1. bölüm / 1
ÖZEL HABERMANŞETİN ARDINDA
Bölümler 1Şu an: MANŞETİN ARDINDA
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
### ARAF
Maçın bitmesine on dakika vardı.
Skor tabelasına her baktığımda sinirim biraz daha bozuluyordu. Bir gol gerideydik ve hâlâ çevirebileceğimiz bir maç vardı.
Top ayağıma geldiğinde başımı kaldırıp rakip kaleyi kontrol ettim. Önümde boşluk vardı. Ege sağ kanattan hareketlenmiş, Eren de savunmanın arkasına doğru koşmaya başlamıştı.
Tam o sırada arkamdan Tolga'nın sesi yükseldi.
“Geri dön! Oyunu tut!”
Duymazdan geldim.
Böyle bir maçta geriye çekilmenin bize ne kazandıracağını anlamıyordum. Kaybediyorduk. Üstelik kazanmak için hâlâ zamanımız vardı.
Topu önüme alıp hızlandım. İlk rakibi geçmeye çalışırken ikinci savunmacı da önüme çıktı. Pas vermek için geç kalmıştım. Bir anlık kararsızlıkla topu kaybettim.
Rakip takım hızlı bir atağa çıktı. Pozisyonu durdurmak için hamle yaptığımda rakip oyuncuya gereksiz bir faul yaptım.
Hakemin düdüğüyle birlikte ellerimi iki yana açtım.
“Ne yapıyorsun Yarkın?” diye bağırdı Tolga.
Ona döndüm.
“İşimi yapıyorum.”
“İşini yapmakla kafana göre oynamak arasındaki farkı öğren artık!”
Cevap vermek üzereydim ama hakemin uyarısı araya girdi. Birkaç dakika sonra kenardan oyuncu değişikliği tabelası kalktı.
Numaram yanıyordu.
Başımı kaldırdığımda Tolga'nın kenara doğru yaptığı işareti gördüm. Beni oyundan aldıran kararda onun da payı olduğunu anlamak zor değildi.
Dişlerimi sıkarak saha kenarına yürüdüm. Hocanın yanından geçerken kısa bir bakış attım. Bir şey söylemedi.
Yedek kulübesine oturduğumda gözlerim yeniden sahaya döndü. Ege hâlâ oyundaydı. Birkaç kez bana doğru baktığını fark ettim ama maç devam ediyordu.
Son dakikalarda beraberlik golünü bulmak için birkaç fırsat yakaladık. Ancak hiçbiri sonuç vermedi.
Maç birkaç dakika sonra sona erdi.
Kaybetmiştik.
Ve bu mağlubiyetin ardından soyunma odasında yaşanacakları tahmin etmek hiç zor değildi.
---
Soyunma odasına girdiğimde Ege yanıma yaklaştı.
“Biraz sakinleşsen iyi olacak.”
Cevap vermedim. Onunla konuşmak yerine doğrudan Tolga'nın yanına yöneldim.
“Önce beni oyundan aldırmadan önce kendi kararlarının farkında olsaydın keşke.”
Başını kaldırdı.
“Seni oyundan aldıran benim kararım değil, sahada yaptığın hataydı.”
“Tabii. Senin kararların hiçbir zaman hata olmaz zaten.”
Tolga derin bir nefes aldı.
“Kaptan benim, Yarkın. Sahada herkes kendi kafasına göre hareket ederse takım diye bir şey kalmaz.”
“Kaptan olmak, her zaman haklı olmak demek değil.”
“Önce kendi hatalarını kabul etmeyi öğren. Sonra benim kararlarımı sorgularsın.”
Bir adım yaklaştım.
“Ben hatamı kabul ederim. Sen de bir gün kendi kararının arkasına saklanmak yerine yanlış yaptığını kabul edebilirsen belki o zaman konuşuruz.”
Araya Ege girdi.
“Yeter. İkiniz de bir durun.”
Tolga başını iki yana sallayıp dolabına döndü. Ben de daha fazla konuşmadan eşyalarımı toplamaya başladım.
Bu tartışmanın burada bitmeyeceğini biliyordum.
Ama o an aklımda tek bir şey vardı: Kaybetmiştik.
Ve ben kaybetmekten nefret ederdim.
---
Tesislerden çıktığımda hava çoktan kararmıştı.
Arabaya binip eve doğru yola çıktım. Yol boyunca maçın son dakikaları gözümün önünden gitmedi. Tolga'nın söyledikleri de, kenara gelirken attığı o bakış da aklımdaydı.
Eve vardığımda içeriden televizyonun sesi geliyordu. Kapıyı açar açmaz Ares karşılamaya koştu. Birkaç saniye bacaklarımın etrafında dolandıktan sonra ellerimi uzatmamı beklemeden üzerime atılmaya çalıştı.
“Tamam oğlum, tamam. Ben de seni özledim.”
Başını okşarken Latte de koridorun sonundan ağır ağır yanıma geldi. Onu da sevmeden salona geçemedim.
Televizyonda maçın tekrarını izleyen babam başını kaldırdı.
“Geldin mi?”
“Geldim baba.”
“Yemek yedin mi?”
“Evet, tesiste biraz atıştırdım.”
Annem mutfaktan seslendi.
“Biraz atıştırmak yemek yemek sayılmıyor, Araf. Gel, sana da bir tabak hazırlayayım.”
“Anne, aç değilim.”
“Ben sana aç mısın diye sormadım zaten.”
Babamın gülüşünü duyunca ona döndüm.
“Sen de bir şey söylemeyecek misin?”
“Ben karışmıyorum. Annenin mutfağında son sözü her zaman annen söyler.”
“Çok iyi. Evde herkes bir olmuş.”
Salona geçip koltuğa oturdum. Kerem telefonuyla ilgilenirken Derin Latte'nin başını okşuyordu.
“Abi, maç pek iyi geçmemiş,” dedi Kerem.
“Sen de mi izledin?”
“İzledim tabii. Son dakikalarda biraz fazla acele ettin sanki.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen önce kendi antrenmanlarını düşün.”
Kerem gülümsedi.
“Ben düşünüyorum zaten. Hatta yarın erken kalkacağım.”
“Her gün aynı şeyi söylüyorsun.”
“Bu sefer gerçekten kalkacağım.”
Derin araya girdi.
“Geçen hafta da böyle demiştin.”
Kerem ona döndü.
“Sen benim tarafımda değil misin?”
“Ben gerçeklerin tarafındayım.”
İstemeden güldüm. Evdeki herkesin maçın son dakikalarını konuşması pek hoşuma gitmese de bu ikisinin atışmasını izlemek iyi gelmişti.
Annem elinde tabakla salona geldi. Önüme bırakırken yüzüme dikkatlice baktı.
“Canını sıkan sadece maç mı?”
Çatalı elime aldım.
“Başka ne olabilir?”
“Bilmem. Yüzünden belli oluyor, bir şeye takılmışsın.”
Babam televizyonun sesini kıstı.
“Tolga'yla yine mi tartıştınız?”
Derin hemen başını kaldırdı.
“Yine mi?”
“Derin, sen yemeğine bak,” dedim.
“Ben zaten yemeğime bakıyorum. Bir yandan da konuşmayı dinliyorum.”
Babam hafifçe güldü.
“Maçta bir anlaşmazlık yaşadınız. Olabilir. Ama kaptanla aranızdaki mesele sahaya yansımamalı.”
“Biliyorum baba.”
“Bildiğini biliyorum. Yine de bazen bunu hatırlamak gerekiyor.”
Çatalımı tabağa bıraktım.
“Ben de takımın kazanmasını istiyorum. Sadece o an geri çekilmemiz gerektiğini düşünmedim.”
“Peki, hocanın kararı neydi?”
“Beni oyundan aldı.”
Babam başını salladı.
“Demek ki o an başka bir şey görmüş. Her zaman senin gördüğün doğru olmak zorunda değil.”
“Bugün herkes aynı şeyi söylüyor zaten.”
Annem masaya otururken araya girdi.
“Belki de herkesin aynı şeyi söylemesinin bir sebebi vardır.”
Ona baktım.
“Anne, sen de mi?”
“Ben senin annenim. Her zaman seni haklı bulmak zorunda değilim.”
Derin gülümsemesini saklamaya çalıştı. Kerem ise hiç uğraşmadı, doğrudan güldü.
“Çok güzel. Bir tek Ares benim tarafımda.”
Ares adını duyunca başını kaldırdı. Elimi uzatıp onu yanıma çağırdım.
“Gel oğlum, en azından sen anlıyorsun beni.”
Babam gülerek başını iki yana salladı.
“Senin tarafında olmak için ne söylediğini anlaması gerekiyor önce.”
Bu kez ben de güldüm.
Yemekten sonra biraz daha salonda oturduk. Kerem'in yüzme antrenmanından, Derin'in fakültedeki yoğunluğundan konuştuk. Annem bir ara Foça'daki evden bahsetti. Hafta sonu fırsat bulursak hep birlikte gitmeyi önerdi.
“Benim programıma bağlı,” dedim.
Babam hemen karşılık verdi.
“Senin programına bağlı olursa biz o eve gidemeyiz."
“Baba!”
“Ne var? Gerçekleri konuşuyoruz.”
Annem güldü. Derin de Foça'ya gitmek istediğini söyleyince konu bir süre hafta sonu planlarına döndü.
Biraz sonra odama çıktım. Üzerimi değiştirip yatağa uzandığımda telefonumda birkaç cevapsız arama ve mesaj vardı. Ege de yazmıştı.
**Ege:** Eve vardın mı?
**Ben:** Vardım.
**Ege:** İyi. Yarın erken gel, hocayla konuşacağız.
**Ben:** Tamam.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Mağlubiyeti de, Tolga'yla yaşadığımız tartışmayı da bir kenara bırakıp uyumak istiyordum.
---
Ertesi sabah tesislere geldiğimde telefonumun bildirimleri susmuyordu.
İlk başta önemsemedim. Soyunma odasına geçip üzerimi değiştirdim. Ege yanıma oturduğunda telefonunu bana doğru uzattı.
“Şunu gördün mü?”
Ekrana baktım.
Kocaman harflerle yazılmış başlık gözümün önündeydi.
**GALATASARAY'DA KRİZ: YARKIN KAPTANINI HEDEF ALDI!**
Haberin altındaki fotoğrafım da cabasıydı.
“Harika,” dedim alayla. “Bir de fotoğrafımı güzel seçmişler.”
Ege gülmedi.
“Haberi okudun mu?”
“Başlığı okumak yeterli.”
“Yine de tamamını oku.”
Telefonu elinden alıp metni inceledim. Yazılanlar tamamen uydurma değildi. Tolga'yla tartışmıştık. Sahada da soyunma odasında da söylediklerimin arkasındaydım.
Ama haber, sanki bütün mağlubiyetin sorumlusu benmişim gibi görünüyordu.
“Kim yazmış bunu?”
Ege ekrandaki ismi gösterdi.
“Ecrin Tümer. Arena Medya.”
İsmi daha önce duymuştum. Spor basınında özellikle sorduğu sorularla dikkat çeken gazetecilerden biriydi. Hakkında farklı şeyler de duymuştum. Kimi sorularını cesur buluyor, kimi de fazla ileri gittiğini düşünüyordu.
Açıkçası o zamana kadar pek ilgilenmemiştim.
“Güzel. Bir de kendisini tanıyalım.”
Ege kaşlarını kaldırdı.
“Ne yapacaksın?”
“Hiç. Sadece sorularına cevap vereceğim.”
Ses tonumdan pek de öyle düşünmediğimi anlamış olmalıydı.
Bu gün kulüp tarafından düzenlenen basın toplantısına katılmam gerekiyordu.
Salona girdiğimde gazetecilerin çoğu yerlerini almıştı. Önümdeki mikrofonu düzelttim, sandalyeme yerleştim ve su şişesinin kapağını açtım.
İlk sorular maçın değerlendirmesi ve takımın gelecek haftaki hazırlıklarıyla ilgiliydi. Birkaç gazeteci söz aldıktan sonra ön sıralardan bir kadın elini kaldırdı.
“Ecrin Tümer, Arena Medya.”
Başımı kaldırdım.
Dünkü haberi yazan gazeteci olduğunu tahmin etmek zor değildi.
“Dünkü mağlubiyetin ardından takım kaptanı Tolga Erdem'le aranızda bir tartışma yaşandığı öğrenildi. Sahada yaşanan gerginliğin soyunma odasına da taşındığı konuşuluyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?”
Birkaç saniye ona baktım.
“Maç içinde yaşanan fikir ayrılıkları futbolun bir parçası. Kaybettiğimiz için hepimiz üzgünüz. Tolga'yla da takımın iyiliği için zaman zaman farklı düşündüğümüz oluyor. Bunun dışında söylenecek bir şey yok.”
Notlarını aldı.
“Yani aranızda kişisel bir sorun olmadığını mı söylüyorsunuz?”
“Benim söylediğim oldukça açık.”
Başka bir gazeteci söz aldı. Birkaç soru daha sorulduktan sonra yeniden mikrofonuma yaklaştım.
“Ben de bir şey sormak istiyorum.”
Salondaki bakışlar bana döndü. Gözlerimi yeniden ön sıradaki kadına çevirdim.
"Sorum Ecrin hanıma.Sorunuzu cevapladım. Ama madem buradayız, bir şeyi de sormak istiyorum. Hakkımda haber yapmadan önce bana ulaşmayı denediniz mi?”
Kalemini bıraktı.
“Evet. Menajerinizle görüştüm.”
“Demek ki açıklamamı almadan haber yapmayı tercih ettiniz.”
“Demek ki menajerinle yaptığın görüşmeden haberiniz yok.”
Salonda hafif bir hareketlilik oldu.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Benim haberim olması gereken bir görüşmeydi demek ki.”
“Ben size ulaşmaya çalıştım, Sayın Yarkın. Bir gazetecinin görevi soru sormaktır. Cevap vermek istememek sizin tercihiniz olabilir ama bu, benim haber yapmamı engellemez.”
Arkama yaslandım.
“Umarım bir dahaki sefere haber yapmadan önce olayın tamamını öğrenirsiniz.”
Bu kez kalemini masaya bıraktı.
“Ben haberimi doğrulayabildiğim bilgiler üzerinden yaptım, Sayın Yarkın. Size ulaşmayı da denedim. Cevap alamamış olmam, mesleğimi yapmama engel değil.”
“Yani kendinizi haklı buluyorsunuz.”
“Konu benim haklı olup olmamam değil. Konu, bir gazetecinin görevini yerine getirmesi. Haberimde yanlış bir bilgi olduğunu düşünüyorsanız bunu somut olarak gösterebilirsiniz. Ben de gerekli düzeltmeyi yaparım. Ancak yalnızca haberimden hoşlanmadığınız için mesleki yeterliliğimi sorgulamanızı kabul etmiyorum.”
Birkaç saniye boyunca gözlerimi ondan ayırmadım.
O da bakışlarını kaçırmadı.
Ne sesini yükseltmişti ne de söylediklerinden geri adım atmıştı. Üstelik karşısındaki kişinin kim olduğuyla ilgileniyor gibi de görünmüyordu.
Basın toplantısının moderatörü araya girerek başka bir gazeteciye söz verdi. Kadın yeniden notlarına döndü.
Sorularım bitmişti.
O da defterini kapatıp ayağa kalktı ve salondan çıktı.
Basın toplantısı sona erdiğinde Ege yanıma geldi.
“Beklediğinden farklı çıktı galiba.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bilmiyorum. Genelde böyle sorular soranlar seninle tartışmaya girmek için can atıyor.”
“Ben tartışmadım.”
Ege'nin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Tabii. Sadece karşılıklı fikir alışverişinde bulundunuz.”
Ona ters ters baktım.
Ayağa kalkıp ceketimi aldım. Salondan çıkarken gözüm istemsizce biraz önce gazetecinin oturduğu yere kaydı.
Ecrin Tümer...
Adını artık biliyordum.
Hakkımda yazdığı haberden sonra onunla yeniden karşılaşmak için hiçbir sebebim olmadığını düşünüyordum.
Üstelik bir daha karşılaşmamayı tercih ederdim.
Bölüm etkileşimi
