1. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Remy Drafts

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm

Bir şeyin gerçek olup olmadığını, onun gerçekten var olmasından önce insanların o şeye inanıp inanmaması belirler.

Evren, pek çok sırrı içinde taşıyan bir yaratılışa sahiptir. Gerçek olamaz denilebilecek akla aykırı fikirlere dahi, “hayır, olabilir” diyecek bir hoşgörüye erişmiştir. Peki ya aklın ermediği fikirler? Öylece yok olmaya mı mahkumdur yoksa kendini çoktan yaratıp karanlığa sığınır ve korunur mu gerçeklikten? Bulunmayan o fikri ortaya attığında üç farklı şekilde değerlendirilirsin: bir dahi, bir filozof ya da bir deli. Hangi kesimden değerlendirileceğini ise kaderin belirler. Çok okumuşsan teorini kitaba, az okumuş ama tanınmışsan fikrini tartışmaya ve yoklukla boğuşup hiç okumadıysan ağzından çıkanları çöpe atarlar. Ama şuna da bakmak gerekir: bir bulut kümesini ne olarak betimlersin? Kesinlikle su buharının yoğunlaşması üzerine oluşan bir kitle! Hayır, gün ağarınca güneşten beni koruyan bir gölgelikten ibaret. Hayır, kesinlikle hayır! Devasa, lezzetli bir şekerleme! Veyahut tarlada toplanması unutulmuş bir pamuk! Hangisine inanıyorsun? Bilime, gördüklerine veya inandıklarına. Kesinlikle bilime! Ya bilim olmasaydı? O zaman bulutlar, evrenin açılmamış sırlar koleksiyonunda göz alıcı bir parça olurdu.

_____________________________

1778 Habsburg

Çetin rüzgarın hüküm sürdüğü bir salı günü, Trieste henüz güneşin ilk ışıklarını karşılıyordu. Evinin biraz aşağı sokağında kalan ama pencereden seyir zevki veren limandan tuz kokusu yükseliyordu. Sokak aralarına sinmiş kömür ve taze ekmek kokusuyla birbirine karışıyordu. Arada sırada arsızca yükselen bir iki küfür nidası, taş döşeli yollarda birbirine çarparak ilerleyen insanların seslerine karışıyordu. Aceleyle iş vaktini kaçırmak istemeyen bu insanlar, sokaklara doluşmuş ve kalabalığın birbirine girmiş sesi aralanmış pencerelerden içeri sızacak kadar yoğundu. Öyle ki Maksim, komşusunun çok sevgili horozu —sahibi ona Cecily adını vermişti— henüz cırtlak sesiyle ortalığı inletmeden uyanabilmişti. Pijamasının düğmelerini uyku sersemi haliyle yavaşça açtı; kumaş omuzlarından kayıp giderken nihayet Cecily de ötmeye başlayarak kalabalığa karıştı.

“Lanet olası horoz.”

Gözleri henüz açılmamış olan Maksim, uykulu ses tonuyla mırıldandı ve çıplak ayakları zeminde adımlarının sesini bırakırken banyoya ilerledi. Geniş ahşap yıkama masasının ortasındaki mermer çanağın üzerine asılmış çerçeveli aynası, sol üst kısmı küflenmişçesine koyulaşmış, şimdi biraz daha yana yatmıştı. Aynaya yansıyan görüntüsüne kısa bir bakış attıktan sonra çanaktaki buz gibi suyla avuçlarını taşana kadar doldurdu ve yüzüne sertçe çarptı. Şimdi az öncesine göre daha ayıktı; artık karşısında duran silüeti daha net görebiliyordu. Islak saçları alnına yapışmış, yüzündeki solgunluğu daha belirgin hale getirmişti. Gözlerinin altındaki gölgeler iyi bir uyku çekmediğinin belirtisiydi. Başını iki yana sallayarak, az önceki sudan darbe yemiş saçlarını savurdu. Küçük bir köpek yavrusu gibi kurulanma çabası bir sonuç vermeyince kenara asılmıs havluyla umursamazca yüzünü sildi.

“Lanet olası havlu.”

Havluyu kirlilerin biriktiği sepete atarken temposunu artırıp saçlarını düzeltti. Banyodan çıkıp üzerini giymek için odasına giderken Cecily son bir kez öttü ve günlük mesaisini tamamlayarak kümesine geri döndü.

Kırık beyaz gömleğini hızla giyinip kravatını sıkıca bağladı. Siyah kumaş pantolonu uzun bacaklarını sararken kemeri incelmiş belini sıkıca kavradı. Komodinin üzerine bırakılmış metal gözlüğünü taktı ve işaret parmağıyla hafifçe iterek burnunun üzerinde sağlam bir şekilde durmasını sağladı. Hızlı ve az uğraş gerektiren hazırlanma süreci bittiğinde, uzun siyah paltosunu üzerine geçirip kendini dışarı attı. Saat çoktan sabah yediyi çeyrek geçiyordu.

Bileğine artık büyük gelmeye başlayan saat, ısrarla çekiştirilip düzeltilse dahi tekrar tekrar iç kısmına doğru dönüyordu. Bir süre sonra sıkkınlıkla şişirdiği yanaklarının eşliğinde saatini yeniden sabırsızca düzeltiyordu. Yüzünü her saatine çevirdiğinde akrep, yelkovana biraz daha yaklaşmış oluyordu. Kovalamaca hızlandıkça ve birbirlerine yaklaştıkça, Maksim’in aceleciliği de aynı tempoya eşlik ediyordu.

Sabaha doğru yağmış yağmur, kimi alçak yerlerde birikinti yapmış, kimi yerlerde ise fırıncılardan önce uyanamadığı için brandaların üzerinde asılı kalmıştı. Sokak çoktan uyanmıştı. Bir köşeden hangi dilden olduğunu anlamadığı konuşmalar yükselirken diğer tarafta Almanca birkaç kelime rüzgârın arasında kayboluyordu. Anlamadığı dillerin tamamı, birbirine karışarak aynı rüzgarın peşine takılıyordu. Limana doğru ilerleyen gemiciler, omuzlarında taşıdıkları yüklerle birbirlerinin arasından sıyrılıyor, dükkân sahipleri kepenklerini açmak için sokağa dökülüyordu. Kaba deri ayakkabıları, pirinçten yapılmış süsü kendi kemerine tutturulmuş hâlde, buradan geçtiğini kanıtlarcasına izler bırakıyordu. En nihayetinde, kuruyan dudakları arasından soğukla savrulan buhar eşliğinde, söz verdiği arkadaşını görebilmek için Bayan Margret’in tereyağlı çörekleriyle anılan o meşhur kafeye girdi. Kısa bir göz gezdirmenin ardından ezilip büzülmüş gibi görünen orta yaşlı adamı ensesinden yukarı doğru tırmanan ağarmış saçlarından tanıdı ve yanına ilerledi. Bu yaşlanmaya mahkûm adam -arkadaşı olarak görüyor ama ondan bahsedecek olsa “saçı ağarmış adam” derdi- hiç değilse oturacağı yeri seçmeyi biliyordu; çoktan hayat bulmuş sokağa bakan cam kenarındaki masaya kurulmuştu. Başını biraz çevirdiğinde ona yaklaşan Maksim’i nihayet görebildi. Keyifli bir gülümseme -ya da yalnızca bir işveren nezaketi- eşliğinde elini uzattı. Kendisine uzatılan ele kısa bir bakış atan genç adam, ardından sertçe sıkarak karşılık verdi. Adamın eli, biraz erken geldiğinin habercisi olacak ki daha sıcaktı.

“Hoşgeldin. Bir kahve ister misin? Ben ısmarlayacağım.” Samimiyetinden şüphe edilmeyecek bir soru eşliğinde tekrar yerine oturdu Bay Bernard.

“Merhaba.” Kısık bir sesle verilen karşılığın ardından hemen adamın karşısına oturdu.

Bay Bernard, hafif kilolu ve oldukça kısa boylu kadını el hareketleriyle yanına çağırdı. Tereyağlı iki çörek ve iki sıcak kahve siparişinden sonra bir müddet sessizce baş başa kaldılar. Maksim, beklerken gözlerini dükkanın içerisinde gezdirdi. Tereyağının ve kahvenin kokusu, dışarıdaki soğuğu kapının ardında bırakmış gibiydi. Birkaç masa ötede konuşanların sesi ve mutfaktan gelen hafif tıkırtılar birbirine karışıyordu. Maksim, ısınmak istercesine kabanına biraz daha sokulmuş, hâlâ soğuk olan ellerini birbirine dolamıştı. Kısa süre içinde masaya ulaşan kahvelerin sıcaklığı yüzüne vurdu. Nihayet sıcak bir şeyler tenine nüfuz ediyordu ve bu hissiyat sayesinde Maksim artık daha rahat oturuyordu. Uzun parmakları, kahve fincanını sıkıca sardı ve dudaklarına yaklaşırken kokusunu içine çekti.

“İş diyordun.” Maksim, fincanı masaya bırakarak gözlerini Bernard’a çevirdi. Karşısındaki adamın konuşmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görünce söze kendisinin girmesinin uygun olacağını düşünmüştü.

“Konuya hızlıca girmeyi seviyorsun anlaşılan?” Az önce onu karşılayan gülümseme tekrar Bernard’ın dudaklarına yayıldı.

“Bilirsin, ruhum üç kuruş tutacak olsa bir fazlasını istemeden direkt satabilirim.”

Alaycı görünse de bu fikir tamamen içtenlikle dile getirilmişti. Son zamanlarda artan fiyatlar, Maksim’in boş ceplerini şimdi biraz daha ağrıtıyordu. Yaşama tutunmak için yeteceği kadar para şarttı. Bu yüzden son altı yılını kazanç sağlayabilecek her işe kendini adayarak geçirmişti.

Bernard kısa bir kahkaha attı. “Bunu daha önce de söylemiştin.”

“İşe yaradığı oldu mu?”

“Sanırım hayır.”

“Öyleyse tekrar söylemenin bir zararı yok.”

Bernard başını iki yana sallayarak gülümsedi.

“Eh… Düşündüm ki, oldukça kaslısın.” Bernard’ın bakışları bir anlığına omuzlarından kollarına doğru kaydı.

"Eğer onlara sahipsen kullanmalısın, değil mi? Dışarıdan bakınca beni tek elle kaldırabileceğine bile inanabilirim. Ama gerçekten öyle misin?”

Sıcacık ve bol tereyağı ile kutsanmış çöreğinden büyük bir parça koparıp midesine indirirken göz ucuyla Bay Bernard’a baktı.

“Gözlem yeteneğiniz pek güçlü.”

Cevap karşısında neşeli bir gülüş patlatan Bay Bernard, ellerini birbirine sürterek devam etti.

“Çok mütevazisin.” Bernard’ın gülümsemesi genişledi. “Öyle olsun. Sen, yapabilirsin değil mi?”

“Nasıl bir iş?”

Sanki herkesin duymaması gereken bir sırrı açığa çıkaracak gibi daha da sessizleşti Bernard. Sabahın keyfini çıkaran ve yüzünden eksilmeyen gülümsemesi yavaşça silindi. Şimdi biraz daha ciddi bakıyor,söze nereden başlayacağını tartıyormuş gibi görünüyordu. Masanın üzerine eğilerek Maksim’e doğru yaklaştı.

“Kiliseden bağımsız çalışan tarikatlardan haberin var mı?” Bernard, Maksim’in vereceği cevabı beklemeden devam etti.

“Yani, demek istediğim, tabii ki de o dinle kafayı bozmuş yaşlı heriflerden bahsetmiyorum. Sekiz yıl önce çıkan virüs var ya… O lanet iblislerin adını anmayacağım ancak sen beni anlarsın. Onları bulmak, yakalamak ve infaz etmek için kurulmuş tarikatlardan söz ediyorum.” Bir an duraksadı.

“Bazıları kiliselerle anlaşmalı çalışıyor, bazılarıysa kendi liderlerini seçip bağımsız hareket ediyor. Çok sevgili dostum da sonunda bu tarikatlar arasında oldukça tanınan bir ekibin başına geçti.

Bernard, Maksim’e doğru biraz daha eğildi.

“Senin için ondan yardım istedim.”

Maksim kahvesini yudumlamaya devam ediyor, bir yandan duyduklarıyla tek kaşı belli belirsiz seğiriyordu. Kehribara boğulmuş gözleri Bernard ile birleştiğinde, bu kısa bakışma Bernard’ı tepeden tırnağa irkiltti.

“Yani, vampir avlayan bir tarikata katılmamı mı istiyorsun?”

Bu açıksözlü soruya karşılık Bernard'ın gözleri irileşti ve dudakları biraz kızgınlık, biraz da şaşkınlıkla açılıp kapandı.

“Hey!” Sesi şimdi, anın heyecanına kapılarak öncesine göre daha yüksek çıkmıştı. Ardından hızla boğazını temizledi ve devam etti. “Bir anda isimlerini söyleme! Son zamanlarda kilise fazlasıyla asabi davranıyor. Dışarıda rastgele birisinden bile o kelimeyi duyduklarında kolundan tuttuğu gibi sorgulamaya götürüyorlar.”

Yargılarcasına bir bakış atarak elindeki kahve fincanını masaya bıraktı Maksim.

“Sadece abartıyorlar.”

“Kesinlikle abartmıyorlar! Son zamanda o korkunç iblislerin atağa geçeceğine dair dedikodular dönüyor. Kiliseyi susturmanın artık zamanının geldiğini söyleyenler bile var. Hatta...” kısa bir an düşündü. “Evet! Bir tekerleme dahi dönüyordu.”

Bir an duraksadı. Karşıdan herhangi bir cevap gelmeyince devam etti.

“Mor gölge, beyaz gece.

Ayna yüzü değil, sırrı kusar.

Geceye ne çıkar, gündüze ne kalır?

Gören insan sanır, gözü yanılır.”

Keyifle kaşları havalandı Maksim’in. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir sırıtış belirdi; bu ifade, yüzüne fark edilir bir tehlike katıyordu. Tekerlemeyi içinden sessiz sedasız bir kez daha geçirdi. Dizelerin ardındaki anlamı kavradıkça sırıtışı biraz daha belirginleşti.

“Ya… Demek öyle.”

Bernard gülümseyen adamı aynı şaşkınlıkla izliyordu. Onun alışılagelmedik tepkileri heyecanını daha da artırıyordu. Hızla elini, masada ritim tutan Maksim’in elinin üzerine attı.

“Sana bir şey çağrıştırıyor mu? Lütfen söyle bana!"

Sanki tehdit eder vaziyette mırıldanan tekerleme, şüphesiz ki birini hedef almıştı. Veya birilerini. Ancak bu düşünceye adı kadar inanmış kıvama gelmiş olsa da karşısındaki adama veya bir başkasına söylemeye gerek yoktu. Belki bir nebze olsun başkalarına söylenebilir ancak kesinlikle ve kesinlikle Bernard’a söylenmezdi. Çünkü bu kurnaz herif, niyeti Maksim’e karşı ne kadar kötü olmasa da, ağzından çıkacak o lafa ikna olduğu gibi inanacak; daha üst mertebeye erişmiş insanların aklına girebilmek için kulaklarına fısıldayacaktı. Yine de düşününce, pek çoğunun bu mantığa erişmiş olabileceği de imkansız değildi. Rehavete kapılıp, Bernard’a fikri vermek ve virüs gibi yayılmasına sebep olmak gereksizdi.

Maksim, elinin üzerindeki ele kısa bir bakış attı. Ardından gözlerini yavaşça Bernard’a çevirdi.

“Hayır.”

Tek kelimelik cevabı, Bernard’ın yüzündeki beklentiyi söndürmeye yetmemişti.

“Emin misin?”

“Oldukça.”

Bernard elini geri çekmek yerine parmaklarını masanın üzerinde birbirine geçirdi. “Ama öyle bir baktın ki...” Maksim hayretle kaşlarını kaldırdı.

“Nasıl baktım?”

“Bilmiyorum.” Kısa bir süre düşündü. “Sanki bir şey hatırlamış gibi görünüyordun. Veya anlamış.” Maksim’in dudaklarının kenarındaki belli belirsiz sırıtış kaybolmadı.

“Belki tekerlemeyi beğenmişimdir.”

“Bir tekerlemeyi mi?” Maksim ellerini iki yana açıp omuzlarını silkti.

“Fena değil.”

Bernard gözlerini kıstı. Maksim’in verdiği cevabın arkasında başka bir şey olup olmadığını anlamak için yüzünü incelemeye başladı. Fakat çabası karşılık bulamayınca kısa sürede yenilgisini kabul ederek geriye yaslandı.

“Şaka bir yana… Bu tekerlemenin nereden çıktığını kimse bilmiyor. Önce limanda duyulmuş. Sonra birkaç handa, bazı dükkanlarda…” Bir yandan da parmaklarını tek tek kaldırarak sayıyordu.

“Şimdi de insanlar birbirine fısıldıyor.”

Maksim cevap vermedi.

“Ve herkes aynı şeyi söylüyor.” Bernard sesini yeniden alçattı. “Birileri aramızda saklanıyor.” Maksim’in parmakları kahve fincanının çevresinde bir tur arttı.

“Birileri mi?”

“İblisler.”

Bernard kelimeyi söylerken bile etrafına bakındı. Sanki duvarların arasında, masaların altında bile onu dinleyen birileri olabilirdi.

Maksim kahvesinden son bir yudum alarak vücudunu dikleştirdi.

“Hayır. Bunu şu anda boşver. Sevgili dostunu görmeye gidelim.” Maksim ayağa kalktı ve paltosunun açık kalmış düğmelerini sıkıca kapattı.

“O halde işi kabul ediyorsun! Fakat… Emin misin? Tehlikeli olacak.”

“Kaybedecek bir şeyim yok.”

Bernard ödemeyi yaparken kapıdan çıkmak üzere olan Maksim’e yetişti.

“Ya ailen?”

“Birkaç yıl önce hepsini kaybettim.”

Bernard’ın adımları bir anlığına yavaşladı. Verecek bir cevabı varmış gibi dudaklarını araladı fakat söyleyecek bir şey bulamayınca bakışlarını kaçırdı. Böylesine acı bir meseleyi ayaküstü sormuş olmak, yüzüne yayılan kızarıklıktan açıkça belli oluyordu ki onu utandırmıştı.

“Afedersin... Bu şekilde sorduğum için ve yaşadığın şeyler için üzgünüm.”

Maksim cevap vermeden ellerini paltosunun ceplerine yerleştirdi ve kurumaya başlayan kaldırım boyunca yürümeye başladı. Bernard, üstelemeden onu takip etti. Sokağın sonuna geldiklerinde sola dönmeleri gerektiğini işaret etti.

“Bu taraftan.”

Yine de sessizlikle oluşan garip atmosferin dağılmak yerine onu boğduğunu fark edince Maksim’i desteklemek istercesine devam etti.

“İntikam almak istiyorsun, değil mi? Harika bir fırsat olacak!” Onu desteklediğine ikna edercesine kolunu sıvazladı. Maksim göremese de yüzünde bir gülümseme vardı.

Maksim gözlerini akıp giden yoldan ayırmadı. Yalnızca kısa bir iç çekti. Soğuk hava burnunu yakarak ciğerlerine indi.

“Sanırım öyle denebilir.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

86okunma 21beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18