4. bölüm · Pembe Sırlar
Sessiz mi yoksa sakin mi?
Zil çalınca zaten hazır olan çantamı alıp direkt sınıftan çıktım. Amacım, okuldan olabildiğince hızlı bir şekilde eve varmak. Tuğra'dan önce eve varırsam en azından apartmanın önündeki klasik atışmamızı yapmamış olurduk ve bende enerjimi daha az harcamış olurdum. Tuğra ile aynı apartmanda yaşıyorduk. Onların evi benim evimin iki kat altındaydı. Amcam normalde onlarda yaşamamı istedi ama reddettim. Sığıntı gibi yaşamak istemiyordum zaten akşam yemeklerine katılırken bile yengeme amcama ve küçük kuzenim Nazlıya mahcup oluyordum. Sanki onların rahatını kaçırıyor, beni gördükçe daha vicdan azabı çekmelerine neden oluyormuş gibi hissediyordum. Tuğra için olay öyle değil tabii ki. Babam ve annemin yokluğunda yaşadığım tek kalma hissini kendi lehine çevirmiş Işıl'ın onu terk etmesinin hıncını benden çıkartmıştı. Ki bu hala devam ediyor. Eğer en başında Tuğra'dan önce davransaydım muhtemelen Işıl ile sevgili olan ben olurdum. Böylece Tuğra da hala kardeş gibi olduğum kuzenim olurdu. Işıl'a karşı o kadar ciddi duygularım yoktu o yüzden söylemeye gerek duymamıştım. Tuğra bana Işıl'ı sevdiğini söylediğinde de bunu söyleyip onun heyecanını bozmak istemedim. Zaten ikisi de asla anlaşamıyorlar sürekli kavga ediyorlardı. Tuğra insanların duygusal noktalarını çok kolay yakalayıp yeri geldiğinde onu kullanmayı çok iyi biliyordu bundan dolayı da Işıl hiçbir zaman kavga konusundaki haklılığını farketmiyordu. Tuğra da hala bunun böyle olduğunu düşünüp Işıl'a "seni aldatmadım kanıtın yok boş bir hesabın sözüne inanıyorsun" diyip barışmak için çabalıyordu ama neyse ki Işıl bu sefer onun manipülasyonlarına kanmadı. Bu Tuğra'yı daha çok delirtti tabii ki ve sinirini etrafındaki en savunmasız kişiden çıkartmaya karar vermişti ki o sırada gözünde benden daha savunmasız biri yoktu. Annem Tuğra ve ışılın ayrılığından 13 gün sonra vefat etmişti. Babam da bende yaşadığımız bu üzüntüyü henüz atlatamamıştık, özellikle de babam. Biricik aşkının onu bırakmasını kabullenemiyordu hatta mezarından bir saniye bile ayrılmıyordu. Annemin yokluğuna alışma duygusuyla daha barışamamışken amcam babamı Avrupa'daki bi rehabilitasyon merkezine götürdü. Üzerinden 3 hafta geçtikten sonra babam üzüntüsünü kenara bırakıp oğluna ulaşmıştı ama bir süre daha kalması gerektiğini söylemişti. Bu acıyı tek başıma atlatmaya çalışırken bir de Tuğra'nın hatalarının sonucunu kabullenmemesinden doğan hırçınlığıyla uğraşıyordum.
Bunları düşünürken çoktan apartmanın kapısının önüne gelmiştim. Arkama bakıp Tuğra'nın orada olup olmadığını kontrol ettim ve şanslı günümde olduğumdan Tuğranın daha gelmediğini gördüm. Kapıyı açıp eve girerken bugün şanslı olduğum asıl konunun Tuğra'yı görmemek değil de başka bir şey olduğunu hatırlayıp gülümsedim.
Koltuğa uzanıp telefonu elime aldım. Birkaç gün sonra cevap vereceğini bildiğim halde babama yazdım
-Babam-
Siz:
Baba nasılsın?
Ne zaman geleceksin?
---
Hiçbir zaman.
Bu acıyı ikimizde hiçbir zaman atlatamaycaktık. Hem hiçbir zaman bir daha bana gelemeyecek birinin hem de gelme şansı varken bana gelmeyen birinin özlemini çekmek ruhumu yeterince yordu. Kalkıp masama geçtim ve haftanın tekrarını yapıp testlerimi çözdüm. Önceden annem gibi avukat olmak isterdim. Okul takımının antrenmanından sonrasını onun bürosunda geçirmek için can atardım. Şimdi ise ne büro var ne de takım. Kaptanlığı tamamen Tuğra'nın diğer oyunculara yaşadıklarımı anlatıp bana acımalarına neden olduğu için bıraktım. Bir kaptan net ve otoriter olmalı ama karşımdaki insanlar bana acıyarak baktığında acımı hatırlayıp dikkatim çok dağılıyordu. Tuğra'nın amacı da buydu, benim başarısız oluşumu görmek. Bu isteğini de yerine getirdim ve kaptanlığı ona bırakıp takımdan ayrıldım.
Yatmadan önce telefonu bir umut babam yazmıştır diye düşünerek kontrol ettim. Şaşırmadığım bir manzaraydı, cevap yoktu. Artık buna üzülmüyordum. Telefonu kenara atıp yarının cumartesi olduğunu düşünerek rahatça uyumaya başladım.
