RESGE kitap kapağı

9. bölüm / 13

RESGE

(8) İmparator Affetmez.

Vaveyla Yazarı: Nisa Yuva

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: (8) İmparator Affetmez.

Not: 15 Sayfa.

Sana olan nefretim her geçen gün büyüyor Hiva. Ablalar kız kardeşlerini sevmeli ama senin ablan seni hiç sevmedi.

Duydum çok hastaymışsın ve uzun bir zamandır uyuyor muşsun. Senin için hiç üzülmedim. Ailemden bir süredir haber alamıyorum. Belkide seni ölüme terkedip gitmişlerdir. Daha fazlasını hakediyorsun Hiva. Ama ölmene izin vermeyeceğim. Sen yaşayacaksın, benim yaşadıklarımla yaşayacaksın.

💦

Bir günlüğümün olmasını çocukken çok istemiştim ama annem izin vermemişti günlük yazmama. Çünkü annem günlüğü sevmezdi. Nedeni şuydu; kişinin günlüğü olursa yaşadığı hiçbir kötü anıyı unutmazmış. Bu nedenle elime ne zaman günlük alsam annem o günlüğü benden habersizce ortadan kaldırırdı.

Şimdi düşünce çok yanılmışım. Eğer şimdi bir günlüğüm olsaysı unuttuğum herşeyi okuyarak hatırlamış olurdum. Yada hiç unutmazdım. Annem neden günlük sevmiyordu hiçbir zaman gerçek manada sebebini öğrenemedim. Bir günlüğün varsa acıların seninledir, zaafların insanların elindedir. Geçmişi unutmamı istiyordu Gülçin Karadan.

Hangi acıyı unutacaktım ben? Geri sar. Benim unutacak bir acım yoktu. Çok sevdiğim büyükannem hep şunu derdi; ”Sana ait olmayan şeylerin peşinden gitmeyi bırak, gelmeyi istemeyenleri de aramayı bırak. Çünkü ait olmak isteyen gelir, Gelmek isteyen de döner gittiği yerden.” Sözleri hâlâ kulağımdaydı. Benim çok tatlı bir büyükannem vardı. On yaşındayken onu kaybetmiştim. Benim için çok değerliydi Büyükannem. Hâlâ zaman zaman aklıma gelirken duygulanıyorum.

Her duygunun tadı vardı bende. Yanlızca tek bir duygunun yoktu. Hep o duygunun arayışındaydım. Ama artık onu aramayı da bırakmıştım. Hedeflerimde sadece ablamı bulmak vardı.

İki muhafız tarafından götürülüyordum, nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir koridorda yürüyorduk. Kaç kapıdan geçip gelmiştik? Onu da saymayı bırakmıştım. Kaç kişiyle karşılaşmıştım? Kaç kişinin acıyan bakışlarını görmüştüm? Saymayı unutmuştum. Unutturdum kendime. Geniş zihnimde hiçbirini barındırmadım.

Şimdi önümde bir kapı vardı. Nedense o kapıdan geçince herşeyin değişeceğini garip bir şekilde hissediyordum. Bütün kapılardan sessizce geçerken bu kapıdan geçmek istemiyordum çünkü bu kapı sondu. Bu kapı özgürlüğümün kapılarını ebedi kapatacaktı. Buna inanıyordum. Hisler güçlüydü, hisler kandırmazdı. "Yürü." Kulağımın dibinde kaba bir ses tona sahip o muhafızın sesini İşitmemle irkilerek ona dönmem bir oldu. Yüzü kapalıydı. Üzerinde gümüş bir zırh takımı vardı. Yüzüne geçirdiği kar maskesine benzeyen şey yüzünü kimsenin tanımaması açısından iyi bir şeydi. Gözlerinin içine boş boş baktığımda tuttuğu kolumu sıkarak varlığını belli etti. Hiçbir şey söylemeden uslu kız rolünü üsteleyip onların adımlarına eşlik ettim.

Sert asker adımlarına nazaran benim adımlarım korkak ve geri gitmeye fazla müsaitti. Kollarımdan sertçe tutmuş beni sürüklercesine götürüyorlardı. Kapının önüne vardığımızda bir kilit sesi duydum hemen ardından kapı kendiliğinden açıldı. Neden burdaki bütün kapılar kendiliğinden açılıyordu?

Bir an bile beklemeden içeri girdiğimizde neyle karşılaşmayı bekliyordum bilmiyorum ama kesinlikle böyle bir manzarayı görmeyi beklemiyordum. Her tarafta duman, farklı madde kokuları ve yoğun ahşap kokusu. Korkuyla ürpererek etrafı incelemeye koyuldum. Oda genişliğinde bir yerdi ama kesinlikle oda değildi. Dört duvarında da raflar vardı ve hepsi doluydı. Bakışlarım ilk karşımdaki boydan boya kırmızı rafı buldu. Bir sürü şişe vardı üstünde.

İksir şişelerine benzeyen cam şişelerin içinde her renkten sıvı vardı. Gözlerim diğer tarafa kaydı. Orda da daha büyük kavanozlarda farklı farklı çiçekler vardı. Görünüşüşleri çiçeğe benziyordu ama bu çiçeklere bizim dünyamızda hiç raslamamıştım.

Diğer tarafta ise küçük küçük kutular diziliydi lâkin hepsinin ağzı kapalıydı.

Ağzım açık bir şekilde etrafımı incelerken sol tarafımdaki muhafız benim gibi etrafa bakmak yerine, "Büyücü!" diye bağırdı. Yanımdaki Muhafızın öyle kalın ve korkunç bir sesi vardı ki kollarımı tutmasalardı ellerimi hiç şüphesiz kulaklarıma bastırırdım.

Onun seslenmesiyle çok geçmeden içerde kırmızı bir duman yükardan indi. Korkarak geriye çekilmeye çalıştım fakat kollarımdan tutan Muhafızlar bu eylemimi engellediler.

Buda neydi böyle?

Kırmızı duman, tavana kadar yetişip bir hortum görünüşünü elde etti. Kasırga gibi dönmeye başlarken gördüğüm bu sahne karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bir terslik vardı. Bu girdiğimiz oda büyücülerin takılacağı türdendi. Yanlış hatırlamıyorsam Muhafızlar, 'Büyücü' demişti değil mi?

Mölüh normal bir yer değil! Artık buna emin olmuştum.

Özel güçler dediği sanırım bunlardı.

Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken görüş açımda gerçekleşen dehşet bir görüntü beni kendime getirmek için yeterli oldu. Dumanların içinde bir kadın ortaya çıktı. Bu gördüklerim beni şoka uğrattı. Tepkisiz kalmaya zorladım kendimi. Gözlerimi kırpıştırdım. Karşımda bir kadın vardı. Hayır rüya, Gözlerimi kapattım açtığımda aynı mekânda, aynı yerde ve aynı kadın karşımdaydı. "Bu...bu nasıl olur?" Şaşkınca kadına bakıyordum. Üzerinde simsiyah bir elbise vardı. Upuzun beyaz saçları kendiliğinden sallanıyordu. Elinde elbisesiyle aynı renk bir değnek vardı. Cadı değneklerine benzeyen bu degneğin ucunda parlak yakuta benzer bir taş vardı. Geri gitmeye çalıştım ama ne var ki varlığını unuttuğum Muhafızlar buna sertçe müdahale ettiler. Bu iki Muhafızdan nefret etmiştim. Beni durdursalar da pes etmedim. Kollarımı çekiştirmeye başlarken, "Bırakın beni! Siz delirmişsiniz derhâl bırakın beni!" Kollarımdan sıkıca tutan Muhafızlar uslu durmam için beni uyarırken o korkunç kadın bize doğru gelmeye başladı.

Yürürken ellerini iki yana açarak heycan dolu bir sesle konuştu. "Ooo bu ne güzel bir sürpriz böyle!" Gülümsedi, sadece dudakları görünüyordu. Yüzündeki tül perdesi simasını yarıda kesmişti. Tam karşımızda durduğunda, gözlerini görmesem de eminim şuan beni inceliyordu.

Kırmızı dumanlar etrafında dört dönüyordu. Nasırlı elini kaldırıp düşünür gibi çenesine koydu. "Hımm. Şu Mehla Karadan sensin demek." Konuşurken sesinde rahatsız olmuş bir şey vardı. Uzun elbisesinin pelerininin ürtüsü dudaklarının üstüne kadar örtmüştü. Yanlızca dudaklarını ve çenesini görebiliyordum. Beyaz saçları kalçalarına kadar geliyordu. Yüzünü görmesem de ses tonu ile buruşmuş elleri yaşının resmiydi. Fakat fiziği bunu şiddetle reddediyordu. Ve dışardaki izlenimine bakılırsa çok hareketli kıpır kıpırdı, öyle ki heycandan yerinde duramıyordu. "Bırakın beni!" dedim, tekrardan.

Büyücü Kadın ondan korktuğumu anlamıştı, yüzündeki kumaş inceydi. Büyük ihtimalle beni görüyordu, tek bir çizgi hâlindeki dudakları büzüldü. "Oww yoksa Minik kuş benden korktu mu?"

Evet korkuyordum.

Gerçekten ne kadar korkutuğumu görmüyor müydü? Muhafızlar kadının önünde saygıyla eğilip, "Yüce parefs. Ne için huzurunuza çıktığımızı en iyi siz bilirsiniz. Bu arsız kızın cezasına onay verilmiştir. Sizin de izninizle hakettiği yere gitmesini sağlamanızı istiyoruz." Benden arsız olarak bahsediyorlardı. Ben arsız falan değilim! Benim hakkımda konuşan Muhafıza dönüp sertçe baktım. "Arsız sensin! Ve ayrıca bırak beni cezamı KALE'de çekmek istiyorum."

Kadın o sırada etrafımızda türlamaya başladı. Beni nereye götüreceklerdi? Kıkırdadığını duydum. Etrafımda d9nerek önüme geldiğinde, "Elbette, bunu zevkle yapacağım." dedi gizemli bir tonda. Heycanla ellerini çırpıp. "Minik kuş uçmaya hazırlan." O kadar heycanla konuşuyordu ki uapacağı şey için oldukça sabırsızdı.

Kimdi bu manyak kadın?

Hiç tekin bir tipe benzmiyordu. Filimlerdeki korkunç cadılara benziyordu. Korkutuğumu belli etmemeye ćalışan o cesur rolünü üstelenen kızlardan değildim. Hem insan korktuğunu nasıl gizleyebilir?

"Geri çekilin." Kadının sert emriyle Muhafızlar kollarımı bıraktılar. Rahat bir nefes almak istedim ama yapamadım çünkü korkuyordum. Kadın tekrar etrafımda dolanarak karşıma geçti. Sol elinin avucunu açıp havaya kaldırdığında gözlerimi kırpmadan hareketlerini izliyordum. Odada bir hareketlik oldu. Tam karşımdaki raftan içinde kırmızı sıvı olan bir iksir şişesi havalandı. An itibariyle nefes almayı kestim. Yaşadığım bu olaylarla birlikte sermemlemiştim.

Çiğerlerime giden oksijen değerli organlarımdan biri olan organa yetişemden yarıda kaldı. Dizlerimin bağının o anda çözüldüğünü hissettim. İksir şişesi kadının açtığı avucuna geldiğinde göz bebeklerim yuvalarından çıkacakmış gibi oldu. Gerçek miydi? Şuan yaşadığım herşey ama herşey gerçek miydi? Yoksa halüsinasyonlar falan mı görüyordum?

O kızın büyü yaparken doğaya verdiği hasarı unuttun mu Mehla?

Hayır ama bu farklıydı.

İrislerim o iksir şişesinin üzerindeydi. Parmakları şişeyi kavradığında şişe birden yok oldu ve yerine kırmızı bir duman bıraktı. O anın gerçekliğini düşünmeye kalmadan gelişen olayların içinde buldum kendimi. Kadın bir şeyler söylemeye başladı, bu dil farklı bir dildi, o kitaptaki değişik yazıyı okuyabilmiştim fakat bununu anlayamıyordum.

Kadın sözleri söylemeye devam ettikçe kırmızı duman çoğalmaya başladı, daha yüksek bir sesle sözleri telaffuz etmeye başladı.

Dumanlar odanın içini esir aldığında, Bir kasırga oluştu. Öyle bir rüzgâr esti ki raflarda ki bütün çieçk kavanozları yere düştü. Büyücü kadın bu sefer daha yüksek bir sesle söylemeye başladı.

"Saym hero u vay sio serhiva! Ruşeys mahraw! Kamiomo. fayseia feysei aun. Ranaremi ranari. İja ıs mamiere. Tai kajee. Mo mizyeha. Savage eu en! (Saygım sana. Dileğim sadece küçük bir istek, yolların açılsın. Cezaysa ceza, acıysa acı olsun. İçinde küçük bir tutku olsun. Bu âşk lânetin yollarını açtı. Tekrar kapatsın. Şimdi huzuruna gönderiyorum İmparator. Sadece izin ver."

Ne söyledi bilmiyorum. Tek bildiğim bu sözlerin son sözleri olmasıydı. Ayaklarımın altında bir portal açıldı ve ben daha üstümdeki şoku atlatamadan kendimi hızla içine çekilirken buldum.

Kasırganın içinde savrulan bedenimi kurtarmam imkânsızdı, boğuk çığlıklarımın hiçbir faydası olmadı. Dipsiz bir kuyunun dibine çekiliyordum ve bu sefer çıkış yoktu.

**

"Nerdeyim ben!" diye bağırdım.
Kocaman bir ormanın içindeydim, Allah kahretsin ki her taraf birbirine benziyordu! Nasıl gelmiştim buraya? Sıkışan nefeslerimi düzene koymak adına derin derin nefesler aldım ama olmuyordu. Ne sakin olabiliyordum, nede hissettiğim korkuyu defedebiliyordum.

Gözlerimi açtığım an kendimi bu ormanda bulmuştum. Hayır, bu orman kızlarla birlikte geldiğimiz o orman değildi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutluydu. Buda demektir ki hâlâ Mölüh'teyim. Bu bir anlamda iyiyeydi bir anlamda ise kötüyeydi. İyi olanı; en azından bildiğim bir yerdeydim. Kötü yanı ise; hâlâ Mölüh'teydim. Her ikisinin sebebi de Mölüh'tü.

Kahretsin! Şimdi nasıl çıkacaktım burdan?

Kafamdaki tilkiler dört dönüyordu ama bunlar şuanlık için bir çözüm değildi. En iyisi yürümekti. En mantıklı yol buydu. Durduğum noktada hareketlendim. Resmen şu bir hafta içinde yaptığım yürüşü yirmi bir yıl hayatım boyunca yapmamıştım.

İlk dördüncü gün bacaklarım çok ağrıyordu ama şimdi iyiydim. Akşama kadar yürüsem de pek bir şey olmazdı. Bacaklarım artık esnemişti.

Ağaçların arasından yürürken gözüme kırmızı yapraklar çarpıyordu. Hepsi kan kırmızıydı. Bu işte bir gariplik vardı ama ne? Bu ağaçları hem Kaesi şehrinde hemde Mölüh'te görmüştüm. Aynı bölgeydi. Ayaklarımın altındaki toprak ıslaktı. Buda yağmurun yağdığına işaretti.

Bu orman tehlikeli bir ormana benziyordu. Büyük ihtimalle içinde vahşi hayvanlarda vardı o yüzden gece olmadan çıkmalıydım. Her taraf biribirine benziyordu. Hayır ortada belli bir çizgide yol da yoktu ki gitseydin. Onu bırak hayvanların kendisine çizgiği bir patika yolu bile yoktu.

Hiç kimse daha önce uğramamış gibiydi. İnsan adımlarını bırak, ıslak toprakta hayvanların adım izleri bile yoktu. Gerçekten korkunçtu, tüylerim ürpermişti.

Havada çok soğuktu. Mölüh genelde geceleri çok soğuk olsada günüzleri normal bir derecedeydi havası. Ama bu orman aşırı soğuktu. O lânet olası büyücü beni hangi diyara göndermişti?
Artık farkındaydım. Normal bir yerde değildim. Doğaüstü şeylerin gerçekleştiği hayal dünyası gibi bir yerdeydim. Gerçi etrafıma bakınca daha çok kâbus dünyasına gelmiş gibiydim de neyse.

Biraz daha yürüdüğümde ilerde yanlış değilsem ıslak toprakta izler vardı. Hemen umutlanmadım çünkü ben ne zaman iyi yönde düşünsem o şey kötü oluyordu. Tedirgince yaklaşıp izlerin önünde durdum. Yene düşündüğüm şey gerçekleşmişti. Ne zaman iyi yönde düşünsem kötü olurken, kötü düşünmem garip bir şekilde iyiye çıkıyordu. Gördüğüm bu adımlar insan adım izleriydi. Gözlerim sevinçle parladı.

Sonunda bir ize raslamak içimde tükenen umudu ayaklandırmıştı. Sevinçle ellerimi çırptım.

Bunlar insan adım izleriydi. Buda demektir ki birileri bu ormana gelmişti. İşte şimdi nasıl burdan çıkacağımı bulmuştum. Fazla beklemeden adım izlerini takip etmeye başladım. Birden fazla adım izi vardı. En az beş kişinin adım izi vardı. Kalabalık bir grup olmalı diye düşündüm ve adımların peşinden gitmeye devam ettim.

*

Yaklaşık bir saate aşkındır yürüyorum. Hem bacaklarım yürümekten iflas etmiş durumdaydı. çok fazla açtım. Mandalinalarla nereye kadar geçinebilitim ki? Kendimi her konuda kandırmayı başaracak kadar yetenekliyim. Lâkin kendi miğdemi kandıramıyoru. Bir tek o benim yalanlarıma kanmıyor.

Sadece açlık da değildi ki mesele. Ailemi çok özlemiştim. Her sabah annemin yaptığı poğaçaları, babamın kahvaltı sofrasında yaptığı şakaları. Ben kendi hayatımı özlemiştim. Hayır, kendi aileme de bağlı bir insandım. Onlar olmadan yaşayamazdım ki? Acaba beni arıyorlar mıdır? Kesin annem benim için şimdi çok üzülmüştür. Babam her yerde büyük ihtimalle beni arıyordur. Kendini ailemi bırakıp o Kaesi'ye gelmem başlı başınca bir hataydı. Hele ki oraya ailemden habersizce geldiysem buna hata bile demek istemiyorum.

Açılan kapıyla birlikte kendimi bulduğum bu orman çıkmazdı. Bu adım izlerinin kimlere ait olduğunu bilmiyordum. Belkide ormanda avlanan bir avcının izleriydi, belkide bir takım serseri grubun adım izleri.
Adımlarımın beni götürdüğü yer hiçbir zaman iyi olmamıştı, umut etmekten korkuyordum. Çünkü biliyordum iyi yönde düşünsem yene yanılacağımı.

Kendimi her zaman kötü bir sona alıştırdığım için suçlu değildim. Bana seçilen yollar böyle öğretmişti.
Biraz daha yürüyünce burnuma duman kokusu geldi. Durdum ve başımı kaldırdım. Uzun ağaçlardan ilk defa başka birşey görünüyordu. Havada duman vardı.

Ateş dumanı.

Duman çok uzaktan çıkmıyordu buda demek yakınlarda bir yerde ormanın içinde ateş yakmışlardı. Büyük ihtimalle adım izlerini takip ettiğim insanlar yakmıştı çünkü adımları toprakta tazeydi. Umarım adımlarını takip ettiğim kişiler bir takım ormana avlanmak için gelmiş avcılar değildir.
O kadar çok yorulmuştum ki bir an önce oturup dizlerimin ağrılarını dindirmek istiyordum. Lâkin zaman kaybedemezdim. Akşam olmadan burdan çıkmalıydım

Kaç saattir yürüyordum?

Eğer burdan kurtulacaksam pekâlâ yürümemde bir sorun yoktu. Ama eğer çabalarımın bir sonucu olmazsa kendimden çekeceğim vardı!

Artık duman havada yoktu. Ateş sönmüştü sanırım. Ama yaklaşmıştım. Biraz daha ilerleyince o an çalılıkların ardında ormana yabancı bir renk gördüm. Ağaçlar çok sık olduğu için sadece sarı rengi görebiliyordum. Benim üstümdeki sarıyla aynı tondaydı. Ve o taraftan is kokusu geliyordu.

Sanırım adım izlerinin sahipleri ordaydılar. Nefesimi tutup hafif aralıklı çalılıkların arasından geçtim. Adımlarınının izleri bu taraftandı.
Zorlukla bedenime batan o sivri uçlu ağaçlardan kurtulduğumda kendimi boş bir alanda buldum. Saçlarım tavuskuşuna dönmüştü. Saçlarımın arasına giren yaprakları çıkartmaya çalıştığım esnada gördüğüm manzarayla elim saçımda asılı kaldı.
Gözlerimi büyüttüm. Şuan gördüğüm bu tanıdık simalar zihnimin bir oyunu değildi değil mi? Açlıktan hayal görmediğime göre gördüğüm bu kişiler gerçekti.

Karşımda kızlar vardı.

Şuan hayretler içerisindeydim.
Gördüğümün gerçek olup olmadığından emin olmaya çalışıyordum. Sahil ormanda düşen bir ağacın üstünde oturmuş, hemen sağ tarafında Dalga başını omzuna koymuş, sol tarafında isee Balen başını Sahil'in diğer omzuna koymuştu. Deniz ve Mavi ise ateşi tekrar gürlemeye çalışıyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla berbat bir durumdaydılar. Deniz ve Mavi'nin yüzünde is lekeleri vardı. Gözlerim tekrar Sahil'i buldu. Bir örgüsü açılmış diğer örgüsünu boynuna dolamıştı. Kendinden geçmiş başını sallayıp duruyordu. Sanki birine sövüyordu. Derinden Yutkundum. Ben ceza almak için gönderilmiştim, peki bu kızlar niye benimle aynı ormandaydılar? Tek bir soru ve yene tek bir cevap. Sebebi ben olabilir miydim acaba?

O an hepsinin bakışlarının hedefine ben girdim. Sevimlice gülümsedim. Hepsinin yüzünde önce bir şaşkınlık görüldü. Bir kaç saniye sonra gerçek olduğumu idrak etmiş olacaklar ki hepsinin ifadesi anında değişti.

Umarım buraya gelmelerinin sebebi ben değilimdir; çünkü Sahil şuan beni öldürecekmiş gibi bakıyordu. Gerçi hep böyle bakıyordu ama şimdiki durum farklıydı. Hepsinin soğuktan elleri ve yanakları kızarmıştı özellikle Sahil'in. Gerçek manada perişan bir durumdaydılar. Deniz'in yüzünün yarısı iş olmuştu. Pörtlek gözleri dehşet denilecek bir türden korkunç bakıyordu.

Acaba arkamı dönüp geldiğim yere doğru tekrar gitsem gerçek olup olmadığımı anlarlar mıydı?
2% Bile olsa kurtulma şansım vardı.

Sahil'in dişleri soğuktan gıcırdarken bir anda ayağa fırladı. Masum kedi bakışlarımı kendisine gönderirken ateş saçan bakışları delip geçiyordu. "Senin Allah bin türlü belanı versin! Uğursuz yaratık!" Üzerime doğru hışımla gelmeye başlayınca Deniz ve Mavi hızla kollarından tuttular.

Yanılmamıştım bu sefer durum farklıydı. Saçımda öylece kalan elimi hareket hâline getirip ordaki kırmızı yaprağı alıp çıkardım. Kendimi Sahil'den korumak için bir kaç adım geriye attım. Hiç gocunmadan üste çıktım. "Bana neden kızıyorsun? Ben mi dedim buraya gel diye! Hiçbir şey yapmadığım hâlde bana uğursuz diyemezsin!" dedim. Elimdeki yaprağı yere attığımda, Sahil söylediklerimle âdeta sinir küpüne döndü. Deniz'in elini itmeye çalışırken, "Bak hâlâ yapmadım diyor!" Fenalık geçirir gibiydi. Balen bana bakarken sinirden çıldırmak üzerydi. Oturduğu yerden kalkıp öfkeyle elini bana doğru sallayarak, "Ya sen gerçekten kafayı bizimle mi bozdun! Sırf ceza aldın diye acısını bizden de çıkarttın. Bizi bu mezar ormana getirttin!"

Mezar ormanı mı?

Bozguna vermeden kendimi işaret ederek hafif kaşlarımı çattım. "Ben mi sizi getirdim? Sizi görmedim bile. Asıl siz kafayı benimle boşmuşsunuz, kendi kazdığınıza düştünüz." dedim kınayıcı bir şekilde. Bakışlarımı kaçırıp yanağımı kaşıdım. Bu söylediğimle Sahil bir kez daha hareketlendiğinde Deniz yene hızla engel oldu.

Bana her baktığında kırmızı görmüş boğaya dönüyorsa Allah aşkına benim ne suçum vardı?

Sahil'in gözleri kan çanağına dönmüştü. "Seni bu sefer öldüreceğim. Elimden çıkamayacaksın çam şeytanı! Bizi o adama sen ispiyonladın."
Hiçbir şey yaptığım yoktu. Ellerimi göğsümün altında bağlayıp çenemi havaya kaldırarak, "Banane sizden. Hem ben neden ispiyonlayayım ki sizi? Kesin Su sizi ispiyonlamıştır. Zaten sevmiyordu sizi." diyerek umursamazca omuz silktim. Su denilen kız Sahil'i çok seviyordu. KALE'de çalışan kızlardan biriydi.

Kendimi tamamen olayın dışına aktardığım için artık gitme vaktim gelmişti. Bu kızlarla kalamazdım. Önceden değil; ama şimdi beni şüphesiz öldürürlerdi. Balen gibi sakin bir kız bile bana sinirle bakıyordu. Sinirin yanı sıra nefret de vardı.

Ben hiçbir şey yapmamıştım.

Yürümeye başladım ama onlara doğru değil tabii. Biraz uzak bir mesafeden yürürken göz ucuyla kızlara baktım. Hepsi çıldıracak gibiydi, hele Sahil Deniz bıraksa şimdi bana dalacaktı. Onların kindar bakışlarının altında yürümek hiç kolay değildi.

Ama atladığım bir şey vardı. Unuttuğum şey yüzünden onlara dönüp her birinin yüzüne baktığımda sanki az önce bana saldırmamışlar gibi gülümseyerek sevimli bir ifadeyle, "Bu arada teşeşkkür ederim. Sizin adım izlerinizi takip ederek buraya kadar gelebildim. Yoksa maazallah orda vahşi hayvanlara yem olurdum." diye konuştum. Ben sözlerimi bitirdiğim gibi hepsi sırayla bana kin kusmaya başladılar.

"Keşke gebertseydiler seni orda! Beddular da tutmuyor ki dünya üzerinden yok olsa!" Bunu diyen Sahil'di, benden kuşkusuz nefret ettiğinden emin olduğum biriydi. Yüzüne sinirle bakarken, "Umarım bedduaların gelip seni bulur, cadı!" diye bagırdım. Sahil ağzının içinde birşeyler söyledi ama duyamadım. Onlara aldırmadan yürürken,
"Sen birde utanmadan bizi mi takip ettin!" Bunu diyen Deniz'di. Beni sevdiğini düşündüğüm tek kişiydi. Ama dünya bu insan yanılabiliyordu demek ki. Ne tarafa gideceğimi düşünürken Mavi'in sözleriyle düşüncelerimden sıyrıldım.
"Allah'm bide teşeşkür ediyor. Şeytan diyor al o kızıl saçlarına asıl. Yolana kadar bırakma." Fazla acımasız bir düşünceydi bu Mavi için. Sesindeki tınıya bakılırsa şimdi saçlarımı yolmamak için üstün bir çaba sarfediyor olamalıydı.

İnsanların saçlarımla olan derdi neydi anlamıyorum?

Hayır aynaya bakınca aslında çok da sevimli duruyorlardı.

Dönüp Mavi'ye baktım. Bana nefretle bakıyordu. Yazık dercesine yüzüne baktım. "Ayıp ayıp. Hiç utanma arlanma kalmamış. Elinden o kahveyi aldığım güne yazıklar olsun." Hepsinden nefret ediyordum. Mavi konuşacakken Balen elini kaldırıp Mavi'yi susturarak kendisi lafa daldı.
"Sırf kendisi geldi ya buraya, o bizi de alıp getirtmeden hiç gelir mi? Tabii alıştı sırtımızdan iş yürütmeye, burda zor olur Hanımefendinin işi." Balen biraz kırıcı konuşmuştu ama hiç alınmadım. Alınmayı bırak üstelenmedim bile. Hiçbir şey duymuyormuş gibi kendime bulduğum yolda ilerlemeye başladım.

Aslında nereye gideceğimi bile bilmiyordum ve kızların beni durduk yere suçlaması canımı sıkmıştı. Neden onları ispiyonlayım ki? Onlarla bir sorunum yoktu. Tamam biraz sinir olabilirim, arada içimde onlara sövmüş de olabilirdim ama herkes kendi içinde birini çekiştirirdi. Tamam yani arada Sahil için suikast planları da yapmış olabilirim. O örüklerini bir gece yarısı kesmeyi de düşünmüş, makası bulamadığımdan vazgeçmiş de olabilirim ama bunlar onları kendimle beraber buraya getirtmem için yeterli sebepler değildi.

Boş alandan çıktığımda Sahil'in arkamdan çok beklemeden, "Yürüyün gidelim. Bu kızıl şeytan birde şimdi burda kaçma planları falan yapar, hiç uğraşamayız onunla. Bir an önce İmparator Yönetim kurumuna gitmemiz gerekiyor." Kaçma planları yapacağımı düşünüyordu. Koca bir yalandı. Ben böyle bir insan mıydım ki? Katiyen değildim.

Benim arkamdan hemen onların da geldiğini görmesem de adım seslerinden anladım. Bugün bu mezar ormanında mezarım çıkmsa iyi olacaktı. Sahil kindar bir tipe benziyordu eminim acısını benden çıkaracaktır. Üstelik bu sefer sadece Sahil de değil arkasında ekibi de vardı.

Ve bu sırada ormanın sonuna varabilmiştim. Bu ormandan hiç çıkamayacağımı sanıyordum fakat öyle olmamıştı. Sonunda çıkmıştık.

Şimdi upuzun bir yol karşılıyordu bizi. taş yolu ve yolun sonunda kocaman bir kasaba. Evet sanırım bir kısmı halletmiştik. Sevinçle ellerimi çırptığımda, sevinçten çığlık atmak üzereydim. Fakat şimdi durunca yeni yeni aklıma gelmişti. Anlamadığım bir şey vardı; o Kahya sözde beni İmparator'un hizmetiyle görevlendirdi, peki neden bu ormana gönderdi? Acaba o kadın yanlış kapı mı açtı? Bir şeyleri yanlış yaptığı kesindi. Yanlış kapı açmasını dilemek şuanlık tek umudumdu.

O adamı görmem benim açımdan hiç iyi değildi.

Karşımda duran kasaba belkide çıkışım olacaktı. O adamın eline düşmeden burdan çıkıp gitmeliydim, eminim bu seferde onunla karşılaşırsam elinden kolay kolay kurtulamayacaktım. Benden diğer herkes gibi pek hazetmemişti yada geneli buydu. Her iki ihtimaldie de sonuç aynıydı. En son yaptıklarını zihnimden silmeye çalışsamda unutulmaz bir adamdı, öylece sil denilince silinmiyordu. Onu düşünmeyi bıraktım ve ana döndüm.

Durduğum yerde ileriye doğru bir adım atmak için atak yaptığımda hemen arkamda Sahil'in söyledikleriyle durdum. "Ordan değil aptal. Ne sanıyorsun sen? Öylece ordan kaçıp gidebileceğini mi? Daha adımını atmadan kendini tekrar o ormanda bulacaksın." dedi âdeta tükürcesine. Söyledikleri kafama takılmıştı.

Ne demek daha adımımı atmadan kendimi ormanda bulacaktım? Böyle bir saçmalık mı vardı? Omzumun üstünden dönüp baktığımda, Sahil'in dik dik bakışlarıyla karşılaştım. Hâlâ öfkeliydi ama sanırım biraz sakinleşmişti, en azından bundan başka çaresinin olmadığını anlamıştı.

Kızlar hemen yanındaydılar, onların tarafına baktım. Arkalarında başka bir yol daha vardı ve biraz daha net bakınca o yolu neden şimdi farkettiğimi sorguladım. Ağaçların dallarıyla yolun üzeri bir tünel gibi kapatılmıştı ne kadar kasvetli dursada dışardaki görünüşü mühteşemdi. Sonunu görmeye çalıştım ama sonu yoktu. Sanırım bu yol hep bu şekilde tünel gibi gidiyordu.
Zorlukla Yutkundum. O yoldan gidemezdim fakat Sahil'in söylediklerini düşününce başka bir yol kalmıyordu. Önüme döndüm. Kasaba, arkamda ise delhizden farksız kocaman bir orman yolu.

Kızlarla gitmem mi daha iyiydi yoksa kendi başıma gitmem mi?

Sanırım en mantıklı yol onlarla gitmekti. Doğru söyleme ihtimalleri vardı işimi riske atamazdım. Hiç bir zaman riske atmadığım gibi şimdi de atmazdım. Bedenimi tamamen onlara döndürdüğümde, onlarla gideceğime ikna olmuş olacaklar ki bana birşey söyleme gereği duymadan son kez bana ölümcül bakışlar atıp üstü kapalı yola girdiler.

Zaten onlardan da bu beklenilirdi. Arkalarından gözlerimi devirip istemeye istemeye peşlerine takıldım.

Umarım bana bir suikast düzenlememişlerdir.

Yola koyulmadan evvel Sahil'in konuşmasıyla şüphelerimi bir kenara bıraktım. "Size anlatacaklarım var. Bu anlatacaklarım çok önemli konular. Orda olan herkesin bilmesi gereken şeyler." Düz bakışlarım yolun üstüne düşmüş kırmızı yaprakların üstündeydi. Sahil'in sözlerine ilk kez dikkat kesildiğimi farkettim. Onların uzağında yürürken arkadaş grubundan dışlanmış kızlar gibiydim. Pekâlâ öyleydi de. Sahil'in grubu beni sebepsizce dışlıyordu. Adi insanlardı işte, ne beklenirdi ki!

Hiçbirimizden ses seda çıkmayınca Sahil anlatmaya kaldığı yerden devam etti. "Öncelikle İmparator kurumu bir eğitim yeridir. Ki sadece bununla da sınırlı değil. İsmi Kasırga." İmparator'un olduğu bir yere gidiyorduk. Ve bu hikâyedeki başrol şuanlık bendim.

Gideceğimiz yerin ismi Kasırga'ydı. Ürkütücü bir adı vardı umarım ismi gibi bir yer değildir.

Hepimiz suskunluğumuzu korkurken Balen sessizliğin arasından, "Orası tam olarak nasıl bir yer? Duyduğum kadarıyla tehlikeli bir yer. Derdimiz eksikti sanki bide burası çıktı başımıza!" diye sitem ettiği şey aslında yaşadıkları değil bendim. Balene ters ters baktığım sırada Sahil aramızdaki tatsız bakışmayı sözleriyle kesti. "Mölüh İmparatorluğunun baştan sona kadar kurulduğu nokta orası; her tür görev alan insanlar var orda. Aynı zamanda Mölüh'ün gelecekteki korucuları için de insanlar eğitiliyorlar orda." Duyduklarım ilgimi çekmişti. Gittiğimiz yer kalabalık bir yer olacaktı anlaşılan. Kızlar bölmeden Sahil'i dinlerken o konuşmaya başladı. "Ordaki insanlar KALE'deki insanalra benzemez. Her biri vahşice yetiştiriliyor. Ve biz onların arasında olacağız." Bunu söylerken yüzüme sertçe baktı. Elinde olsa beni şimdi öldürecekti. Bana karşı bu kadar öfke beslemelerinin sebebi neydi? Sakız gibi yapışmışlardı bana, hayır çokta sevecen ve iyi niyetli biriydim ben.

Sahil bana baktığı o kısa sürede siniri bozulmuş gibi başını iki yana sallayıp önüne döndüğünde, Dalga merak ettiği sorulardan birini Sahil'e sordu. "Peki orda benim yapacağım iş ne? Şimdiden söylüyorum, ben yemek falan yapmam!" Kendi şartını önceden ortaya koymuştu.

Dalga'nın söyledikleriyle Balen''de kendi kararını beyan etti. "Bende bulaşık yıkamam. Kim getirdiyse o yıkasın." Bana bakarak söylemesine gerek yoktu sözlerindeki ima çok açıktı. Önüme döndüm. Bunlar ne biçim insandı böyle? İki konuşmalarından biri bana laf atmaktı. Umursamıyormuş gibi yaparak saçlarımla uğraştım.

Sahil kızların konuşmaları üzerine konuyu dağıtmak adına, "Ben kimin ne yapacağının kararını vermiyorum kızlar. Orda yönetim İmparator'un elinde." dedi. Açıkça sandıkları gibi bu konuda bir söz hakkının olmadığını niteledi.

"Bilmeniz gereken en önemli konu şu; orda hata yapma şansınız yok. KALE'de olduğu gibi tolerans göstermezler. Kasırga'da yapılan hataların cezası ölümle sonuçlanır." Son sözüyle birlikte nefesim boğazımda kesildi. Aniden değişen ifadem Sahil'in gözünden kaçmadı. İntikam alır gibi gülümsediğinde bana bakarak, "Tabii bazılarımız hata yapmaya alışkın. Onlar için söz konusu dâhi olamaz." Ne yani ben ölecek miydim? Ne demek hatalarının cezası ölüm olur. Benim iki işimden biri hataydı. Oraya gideceğime kendi kendimi öldürürüm daha iyi. Kasırga'da yaşama şansım sıfır bile değildi.

Hızla arkamı döndüm ve geldiğimiz yerden geri dönmek için bir kaç adım atmıştım ki, Sahil bunu farkederek arkamdan, "Nereye gidiyorsun kahrolası! Ölüm lafı duyunca hemen korkudan geri dönüyorsun. Üstümüze suç atarken iyiydi ama." Durdum, omuzumun üstünden dönüp Sahile bakarken gözlerimin dolduğunun farkında bile değildim. "Gelmiyorum ben! Kim kusursuz iş yapıyorsa o gitsin banane!" Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde gözyaşlarım konusunda artık yapabileceğim bir şey yoktu. Beni basbaya öldürmek için oraya götürüyorlardı. Gözlerimdeki yaşları silerken, "Hepiniz kötü kalplisiniz! Nefret ediyorum sizden!" diye bağırdım. Kızlar durup bana bakarken, aralarında Balen öne çıkıp kaşlarını çatarak, "Aman biz seni çok seviyorduk sanki. Nefret ediyormuş birde. Sen kimsin bizden nefret ediyorsun acaba?" diye beni sevmrdiğini açıkça belli etti. Gözlerime yaşlar daha fazla akın etti. Bir saniye dâhi onların yanında kalmazdım bu saaten sonra.

Önüme dönüp tam yürüyecekken Sahil kolumdan tutup gitmeme engel olup beni kendisine döndürdü. Başımı eğip burnumu çekerken hıçkırıklarımı tutamıyordum. Sahil sinirle verdiği nefesinin sesini işittim. "Yalan söyledim. Öleceğini bilsem seni önceden gönderirdim buraya, baş belası!" Yüzüme doğru tısladı. Beni kendi tarafına geri çektiğinde başımı kaldırıp hızla karşı çıktım. "Beni götürmek için söylüyorsun. Bırak gideceğim ben gelmiyorum hiçbir yere!" Bağırmama karşı Balen ellerini kulağına götürüp, "Yeter ama artık. Sahil Allah aşkına bırak şu kızı gitsin. Başımıza yeterince bela açtı orda da derdini çekemrm." dedi katlanamıyormuş gibi.

Sahil'in kolunu savurdum ve Balen'in tam karşısına dikildim. Bal gözleri sinirle parlıyordu. Aramızda tek sarışın oydu. Gözlerinin içine hınçla bakarken oda bakışlarıma karşılık veriyordu. "Geliyorum." dedim inadına. Balen dişlerini sıkarken ciddi manada beni öldürecekmiş gibi bakıyordu. Bir şey söylemesine izin vermeden önlerinden sallana sallana yürümeye başlarken saçlarımı hava atar gibi savurdum. Arkamdan bir kaç homurtu ve küfüre benzer hakaretler duysamda umursamadım.

Bundan sonra kusursuz bir insan olacaktım, ki ben zaten kusursuzdum. Güzelliğimi saymıyorum bile. Kendimi asla onlarla aynı kefeye koymuyorum. Onlar saldırgan insanlar canım, benim onlarla hiçbir bağlantım yoktu.

Önlerinden yürürken Sahil anlatmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Beni artık kaye almıyor olacak ki kendi işine bakıyordu. "Sizin de bildiğiniz üzere Mölüh imparatorluğunu eline geçirmek isteyen çok sayıda düşman ırk var bu topraklarda. Hepsinin hangi kılıkla karşımıza çıkacağını bilemeyiz." Düşman ırk mı? Tamam her ülkede gücün düşmanlığı vardı. Bir taht varsa o eğer o tahtın sahibi olmayı isteyen çok sayıda insan olurdu. Ama ırk, işte bu beklediğim bir şey değildi. "Kimseye güvenmeyeceksiniz. Çıkışı bulmanın yolunda kendinize bir mezar kazmayın." Söyledikleri bilhassa benim adımaydı. İnsanları kolayca satacağıma olan inancı tamdı. Yaşların kuruduğu yabaklarımı ovalarken Sahil'in üstü kapalı gizemli sözleri kulaklarıma yetişti. "Kimsenin değil onun emrinde olacaksınız ve unutmayın; İmparator affetmez." Son kelime zihnime kazındı. İmparator affetmez.

💦

Kocaman karanlık bir odada yanlız kalırken ki o korkularım aklıma kazınıyordu. Ona benzer daha bir çok anı... Bir insan hiç gökyüzüyü sevmez miydi? Dünyadaki en güzel şeylerden biri gökyüzü iken ona nefret beslemek onu kırmaz mıydı?

Onun kırdığı geceleri hatırlamak da kırmıyor mu?

Acıtmıyor muydu? Hiç bir acı yokken ölecek kadar acı hissetmek?

İlk okula başladığım gün annem benim için kek yapmıştı, o gün o keki nasıl bir heycanla yediğimi hatırlamıyorum bile. Orta okulda arkadaşlarım hep annelerinden bahsedip akşam yaptıkları yemeklerden bahsederdi. Ben ise susup onları dinlerdim. Annem çok sık yemek yapmazdı öyle nadir mutfağa girerdi çünkü. Ama o gün de çok güzel yemekler yapardı.

Babam ise çok güzel salata yapardı. Hafta sonları nerde olursak olalım, o akşam beraber bir yerlere gider yemek yerdik. Güzel bir aile taplomuz vardı. O aileye çizik vuran sadece benim korkularımdı. Kendimde en nefret ettiğim şeyler o korkulardı. Yavaş yavaş sevgiden uzaklaştırıp yanlzılaştıran o korkular.

Fakat şimdi korkukmuyordum. En çok korkmam gereken yerde korkmuyordum. Ben anneme sarılırken bile korkarken şimdi bilmediğim bir yerde tek başıma iken korkmuyordum. Çünkü bu korkular bir tek yanlızken uğramıyordu bana. Ben yanlız olmayı seçmiştim. Yanlızlaştım ailemle ve en sonunda tamamen koptum.

Bir kaç gözyaşı, buruk bir gülümseme ve ebedi bir veda. Gideni getiremez, öleni diriltemezdin.

Tünelin sonuna varmıştık. Düşündüğüm gibi sonu yoktu. Yol tamamen öyle geçmişti. Üstü komple ağaçlarla kapatılmıştı. Ve en kötüsü yol boyunca kızlarla tartışıp durmuştuk. Beş kişiye karşı bir kişiydim. Hepsi asi, dişli kızlardı o yüzden ağzımı bile açmamıştım. Dar bir yoldu ve onlara karşı hiç şansım yoktu. Tamam onları dövebilirdim ama sonucunda ne kadar dayak yiyeceğim belli değildi. Kendimi hırs kurbanı yapamazdım. Şimdilik gururum incinmiş olabilir fakat onların da benimle birlikte cezalanması büyük bir darbe olmuştu. Günlerce hazmedemezlerdi her halde.

Kavga etmesem de tabii bu yol boyunca surat asmadığım anlamına gelmezdi. Bir ara ağlayacak gibi olmuştum ama Sahil'in bakışlarındam ürküp gözyaşlarımı geri itmiştim.

Sanırım biraz kırılmıştım ve bu yüzden kabuğuma çekilmiştim. Fazla üzerime geliyorlardı eğer şimdi onlar olmasaydı tek başıma burda olurdum. Her zaman birilerinin bana önderlik etmesine alıştığım için tek başıma kalınca ne yapacağımı bilmiyordum.

Bu benim yaratılışımda vardı. Kendimi değiştiremezdim.

Yoldan çıktığımızda bulutlu havayla karşılaştık. Buna alışkındım. Derin bir nefes alacağım esnada iriserim eş zamanlı olarak tüm görkemiyle bakış açımızı dolduran sarayı buldu. Bu şey bir saray bile olamazdı.

Nutkum tutuldu.

Tamamen koyu bir lacivertti. Etrafına örülen duvarları aşıp göğe yükseliyordu. Ve sonu sislerin ardında kayboluyordu. O kadar büyüktü ki boynumu arkaya atarak inceliyordum. Kaç kattı? Kendi çaplarında küçük bir şehir inşa etmişlerdi resmen. O kadar büyüktü ki buna ne verilecek bir isim bulamıyordum. İmlarator tahtının olduğu Kasırga burası mıydı? Başını göremiyordun ama o kadar göz kamaştırıcıydı ki gözleri üzerinde hayran bıraktıracak bir ihtişama sahipti. Koca bir orman önünde siperdi. Sanki onu herkesten korumak istiyordu.

Kimsenin bilmediği, keşfetmediği başka bir diyardı. Çok başkaydı. Avlunun ortasında süs havuzu vardı ama büyüktü öyle ki boyumuzu aşan duvarın ardında onu göreceğimiz kadar. Çift kanatlı büyük parlak gümüş kapı girmemiz için açıldı. Sanırım burayı ilk gören ben değildim. Kızlarda büyük bir hayranlıkla bakıyorlardı.

Balen derin bir iç çekişle imrenerek, "Off bu ne böyle? Şimdi biz burda mı çalışacağız. Burası cennet gibi bir şey!" Sevinçle şakımasına şaşkınca izledim. Birde yol boyu beni suçlayıp durmuştu, bunların hepsi nankördü.

Dalga gözlüklerini çıkartmış bakıyordu. Deniz ve Mavi donmuş bir şekilde bu manzarayı izliyorlardı.

İşin komik bir tarafı vardı, bu durumda bile beni güldüren şey hepimiz sapsarıydık. Aramızda önlük en çok Sahil'e yakışmıştı. Tabii en önde bendim ama benden sonra Sahil'e yakışmıştı. Gerçekten güzel bir kızdı. Her ne kadar sevmesem de ilgi çekici bir güzelliğe sahipti.

Sahil'i kendimde olmadan incelerken bir anda bana dönünce hızla bakışlarımı kaçırdım. Birde ona baktığım için azar yemek istemiyordum.

Ellerimi gibi önümde bağlayarak suçlu çocuklar gibi başımı eğdiğimde, dışardan çok masum göründüğüme eminim, ki öyleydim de. Benim gibi bir güzellik onların arasında öpüp başlarına koyacakları yerde hakaret ediyorlardı. Hepsine yazıklar olsun!

Dakikalardır kapının önünde dikiliyorduk. Hepimiz ilk adımı diğerinden bekliyorduk. Sahil kimsenin önden gitmeyeceğini anladığında ofalayarak önderliği tekrar kendisi aldı. Kimse benden liderlik bekleyemezdi. Diğerleri de becermezdi zaten. Aramızda kalan tek isim Sahil'di. Hepimizin önünden yürürken beklemden peşinden eşikten geçtik. İçeriye adımımı attığım o ilk an yaprakların hoş kokusu burnumu doldurdu.

Sonbahar kokusunu seviyordum.

Bakışlarım oyalanmadan direk avlunun içini buldu. Hiç kimseyi görmemeye o kadar alışmıştım ki bu kadar insanı bir arada görünce küçük çaplı bir şok geçirdim. Gözlerime inanamadım. İrislerim etrafta dolandıkça şaşkınlığım daha çok büyüyordu. Gördüklerimle büyük bir şok geçiriyordum. Katiyen böyle bir görüntü beklemiyordum.

Hadi ama bu kadar erkeğin içinde yabancı olmak zulüm gibi birşey olsa gerek.

Çekinerek baktım. Sadece erkekler değil, bizim yaşlarımızda kızlar da vardı. Bazılarının üzerinde savaşçı kıyafetleri, bazıları pelerinli, bazıları ise daha renkliydi. Ve şuanlık hepsinin bakışları bizim üstümüzdeydi. Derinden yutkundum. Acaba geri mi dönsem?

Bir sürü gençti ve her biri grup halindeydi. Beşli, üçlü, altılı grup olmak üzere hepsi birbirinden ayrılıyorlardı. Eğitim alan kişiler sanırım bunlardı. Avlu o kadar büyüktü ki diğer kısımda da çardaklar vardı. Bazıları ise o tarafta takılıyorlardı.

Burası bir akademi olabilir miydi? Sahil'in bahsettiği insanlar bunlar olmalıydı. Kasırga gerçekten başka bir evren gibiydi bunu ilk görüşte hissettim.

Bakışlarım tekrar önümüze döndüğünde, hepsinin kıyafetlerimize baktığını gördüm. Bir takım genç erkek grubu bize bakarak kendi aralarında gülüşüyorlardı. Her biri bir tarafta takılıyordu. Bir takımı duvara sırtını yaslamış tek takılıyordu diğer takımı ise çoklu takılıyordu.

Bakışlarımı zorlukla onlardan çekip kızlara çevirdiğimde Sahil'le o an göz göze geldik. Bana 'herşey senin yüzünden oldu.' der gibi bakıyordu. Sahil neyse ki daha fazla bana bakmadan kızlara dönüp, "Ne bekliyoruz? Durup bunlarla mı bakışacağız? Yürün hadi gidelim." Asabi bir hareketle yolu gösterdiğinde ona ayak uydurduk. Etrafıma baktıkça gerçekten bu kadar insanın içinden nasıl geçeceğimi bilmiyordum. Hepsinin dikkati bizim üzerimizdeydi.

Sahil önden yürüyünce benden mecburen yürümek zorunda kaldım. Tam altı kişiydik ve hepimizin de önlüğü aynıydı. Tabii onların başlarında beyaz saç badanası vardı. Bende tek eksiklik oydu. Aralarından geçip giderken yanınından geçtiğimiz bir erkek grubunun bizim hakkımızdaki konuşmalarını duydum.

"Hay Sikeyim böyle işi. Kim getirtti lan bunları?"

"Nerden bilim oğlum ben. Ama bizi çok eğlendirecekleri aşikâr. İşte şimdi keyfim yerine geldi bak." Konuşan kişi küstahça gülmeye başladığında sinirlerim bozulmuştu. Burda hayatta çalışamazdım!

Başımı öyle bir eğmiştim ki ayaklarıma bakmaktan boynum kırılacaktı nerdeyse. İnsanların bakışlarından kaçınsam maalesef ki onlar bizi görüyorlardı. Az önce bizim hakkımızda yorum yapan yirmili yaşların başındaki çocuk bizimle eğlenmeyi aklına koymuştu.
"Şunlara baksana. Civciv kuşları gibi Sarı sarı." Kızlar bizim hakkımızda konuşulan herşeye sağır kesilmişlerdi sanki. Kahkaha atıp gülenlere daha fazla dayanamadım.
Başımı kaldırıp gülen tayfaya baktım. Sırtını duvara yaslamış ukala bir şekilde bizi izleyip gülen çocuk iri yarı esmer bir gençti.

Yanlarından yürürken ona ters ters baktığım için bakışları anında beni buldu sonra ise saçlarımı. İlginç bir şeyi görmüş gibi baktı ve hemen ardından alayla gülümsedi. "Şunun saçlarına bak. Çok ilgi çekici değil mi?" Bana bakarak bunları söylemesine tamamen manyak biri olduğuna bağlıyorum.

Onlara daha fazla bakmayı bırakıp önüme döndüm. Herkes bizim hakkımızda birşeyler söylüyordu. Kimisi dalga geçiyordu kıyafetlerimizle kimisi ise çok sevimli göründüğümüzden bahsediyorlardı.

Aslında kıyafetlerimiz kötü değildi. Sorun altı kişinin aynı önlüğü giymesindeydi. Eminim birimizin tek üzerinde olsaydı dikkat çekmezdi ama biz altılı grup olunca durum böyle oluyordu. Balen kendi kendine homurdanarak yürürken Dalga yüzünü gizliyordu. Deniz ise hepimizin aksine büyük bir özgüvenle yürüyordu. Bu kızdaki özgüvenin yarısı bende yoktu.

Avludaki işkence gibi geçen saniyelerin ardından şükürler olsun ki büyük siyah işlemeli kapıdan içeriye geçtik. Avludaki gençlerin hepsi psikopat gibiydi. Bu şartlar altında burda çok fazla kalamazdım!

Büyük Kasırga'ın kapısından içeriye giriş yaptığımızda oldukça lüks bir alanda buldum kendimi. Mavi ve kristal renginin en yoğun olduğu yer sanırım burasıydı. Kavisli duvarlar ve yuvarlak tavanı daha önce görmediğin bir ihtişamla beni karşı karşıya getirmişti. İki koldan yukarıya çıkan altın rengi merdivenlerin basamakları camdı. Trabzanlarından aşağıya doğru yapılı altın kartal heykelleri en başta dikatimi dağıtmıştı. En göz alıcı detay avizeydi. Kanadını açmış büyük siyah bir kartalın içindeki sarı ışıklar alanı aydınlatıyordu. Altın rengi, siyah, mavi ve kristal rengi salonda toplanmıştı. Ve garip bir şekilde bu renkler birbiriyle mükemmel denilecek bir şekilde uyum sağlamıştı. Kartalın heykelleri, avizesi aklımda soru işaretleri bırakıyordu. Bir yerde neden bu kadar çok kartal heykeli ve hatta avizesi olsun ki? Kartal pençesi, onun yüzüğü... Hepsi sıradan öylesine konulmuş gibi değildi.

Sadece etrafında dönüp bu büyüleyici düzeni inceleyen ben değildim. Diğer kızlarda merakla etrafa bakıyordu.
Ama hepimzin aksine Sahil inceleme gereği duymuyordu. Daha önce gelmiş kadar tecrübeliydi. Eliyle sağ tarafta ki merdiveni gösterdi. "Şu taraftan." Onun yönlendirmesiyle yene peş peşe merdivenlere doğru yürüdük. Sessizdik, ortama hâkimiyetini eline almış sükûnet iyi yönde değildi. Etrafta bizden başka kimse yoktu. Olanlar da dışarda toplanmıştı.

Merdivenlerin sonuna geldiğimizde usulca Sağa döndük. Büyük bir koridordu. Parlak cam mavi duvurlara sahip koridorda loş ışıklar görkemli bir manzara sunmuştu ortaya.
Koridorun ortasına geldiğimizde duvarlarında bazı portreler gördüm ama hepsi erkekti. Kadına ait tek bir taplo yada, portre yoktu. Geniş koridorda her iki tarafta karşılıklı kapılar vardı. Sahil hiçbirine girmediğine göre gideceğimiz yer orası değildi.

Sonunda uzun koridorun sonuna geldiğimizde göğüs kafesim sıkıştı. Kalbimin kasıldığını hissettim.
Karanlık bir hisin beraberinde ruhum ayaza sürgün edilmiş gibi ürpertici bir soğuğu orda hissettim. Tam kalbimin üzerinde ağır bir baskı vardı ve bu şey nefes almama engel oluyordu.

Yolun sonundaki kapının karşısındaydık ve ben daha içerde ne göreceğimi bilmeden cesaretim kırıldı. Korku ağır ağır bedenimde kendini hatırlatmak adına hafif bir dokunuşla parmaklarımı titrettiğinde adımlarım geri geri gitmek istedi.

O aziz gücünün hissi uzaktan bile gelip kendini hissetiriyordu.

Kapı açıldı ve benim için kaderimi çizen o adamın elindeki kalemi gördüm zihnimde. Her sayfası karanlıktı ve her başlangıcında bir gözyaşı vardı.

Kızlar içeriye girdiğinde cesaretime seslenmek istedim. İçerdeki adamın karşısında cesur olmalıydım, olmalıydım ki korkuların önünde dizlerim bükülmemeliydi o günki gibi.

Nefes alıp verdim, sakin olmalıydım. İçeri girdiğim an kendimi bir şekilde bu işten kekelemeden takılmadan kurtarmalıydım.

Evet, hepsi buydu.

İlk adımı içeriye attığım an onun kokusu burun deliklerimden içeriye sızdı. İşte bu kokuya hazırlıksız yakalanmıştım. Odaya girdiğim an itibarıyla başım eğik olsada karşımda bir kral edasıyla koltuğunda oturmuş, önünde diz çöken kızlara ilgisizce bakan o adamı görüyor gibiydim.

Ve şimdi o keskin yakıcı bakışların hedefinde olan bendim. Bu bakışlara yanıt vermemek o kadar zordu ki, kendimle savaşarak önümde birleştirdiğim parmaklarıma eziyet ettim. "Diz çök." dedi hoşlanmadığı bir kimseyle konuşurken ki o tahammülsüzlükle. Beş kişi dizlerinin üzerinde onun huzurunda dururken ben onlardan uzakmışım gibi ayaktaydım.

Hişin Talır... Ona karşı gelmek mümkün müydü?

Kimsenin önünde diz çökerek kendime hakaret etmezdim. Eğik bakışların kendini belli etme korkusuyla aynı noktaya sabitti. Kimse söylemese de hissediyordum. Onun karşısında diz çökmemi istiyorlardı.

Ne kadar umrumdaydı?

Ablam için. Evet.

Ailem için. Evet.

Kendim için. Geri sar, değil.

"Sözlerimi tekrarlamayı sevmem." Onun sesini günler sonra duymak nedensizce miğdemin kasılmasına sebep olmuştu. Sesli bir nefesin ardından ağır bir vurguyala, "Tekrarlatmayı severim." Bu üstü kapalı sözü tehdit içeriyordu, kurtuluşum var mıydı elinden?

Yoktu.

Kahretsin ki yoktu.

Yutkundum. Kelimeler ağzımda düğümleniyordu. Lâkin suskunluk da bir çare değildi. Başımı kaldırmadan, "Ben kimsenin önünde diz çökmem." dedim zayıf olmadığını umduğum bir sesle. Bu kadarını başarabildiğim için şanslı sayılırdım. Bir bıçaktan farksız bakışlarının küçümseyici hissini üzerimden atmak istiyordum.

Ama o sanki bakışlarıyla beni ne kadar etkilediğini biliyormuş gibi bir saniye bile çekmedi gözlerini üstümden. "İstersem, ama sadece istersem." Sertçe yutkundum ama boğazıma oturan düğüm çözülmedi. "O dizlerini önümde indiririm." O an kirpiklerimin altından korkuyla bakışlarına karşılık verdim. Odanın içinde dört bir tarafı kitap rafıylarıyla çevrili alanda kitaplar ona itaat edermiş gibi etrafını sarmışlardı.

Karşımda simsiyah ihtişamlı İmparator koltuğunda oturan adam tek kelimeyle tarifsizdi. Tehlikeli bir boyutta ki gücü oturuşuna da yansımıştı. Bir dizini kırmış diğer bacağının üstüne atmış sırtını yaslasığı koltuğunda karşısına geçecek herkesi küçümseyecek kadar kibirliydi.

Hipnoz olmuş gibi gözlerimi üzerinden çekemiyordum. Üstünde siyah bir takım elbise vardı. Siyah açık tenine yakışan ve onda kusursuz duran bir renkti. Kollarını koltuğun her iki yanına koymuş gözlerimin içine bakıyordu.

Gözleri... Buz rengi irisleri siyaha büyük bir ilgiyle uyum sağlıyordu. Kahverengi saçları ıslanmış gibi bukeleri bir tık daha koyuydu.

Ona uzun uzun bakmam yene kendisini rahatsız etmiş gibi çenesindeki kaslar gözle görülecek bir şekilde oynadı. "Bana uzun süre bakmamanı sana öğretmemiş olmalılar." Bakışları her bir zerremi korkutuyordu. Başını yana yatırdığında, "Aksi hâlde kurallarıma uyulmadığında nasıl bir adama döneşeceğimin korkusuyla buna cüret etmezdin." Durdu, bakışlarını bir an bile olsun üstümden çekmeden bana eziyet etmeye devam etti. Acımasızlığı sözlerine kılıf olmuştu. Gözlerimin içine bakarak küstahça kıvırdı dudaklarını. Hiçbir şey söyleyemiyordum. Lâl olmuştum karşısında.

"Değil mi kızlar?"

Başını korkutucu bir biçiminde onlardan tarafa çevirdiğinde, kızların bir cevap vermesine izin vermeden, tekrar bana döndü ve "Bak onlarda onaylıyor." Benimle konuşurken ki takındığı o alaycıl ifadesi ağır ağır dağıldığında iliklerime kadar hissettim korkuyu. Şu lânet olası dilim dönse çok güzel cevaplar verirdim ama zor günlerde bana hiçbir zaman yardımcı olmamıştı.

Yaslandığı koltuktan sırtını ayırdı ve koltuğun kolçağından çektiği elini dizine koydu. "Hemen şimdi." Öfkeyle telaffuz ettiği sözleri bıçak darbesinden farksızdı. "Diz çök." Israr etmiyordu, emrediyordu. Herkese karşı baş kaldırırdım ama bu adama karşı imkânsızdı. Hızla dizlerimin üzerine çöktüğümde, çıplak dizlerimin temas ettiği buz gibi zeminle ürperdim. İstediğini yapmamın keyfiyle ağırca tekrar arkasına yaslanırken, "İşte böyle tatlı kız." Sert bakışları yerine gelen keyfiyle değişti. Beni dize getirmekten haz almış gibi değilde, canını sıkan bir sorunu ortadan yok ettiği içindi daha çok bu değişimi.

Sonunda gözlerini üzerimden çekip sahil'e çevirdiğinde, "Anlatmaya başla." diye emretti, buz gibi bir ses tonuyla. Sahil sözleri üzerine başını kaldırmadan, "Sizin de bildiğiniz üzere Mehla Karadan aramıza bir hafta önce katıldı. Fakat taktir edersiniz ki isyankâr bir kişiliği onu düzenimize alıştırmadı. Kaçma girişimlerinde bulunmakla birlikte saygızlığı için cezalandırıldı."

Benim niye bundan haberim yoktu?

Sahil'i sonuna kadar dinlediğinde bakışları tekrar beni buldu. "Doğru mu söylüyor?" komşumuzun gelip beni babama şikâyet etmesinin sonrasında babamın bana, "Doğru mu bu duyduklarım?" Sözlerini hatırlattı.

Bu sefer sessiz kalmak yerine şiddetle karşı çıktım. "Hayır efendim, Sahil yalan söylüyor. Ben ağır işleri yapamıyorum ve onlarda gidip Kahyaya yalan söylediğimi söylüyorlar. Bu yüzden de beni sürükli celandırıyorlar." Yüzüne o kadar masum bakıyordum ki bana inanması an meselesiydi. Başını anlıyormuş aşağı yukarı salladı. İnandı mı peki? Tabiiki de hayır. Tek kaşını sorgulayıcı bir biçimde kaldırdı. "Onların yaptığı ve senin yapamadığın ne?" Beni her seferinde yanıltmayı başarıyordu Hişin Talır.

Ağzımı açıp tam konuşacaktım ki belime atılan cimcikle birlikte Sahil'lle göz göze geldik. Gözleriyle beni uyardı. Bakışlarına karşılıklı sinsice gülümseyip başımı çevirip tekrar ona döndüm. Karanlık bakışları yalana taviz vermiyordu. Ama anlaşılan bana karşı fazla sabırlıydı. Yada ben böyle düşünüyordum, bilmiyordum.

"Uzun lafın kısası efendim. Ben buraya temizlik için geldim. Sizin hizmetiniz için." diyip sustum. Sahil o an ne yapmaya çalıştığımı anlayınca ondan korktuğu için sessizce dişlerinin arasından, "Sakın." diye tısladı.

Umrumda mıydı? Değildi tabiiki de.

"Sahil görevlendirildi efendim." Ve Sahil'in üzerime atılması bir oldu. Bağırışlar ve çığlıklar o an birbirine karıştı.

💦

BÖLÜM SONU_

HERKESE MERHABALAR!

Son sahne güldürdü.😂

Mehla'nın Sahil'i kullanmasını bekliyor muydunuz? Sanırım karakterimiz biraz bencil biri.

Evet sorularınızı alayım. Kafalarınız karışık ve bir o kadar da merak ediyorsunuz, sizleri bu durumda çok iyi anlıyorum.

Bölüme gelirsek; bu bölümde kızları anlatmak istedim. Kızları artık daha sık göreceğiz. Hepsinin sorumluluklarını, neden Mölüh'te oldukları gibi. Ve gerçekte ki isimlerini de öyle.

Yavaş yavaş öğreneceğiz. Henüz başındayız. Bana şans dileyin canlarım, dördüncü düzenlemeden sonra yeni hâli bu. Umarım beğenmişsinizdir.😍

Sekiz bölüm benim için çok güzel ve eğlenceli geçti. Sizler içinde öyle geçtiğini varsayıyorum. Ben yazarken bu kadar heycanlandım, sizi tahmin bile edemiyorum.

Gelecek bölümde görüşmek dileğiyle hepiniz Allah'a Emanet Olun💙💙

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18