istediğin hamle, beni bu soğuk iğnenin ucuna getirdi. Demir’in kollarımı tutan pençe gibi ellerine karşı bütün vücudumu gerdim. Aramızdaki dostluk, arkasındaki Aras’ın varlığı yüzünden şu an sadece beni daha büyük bir darbeden koruma çabasına dönüşmüştü; bunu biliyordum ama içimdeki yangın mantığımı tamamen kavurmuştu."Bırak beni Demir!" diye kükredim, omuzlarımı sertçe ileri geri sarsarak. Ayaklarımla zemini tekmeleyip arkaya doğru tüm ağırlığımı verdim. Demir, pozisyonunu bozmamak için dişlerini sıktı, beni incitmemeye çalışarak ama Aras’a da gevşek davrandığını çaktırmamak adına daha sıkı kavradı."Karan, dur diyorum, yapma!" diye mırıldandı Demir kulağıma doğru, sesindeki o yapay soğukkanlılık bu kez yerini gerçek bir yalvarışa bırakmıştı.Mert de bir adım öne fırladı, ellerini havaya kaldırarak Aras ile arama girmeye çalıştı. "Doktor Aras, lütfen, sadece şokta! Ne yaptığını bilmiyor, bir anlık öfke!"Mert’in sesiyle gözüm döndü. Olduğum yerde çırpınıp bağırdım.“Mert! O piçe bir daha lütfen demeyeceksin, duydun mu beni?!” Nasıl olur da böyle konuşurdu? Aras kılını bile kıpırdatmadı. Bakışları, kafesteki bir hayvanın çırpınışını izleyen bir bilim insanınınki kadar duygusuzdu. "İğneyi yapın," dedi sadece, ses tonundaki düz çizgi tek bir milim bile oynamamıştı.Doktor elindeki enjektörle üzerime doğru yürüdüğünde, Demir'in kollarından kurtulmak için son bir gayretle gövdemi sola doğru savurdum. Sağ kolumu bir anlığına boşa çıkarıp üzerime gelen doktorun göğsüne sert bir darbe indirdim. Adam bir iki adım geriye sendeledi, elindeki enjektör neredeyse yere düşecekti."Bana dokunamazsınız!" diye bağırdım, nefesim boğazımda düğümlenirken.Ancak bu hamlem, odadaki diğer doktorların ve Aras’ın sabrını taşırmıştı. Aras’ın arkasındaki diğer doktor ve yanındaki görevli hızla üzerime çullandı. Üç kişi birden üzerime yüklendiğinde, Demir’in de beni daha fazla gevşek tutma şansı kalmamıştı. Beni sertçe ranzanın demir parmaklıklarına doğru bastırdılar. Sırtım soğuk demirle buluştuğunda acıyla nefesimi dışarı üfledim."Tutun şunun kolunu!" diye bağırdı sarsılan doktor, öfkeyle üzerime yürürken.Demir, gözlerini benden kaçırarak sol kolumu sabitledi. Gözlerindeki o derin çaresizliği ve pişmanlığı gördüm. Haklıydı, merkezin kurallarına karşı duramazdı.Saniyeler içinde parlak metalin soğukluğunu boynumun hemen altında, şah damarıma yakın o gergin kasın üzerinde hissettim. İğnenin tenimi yırtıp içeri sızmasıyla birlikte, çiğ ve buz gibi bir sıvının damarlarımdan yukarı, doğrudan zihnime doğru tırmandığını hissettim.Önce sesler boğuklaştı. Mert’in arkalardan gelen itiraz dolu sesi yavaş yavaş bir suyun altından duyuluyormuş gibi uğuldamaya başladı. Ardından odadaki o çiğ beyaz ışık, köşelerinden başlayarak simsiyah bir dumanla kaplandı. Dizlerimin bağı çözülürken, Demir’in beni yavaşça yatağa doğru bıraktığını hayal meyal hissettim.Bakışlarım bulanıklaşıyor. Bilincim benden uzaklaşırken zihnimin o en korunaklı, en gizli köşesine çekiliyorum. İstedikleri kadar uyuştursunlar bu beyni; uyandığımda, bu odadaki her bir yüz benim için bir intikam haritası olacak.Karanlık, sadece ışığın yokluğu değildi; seslerin, kokuların ve zamanın da katledildiği koca bir kuyuydu. O kuyunun dibinde ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Bilincim geri çekilirken verdiğim o söz, zihnimin dehlizlerinde yankılanıp duran tek şeydi: Uyanacaktım. İlaç damarlarımda ne kadar büyük bir tahribat yaratırsa yaratsın, er ya da geç uyanacaktım.
Göz kapaklarımı aralamak, tonlarca ağırlıktaki beton blokları kaldırmak gibiydi. Çiğ beyaz ışık, göz bebeklerimi acımasızca delip geçerken derin, hırıltılı bir nefes aldım. Boğazım çöl kumuyla kaplanmış gibi kuruydu. Şakaklarımda, tam olarak Deney 84'ün bıraktığı o iğne ucu sızılarına benzeyen ama çok daha ağır, zonklayan bir ağrı vardı.
Hafızam bir anlığına bomboştu. Nerede olduğumu, neden her yerimin sızladığını hatırlamak birkaç saniyemi aldı. Sonra o boş ranza ilişti gözüme. Karşımdaki yatak boştu. Barış yoktu. Koridordaki o son çığlık, ilacın uyuşturduğu sinir uçlarımı bir anda elektrik verilmiş gibi titretti. Her şey bir sel gibi geri döndü: Aras, doktorlar, çelik kapıyı yumruklayan ellerim, Demir’in gözlerindeki çaresizlik ve boynuma saplanan o soğuk metal…
"Karan..."
Ses sol taraftan gelmişti. Başımı o yana doğru çevirmek bile midemi bulandıran bir baş dönmesine sebep oldu. Mert, yatağımın hemen yanındaki taburede oturuyordu. Gözlerinin altı morarmış, saçları darmadağın olmuştu. Belli ki ben uyurken o odadan bir milim bile uzaklaşmamıştı.
"Mert," diyebildim, sesim o kadar kısık ve çatlaktı ki fısıltıdan farksızdı.
Mert, komodinin üzerindeki metal bardaktan bir yudum su uzattı. Doğrulmama yardım ederken eli omzuma destek oldu. Suyu kana kana içerken soğuk sıvının boğazımdan aşağı inişi beni biraz olsun kendime getirdi.
"Neredeyse on iki saattir uyuyorsun," dedi Mert, sesindeki o her zamanki mantıklı ve sakin tını bu kez ağır bir yorgunlukla ezilmişti. "Aras ilacın dozunu yüksek tuttu. Seni tamamen devre dışı bırakmak istedi."
Bardağı geri uzatırken gri gözlerimi Mert’e diktim.
"Barış'tan bir haber var mı?"
Mert başını olumsuz anlamda salladı, bakışlarını yere indirdi. "Hücrelerin olduğu kat tamamen kilitlendi. Güvenlik en üst seviyede. Kimsenin Üst Düzey Geliştirme laboratuvarına yaklaşmasına izin vermiyorlar. Lina sabah erkenden yemekhaneye inmeden önce kapımızın önünden geçmiş. Nöbetçiler fark etmeden kapının altındaki aralıktan içeri bakmaya çalıştı. Seni o halde görünce..." Mert yutkundu, devamını getirmekte zorlanıyor gibiydi. "Efsun'un durumunun daha kötü olduğunu söyledi. Kendini tamamen kapatmış."
Dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiğimin çatırtısını odadaki sessizlikte duydum. Yataktan kalkmak için ayaklarımı soğuk zemine bastığımda dizlerim hâlâ hafifçe titriyordu ama içimdeki o fırtına uyuşturucunun bıraktığı tüm tortuları söküp atacak kadar güçlüydü. Saate baktım. Yemek saatiydi.
Ayağa kalktım, üstümdeki gri denek kıyafetini düzelttim. Aynadaki yansımama baktım; bembeyaz saçlarım darmadağınık, gözlerim kan çanağı gibiydi ama o gri bakışların arkasında artık saf bir nefret vardı.
Aynanın karşısına geçip kendime bakmayalı aylar olmuştu. Rengini kaybetmiş gözlerim ve saçlarım artık bir lanet gibi işlenmişti DNA’ma.
İğne bitti, uyuşukluk geçti. Aras beni o yatağa bağladığını, zihnimi o kimyasallarla evcilleştirdiğini sanıyor. Bırakalım öyle sansın. Çünkü insan, canavarın ne zaman saldıracağını bilmediği anlarda en büyük zafer sarhoşluğunu yaşar. Şimdi adımlarım yeniden o koridorlara basacak. Eksik bir masaya oturacağım. Canım yanacak, onların canının yandığını gördükçe içimdeki yangın harlanacak. Ama bu sefer o yumruklar kapıyı dövmeyecek. Bu sefer plan, o çelik kapıların ardındaki dünyayı yıkmak üzerine kurulacak. Yemekhaneye iniyoruz.
"Gidelim," dedim Mert’e dönerek. Sesimdeki fevrilik tamamen kaybolmuş, yerini ürkütücü bir soğukkanlılığa bırakmıştı.
Mert bana bakarken gözlerindeki endişeyi gizleyemedi ama durduramayacağını da biliyordu. "Karan, unutma. Aras’ın gözü senin üzerinde olacak. Attığın her adıma dikkat etmek zorundasın."
"Kurdun hükmü aslan ayağa kalkana kadardır Mert," dedim kapıya doğru yürürken. "Şimdi o masaya ineceğiz ve oyunun kurallarını benim nasıl değiştirdiğimi izleyeceksiniz.”
Mert tek kaşını kaldırdı. “Aklında ne var?”
Mert’in sorusu odadaki çiğ beyaz ışığın altında asılı kaldı. Cevap vermedim. Dudaklarımın kenarında, Aras’ın o kibirli suratına indirdiğim darbenin sızısıyla karışık, buz gibi bir tebessüm peydah oldu. Aklımdakini ona şu an söylesem, o her zamanki mantıklı ve ihtiyatlı sesiyle beni durdurmaya çalışırdı. Oysa bu kez durmaya değil, herkesi ters köşe yatıracak koca bir satranç hamlesine ihtiyacım vardı.
"Zamanı gelince göreceksin," dedim sadece, sesimdeki o ketum ve karanlık tınıyla kapıya yönelerek.
Mert derin bir nefes alıp arkamdan geldi. Ağır çelik kapı üzerimize kapandığında, Uyum Merkezi’nin o meşhur, gri ve klostrofobik koridorlarına adım attık. Etraftaki diğer denekler, her zamanki gibi zihinleri uyuşturulmuş, renkleri çalınmış birer gölge gibi yanımızdan akıp gidiyordu. Ama bizim geçtiğimiz yollarda tekinsiz bir gerilim vardı; herkes geceki arbedeyi, Aras’ın koridorda yankılanan o öfkeli emirlerini duymuştu.
Yemekhanenin devasa, demir kapısından içeri girdiğimizde uğultu anında bıçak gibi kesildi. Yüzlerce göz bana, bembeyaz saçlarıma ve gözlerimin etrafındaki o uykusuz, hırçın morluklara çevrildi. Aras’a kafa atan adam olarak yürüyordum o koridorda. Ama benim gözlerim sadece tek bir noktayı arıyordu: Kırmızı Masa’yı.
Yemek tepsilerimizi alıp sıraya girdiğimizde, Mert hâlâ tetikte bir kedi gibi etrafı süzüyordu. Sıranın bize gelmesini beklerken, bedenimi Mert’e doğru hafifçe yaklaştırdım. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Sıradaki kaşık çatal seslerinin, tabak gürültülerinin arasında sesimi sadece onun duyabileceği bir frekansa ayarladım. Dudaklarımı neredeyse hiç kıpırdatmadan fısıldadım.
"İkili oynayacaksın, tamam mı?"
Mert tam o sırada ekmeğin birini bölmüş, büyük bir lokma almıştı. Söylediğim kelimeler kulağına ulaştığı an boğazı düğümlendi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü, sertçe öksürmeye başladı. Göğsüne vurarak lokmayı zor bela yutarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
"Nasıl yani? Anlamadım... Ne diyorsun sen Karan?" diye fısıldadı dehşet içinde, sesini bastırmaya çalışarak.
"İkili oynayacaksın işte," dedim, sesimdeki o ölümcül sakinliği bozmadan. O sırada elim, gri denek kıyafetimin gizli iç astarına doğru kaydı. Parmaklarımın ucunda, o lanet aletin birebir aynısı, metalik ve tekinsiz bir soğuklukla bekliyordu. Bu Efsun’a verdiğim cihazla birebir aynıydı. Aras hepsini yok ettiğini sanıyordu ama yanılıyordu.
Tabii bu cihazlar için bir ara Demir’e teşekkür etmem lazımdı.
Tepsileri alıp sıradan çıkarken, Mert’in yanından geçerken gövdemi hafifçe ona sürttüm. Kimsenin göremeyeceği, kameraların bile kör noktada kalacağı o saliselik açıyla, cihazı Mert’in gri pantolonunun geniş yan cebine usulca bıraktım.
Mert cebindeki o ani ağırlığı ve metalik sertliği hissettiği an donakaldı. Adımları birbirine dolandı. Bakışları cebine, oradan da bana kaydı. Göz bebekleri korkuyla, şokla titriyordu. "Sen..." diye mırıldandı, sesi titreyerek. "Akıllanmadın mı sen?! Daha dün gece boynuna iğneyi yedin, Barış içeride! Ne yapıyorsun sen?!"
Planın ilk perdesini başlatmanın tam zamanıydı.
Mert’e cevap vermek yerine, yüzümdeki tüm sakinliği bir anda sildim. Gri gözlerimin arkasındaki o kor ateşi serbest bıraktım. Tepsimi, yanından geçmekte olduğumuz boş masalardan birinin üzerine büyük bir gürültüyle fırlattım. Metal tepsinin çıkardığı o tiz ve kulak tırmalayıcı ses, tüm yemekhanede bomba gibi patladı.
"Kes sesini Mert!" diye kükredim. Sesim yemekhanenin yüksek tavanında yankılanırken, etraftaki tüm denekler ve köşelerde bekleyen güvenlik görevlileri anında bize kilitlendi.
Mert irkilerek bir adım geri çekildi, neye uğradığını şaşırmıştı. "Karan, ne yapıyorsun?" diye kekeledi, bu kez rol yapmıyordu, gerçekten afallamıştı.
"Dün geceyi unutmadım!" diye bağırdım, üzerindeki baskıyı artırmak için bir adım daha üzerine yürüyerek. Parmağımı onun göğsüne doğru uzattım. "Sen o odada ne yaptın, unuttun mu sanıyorsun? Aras piçinin karşısına geçmiş, ellerini açmış 'lütfen' diye yalvarıyordun! Bizi, Barış'ı o canavara teslim eden sisteme yalvarıyordun!"
Yemekhanedeki uğultu tamamen kesilmişti. Herkes, özellikle de uzak köşedeki masada oturan Efsun ve Lina, gözlerini bize dikmişti. Efsun’un yeşil gözlerindeki o donuk, içine kapanmış ifade yerini büyük bir korkuya bırakmıştı. Kameraların arkasındaki Aras’ın ve onun muhbirlerinin bizi izlediğini çok iyi biliyordum. Mert’in benimle aynı safta olmadığını, onun sistemle uzlaşmaya çalışan, korkak ve "taraf değiştirebilecek" biri olduğunu düşünmelerini sağlamalıydım. Aras, Mert'i bana karşı bir ajan gibi kullanmak isteyecekti; oyun tam olarak burada başlıyordu.
"Ben sadece bizi korumaya çalışıyordum Karan!" diye bağırdı Mert, durumun ve cebindeki cihazın ağırlığı altında ezilerek, ama bir yandan da bendeki bu ani patlamaya öfkeyle karşılık vererek. "Senin o fevri hareketlerin yüzünden hepimiz yanacağız diyorum! Görmüyor musun?"
"Korumak mı?!" diye kahkaha attım, sesimdeki alaycı nefret tüyler ürperticiydi. "Dostumuz o laboratuvarda can çekişirken, sen burada o heriflerin suyuna gitmekten bahsediyorsun! Eğer o korkak zihniyetinle benim yanımda duracaksan, hiç durma Mert! Git, Aras'ın dizinin dibine çök, onlara hizmet et! Senin gibi bir korkakla aynı odada kalmaktan bile tiksiniyorum artık!"
Mert’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Cebindeki gizli cihazın varlığı ve benim ona tüm yemekhanenin önünde savurduğum bu ağır ithamlar, onu tam olarak kurguladığım o "gözden düşmüş, kırgın ve sisteme sığınmaya hazır denek" profiline sokmuştu. Arkasını dönüp tepsisini hırsla masaya bıraktı ve yemekhanenin çıkışına doğru yürümeye başladı. Kulaklarındaki kızarıklıktan, ellerinin titremesinden planın ne kadar kusursuz işlediğini anlıyordum. O artık Aras için biçilmiş kaftandı; benim en yakınımda duran ama benden nefret eden o kırık halka.
Sahne kuruldu, taşlar yerinden oynadı. Mert’i bu ateşin ortasına, en tehlikeli rolün içine fırlattım. O bunu henüz bilmiyor, canı yanıyor, bana öfkeli. Ama Aras onun bu öfkesini satır satır okuyacak ve onu bana karşı kullanmak için yanına çağıracak. Gerçek savaş şimdi başlıyor.
Yerde ters dönmüş metal tepsinin çıkardığı o kulak tırmalayıcı çınlama yavaş yavaş sönümlenirken, yemekhanedeki ölüm sessizliği baki kaldı. Mert’in hışımla kapıdan çıkışını izleyen yüzlerce çift göz, şimdi ağır adımlarla sıraya geri dönen bana çevrilmişti. Hiçbir şey olmamış, az önce o masayı deviren, oda arkadaşına nefret kusan ben değilmişim gibi soğukkanlılıkla yeni bir tepsi aldım. Aşçının titreyen ellerle tabağıma bıraktığı yemeğe bakıp hafifçe kafamı salladım ve tepsiyi kavrayıp yürümeye başladım.
Adımlarım bu kez yemekhanenin en ücra, en izole köşesine; Kırmızı Masa’ya doğruydu.
Köşelerde bekleyen gardiyanların elindeki şok cihazlarının cızırtısı anlık olarak durdu. Birbirlerine bakıp kaşlarını çattıklarını, ellerinin telsizlerine gittiğini görebiliyordum. Gece boyu hücreleri birbirine katan, Aras’ın o kibirli suratına kafa atan ve az önce en yakın arkadaşını buranın ortasında harcayan bu "uyuz köpeğin" şimdi ne yapmaya çalıştığına hiçbir anlam verememişlerdi. Yemekhanedeki yüzlerce denek, adeta nefesini tutmuş, atacağım bir sonraki delice adımı bekliyordu.
Merkezin kurallarına göre şu an benim köşeme çekilip sinmem, görünmez olmam gerekiyordu. Ama ben, sanki o kuralları yazan mürekkep benim avcumdan akıyormuş gibi pervasız bir rahatlıkla, Kırmızı Masa’nın boş duran sandalyesini çektim. Tepsimi masanın üzerine usulca bıraktım ve Efsun’un tam karşısına oturdum.
O an masada bir başka hareketlilik başladı. Lina dahil, Efsun’un yanındaki diğer üç direnişçi kız arkadaşı şok içinde geriye yaslandılar. Ancak bu şok, saniyeler içinde yerini tamamen farklı bir duyguya bıraktı. Merkezdeki erkeklerin zihinleri uyuşturulup birer robota dönüştürülürken, karşılarında saçları beyazlamış, gözü kara, sisteme tek başına kafa tutan ve az önce ortalığı birbirine katmış vahşi bir gücün bu kadar yakınına gelmesi masadaki tüm kızların dengesini bozmuştu.
Lina, gözlerini benden ayıramadan hafifçe yutkundu. Yanındaki kızlardan biri heyecanla elini çenesine yaslarken, diğeri yavaşça Lina’nın kolunu dürttü. Aralarında fısıldaşmaya başladılar ama sesleri heyecandan titriyordu. "Gerçekten Aras'a kafa mı attın?" diye sordu içlerinden biri, gözlerinde açık bir hayranlıkla bana bakarak. "Bunu merkezin tarihinde kimse yapmadı..."
Masadaki diğer üç kız da, başlarına gelebilecek her türlü tehlikeyi bir anlığına unutup bana adeta büyülenmiş gibi, hayran hayran bakıyor ve kendi aralarında pervasızlığımı övüyorlardı.
Bense etraftaki yüzlerce gözün baskısına, gardiyanların telsiz seslerine ve masadaki kızların o yoğun, hayranlık dolu fısıltılarına zerre kadar aldırmadım. Benim dünyam o an tamamen izole olmuştu. Kulaklarım masadaki övgüleri duymuyor, gri gözlerim o kalabalığın içinde başka hiçbir rengi kabul etmiyordu.
Bakışlarım, merkezin tüm o çiğ ve sahte ışıklarını gölgede bırakacak bir kararlılıkla sadece ve sadece Efsun’un üzerindeydi.
Yüzümdeki o az önceki sert, damarlarımdaki kanı donduran ifadeyi tamamen silmiştim. Dudaklarımın kenarına, sadece onun görebileceği hafif flörtöz bir tebessüm yerleştirdim. Masadaki diğer kızların hayranlığına karşılık, benim tüm ilgim, tüm pervasızlığım sadece onun önünde diz çökmüştü.
"Afiyet olsun," dedim, sesim az önceki kükremenin aksine, bir kemanın en kalın teline usulca sürülen yay gibi pürüzsüz ve yumuşaktı. Gözlerimi onun yeşillerine mühürledim. "Görüşmeyeli uzun zaman oldu, kızıl."
Efsun, yanındaki arkadaşlarının bana olan hayran bakışları ve benim bu ani, sadece ona odaklanan dönüşümüm karşısında ne yapacağını bilemeyerek elindeki çatalı masaya bıraktı. Bakışlarını benden çekmeye çalıştı ama gri gözlerimin onu tamamen abluka altına aldığını, masada başka kimseyi görmediğimi biliyordu. Kafasını hafifçe iki yana sallarken sesindeki o kırgın şaşkınlığı gizleyemedi.
"Sen..." diye fısıldadı, gözleriyle az önce Mert’le kavga ettiğim noktayı işaret ederek. "Daha az önce orada bariz bir şekilde delirdin, herkese bağırdın. Şimdi ise gelmiş karşıma oturmuş gülüyor musun Karan? Gerçekten seni anlamıyorum."
Tepsimdeki bardağı elime alıp parmaklarımın arasında hafifçe çevirdim.
“Aras-" der demez sözünü kestim.
Yemekhanedeki kızların hayran fısıltıları hâlâ devam ediyordu ama ben gövdemi masaya doğru biraz daha yaklaştırarak dünyayı ikimize daralttım. Sesimi sadece onun duyabileceği o büyüleyici ve güven veren tona çektim.
"Güldüğüm tek yer senin yanınken..." dedim, dudaklarımdaki tebessümü biraz daha genişleterek. Gözlerimi onun yeşillerine daha derin sabitledim. "Bu kısıtlı süreyi de başkalarını konuşmak için harcamasak mı diyorum güzelim? Ne dersin?"
Cümlem bitince yavaşça sağ gözümü kırptım muzipçe.
Efsun’un yanaklarına, Uyum Merkezi’nin o gri dünyasında asla yeri olmayan hafif bir pembelik yerleşti. Arkadaşlarının kıskançlıkla karışık hayran bakışları altında, söylediğim sözlerin arkasındaki o koruma içgüdüsünü ve ona olan açlığımı hissetmişti. Masanın altından ellerini dizlerinin üzerine koyduğunu, parmaklarıyla oynadığını görebiliyordum.
İşte oyun böyle oynanır. Aras yukarıda, odasındaki ekranın karşısında tırnaklarını kemiriyor şu an. Masadaki kızlar bana hayranlıkla bakıyor, gardiyanlar ne yapacağını şaşırıyor ama benim gözüm yeşilden başkasını görmüyor. Bırakın beni öngörülemez bir deli sansınlar. Çünkü bir delinin ne zaman, hangi taşı yerinden oynatacağını asla tahmin edemezler. Şimdi sayfayı usulca çevir, çünkü bu masadaki o sessiz flörtün arkasında, bu kalenin surlarını yıkacak ilk tuğla sessizce yerinden kayıyor.
Efsun, bu sözlerim üzerine masanın altındaki parmaklarıyla oynamayı bıraktı ve ellerini masanın üstüne koydu. Yeşil gözleri, az önceki tedirginliğinden sıyrılıp derin, sarsıcı bir ciddiyetle doğrudan gri gözlerimin içine kenetlendi. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafede merkezin tüm gürültüsü, gardiyanların telsiz cızırtıları ve arkadaşlarının hayran fısıltıları tamamen eriyip yok oldu.
"Süremi başkalarını konuşmak için harcamıyorum Karan," diye fısıldadı Efsun. Sesi o kadar derinden ve pürüzsüz geliyordu ki, adeta merkezin gri duvarlarına görünmez bir darbe indiriyordu. "Ama dün gece o koridorda olanları... Barış’ın o son çığlığını ben zihnimden söküp atamıyorum. Benim yüzümden, benim ses kayıt cihazım yüzümden gitti. Ve sen..." Gözleri bembeyaz saçlarıma, oradan da şakaklarımdaki iğne izlerine kaydı. "Sen de o pislik herife kafa atacak kadar kendini kaybettin. Bu sabah uyandığımda sana her şeyi tamamen unutturmuşlar, beynini sıfırlamışlar diye öyle çok korktum ki..."
Dudaklarımdaki o hafif flörtöz tebessüm, yerini onun acısını hafifletmek isteyen, buzların altındaki o koruyucu sıcaklığa bıraktı. Elimi masanın üzerinde, onun narin eline çok yakın ama gardiyanların dikkatini çekmeyecek bir sınırda tutarak öne doğru eğildim.
"Beni o kadar kolay sıfırlayamazlar, Efsun," dedim, sesimdeki her bir kelimeye sarsılmaz bir yemin gizleyerek. "Damarlarıma bastıkları o kimyasallar sadece zihnimin yüzeyini bulandırır. Derine, senin o yeşil gözlerini gömdüğüm yere asla ulaşamazlar. Barış için endişelenmeyi de bırak artık. O, bizi korumayı seçti. Şimdi sıra bende."
Tam o sırada, masadaki kızlardan biri, Lina’nın hemen yanındaki, ortamın o ağır havasını dağıtmak istercesine araya girdi. Gözlerini benden ayıramadan, hafifçe kızararak konuştu: "Karan, gerçekten çok pervasızsın. Aras yukarıda kameralardan kesin bizi izliyordur. Şimdi senin burada, bizimle bu kadar rahat oturmana çıldırıyordur."
Lina da başını sallayarak arkadaşını onayladı. Gözlerinde bana karşı anlam veremediği, içgüdüsel bir yakınlık ve kırgın bir hüzün vardı. "Haklı," dedi Lina, sesi hafifçe titreyerek. "Aras bu masaya, özellikle de Efsun'a olan yakınlığına karşı çok hassas. Mert'le olan kavgan bile onun iştahını kabartmıştır. Dikkat etmelisin."
Bakışlarımı masadaki kızlara çevirmeden, doğrudan Efsun’da tutarak hafifçe gülümsedim.
"Bırakın çıldırsın," dedim, sesimdeki pervasızlık tüm masayı etkisi altına alırken. "Bir canavar, avının ne zaman hamle yapacağını kestiremediği anlarda hata yapar. Aras şu an beni zihni yanmış, ne yaptığını bilmeyen bir deli sanıyor. Mert'i de kendisinden korkup taraf değiştirmeye hazır bir ödlek."
Efsun kaşlarını hafifçe çatarak ne demek istediğimi anlamaya çalıştı. Mert’e az önce savurduğum ağır ithamların arkasında başka bir şey olduğunu sezer gibi olmuştu. Gri gözlerimle ona "Sadece güven" dercesine baktım.
Masanın etrafındaki o hayranlık, o korku, merkezin tüm baskısı, hepsi benim yarattığım bu illüzyonun birer parçası. Aras yukarıda Mert'i yanına çağırmak için planlar yaparken, ben burada yeşilin gölgesinde fırtınanın yönünü değiştiriyorum. Masadaki bu kızların hayran bakışları Aras'ın kıskançlığını körükleyecek, Mert'in gidişi ona sahte bir zafer verecek. Ama unuttukları bir şey var; ressamlar tuvale ilk fırçayı attıklarında resmi kimse anlamaz, ta ki son darbeyle koca bir şaheser ortaya çıkana kadar.
Efsun ile gözlerimiz arasındaki o görünmez köprüde zaman bir kez daha bükülürken, masadaki kızların hayranlık dolu fısıltıları aramızdaki sessizliği beslemeye devam ediyordu. Efsun, dudaklarını hafifçe büzerek gri gözlerimin arkasındaki o çözülmesi imkansız şifreyi okumaya çalışıyordu. Tam dudaklarını aralayıp kafasını kurcalayan o şüpheyi dile getirecekken, yemekhanenin yüksek tavanında yankılanan ağır postal sesleri aramızdaki o büyüleyici fanusu sertçe patlattı.
Tak. Tak. Tak.
Dört iri yarı gardiyan, ellerindeki şok cihazlarının tekinsiz, mavi cızırtılarıyla masamızın etrafını bir duvar gibi sardı. Yemekhanedeki o ufak tefek fısıltılar bile anında bıçak gibi kesildi; yüzlerce denek yeniden kafasını tabağına gömdü. Gardiyanların başındaki adam, çiğ beyaz ışığın altında parıldayan o donuk ve acımasız maskesiyle tam tepemde bitti. Bakışları, masadaki kızların üzerinde soğuk bir kırbaç gibi gezindikten sonra doğrudan bana kilitlendi.
Hiçbir şey yapmadım. Ne sırtımı dikleştirdim ne de gri gözlerimdeki o pervasız rahatlığı bozdum. Sadece bardağımdaki suyu son bir kez yudumlayıp masaya bıraktım.
Gardiyan, kemikli ve büyük eliyle önümdeki metal yemek tepsisini sertçe kavradı. Metalin masanın üzerinde çıkardığı o kulak tırmalayıcı gıcırtı eşliğinde tepsiyi önümden hızla çekip aldı. Tek bir lokma bile yememe izin vermemişlerdi.
"Denek C11," dedi gardiyan, sesi bir robotun mekanik dişlilerinden çıkıyormuş gibi ruhsuz ve kalındı. "Yemekhane huzurunu bozmaktan ve kurallara itaatsizlikten cezalısın. Bu öğün senin için bitmiştir. Derhal hücrene dön."
Aras’ın yukarıda, o kameraların arkasında bu anı izleyerek zevkten dört köşe olduğunu biliyordum. Benim aç kalmam, cezalandırılmam onun o cüce egosunu tatmin ediyordu. Bırakalım tatmin olsundu, çünkü onun zafer sandığı her şey benim kurguladığım koca bir mağlubiyetin ilk adımlarıydı.
Yavaşça oturduğum sandalyede geriye doğru yaslandım. Gardiyanların o tehditkar duruşuna, ellerindeki şok cihazlarına zerre kadar itibar etmeden yüzümdeki o sakin, pervasız tebessümü korudum. Bakışlarımı gardiyandan çekip Kırmızı Masa’nın hayranlık ve korkuyla bana bakan gözlere çevirdim.
"Bana ayrılan sürenin sonuna geldik hanımefendiler," dedim, sesimdeki o rahat ve alaycı tını gardiyanları bile afallatırken. Dudaklarımın kenarındaki tebessüm biraz daha genişledi.
Ardından masadaki kimseyi görmüyormuş gibi gözlerimi doğrudan Efsun’un o panik içindeki yeşillerine mühürledim. Gövdemi masaya doğru son bir kez hafifçe eğdim. Sesimi, sadece onun kalbine dokunacak o sarsılmaz, şefkatli ve flörtöz tona ayarladım.
"Aç kalmak sorun değil Efsun. Seninle geçen birkaç dakika, bu merkezin tüm ziyafetlerinden daha doyurucuydu. Kendine dikkat et," dedim.
Sözlerim biter bitmez, onun o şaşkınlıkla pembeye dönen yanaklarına bakarak muzipçe tek gözümü kırptım. Sandalyeyi altımdan hafifçe iterek ayağa kalktım. Gardiyanlar, sanki her an patlamaya hazır bir bombayı patlatmaktan korkar gibi iki yana açılarak bana yol verdiler. Üstümdeki gri denek kıyafetini pervasız bir hareketle düzelttim, ellerimi pantolonumun cebine soktum ve arkama bile bakmadan, o yüzlerce meraklı gözün arasından geçerek yemekhaneden çıktım.
Ağır demir kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandığında, Uyum Merkezi’nin o loş, çiğ gölgelerle kaplı gri koridorlarına adım attım. Koridorda tek bir ses bile yoktu, sadece benim adımlarımın metal plakalarda çıkardığı ritmik ses yankılanıyordu.
Ve tam o anda, o ıssız koridorun ortasında yürürken dudaklarımda durduramadığım koca bir sırıtış peydah oldu.
Kendi kendime, koridorun o soğuk beton duvarlarına baka baka sessizce ama derinden sırıtıyordum. Şakaklarındaki iğne yaralarıyla, bembeyaz saçlarıyla, tek bir lokma yemek yiyememiş ve dostu laboratuvarda can çekişen bir adamın bu koridorda böyle delice sırıttığını gören herhangi bir muhbir ya da gardiyan, şüphesiz ilacın beynimi yaktığını, tamamen delirdiğimi düşünürdü.
Kameraların beni anlık olarak kaydettiğini biliyordum ve Aras’ın ekran başında "Sonunda onu delirttim" diye kadeh kaldırışını hayal ettikçe içimdeki o sinsi neşe daha da büyüyordu.
Delirdiğimi sansınlar. Bırakın hepsi benim akli dengemi kaybettiğime inansın. Çünkü bir delinin dünyasında mantık aranmaz ve adımları asla tahmin edilemez. Oysa ben o koridorda yürürken, zihnimdeki o intikam haritasının en kritik taşını oynamıştım. Mert cebindeki cihazla Aras’ı ağına düşürecekti, Efsun benim pervasızlığımla güvende kalacaktı ve Aras kendi kibirli zaferinde boğulacaktı.
Adımlarım, o uzun ve gri koridorun sonundaki hücremin kapısına doğru yaklaşırken, zihnimdeki taşların tıkır tıkır yerine oturduğunu hissedebiliyordum. Yemekhanedeki o büyük tiyatro, tam da kurguladığım gibi dalga dalga merkezin kılcal damarlarına yayılmaya başlamıştı bile. Tam elimi çelik kapının biyometrik paneline uzatacakken, koridorun köşesindeki havalandırma boşluğunun altındaki gölgede duran iki deneğin kısık sesli, aceleci fısıltıları kulaklarıma çalındı.
Adımlarımı hiç bozmadan, sanki onları hiç fark etmemiş gibi kapının önünde durdum ama bütün algımı o tarafa doğru yönelttim.
"Duydun mu?" diyordu soldaki denek, sesindeki korku ve şaşkınlık karışımı tınıyı gizlemeye çalışarak. "C11'in oda arkadaşı Mert. Artık tamamen Doktor Aras'ın himayesindeymiş. Aras onu bizzat kendi özel katına aldırmış. Alt kademedeki gardiyanlara kesin emir gitmiş; kimse Mert’e dokunmayacak, yan gözle bile bakmayayacakmış."
Diğeri hayretle soludu. "Nasıl olur ya? Daha dün geceye kadar Karan’la birlikte Barış için çırpınmıyor muydu o? Bu kadar çabuk mu satmış arkadaşlarını?"
"Satmış işte," dedi ilki, sesini iyice alçaltarak. "Yemekhanede Karan ona herkesin önünde öyle ağır konuşunca, Mert de arkasına bile bakmadan gidip Aras’a sığınmış diyorlar. Aras da Karan’ı tamamen yalnızlaştırmak için Mert’i kanatlarının altına almış."
Fısıltılar kendi aralarında dönüp dururken, yüzüm kapıya dönük olduğu için beni göremiyorlardı. Ve tam o anda, o iki deneğin arkasından, dudaklarımın kenarından sızan o gizli, sinsi gülüşü saklama gereği duymadım. Başımı hafifçe öne eğip sessizce, derinden güldüm.Bu kadar hızlı olacağını ben bile tahmin etmiyordum okuyucu.
Aras’ın kibriti çakar çakmaz yangına koşacağını biliyordum ama Mert’i bu kadar kısa sürede kendi özel katına çekecek kadar sabırsız olduğunu düşünmemişti zihnim. Kendi kibirli zafer sarhoşluğunda, beni tamamen köşeye sıkıştırdığını sanıyordu. En yakın arkadaşımı benden kopardığını, onu kendi tarafına çektiğini düşünerek yukarıda muhtemelen keyifle arkasına yaslanmıştı. Oysa Mert’in cebine bıraktığım o ses kayıt cihazı, şu an Aras’ın o en korunaklı, en gizli özel katının tam kalbine sızmıştı bile. Mert’in kırgınlığı ve öfkesi o kadar gerçekçiydi ki, Aras onun sadakatinden tek bir saniye bile şüphe duymayacaktı.
Oyunun ilk perdesi, kusursuz bir başarıyla kapanmıştı.
Kapının panelindeki yeşil ışık yandı ve ağır çelik kapı tıslayarak yana doğru açıldı. Kendimi hücrenin o boğucu sessizliğinin içine bıraktım ve kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kilitlendi.
Oda her zamankinden daha boş, her zamankinden daha griydi. Barış’ın boş ranzasına baktım. Ardından Mert’in artık bu gece dönmeyeceği, tertemiz duran yatağına. Tamamen yalnız kalmıştım. Merkezin geri kalanına ve Aras’a göre ben, dostu laboratuvarda can çekişen, oda arkadaşı tarafından terk edilmiş, aç ve çaresiz bir deliydim. Tam olarak olmam gereken yerdeydim.
Yatağımın kenarına çöktüm. Sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi tavandaki çiğ beyaz ışığa diktim. Şimdi, bu koca sessizliğin ortasında asıl soruyla yüzleşme vaktiydi:
Barış’ı o Üst Düzey Geliştirme laboratuvarından nasıl söküp alacaktım?
Hücrenin sessizliği, zihnimdeki o karmaşık düşüncelerin ritmiyle zonklarken, bir anda kapının altındaki o ince aralıktan hafif bir hışırtı yükseldi. Karanlığın içinde beyaz bir leke gibi duran kağıt parçası, gri zeminin üzerinde usulca bana doğru kaydı.Adımlarım benden bağımsız bir şekilde kapıya yöneldi. Eğilip kağıdı parmaklarımın arasına aldığımda, üzerindeki el yazısının tekinsiz, keskin hatları loş ışıkta kendini belli etti. Kağıdı yavaşça açtım. İçinde sadece birkaç satır yazıyordu:
"Sahne senin için kuruldu C11. Bu sikimsonik sistemi yıkarken arkanda duracak en güçlü gölgeye güven. Ülkenin görüp görebileceği en azılı katili senin arkandadır.”
Gözlerim karanlıkta satırların üzerinde asılı kaldı. Dudaklarımın kenarındaki o sinsi gülüş yavaşça donarken, hücrenin soğuk havasına yepyeni, tamamen öngörülemez bir tehlikenin kokusu sindi. İçerideki satranç tahtasına, kuralları tamamen çiğnemeye hazır, eli kanlı yeni bir oyuncu mu dahil olmak istiyordu?
Hemen kapıya yürüdüm ve hızlı hareketlerle tek saniyede kapıyı açtım. Ama açtığımda gördüğüm tek şey ıssız ve sessiz bir koridor oldu. Notu bırakan kişinin saniyeler içinde kaybolması çok garipti. Tekrar kapıyı kapattım ve yatağıma oturdum. Notu ellerimin arasında tutup tekrar tekrar okudum.
Ülkenin en azılı katili…
Beynim ülkedeki bütün tekinsiz ve tehlikeli adamları gözümün önüne getiriyordu. Kimdi bu notu yazan?
Ya da biri bana oyun mu oynuyordu? Bütün ihtimalleri düşünmem şarttı.
Böylece Uyum Merkezi’nin o soğuk koridorlarında, fırtınadan önceki o son sessiz saniyeler de geride kalmış oldu. Taşlar yerinden oynadı, ittifaklar parçalandı ve zihindeki o planın tam ortasına, kapının altından sızan o gizemli notla yepyeni bir bilinmezlik dahil oldu. Sistemin kendi sahte zaferinin tadını çıkardığı bu anlarda, hücrenin karanlığında başlayan isyanın dalgaları çok yakında tüm duvarları yıkıp geçecekti. Kurulan bu tehlikeli oyunun ve beliren yeni gölgelerin ardında, bu cehennemin kuralları bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
