PELERİNSİZ KAHRAMAN kitap kapağı

1. bölüm / 1

BÖLÜM 1 — Bazı İnsanlar Önce Kalbine Çarpar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: BÖLÜM 1 — Bazı İnsanlar Önce Kalbine Çarpar

Nare Yalın | 22
Boy: 1.68
Meslek: Karaca Holding Özel Asistanı
Saç: Kumral
Göz: Ela
Karakter: Gururlu • Güçlü • Kırılgan
Yakın Çevresi: Doruk, Berk & Ece
Not: Doruk ve Berk onun bebeklikten beri hayatında olan iki yarısıysa, Ece de lise yıllarından beri kalbinin sustuğu her an ses olan kişidir.

İstanbul’un sabahları garipti.Bir yanıyla aceleci, bir yanıyla yorgun… Sanki herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten olmak istediği yere varmıyordu. Ben ise o sabah, elimde sıkıca tuttuğum kahverengi dosyayla, koca şehrin içinde kaybolmamaya çalışan tek bir kalp gibi yürüyordum.Gözlerimi bir anlığına gökyüzüne kaldırdım. Gri bulutlar, şehrin tepesine ince bir tül gibi serilmişti. Hava tam yağmurla güneş arasında kararsız kalmış gibiydi. Hafif esen rüzgâr, omuzlarımdan dökülen saçlarımı yüzüme savururken dudaklarımı birbirine bastırdım.Bugün benim ilk günümdü.Ve ben, hayatımın belki de en önemli gününe, ayakkabılarımın topuk seslerini bile fazla gergin bularak gidiyordum.Karaca Holding.İsmini bile söylerken insanın sesi istemsizce biraz kısılıyordu. Şehrin en büyük şirketlerinden biri. Cam ve çeliğin birleşiminden doğmuş gibi görünen o devasa plaza, önümde bütün ihtişamıyla yükseliyordu. Binanın dış cephesi, sabah ışığını ayna gibi yansıtıyordu. O kadar parlaktı ki, kendi yansımama baktığımda kendimi bir anlığına o binaya ait hissetmedim.Ben oraya ait değildim.En azından henüz.Derin bir nefes aldım.“Yapabilirsin, Nare,” diye fısıldadım kendime.Adımı içimden söylemek bana her zaman iyi gelirdi. Annem, “İnsan bazen en çok kendi sesine ihtiyaç duyar,” derdi. Belki de bu yüzden, korktuğum her an kendime dönerdim.Plazanın döner kapısından içeri adım attığım anda keskin bir kahve kokusu, pahalı parfümler ve klimanın soğuk nefesi birbirine karıştı. Tavandan sarkan modern avizeler, beyaz mermer zeminde yumuşak yansımalar bırakıyordu. Lobideki her şey kusursuzdu. Fazla kusursuz.Siyah takım elbiseli erkekler, tabletleriyle hızlı adımlarla yürüyen kadınlar, kulaklıklarıyla konuşan resepsiyon görevlileri… Herkesin bir düzeni, bir ritmi vardı. Ben ise sanki yanlışlıkla bu mükemmel tabloya düşmüş dağınık bir fırça darbesiydim.Avuçlarım terlemişti.Kıyafetimi son kez göz ucuyla kontrol ettim. Krem rengi, diz hizasında sade ama zarif bir etek; belimi ince gösteren siyah, uzun kollu bir bluz; üzerine omuzlarıma tam oturan açık bej bir ceket… Fazla iddialı değildi ama özensiz de görünmüyordu. Saçlarımı dalgalı hâlde açık bırakmıştım; koyu kahverengi saçlarım belime doğru yumuşak kıvrımlarla dökülüyordu. Annem sabah çıkarken, “Saçların böyle daha masum gösteriyor seni,” demişti. Masum görünmek gibi bir niyetim yoktu ama güçlü görünmeye çalışırken kırılgan tarafımı saklayamadığım da bir gerçekti.Yüzümde hafif bir makyaj vardı. Sadece kirpiklerimi belirginleştiren rimel, dudaklarımda gül kurusu tonunda bir parlatıcı… Ela gözlerimin altındaki uykusuzluk gölgelerini kapatmak için biraz kapatıcı kullanmıştım. Çünkü dün gece neredeyse hiç uyuyamamıştım.Heyecandan.Korkudan.Ve biraz da… hayatımın nihayet değişme ihtimalinden.Resepsiyona doğru yürürken topuğum mermer zeminde tiz bir ses çıkardı. Birkaç kişi dönüp baktı mı, yoksa ben mi öyle hissettim bilmiyorum. Boğazımı temizleyip resepsiyondaki genç kadına gülümsedim.“Merhaba… Ben Nare Yalın. Sayın Vedat Karaca’nın yeni asistanı olarak bugün başlayacaktım.”Kadının yüzündeki profesyonel ifade bir anda yumuşadı. Hızlıca bilgisayarına baktı, sonra başını kaldırdı.“Elbette, hoş geldiniz Bayan Yalın. Sayın Karaca sizi bekliyor. Otuz sekizinci kat. Sağdaki asansörleri kullanabilirsiniz.”Otuz sekizinci kat.Nedense bazı rakamlar bile insana mesafe hissettiriyordu.Teşekkür edip asansörlere yöneldim. Lobinin sağ tarafında yer alan asansörler bile normal asansör gibi değildi. Metalik yüzeyleri ışığı soğuk bir şekilde yansıtıyor, dijital ekranlarında kat numaraları sessizce akıyordu.Tam o sırada çantamın içindeki telefon titredi.Ece.En yakın arkadaşım. Aynı zamanda panik anlarımın acil durum hattı.Mesajı açtım.Ece: “Girdin mi binaya??? Yaşıyor musun?? Sakın ilk günden patrona laf sokma.”İstemsizce gülümsedim.Ben: “Şimdilik hayattayım. Dua et.”Tam mesajı gönderdiğim anda asansörün kapısı açıldı. İçerisi boştı. Hızlıca içeri girdim ve otuz sekizinci kata bastım. Kapılar kapanırken derin bir nefes verdim.Sadece birkaç dakika.Sadece birkaç dakika sonra, belki de hayatımın yönü değişecekti.Asansör yukarı çıkarken kulaklarım hafifçe tıkandı. Cam panelden şehrin küçülüşünü görebiliyordum. Arabalar oyuncak gibi görünmeye başlamıştı. İnsanlar, hikâyeleriyle birlikte noktaya dönüşüyordu.Ve ben, o küçülen şehre bakarken kendi hayatımın ne kadar büyük bir boşlukta asılı kaldığını düşündüm.Babam öldüğünden beri her şey yarım kalmıştı.Evin neşesi, annemin kahkahası, benim çocukluğum… hepsi biraz eksilmişti. Üniversiteyi bitirir bitirmez iş aramaya başlamamın sebebi sadece hayallerim değildi. Mecburiyet bazen insanı hayallerinden daha hızlı büyütüyordu.Asansör “ding” diye bir sesle durdu.Otuz sekizinci kat.Kapılar açıldı.Ve ben o an, hayatımın en unutulmaz çarpışmasını yaşadım.Kelimenin tam anlamıyla.Çünkü kapıdan çıkar çıkmaz, önümde duran uzun boylu birine sertçe çarptım.Elimdeki dosya havalandı.Beyaz kâğıtlar etrafa savruldu.“Ah!”Geri sendeledim. Topuğum kaydı. Düşeceğimi sandığım anda güçlü bir el belimi kavradı.Bir an.Sadece bir an.Ama o bir an, bütün dünyayı susturmaya yetti.Nefesim boğazımda asılı kaldı.Gözlerimi kaldırdım.Ve ilk kez onu gördüm.Hayatımda bazı yüzleri unutamayacağımı o an anladım.O, insanın bir kez görüp sonra bütün gece zihninden atamadığı türden bir adamdı.Uzun boyluydu. O kadar uzundu ki, başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. Geniş omuzları, üzerine kusursuz oturan antrasit rengi takım elbisenin içinde daha da belirginleşiyordu. Ceketinin altında beyaz gömleğinin yakası tertemizdi; kravatı yoktu, ilk iki düğmesi hafifçe açıktı. Bu küçük dağınıklık, onun fazlasıyla düzenli görünen görüntüsüne tehlikeli bir çekicilik katıyordu.Saçları siyaha çalan koyu kahverengiydi. Özensizce dağılmış gibiydi ama o dağınıklık bile sanki özellikle öyle bırakılmış kadar yakışıyordu. Çene hattı keskin, burnu düzgün, dudakları fazla ciddi… ama asıl mesele gözleriydi.Tanrım.Gözleri.Soğuk kahve tonlarında, sert ve derin bakıyordu. İnsan o gözlere bakınca iki şey hissedebilirdi: ya kendini çok güvende ya da çok tehlikede.Ben ikisini de aynı anda hissettim.Elinin sıcaklığı belimdeyken kalbim öyle hızlı atıyordu ki, duyduğunu sandım.Bakışları önce yüzümde dolaştı, sonra bir anlığına saçlarıma, ardından yeniden gözlerime döndü. İncelediğini fark ettim. Bu fark ediliş hissi, tenimde hafif bir ürperti bıraktı.“İyi misiniz?” dedi.Sesi…Derindi. Sakin ama emretmeye alışmış bir ton taşıyordu. İnsan onun bir şey söylemesini değil, söylediğinde istemsizce dinlemeyi beklerdi.Boğazımı temizledim ama sesim yine de istediğim kadar güçlü çıkmadı.“Ben… evet. Sanırım.”Sanırım mı?Harika, Nare. İlk gün, ilk dakika, ilk rezalet.Hemen eğilip yere savrulan dosyaları toplamaya çalıştım ama o benden hızlı davrandı. Diz çöktü. O pahalı takım elbisesiyle mermer zeminde diz çöken bir adam görüntüsü o kadar beklenmedikti ki, bir an durup ona bakakaldım.Uzun parmaklarıyla kâğıtları toplarken saatini fark ettim. Siyah kordonlu, sade ama pahalı olduğu belli olan bir saat. Ellerinin üzerinde ince damarlar belirgindi. Saçma bir ayrıntıya takıldığımı biliyordum ama gözlerim istemsizce ona gidiyordu.“İlk gün?” diye sordu, gözlerini kâğıtlardan ayırmadan.Şaşırdım.“Nasıl anladınız?”Bu kez hafifçe başını kaldırdı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.“Bu katta yürürken etrafa böyle bakmak için ya yeni başlamış olmanız gerekir… ya da kaybolmuş olmanız.”İçimden homurdandım.“Belki ikisi de.”Söz ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum.Ne yapıyordum ben? Daha tanımadığım birine laf mı sokuyordum?Ama o, beklediğim gibi kaşlarını çatmadı. Tam tersine, ilk kez gerçekten gülümsedi.Ve ben… o gülüşün haksızlık olduğunu düşündüm.Çünkü bazı insanların gülüşü fazla güzeldi.Bir insanın savunmasını tek bir ifadeyle bu kadar kolay yıkmamalıydı.Bana uzattığı dosyayı alırken parmaklarımız birbirine değdi.Çok kısa sürdü.Ama içimde saçma bir sıcaklık bıraktı.“Teşekkür ederim.”“Rica ederim.”Aramızda bir sessizlik oldu. Garip, ince, görünmez bir şey geçti o sessizliğin içinden. Adını koyamadığım bir his.Tam konuşacak gibi olmuştu ki, koridorun diğer ucundan telaşlı adımlar duyuldu.“Kaan Bey!”İkimiz de başımızı çevirdik.Yanımıza yaklaşan orta yaşlı, takım elbiseli adam hafifçe nefes nefeseydi. Elinde tablet tutuyordu.“Toplantı beş dakikaya başlıyor efendim. Sayın Karaca sizi bekliyor.”Kaan.İsim zihnime bir taş gibi düştü.Kaan Bey?Sayın Karaca sizi bekliyor?İçimde bir şey buz gibi oldu.Vedat Karaca.Şirketin sahibi.Kaan Karaca.Hayır.Hayır olamazdı.Adam—hayır, Kaan Karaca—bana baktı. O bakışta bu kez daha farklı bir şey vardı. Sanki benim kim olduğumu anlamaya çalışıyordu.Sonra bakışları elimde tuttuğum dosyanın üzerindeki etikete kaydı.NARE YALIN
ÖZEL ASİSTAN / VEDAT KARACABir saniyelik sessizlik.Bir saniye.Ama bazen bir saniye bile insanın kalbini altüst etmeye yeterdi.Gözleri yeniden bana döndü.Bu kez bakışlarında hafif bir şaşkınlık vardı.“Demek yeni asistansın.”Sanki cümle sıradandı ama sesindeki ton değildi. İçime işleyen, dikkatli bir tını taşıyordu.Ben ise sadece ona bakıyordum.Çünkü o an, tesadüfen çarptığım adamın… şirket sahibinin oğlu olduğunu öğrenmiştim.Ve nedense, bu bilgi içimde gereksiz bir heyecan yaratmıştı.Kendime kızdım.Toparlan, Nare.“Sanırım öyle,” dedim, gereğinden daha sakin görünmeye çalışarak.Bakışları bir an daha yüzümde kaldı. Sanki söylemek isteyip vazgeçtiği bir şey vardı. Sonra hafifçe geri çekildi.“Otuz sekizinci katın en tehlikeli yeri asansör çıkışı değil,” dedi, sesi alçak ve tuhaf şekilde anlamlıydı. “Bunu kısa sürede anlayacaksın.”Kaşlarım hafifçe çatıldı.“Bu bir uyarı mı?”Gözlerinin içinde belli belirsiz, karanlık bir parıltı geçti.“Bence sen bunu tavsiye olarak kabul et.”Ne demekti bu?Soracaktım.Kesinlikle soracaktım.Ama o sırada yanında duran adam tekrar atıldı.“Kaan Bey, gerçekten gecikiyoruz.”Kaan gözlerini benden ayırmadan birkaç saniye daha durdu. Sonra başını hafifçe eğdi.“Tekrar düşmemeye çalış, Nare Yalın.”Adımı söyleyiş şekli…Sanki adım, onun sesinde başka bir şeye dönüşmüştü.Sonra arkasını döndü.Uzun adımlarla koridorun sonuna doğru yürümeye başladı.Onu izlememeliydim.Ama izledim.Omuzlarının sert çizgisi, kendinden emin yürüyüşü, etrafındaki herkesin ona yol verişi… Bir insanın sadece varlığıyla bile bulunduğu ortamın havasını değiştirmesi sinir bozucuydu.Ben hâlâ yerimde dikilirken, kalbim kaburgalarıma vuruyordu.Saçmalama.Bu sadece garip bir ilk karşılaşmaydı.Hepsi bu.Hepsi…“Bayan Yalın?”İrkilerek arkamı döndüm.Karşımda kırklı yaşlarında, şık giyimli bir kadın duruyordu. Kısa kestane saçları ve ince çerçeveli gözlüğüyle son derece profesyonel görünüyordu.“Ben Selin Arca. Sayın Karaca’nın yönetici koordinatörüyüm. Sizi bekliyorduk.”Kendimi toparlayıp gülümsedim.“Merhaba.”“Gelin lütfen. Sayın Karaca’nın odasına geçelim.”Selin Hanım’la birlikte geniş koridorda yürümeye başladık. Burası lobiden bile daha etkileyiciydi. Zeminden tavana uzanan cam duvarlar, İstanbul’u ayaklarımızın altına seriyordu. Boğaz, sabah ışığında kurşuni bir parıltıyla uzanıyordu. Uzaktaki vapurlar, sisin içinde küçük beyaz izler bırakıyordu. Duvarlarda soyut tablolar, köşelerde dev yeşil bitkiler vardı. Her şey şık, pahalı ve fazla kontrollüydü.“Sayın Karaca disiplinlidir,” dedi Selin Hanım yürürken. “Programına sadıktır. Özel asistanı olarak takvimini, toplantılarını, kişisel planlamalarını ve bazı özel dosyalarını yöneteceksiniz.”“Anladım.”“Bir de…” diye duraksadı.Bakışlarımı ona çevirdim.“Kaan Bey’le mümkün olduğunca profesyonel bir mesafede kalmanız sizin için daha iyi olur.”Adımlarım bir an yavaşladı.“Affedersiniz?”Selin Hanım durmadı. Sanki söylediklerinin ağırlığını özellikle hafif göstermek ister gibi aynı sakin tonla devam etti.“Yanlış anlamayın. Sadece burada bazı dengeler vardır. Herkes o dengeleri bilerek hareket eder.”İçimde garip bir huzursuzluk kıpırdandı.Az önce Kaan’ın söylediği cümle kulaklarımda yeniden yankılandı.Otuz sekizinci katın en tehlikeli yeri asansör çıkışı değil.Bu binada ne vardı?Neden herkes aynı şeyi farklı şekillerde söylüyordu?Sorularım zihnimde çoğalırken, Selin Hanım büyük ceviz kapının önünde durdu.Kapının üzerinde sade metal harflerle yazıyordu:VEDAT KARACADerin bir nefes aldım.“Hazır mısınız?” diye sordu.Hayır.Hiç değildim.Ama hayat bazen insana hazır olup olmadığını sormuyordu zaten.“Evet,” dedim.Kapıyı açtı.İçeri adım attığım anda oda beni bir anda susturdu. Geniş, yüksek tavanlı, ağır ama zevkli döşenmiş bir odaydı. Koyu ahşap mobilyalar, kitaplıklar, dev bir çalışma masası… Cam duvarın ardında bütün şehir uzanıyordu. Odanın ortasında, gri saçları geriye taranmış, ciddi yüz hatlarına sahip bir adam ayakta duruyordu.Vedat Karaca.Bana baktı. Bakışları keskin ama ölçülüydü.“Demek Nare Yalın sensin.”“Evet efendim.”Elini uzattı. Tokalaştık.“Zamanında gelen insanları severim.”İçimden rahat bir nefes verdim.“Ben de geç kalmayı sevmem.”Kaşlarından biri hafifçe kalktı. Sonra belli belirsiz bir tebessüm etti.“Güzel. O hâlde anlaşabiliriz.”Selin Hanım odadan çıkarken Vedat Bey masasına döndü. Bana oturmamı işaret etti.“CV’ni okudum. Referanslarını da. Yaşına göre fazla dirençli görünüyorsun.”Bu cümle garipti.“Dirençli mi?”“Hayat bazı insanları erken sınar. Sen o insanlardan birine benziyorsun.”Boğazım düğümlendi ama belli etmedim.“Sanırım.”Bir süre dosyalara baktı. Sonra bir zarf çıkarıp masanın üzerine bıraktı.Kalın, krem renkli, mühürlü bir zarf.Üzerinde hiçbir isim yoktu.Sadece siyah mürekkeple tek bir kelime yazıyordu:SAKLAKaşlarım çatıldı.Vedat Karaca zarfı bana doğru itti.“Bunu kimseye vermeyeceksin. Kimseye göstermeyeceksin. Özellikle de oğluma.”Kalbim bir anda sertçe çarptı.“Kaan Bey’e mi?”Gözleri gözlerime kilitlendi.“Evet.”Odadaki hava bir anda değişti.Az önce sadece heyecanlı olduğumu sanıyordum.Ama şimdi…Şimdi ilk kez korkuya benzeyen bir şey hissettim.Vedat Bey arkasına yaslandı. Sesi soğuk ve netti.“Bu şirkette herkesin bir rolü vardır, Nare. Ama bazı kapılar vardır ki açılmaması gerekir. Senin görevin sadece not almak, plan yapmak ve söyleneni uygulamak değil.”Bakışları zarfın üzerinde durdu.“Bazen susmak da bir iştir.”Parmaklarım yavaşça zarfın kenarına dokundu.Ne olduğunu bilmiyordum.Neden bana verildiğini de.Ama içimde açıklayamadığım güçlü bir his vardı.Bu zarf…Benim sadece yeni işimin değil, yeni hayatımın da başlangıcı olacaktı.Ve nedense, bunun sonunun iyi biteceğine hiç inanmıyordum.Tam o sırada, kapı çalınmadan açıldı.Odaya biri girdi.Kalbim, onu daha görmeden tanıdı.Kaan.Bakışları önce babasına, sonra bana, sonra masanın üzerindeki zarfa kaydı.Yüzündeki ifade ilk kez gerçekten değişti.Sertleşti.“Bunu ona mı verdin?” dedi.Odadaki hava bir anda buz kesti.Vedat Karaca tek kelime etmedi.Ben ise elim hâlâ zarfın üzerindeyken, neyin ortasına düştüğümü anlamaya çalışıyordum.Kaan’ın gözleri bu kez doğrudan benimkilere kilitlendi.Ve o an, az önce koridorda duyduğum cümlenin gerçek anlamını anladım.Bu binada tehlikeli olan şey asansör değildi.Tehlikeli olan…Kaan Karaca’nın kendisiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…