2. bölüm · Panzehir
Bölüm 2
"Kimsiniz siz?" diyerek sorgularken karşımdaki dört kişinin arkasında kalan kapı aralandı. Eray ve diğerleri iki yana açılarak kapının önünde duran temiz görünümlü, üzerinde pahalı olduğu metrelerce uzaktan bile fark edilebilecek bir takım elbiseyle kırklı yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir adam girdi.
"Biz senin babanın geride bıraktığı enkazlarız, Lavin." Sesi soğuk, bakışları ise üsttendi. Babamın geride bıraktığı enkazları da ne demek oluyordu. "Bu Eray." dedi zaten ismini öğrendiğim koyu mavi gözlü adamı işaret ederek. "Babanın mahvettiği ilk hayat." Eray'ın bakışları derinleşti.
Öfke bir insanın gözlerine ne kadar yansıyabilirse o kadar öfkeli bakıyordu. "Bu Kaan." dedi dalgalı saçlı olan adama bakarak. "O ikinci." Ardından omzundan bıçakladığım yapılı adamı işaret etti. "Bu Mert. Kendisi hayatın zorluklarıyla en küçük yaşta tanışmak zorunda kalan. Sorumlusu yine senin baban." En son birkaç adım atarak mavi gözlerinde hiçbir sempati bulundurmayan kadının omuzlarına dokundu. "Bu da Pelin. Aramıza en geç katılan."
Babam bu insanlara ne yapmış olabilirdi ki hepsinin gözünden nefret akıyordu?
"Ben anlayamıyorum sizi. Hayatım boyunca beni izlemişsiniz, bir gece beni alıkoyup buraya hapsediyorsunuz ve derdinizin benimle olmadığını söylüyorsunuz." diyerek kafamda oluşan soru işaretlerini belirttim. "Yakında öğrenirsin Lavin. Sevgili baban ile telefondaydım az önce. Buraya geliyor."
Eray ve diğerlerinin keskin bakışları direkt karşımdaki adamın yeşil gözlerine değdi. Babamdan bir cümle içerisinde bahsedilmesi bile onların az önceki gibi tepkiler vermesine sebep olurken, babam gerçekten buraya gelirse ne olacaktı?
Ben anlamaz gözlerle karşımdaki adama bakarken tekrardan konuştu. "Ah, ne kadar kabayım. Hakan ben, Hakan Akar." Soyismini duymam ile irkilmem bir oldu. Ben henüz tepki bile verememişken "Seninle tanışmayı iple çekiyordum, sevgili yeğenim."
"Ne?"
Dehşet.
Bakışlarımı ve hissettiklerimi tek kelime ile açıklayabilecek olsaydım bu kelimeyi seçerdim. Duyduğum hiçbir şey mantıklı gelmiyordu. Babamın birilerini enkaz haline getirdiği söyleniyordu. Doğru olamazdı. Beni alıkoyan kişinin amcam olduğu söyleniyordu. Saçmaydı. "Bir yanlışlık olmalı. Babam kimseye bir şey yapmaz." kekeliyordum. Sesim titriyordu. Babamı istiyordum.
Adının Pelin olduğunu öğrendiğim kızın alay ve sinirle karışık gülüşünü duydum.
Eğildi ve yerden benim en son baktığım, eks olan evsize kalp masajı yaparken çekilmiş fotoğrafı eline aldı. Gözlerinde hiçbir duygu göremiyordum. "Bu fotoğrafta elinin altında can veren zavallı adamın sorumlusu kim diye hiç düşündün mü, Lavin?" Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum. Ne söylemem ya da nasıl davranmam gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Sadece dinliyordum.
"Hadi ama!" dedi alınmış gibi. "Bazı hastalarda bir farklılık görmediğini söyleyemezsin. Bunu fark edecek kadar zeki olduğunu biliyorum. Hangi hastalık o semptomların hepsini bir arada gösterir."
Dudaklarımı en sonunda aralayabildiğimde "Bilmiyorum." dedim. "Araştırdım ama bulamadım." Eray lafa atladı. "Çünkü yok!" sesi, gözleri konuşma tarzı o kadar sertti ki bir an o hastaların ölümüne ben mi sebep oldum diye düşünmeden edemedim. Eğer böyle bir hastalık yoksa bu insanlara ne oluyordu?
Şok etkisi geçip biraz daha kendime gelebildiğimde, "Yeter!" dedim. "Sizin akıl oyunlarınızla ve saçmalıklarınızla uğraşacak değilim. Dediğin gibi eğer babamı aradıysan polisleri kapınıza yığmak üzeredir. Eğer aramadıysan, yokluğumu çoktan farketmiş ve beni bulmak üzeredir. Bırakın beni, sizin saçmalıklarınızla uğraşmaktan daha önemli işlerim var.
"Neymiş senin o önemli işlerin?" Eray bana doğru adımlayarak tabiri caizse tam burnumun dibinde durdu. Küçümseyici bakışları 'Lavin suratıma sağlam bir yumruk geçir' der gibiydi. "Babanın zehirleyip gönderdiği hastaları bir seruma bağlayıp ölmelerini izlemek mi?" Babama attıkları iftiralar yetmezmiş gibi şimdi de beni bu yalanın bir parçası haline getiriyordu.
"Orada dur!" ona doğru bir adım atarak aramızdaki azıcık mesafeyi de ben kapattım. Sinir her bir hücremi ele geçirmiş gibiydi ve sanki ne bedenimin ne ağzımdan çıkan kelimelerin kontrolü artık benim elimdeydi. "Ben insan hayatı kurtarmaya yemin ettim. Şuracıkta sen ölüyor olsan sana bile yardım ederim." Omuzlarından onu itekleyerek birkaç adım gerilemesini sağladım ve devam ettim. "Her ne kadar cesedine tükürülmesi gereken bir pislik olsan da!"
Bu cesaret nereden geliyordu bilmiyordum. Ben bu adamlar tarafından kaçırılmış ve tutuluyordum. Şuan bir silah çıkartıp beni öldürebilirlerdi. Pelin bana doğru atıldı fakat Eray tarafından durduruldu.
Hakan kahkaha attı. Durum onu gerçekten eğlendiriyormuş gibiydi. "Birazdan hep beraber oturup gerçekleri masaya dökeriz Lavin. Babanı bitirmek için seni öldürmem gerekirse gözümü bile kırpmam! Sen sen ol, hareketlerine dikkat et." Geriye bir adım attım. Eray gözlerini önce Hakan'ın sonrasında benim üzerime dikti. Her ne düşündüyse kaşları çatılmıştı.
"Bu kadar muhabbet yeterli şimdilik. Pelin sen odada Lavinle kal." dedi ve duraksadı. "Kendine hakim olmaya çalış." Mert sen kapıda bekle. Kaan ve Eray benimle gelin. Misafirimize ikramlarımızı hazırlayalım." Dedi yüzündeki korkunç gülümsemesiyle. Hakan Akar cümlesini bitirir bitirmez odadakiler kendilerine verilen görevler için dağıldı. Sadece birkaç saniye sonra odada sadece pelin ve ben kalmıştık. Yatağın üzerindeki kıyafetleri üzerime adeta fırlatıp. "Giyin." diyerek emretti.
Bedenime çarpıp yere düşen kıyafetlere baktım ve eğilip onları yerden aldım. Önce elimdeki kıyafetlere ardından üzerimdeki yırtık pijamalarıma baktım. Temiz ütülü kıyafetleri aynı onun bana fırlattığı gibi ayak diplerine fırlattım.
"Beni dinle." sesim sandığımdan daha tehlikeli, daha korkusuz çıkmıştı. Bu insanların babama bir şey yapmasına izin vermektense burada ölmeyi yeğlerdim. "Ne tür bir yalana inandırıldınız bilmiyorum." Pelin'e doğru bir adım attım. "Aklınızın ucundan bile babama dokunmak geçiyorsa eğer, önce beni ortadan kaldırın." Bir adım daha attım. Bu cesaret nereden geliyordu bilmiyordum. Az çok dövüşmeyi ve kendimi korumayı babam vasıtasıyla öğrenmiştim ama bir profesyonel asla değildim. "Az önce dediklerimi unut. Evet benim işim insanları yaşatmak, ama hepinizin kabusu olurum." Sesim kendinden emin bakışlarım sertti. Pelin'in ise dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.
"O pisliğin kızı olmasaydın belki de seninle çok iyi arkadaş olurduk." dedi o da bana doğru adımlayarak. Ses tonu sempatiden çok uzaktı. "Emin ol gerçekleri öğrendiğinde, bırak bize düşman olmayı o baba dediğin canavarın karşısında ilk sen duracaksın." Bakışları tiksinir gibi bir hal aldı. "Eğer sende onun pisliğinin bir parçası değilsen tabii."
Pelin'in sözleri odadaki soğuk havada asılı kaldı. Tam ona cevap vermek için dudaklarımı aralamıştım ki, kapı sertçe açıldı. İçeri ilk giren Eray ve Mert oldu. Hemen arkalarından ise iki adamın arasında, kolları sıkıca tutulmuş bir şekilde babam girdi.
"Baba..." fısıltım odadaki sessizliği böldü. Ona doğru koşmak istediğimde ise tek yaptığı beni hapsetmek olan o iki kol yine bedenimi sardı. Eray. "Bırak!" diye bağırışım ve kollarında çırpınışım daha önceki gibiydi.
Üstü başı biraz dağılmış olsa da yüzünde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Gözleri hızla odayı tarayıp beni bulduğunda, içindeki o katı, korumacı ifadenin bir anlığına yumuşadığını gördüm. İyiydi. En azından hayattaydı. "Lavin! Şükürler olsun iyisin."
Hakan, arkalarından odaya girip odanın ortasındaki büyük ahşap masayı işaret etti. "Bu kadar ayakta dikilmek yeter," dedi tekinsiz bir sakinlikle. "Madem büyük buluşma gerçekleşti, hep beraber oturup şu meşhur aile tablosunu bir netleştirelim." Beni ve babamı kollarımızdan tutarak odadan çıkartıp salona getirdiler.
Herkes masanın etrafındaki yerini aldı. Ben babamın tam karşısına oturtulmuştum. Hakan masanın başına geçti, Eray ve diğerleri ise adeta birer jüri gibi arkamızda yerini aldı. Hakan, elindeki siyah deri çantadan yeni dosyalar ve fotoğraflar çıkarıp masanın ortasına, tam önüme doğru sürdü.
"Bak bakalım dahi stajyer doktor," dedi Hakan, parmağıyla fotoğraflardan birini işaret ederek. "Babanın o ünlü iş adamı kimliğinin arkasında ne varmış."
Fotoğrafa baktığımda nefesim kesildi. Babam, loş ışıklı, devasa mikroskopların ve kimyasal tüplerin olduğu gizli bir laboratuvardaydı. Elinde şırıngalar vardı. Bir diğer fotoğrafta ise, kıyafetleri kirlenmiş, kötü durumda görünen yaşlı bir kadın vardı.
Kadın tıpkı acilde gördüğüm, ellerimin arasından kayıp giden evsiz adama benziyordu. Kadın bir sedyede yatıyordu ve babam ona bir şeyler enjekte ediyordu. Hakan, fotoğrafların hemen yanına kalın, lacivert kapaklı bir dosya fırlattı. Dosyanın üzerinde büyük, beyaz harflerle bir kod yazıyordu: TA-94.
"Bu ne?" diye fısıldayabildim sadece. Sesim kendi kulaklarıma bile çok uzaklardan geliyor gibiydi.
Hakan, yüzündeki o yırtıcı gülümsemeyle öne doğru eğildi. "Bu, o insanların damarlarına zerk edilen ölümcül formülün prototipi, Lavin. Harflerine iyi bak. Sence bu şahesere neden TA kodunu verdi? Turgut Akar... Baban, kendi canavarlığına kendi imzasını atacak kadar kibirli bir adam."
Gözlerim kodun üzerindeki o iki harfe kilitlendi. Zihnim bana oyunlar oynuyor gibiydi. Yıllarca güvenle arkasına saklandığım o soyadı, şimdi masanın üzerinde duran ölümcül bir projenin adı olarak bana bakıyordu.
Sayfaları hızla çevirdim. Gözlerim kimyasal bileşenlerin, grafiklerin ve denek raporlarının üzerinde gezindi. Formül, beynin nöronal aktivitesini yapay olarak yüzlerce kat artırmak üzere tasarlanmıştı. Ancak sayfaların kenarlarındaki tarih notları ve kronolojik evrim kanımı dondurdu.
24 yıl öncesine ait ilk protokotipte, ilacın öldürücü bir etkisi yoktu. Formülün ilk deneği ise onu geliştiren kişi olmuştu. Formulün mucidi olan o ilk dahi denekte bıraktığı yan etki, sinir sistemini tamamen kilitleyen ağır bir kataleptik şok ve geri döndürülemez bir optik sinir hassasiyetiydi.
Ağır bir fotofobi vakası... İlaç insanı öldürmüyor ama gözlerini ve sinir sistemini normal ışığa karşı tamamen savunmasız bırakarak onu ömür boyu karanlığa mahkum ediyordu.
Fakat yıllar geçtikçe formül bir virüs gibi mutasyona uğratılmıştı. 2010'da eklenen sentetik peptit zincirleri, 2018'de değiştirilen lityum türevleri ve nihayetinde bu yıla ait o son varyant... Karşımda oturan bu adamın iddialarına göre babam, bu ilacı bilerek ve isteyerek bir kitle imha silahına dönüştürmüştü.
Son varyanta eklenen o nadir nörotoksin, artık sadece ışığa hassasiyet yaratmıyordu; hücrelerin mitokondriyal yapısını çökerterek organları birkaç gün içinde tamamen iflas ettiriyor, boyunda o örümcek ağı morluklarını yaratarak insanları acı içinde öldürüyordu.
"Gördün mu?" dedi Hakan, sesindeki nefret tonu yükselirken. "Hastaneye gelen, o tuhaf semptomlarla ölen masum evsizlerin arkasındaki isim senin o taptığın baban. Yıllarca o yeraltı laboratuvarında bu zehirle neyi amaçladın Turgut? Söyle kızına!"
Gözlerimden yaşlar süzülürken babama baktım. "Baba..." dedim. "Doğru olmadığını söyle."
Babamın gözleri üzerimde birkaç saniyeliğine gezindi. Düşünceli gözüküyordu. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi. Ellerini sertçe saçlarının arasından geçirdi ve sinirle soludu. Sessizliği hâlâ kalbimin çarpışına inat devam ediyordu. Onun tek lafı yeterliydi. O yapmadığını söylese ona inanırdım. Zihnimden yüzlerce senaryo bir film şeridi gibi geçiyordu. Babamın beni korumak adına bunca zaman benimle aynı evde bile yaşamaması, beni sürekli dışında tuttuğu işleri...
Bir gün konuşma arasında eski albümlerini çıkarttığı bir anı gözlerimin önündeydi şimdi. Onun gençliğine bakıyorduk. Çok eskiden, henüz beni evlat edinmeden önce bir laboratuvarı olduğunu söylerdi bana. Bir fotoğraf vardı ki, her albümü çıkartışında onu bana göstermesi için başının etini yerdim. Laboratuvarındaydı, çok mutluydu. Kumral kısa saçlı bir kadına neşeyle sarılmış, bir şeyi kutluyor gibi gözüküyorlardı. Ellerinde bir parça kağıt, etrafında mikroskoplar, tüpler, kitaplar...
O fotoğrafın hikayesini bana hiçbir zaman anlatmadı. O kadın kimdi öğrenemedim ya da neyi kutladıklarını. Bana sunulan bu fotoğraflar çok daha yeniydi. Babamın hafif beyazlamış saçları net bir şekilde görünüyordu. İmkanı yoktu! Oynanmıştı bu fotoğraflarla, neyi bu kadar düşünüyordum ki! Babama değil de, beni alıkoyan bu insanlara mı inanacaktım. Daha neler?!
Oturduğum sandalyeyi hızla geri iterek ayağa kalktım. Ani hareketimle beraber kapının yanındaki korumalar ellerini beline götürdü ama şuan umurumda bile değildiler. "Siz," dedim parmağımı Hakan denen adama uzatarak. "Beni buna inandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz. Bu fotoğraflarda oynadığınıza eminim. Derdiniz ne bilmiyorum ama babamdan da benden de uzak durun!" diye haykırdım. Kendimi kaybetmiş gibiydim. Sanki bedenimden soyutlanmış, benim vücumumu kontrol eden bir başkasını izliyormuş gibiydim.
"Baba bir şey söylesene!" bakışlarımı babama çevirdim. Sesim bu kez ne kararlı ne sertti. Adeta yalvarırcasına babama bakıyordum. "Merak etme inanmıyorum bunların söylediği tek bir şeye. Hadi babacığım, gidelim."
Babam ne beni yanıtladı ne de kendini savundu. Hakan'ın büyük bir zaferle sunduğu o fotoğraflara baktı. Yüzünde ne bir suçluluk ne de bir korku vardı. Aksine, odayı donduracak kadar soğuk gözlerle Hakan'a dikti bakışlarını. Kafasını önüne eğdi, ardından dudaklarının kenarında hafif, dalga geçer gibi bir gülümseme belirdi. Gülümseme bir kahkahaya dönüştü. Algılayamıyordum.
"Çok güzel hazırlanmışsın Hakan," dedi babam. Sesi o kadar rahattı ki, Hakan'ın yüzündeki o muzaffer ifade bir anlığına gerildi. "Bana ulaşamadın, Lavin'i alıkoyarak beni onunla tehdit ettin. Çünkü kızımı korumak için her şeyi yapardım, değil mi?" Babam elini ceketinin iç cebine attı. Eray ve Mert anında silaha davranacak gibi oldu ama babam sadece katlanmış resmi bir evrak çıkardı.
Masanın üzerinden bana doğru döndü. "Kusura bakma kızım, biraz geç kaldım," dedi, sesi neredeyse dalga geçer gibiydi. "Ama evden çıkmadan önce bunu yanıma almam gerekiyordu. Malum, amcan olacak bu adamın hayal gücü biraz geniştir."
Elindeki evrakı masanın tam ortasına, Hakan'ın fotoğraflarının üzerine fırlattı. Üzerinde büyük harflerle resmi bir laboratuvarın adı ve "DNA PROFİL ANALİZ RAPORU" yazıyordu. "Ya da baban mı demeliyim?"
Birisi beni uyandırmalıydı. Nasıl bir kabusun içine düşmüştüm ben böyle?
Babam arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağlayarak Hakan'ın şoke olmuş yüzüne baktı. Ardından bakışlarını bana çevirdi. Ama bu sefer o gözlerde ne babalık şefkati vardı ne de beni kurtarmak isteyen o eski adam. Bakışları tamamen yabancılaşmıştı.
"Bu saatten sonra ne yaparsan yap, Lavin zaten benim umurumda değildi," dedi babam. Sesi ruhuma indirilen bir balyoz gibiydi. Kalbimin sanki binlerce parçaya ayırılmıştı, sesi odanın dışına taşmış gibi Eray ve Pelin'in bakışları bana döndü. "Onu bunca yıl neden sakladım sanıyorsun? Kendimi korumak için. Senin bir açık bulup bana karşı kullanılmanı engellemek için. Ama hakkını vermeliyim. Beklemiyordum, onunla ilgili başka planlarım vardı fakat artık bir önemi kalmadı. O raporda da göreceğin gibi Hakan... Karşıma çıkıp da ölümüyle beni tehdit ettiğin o kız benim değil. O, senin geçmişte bıraktığın, öldü sandığın kendi öz kızın. Kendi kanına ne istiyorsan yapabilirsin, beni ilgilendirmez."
Oda bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Pelin'in arkamda nefesini tuttuğunu duydum. Mert'in şok içinde masadaki evraka bakışı, Hakan'ın ise hayatında ilk defa kontrolü kaybetmiş gibi titreyen elleri...
Ben ise sadece olduğum yere çakılmıştım. Az önce içimde taşıdığım o tüm cesaret, babamın tek bir cümlesiyle yerle bir olmuştu. Dünya etrafımda dönerken, zihnim sadece o son kelimelere kilitlendi: O, senin kendi öz kızın...
"Yalan söylüyorsun." inanmayı sonuna kadar reddediyordum. Hızlı adımlarla masada onun yanına gidip dizlerinin yanına eğildim. Gözlerinin en içine bakıyor, yalan söylediğine dair bir ipucu arıyordum. Ne zaman ağlamaya başladığımın bile farkında değildim. Ellerine uzanıp tüm gücümle ona tutundum. "Baba, neden yalan söylüyorsun? Ben yapmadım desene!" Artık bağırıyordum. "Ben virüs falan üretmedim, insanları denek olarak kullanmadım desene!" Hıçkırıklarımın arasında kendime hakim olmaya çalıştım ve daha sakin bir sesle, "Ben sana anlattım o hastaları, dinledin beni. Senden fikir aldım. Bilmiyorum dedin, şimdi de bilmiyorum, benim alakam yok desene!"
Babam elini sertçe ellerimin arasından çekti ve omuzlarımdan tutarak beni ayağa kalkmaya zorladı. Ani hareketiyle Eray ve Mert hareketlendi. Babam sağ kolumu havaya kaldırdı ve pijamamın yırtılmış kumaşını iyice yukarıya sıyırarak dirseğimi ortaya çıkarttı. "Lavin'in annesinin doğum lekesini hatırlıyor musun sevgili kardeşim?" dedi babam buz gibi bir sesle. Dirseğimin biraz aşağısında kalan küçük bir bulut şeklindeki doğum lekemi göz önüne çıkarttı. Hakan olduğu yerde bir adım geriledi.
Başım dönüyordu. Babam aslında babam değil öz amcamdı. Beni kaçıran adam ise amcam değil öz babamdı. Neler oluyordu böyle?
Hakan'ın gözleri yüzüme sabitlendi. Beni dakikalarca incelerken ne düşündüğünü bile bilmiyordum. Pelin arkamda tuttuğu nefesini sertçe bıraktı. "Seni orospu çocuğu!" diyerek elini beline götürdü ve silahına davrandı. Ben buna bile tepki veremiyordum. "Pelin!" diyerek öne atılan Kaan'dı. "Şimdi değil. Zehirin ilacı elimizde değil." diyerek Pelin'in eline uzandı. "Seni bir gün kendi zehirinle öldüreceğim Turgut Akar! Duydun mu beni? Senin yarattığın zehir senin sonun olacak." diyerek devam etti Pelin.
"Hayır." dedi Eray. Yüzünde sinir dudaklarında kendini beğenmiş bir gülümseme ile. "Onun bedenini, yarattığı zehrin panzehirini denerken kullanırız. Belki o zaman hayatı boyunca bir işe yaramış olur."
Mert kafasını sallarayak ona katıldı.
Bütün bunlar yaşanırken bir tepki vermeyen sadece Hakan ve ben vardık. Birbirimizin suratına şaşkınlıkla bakıyor ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Babam tuttuğu kolumdan beni hafifçe itekleyerek kendisinden uzaklaştırdı. Tanımadığım sert, acımasız bakışları bu sefer Eray'a sabitlenmişti. "Eray'dı değil mi?" dedi küstahça. "Kaan'ı dinlemelisin bence, mantıklı konuşuyor. Şimdi müsadenizle, ziyaretin kısası makbuldur." dedi babam. Yani amcam. Turgut işte! Hayatımı üzerine kurduğum o sarsılmaz isim, saniyeler içinde zihnimde alelade bir kelimeye dönüşüvermişti. Onu getiren korumalar gidişini önlemek için önüne dizilmiş, Hakan'dan bir işaret bekliyordu. Hakan sonunda bakışlarını üzerimden çekip adamlarına sabitledi ve kafasını yana sallayarak çekilmelerini emretti. Hareketiyle beraber Turgut'un yüzünde aşağılayıcı bir gülümseme oluştu ve arkasını dönüp evden dışarıya çıktı. Kafasını çevirip son bir kez bana bakmadı bile.
Babam odadan çıktıktan sonra Hakan sinirli bir nefes verdi ve sandalyelerden bir tanesini duvara fırlattı. Ben hala olduğum yerde oturmuş, olanları anlamaya çalışıyordum.
Bütün hayatım bir yalandan ibaretti. Babam aslında beni hiç sevmemiş, sadece bir koz olarak büyütmüştü. Beni küçük yaşımda kurtarmamış öz babamdan çalmıştı. Ben tıp okuyup insanları yaşatmaya çalışırken o öldürüyordu. Onun ölümüne sebep olduğu belki de yüzlerce insandan bir tanesi dört hafta önce ellerimin arasında ölmüştü. Bir tanesi ise hastanede canla başla yaşamaya çalışıyordu. O da ölecekti çünkü sadece alkol zehirlenmesidir diyerek bir serum bağlanmıştı ona. Ben kendi ellerimle bağlamıştım.
"Hastane." diye sayıkladım gerçeklik algım henüz şimdi yerine gelmiş gibi. Önümde duran, az önce babamın oturduğu sandalyeyi iterek kapıya koştum. Korumalar bu sefer benim önümü kapattılar. "Çekilin önümden! Hastaneye gitmem lazım." Bir adım bile kıpırdamadılar. Eray'a dönerek "Dün siz beni kaçırmadan önce hastaneye onun hastalarından biri geldi. Sadece bir serum bağladılar. Yardım etmem lazım." diyerek ona doğru yürüdüm bu sefer. Gözlerimden yaşlar delicesine akıyordu. Kendimi durduramıyordum. "Bir şey yapmalıyız, o da ölecek!" Eray'ın bakışları anında yumuşarken Pelin beni tuttukları odaya çekti. Dörtlünün arasında sözsüz bir bakışma geçerken "Anlamıyor musun? Ölecek diyorum belki yardım edebiliriz."
"Anlıyorum," dedi yere fırlattığım kıyafetleri alıp bana uzatırken çok seri hareket ediyordu. "Giyin gideceğiz." Bana bakıp bakmaması o an umurumda bile değildi. Üzerimdeki yırtık pijamalardan kurtulup temiz kıyafetleri üzerime geçirir geçirmez Pelin ile beraber kapıya koştuk.
Kapının önünde Eray, Hakan ile hararetli bir şekilde konuşuyordu. Hakan'ın yüzünde ne bir öfke ne de bir panik vardı; aksine, bir labirentin tepesinden farelerin çırpınışını izleyen bir bilim insanı gibi kibirli ve meraklıydı. Eray bizi görünce Hakan'a hafifçe başını salladı, ardından gözlerini bana dikti. "Araba arkada hazır," dedi, sesi her zamankinden daha tok ve emrediciydi. "Kaan, Mert... Hareket ediyoruz."
Hastaneye doğru giden o lüks minibüsün içinde kimse konuşmuyordu. Kaan ön koltukta, kucağındaki dizüstü bilgisayarın tuşlarına delicesine basıyor, ekranın yeşil ışığı yüzüne vuruyordu. Ben ise arka koltukta, titreyen ellerimle dosyayı açmış, formülün o son varyantındaki kimyasal bağları ezberlemeye çalışıyordum. Mitokondriyal çöküş... Hücrelerin enerji santralleri hedef alınıyordu. Eğer hastaneye ulaştığımızda o adama müdahale etmezsek, organları birkaç saat içinde tamamen iflas edecekti.
"Hastanenin siber ağındayım," dedi Kaan, arkaya bile dönmeden. "Acil servisin kamera kayıtlarını ve monitör sinyallerini manipüle ediyorum. Hastayı sistemde 'başka bir merkeze sevk edildi' olarak göstereceğim. Eray, arka mal kabul kapısının kilidini açtım. Orada güvenlik kamerası kör noktada kalacak."
Dudaklarım aralanmış şaşkınlıkla olan bitenleri izliyordum. Bu insanların her birinin ayrı yeteneği vardı ve eğitilmişlerdi.
Mert, üzerindeki o karanlık ceketleri çıkarıp minibüsün arkasındaki beyaz hasta bakıcı önlüklerini Eray ile kendisine fırlattı. "İki dakikamız var," dedi Mert, dikiz aynasından bana bakarak. "İçeri gireceğiz, adamı alacağız ve çıkacağız. Kimseye açıklama yapmak, hocalarınla göz göze gelmek yok, anlaşıldı mı doktor?"
Başımı sadece sallayabildim. Konuşacak dermanım yoktu.
Minibüs, staj yaptığım devlet hastanesinin o kaotik arka bahçesine yanaştığında hava kasvetliydi. Eray ve Mert, ellerindeki boş sedyeyle birlikte beyaz önlüklerin arkasına gizlenerek fırtına gibi içeri daldılar. Pelin beni kolumdan tutup binanın gölgesinde bekletirken kalbimin atışlarını boğazımda hissediyordu. "Kitaplarımı almam gerekiyor. Dönemin en başarılı stajyeri olabilirim ama hala sadece bir stajyerim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum." dedim. Pelin hızlıca kafasını sallayarak benimle beraber nöbete başlamadan önce üzerimizi değiştirdiğimiz odaya geldi. Şansıma kimsecikler yoktu ve dolabılma ilerledim. Şifreli kilidi açarak içerisinde bulunan bütün kitaplarımı kucağıma doldurduğumda önümü göremiyordum. Pelin kucağımdan birkaç kitabı alıp görüşümü açtı ve hızlıca ilk beklediğimiz noktaya ilerledik. Birkaç dakika sonra, acildeki o kalabalığın, feryat eden hasta yakınlarının ve koşturan hemşirelerin yarattığı kargaşadan yararlanarak sedyede yatan o halsiz, boynu hafifçe morarmaya başlamış adamı dışarı çıkardılar.
Adamı minibüsün arkasına yükleyip kapıları hızla kapattığımızda, araç çoktan hareket etmişti.
"Şimdi ne olacak?" diye bağırdım, adamın nabzını kontrol ederken. Nabzı o kadar zayıftı ki, parmaklarımın ucunda sadece hafif bir seğirme hissediyordum. "Bu adam resmi bir hastanede olmalı! Benim stajyer olarak yetkim yok, bu ilaçları burada uygulayamam!"
Eray direksiyonu kırarken dikiz aynasından bana baktı. "Resmi hastaneler bu adama sadece alkol zehirlenmesi deyip geçiştirir, bunu sen de biliyorsun Lavin. Onu kurtarabileceğimiz tek bir yer var."
Yarım saat sonra, az önce ayrıldığımız o devasa malikanesinin alt katındaki gizli bir asansörle yerin metrelerce altına indiğimizde, karşılaştığım manzara karşısında nutkum tutuldu. Burası yeraltında gizlenmiş, son teknoloji cihazlarla, solunum üniteleriyle ve devasa mikroskoplarla dolu küçük, steril bir hastane odası ve laboratuvardı.
Eray ve Mert hastayı hızla bir yatağa aktarırken, ben odanın ortasındaki o parlak çelik masalara, tüplere bakarak geriye doğru bir adım attım. İçimdeki dehşet ve nefret dalgası yeniden kabarmıştı.
"Sizde mi? Ne tür canavarlarsınız?" diye haykırdım Eray'a doğru. "Evinizin altında neden böyle bir yer var? Burada insanlara ne yapıyorsunuz? O dosyadaki canavarlıkları burada mı üretiyorsunuz?"
"Sakın!" dedi Eray bana doğru sinirli bir adım atarak. "Sakın beni o baban sandığın adamla karıştırma." Tam o sırada, asansörün kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeri Hakan girdi. Üzerindeki jilet gibi takım elbiseyle, bu yeraltı laboratuvarının o steril beyazlığına tamamen uyum sağlıyordu. Adımları ağır ve kendinden emindi.
"Sesini yükseltme Lavin," dedi Hakan, sesi bir babanın evladını sakinleştirmeye çalışması gibi sahte bir şefkatle doluydu. "Sen," dedim sinirle, "Az önce beni öldürmekle tehtit ediyorken şuan sakın bana babalıkla yaklaşmaya kalkma!" dedim sinirle. Hakan duraksadı ve ekledi. "Burası senin sandığın gibi bir canavarlık yuvası değil. Aksine, dışarıdaki o yozlaşmış tıp endüstrisine ve ilaç firmalarına karşı yürüttüğüm gizli bir araştırma merkezi. Resmi kurumlar bürokrasiyle önümüzü kestiği için, bazı nörolojik hastalıkların tedavilerini burada gizlice geliştirmek zorundayız."
"Ya TA-94?" dedim, elimdeki dosyayı ona doğru sallayarak. "O evsiz insanlar?"
Hakan iç çekti, masanın kenarına dayanarak doğrudan gözlerimin içine baktı. "O dosya... O aslında Turgut'un, yani abimin, benim ve annenin başlattığı ama yarım bıraktığı bir projeydi. Biz burada o formülü ölümcül yan etkilerinden arındırmaya, yani hastalıklara şifa olacak bir ilaca dönüştürmeye çalışıyoruz. Sokaktaki o kimsesiz evsizlere gelince... Onları biz zehirlemedik Lavin. Onlar sokaklarda Turgut'un adamları tarafından denek olarak kullanılıp zehirlenmiş, ölmek üzereyken bizim bulup kurtarmaya çalıştığımız insanlar. Bu laboratuvar, dışarıdaki hastanelerin 'alkol zehirlenmesi' deyip ölüme terk ettiği o zavallı insanları yaşatmak için var. Tıpkı şu an senin getirdiğin hasta gibi."
Söylediği her kelime zihnimde bir deprem yaratıyordu. Annem... Anneme ne olmuştu. Turgut öldüğünü söylerdi. O da bu projenin bir parçasıydı. Masum bir tedavi üretmek amacıyla başlanan proje, şimdi insanları denekler haline getirmişti. İki kardeş birbirine düşman olmuş, biri insanları öldürüyor diğeri kurtarmaya çalışıyordu.
"Yatırın şuraya, çabuk! Hemen!" diye bağırdım, üzerimdeki şoku, kimliğimle ilgili o sarsıcı gerçekleri ve Turgut'un ihanetini bir kenara iterek. Şu an bunların hiçbirinin önemi yoktu; karşımda ölmek üzere olan bir insan vardı ve benim elimden, aklımdan, eğitimimden başka kurtaracak bir şeyi yoktu.
Hemen hastanın başucuna geçip stetoskopu kulaklarıma taktım. Göğsünü dinlerken duyduğum sesler içimi ürpertti. Akciğerler artık havayı dolaştıramayacak kadar sıvıyla dolmuş, adeta sönmek üzereydi.
"Monitörü bağlayın! Mert, acil entübasyon setini hazırla, hemen getir!"
Eray hızla cihazın kablolarını hastanın göğsüne yerleştirdi. Elektronik cihazdan yükselen o kesik, tiz sinyal sesleri laboratuvarın soğuk, boş duvarlarında yankılandı: Bip... Bip... Bip... Ekrandaki rakamlar kalp atışının dakikada kırka kadar düştüğünü gösteriyordu. Çok yavaştı, çok zayıftı.
"Nabız alınabiliyor ama çok güçsüz," dedi Eray, gözlerini ekrandan ayırmadan. Sesi ilk defa bu kadar gergin, bu kadar endişeli çıkıyordu. "Lavin, zamanımız tükeniyor, o ölüyor, bir şeyler yapmalıyız."
Mert'in uzattığı laringoskopu elime aldım. Adamın çenesini nazikçe açıp tüpü soluk borusuna ilerletmeye çalışırken ellerimin titremesine engel olamıyordum. Kendi kendime fısıldadım, "Hadi...Dayan lütfen."
Tüpü yerleştirip hemen ambu balonunu bağladım ve düzenli aralıklarla havayı pompalamaya başladım. Ancak adamın göğsü neredeyse hiç yükselmiyormuş gibiydi. Sanki içeriye giren hava bir yere çarpıyor, giremiyordu.
O an, adamın pijama yakasını biraz daha aşağıya sıyırdığımda gözlerime inanamadım. Boynundan başlayıp göğsünün ortasına kadar yayılan, derin, koyu mor renkte, örümcek ağına benzeyen o lekeler... İşte oydu. Turgut'un, yani amcamın o lanet olası dosyasında bahsettiği o son varyantın izleriydi bu. Hücrelerin mitokondriyal yapısını tamamen çökerten, vücudu içten içe yakan o amansız zehrin ta kendisi.
Anladım ki ben ciğerlerine hava göndersem bile, vücudundaki hücreler o oksijeni artık kullanamıyordu. Sistem çökmüştü.
Biiiiiiiiiiiiip...
Monitördeki dalgalanma birden düz, tek bir çizgiye dönüştü. O uzun, ölümcül ses kulaklarımı tırmaladı, beynimin içinde yankılandı.
"Asistoli! Kalp durdu!" diye bağırdım, ambuyu Mert'in kollarına bırakıp sedyeye eğilirken. "Eray, yarım miligram adrenalin hazırla, damar yoluna ver! Mert, ambuya devam et, durma!"
Zaman kısıtlıydı, belki de sadece birkaç saniyemiz kalmıştı. Sedyenin üzerine çıkıp ellerimi adamın göğsünün tam ortasına kenetledim. Tüm gücümle, tüm ağırlığımla bastırmaya başladım.
Bir, iki, üç, dört...
"Hadi! Lütfen uyan!"
Beş, altı, yedi...
Eray enjektörü adamın damarına batırıp ilacı boşalttı. Gözleri benim gözlerimin içindeydi. "Adrenalin yapıldı," dedi kısık sesle.
On bir, on iki, on üç...
"Geri dön, lütfen geri dön," diye mırıldanıyordum. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımdan süzülüp adamın soluk renkli hastane önlüğüne damlıyordu. İçimde tarifsiz bir acı vardı. Ben kendi ellerimle bu adama o serumu bağlamıştım. Alkol zehirlenmesi sanıp, yanlış teşhisle bir hastane odasına göndermiştim. Bu adamın ölüm fermanını, bilmeden, iyi niyetle de olsa kendi ellerimle imzalamıştım. Bu suçluluk duygusu göğsümü parçalayacak, ciğerlerimi sıkıştıracak gibiydi.
On sekiz, on dokuz, yirmi...
Bütün gücümle kalp masajına devam ediyordum. "Lavin, dur," dedi Eray'ın sesi çok uzaktan gelir gibi.
"Hayır! Hayır, yardım edin!" diye haykırdım, masaj yapmaya devam ederken. Ter ve gözyaşım birbirine karışmıştı. Kendi kalbim duracak gibi olana kadar, tüm ağırlığımla adamın göğsüne baskı uyguluyordum. İçimdeki o stajyer doktor, çaresizce çırpınıyordu. Yetmiyordu. Bilgim, gücüm, tıp kitaplarım... Hiçbiri bu ölümcül formülü tamamen yok etmeye yetmiyordu. Ben sadece bir stajyerdim ve ölüm, ellerimin arasından o canı çekip alıyordu.
"Lavin," dedi Eray'ın sesi. Çok yakından geliyordu ama bana kilometrelerce uzaktaymış gibi, bir sis perdesinin arkasından duyuluyordu. Elini omzuma koydu, baskı yaptı. "Lavin, bırak artık."
"Hayır! Daha değil!" diye haykırdım, kalp masajına daha sert, daha büyük bir çaresizlik ve öfkeyle devam ederek. "Nabız alacağız, atmak zorunda! Daha vakit var!"
"Lavin, dur artık," Eray bu sefer elini daha sıkı koydu, beni geriye doğru çekmeye başladı. "Bak, görmüyor musun? Sorun kalp değil, bütün vücudu. Hücre düzeyinde organ iflası gerçekleşti. İlaç kalbini değil, her şeyini bitirmiş. Yapabileceğin hiçbir şey yoktu, imkansızdı."
Ellerim adamın göğsünün üzerinde havada asılı kaldı, orada donup kaldı. Monitördeki o düz çizgi hâlâ aynı acımasızlıkla, sonsuzluğa uzanır gibiydi. Adamın göz bebekleri büyümüş, ışığa kapalıydı; yüzündeki o acı dolu ifade yerini sonsuz, boş bir dinginliğe bırakmıştı.
Başaramamıştım.
Tıp fakültesinde aldığım tüm o eğitimler, gecelerce uykusuz çalıştığım sınavlar, insanları yaşatmak için ettiğim yemin... Hepsi masanın üzerinde duran o lacivert kapaklı dosyanın, TA-94 kodunun, Turgut Akar'ın dehası ve kötülüğünün karşısında un ufak olmuştu.
Sedyeden yavaşça, güçlükle aşağıya indim. Ellerim ter ve ilaç kalıntılarıyla ıslanmış, titriyordu. Arkamı döndüğümde, dörtlünün adımları yere çivilenmişti. Büyük bir hayal kırıklığıyla hastaya bakıyorlardı. "Gördün mü?" dedi Pelin. "Yalvarıyordun o adama 'Yalan söylüyorlar de' diye. Sen istediğin kadar yalan olduğuna inan, bizim yıllardır içinde olduğumuz gerçeklik, baba dediğin adam işte tam olarak bu!" dedi sinirle.
"Kurtaramadım." diyebildim sadece. Yutkumdakta bile zorlanıyordum. Kaan, Pelin'e doğru bir adım atarak elini omuzunda koydu. "Onun suçu değil."
Pelin omuzundaki eli sertçe savurdu. "Onun suçu ya da değil. Varlığı da yokluğu kadar yararsız şuan burada. Onu Turgut'a karşı kullanamıyoruz, hastalara da bir faydası yok." dedi hırsla. Bir bakıma haklıydı söylediklerinde. Belki Turgut'a karşı bir koruma kalkanı değil de önemli birisi olsaydım, panzehire ulaşabilirlerdi. Ya da sadece stajyer olmak yerine daha deneyimli bir doktor olsaydım belki en azından bir çözüm bulana kadar süreci yavaşlatabilirdim. Onu bile becerememiştim.
Sırtım sedyeye dönüktü, arkamda o cansız beden yatıyordu. Pelin'in sözleri kulaklarımda çınlıyordu ama bu sefer içimde bir yerlerde kırılan şey, suçluluk duygusu değildi. Pelin'in son kelimeleri, o gerçekler, içimdeki tüm acıyı birikmiş bir öfkeye dönüştürdü. "Pelin!" Hakan'ın sert sesi kulaklarımı doldurdu. "Duracağın yeri bil." dedi beni savunarak.
Onları görmezden gelerek hastaya doğru ilerledim. Sakince bağlı olduğu cihazlardan onu kurtardım ve arkamı dönüp odanın çıkışındaki asansöre doğru ilerledim. Asansörü çağırma düğmesine basmadan önce kafamı çevirip arkamdaki hastaya son kez gözlerimi değdirdim.
Bu adamın ölümünde her kimin suçu varsa hepsi bedelini ödeyecekti.
