Bölümler 4Şu an: 4. Bölüm GÖREV
Araba ağır ağır ilerliyordu. Şehir hâlâ uyanıktı; ışıklar yanıyor, insanlar gecenin içine karışıyordu. Ama benim için gece yeni başlıyordu. Camdan dışarı baktığımda yüzümdeki makyaj hâlâ duruyordu. Elbise dizlerimin üzerinde düzgünce uzanmıştı, bıçak ise bileğimdeydi. Her şey yerli yerindeydi. Kemal direksiyondaydı; parmakları direksiyonun üzerinde yavaşça hareket ediyordu. Konuşmadı, ben de konuşmadım. Bu sessizlik rahatsız edici değildi, biz zaten böyleydik. Evin kapısından içeri girdiğimizde saat gece yarısını geçmişti. Işıklar yandı; salon genişti ama soğuktu. Duvarlarda tablo yoktu, Kemal fazlalık sevmezdi. Dikkat dağıtan hiçbir şeyin olmadığı bu evde Kemal elbisemi çıkarmamı istemedi. Bu da bir mesajdı. Masaya karşılıklı oturduk. Aramızda mesafe vardı ama mesafe zaten onun kontrol alanıydı.
Bir süre bana baktı; yüzümü, duruşumu ve nefesimi inceledi. "Balo," dedi sonunda tek bir kelimeyle. "Başarılıydı." Başımı hafifçe eğdim. Bu bir teşekkür değil, bir rapor gibiydi. "Baran seni fark etti," dedi, "ve daha önemlisi… seni bir tehdit olarak görmedi." Bu cümle, bir övgüden daha ağırdı. Masaya kalın olmayan, az sayfalık ama önemli bir dosya bıraktı. "Kaleyi dışarıdan yıkamazsın," dedi sakin bir sesle, "içine girersin ve içeriden çürütürsün." Dosyayı açtım; içinde fotoğraflar, belgeler ve isimler vardı. Baran’ın yıllardır yanında olan, ve kontrol altındaki asistanını göstererek, "Onu kovduracağız," dedi. Bu kadar basitti. Nasıl olacağını sormadım, nasıl olacağını hep bilirdim.
"Sonra," dedi ve bakışlarını bana kaldırdı, "seni içeri alacağız." Dosyada benim için hazırlanmış yeni bir sayfa açtı. "Sekiz dil, temiz geçmiş, güzel, sessiz ve profesyonel." Gözlerime bakarak devam etti: "Ve baloda zaten dikkatini çektin." İçimde ne gurur ne de korku kabardı. "Baran seni asistan olarak isteyecek, çünkü sen ona göre zararsızsın." Zararsız; bu kelimeyi çok seviyorlardı. Yaklaşmamı, dinlememi, öğrenmemi ve zaman kazanmamı söyledi. "Ne kadar?" diye sordum. Sesim kısa ve netti. Kemal nadir görülen bir şekilde gülümsedi: "Gerektiği kadar." Dosyayı kapattım. "Duygu yok, bağ yok, tereddüt yok," diyerek tekrar hatırlattı. Başımı sallayıp "Görev," dedim. Ayağa kalktı, masayı dolaşıp arkamda durdu. Dokunmadı ama varlığını hissettirdi. "Unutma," dedi, "içeri giren herkes değişir." Cevap vermedim çünkü ben zaten değişmiştim.
Asistan, güvenilir, zararsız... Kaleyi içten fethedecek olan her şey hep böyle görünürdü ve ben içeri girmek üzereydim. Masadan ilk kalkan Kemal oldu. Sandalye sesi bile kontrollüydü. "Dinlen," dedi, "yarın uzun olacak." Bu bir tavsiye değildi.
Saat altıyı biraz geçe uyandım, duş aldım ve zihnim çoktan hazır bir şekilde dolaptan o elbiseyi çıkardım. Şık ama abartısız, ne masum ne iddialı; dengeli bir elbiseydi. Saçlarımı açık bıraktım, makyajımı hafif tuttum. Bugün bir silah değil, bir anahtardım. Aşağıya indiğimde Kemal beni bekliyordu. “Hadi hazırsan çıkalım.” Dediğinde sadece kafamı saklamakla yetindim. Arabaya bindiğimizde ikimizden de ses çıkıyordu. Şirket binasına vardığımızda Kemal, "Burada herkes seni izler ama sen fark etmeyeceksin, asla acele etme," diyerek beni uğurladı. Arabadan çıkıp şirkete giriş yaptığım adnda havası bile değişik gelmişti sanki ‘git buradan’ diyordu ama tam tersine kafan dil bir şekilde resepsiyonun önüne geçtim ve iş görüşmem olduğunu söyleyince ilk başta beni süzdü sonra ise gideceğim yeri söyledi. Tatbikîde en üst kata çıkacaktım sonuçta kendilerini büyük göstermelerini sağlayan bir şey olarak düşünülüyordu. Fazla düşünmeden asansöre doğru ilerledim ve katın sayısı olan düğmeye bastım. Asansör çok geçmeden bir katta durdu ve içeri biri girdi. Kimin girdiğine bakmak isteyip kafamı kaldığımda gene o siyah keski gözlerle karşılaştım. Oydu şu baloda gözlerini üzerimden çekmeyen adamdı ve gene gözlerini üzerimden çekmiyordu. Umursamazca davranıp önüme döndüm. Sonunda gelmek gereken yere gelmiştim. Uzun bir koridor vardı ve bu katta bir sürü kişi vardı. Yanımdaki kişi inince bende arkasından ilerledim ve benim gireceğim odaya benden önce girip kapıyı ardından kapattı. Artist varlık işte ne bekliyorsun ki, kapıyı senin için tutup buysun mu deseydi?’ sen karışma ve diyip iç sesime k8zdım ve kapıyı tıklatıp içeri girdim.
Toplantı odasına girdiğimde Baran ve yöneticiler oradaydı. Baran beni gülümseyerek karşıladı. Ancak asıl sınav şimdi başlıyordu. Tam önlerine bir sandalyeye oturdum ve birşey demelerini bekledim. Baran koltuğuna yaslandı ve önündeki tabletten benim için hazırlanan "sahte ama kusursuz" özgeçmişe göz attı.
Toplantı odasındaki hava, içerideki ağır parfümlerin ve gerginliğin karışımıyla iyice basık bir hal almıştı. Baran masanın başındaydı; ellerini birleştirmiş, bir avcı edasıyla her hareketimi süzüyordu. Kemal’in bana öğrettiği o sahte ama kusursuz geçmiş, şu an önündeki tablete birer birer dökülüyordu. Yanındaki İk müdürü, dosyayı sert bir tavırla kapattı ve gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “Özgeçmişiniz etkileyici, hatta şüphe uyandıracak kadar iyi,” dedi. “Sekiz dil, yurt dışı eğitimi ve lekesiz bir kariyer. Ama biz burada sadece bir asistan aramıyoruz. Sayın Baran’ın gölgesi olabilecek, kriz anında etik değerleri bir kenara bırakıp sadece sonuca odaklanacak birine ihtiyacımız var. Bize okul başarılarınızdan bahsetmeyin. Bir kriz anında, kurallar ve sadakat arasında kalsanız hangisini seçersiniz?”
Baran, bu sorunun bende yaratacağı etkiyi izlemekten keyif alıyor gibiydi. O sırada gözüm odanın köşesine kaydı. Geniş omuzlu, siyah takım elbiseli o adam, duvara yaslanmış bir halde bizi izliyordu. Onu sadece bir koruma olarak nitelemek büyük bir hata olurdu; duruşundan, bakışlarındaki o keskin zekadan ve Baran’ın ona olan sessiz güveninden, onun Baran’ın en yakınındaki adam, yani sağ kolu olduğunu anlamak zor değildi. Hedefinin de bu olduğunu kendi elleriyle önüme sunmuştum.
Baran söze girdi: “Evinize kadar gireceksiniz. Özel hayatım, iş hayatım, en derin sırlarım... Hepsi sizin önünüzden geçecek. Neden sizi seçmeliyim? Sizi diğer hırslı adaylardan ayıran, o sessiz duruşunuzun altındaki gerçek motivasyon nedir? Aileniz, geçmişiniz... Neden bu kadar ‘temiz’ bir geçmişe sahipsiniz? Kimse bu kadar lekesiz olamaz.” Bakışları bir bıçak gibi yüzümde gezindi. Kemal’in sesi zihnimde yankılandı: Duygu yok, tereddüt yok. Sakince ellerimi masanın üzerinde birleştirdim ve hepsinin gözünün içine bakarak cevap vermeye hazırlandım.
“Temiz bir geçmiş, genellikle hiçbir şey yapmamış insanların değil, her şeyi doğru yapmış insanların tercihidir,” dedim sakince. İK müdürünün kriz sorusuna dönerek devam ettim: “Kriz anında kurallar sadece birer yol göstericidir, ancak sadakat bir esastır. Ben kurallara değil, temsil ettiğim isme hizmet ederim. Etik değerler ise kişiseldir; iş dünyasında asıl olan, kurumun ve sizin çıkarlarınızın sarsılmamasıdır. Eğer gölgeniz olmamı istiyorsanız, gölgelerin konuşmadığını, yargılamadığını ve asla iz bırakmadığını zaten biliyorsunuzdur.”
Baran, bu cevabı bekliyormuş gibi hafifçe öne doğru eğildi. Masadaki kalemle ritmik bir şekilde oynarken, “Güzel bir tanım,” diye mırıldandı. Tam o sırada, odanın köşesinde bizi izleyen o adam ilk kez yerinden kımıldadı. Adımları mermer zeminde tok bir ses çıkarıyordu. Masaya yaklaştı, Baran’ın hemen yanında durdu ve elini masanın kenarına koydu. “Adım Aras,” dedi, sesi beklediğimden daha derinden geliyordu. “Ben Baran Bey’in sağ koluyum. Yani sadece işlerin değil, onun güvenilirliğinden ben sorumluyum. Ben bu sistemin hem gözü hem de pençesiyim.”
Aras, önümdeki dosyayı parmak uçlarıyla hafifçe itti. “Sekiz dil bilmen umurumda değil. Benim için en büyük kriz, içeriye giren yabancıdır. Seni baloda gördüm. O kalabalığın içinde herkes bir şeyler sergilemeye çalışırken, sen sadece izliyordun. Tıpkı şu an yaptığın gibi. Çok sessizsin.” Masanın üzerinden bana doğru biraz daha yaklaştı. “Baran Bey sizi beğendi, bu onun takdiri. Ama unutma; o seni asistanı olarak görüyor, ben ise potansiyel bir risk olarak. Eğer bir gün o sessizliğinin altında başka bir ses duyarsam, o gün senin bu ‘temiz’ geçmişinin son günü olur.”
Gülümsemedim. “İşinizi yapmanıza saygı duyuyorum Sayın Aras,” dedim. “Sizin göreviniz şüphelenmek, benimki ise bu şüphelerin ne kadar yersiz olduğunu kanıtlamak.” Baran kahkahaya benzer kısa bir ses çıkardı. “Tamamdır,” dedi keyifle. “Yarın sabah sekiz. Geç kalma.” Odadan çıkarken sırtımda Aras’ın bakışlarını hissedebiliyordum. Kaleyi içten çürütmek için içeri girmeyi başarmıştım, ama Aras’ın o kapalı kutu gibi bakan gözleri, bu görevin sandığımdan çok daha tehlikeli olacağını fısıldıyordu.
Şirketten çıkıp Kemal’in arabasına doğru ilerledim ve arabaya girdim. Arabaya bindiğimde birisiyle konuşuyordu pek aldanmayıp önüme döndüm ve emniyet kemerini takıp cama kafamı çevirdim ve Kemal’in konuşmasını dinlemeye başladım. “tamam diz evi hazır edin bizde geliyoruz şimdi” diyip telefonu kapattı. Ona döndüm ama o çoktan arabayı sürmeye başlamıştı. Tekrar ona bakıp sessiz bir sesle “nereye gidiyoruz?” diye sordum. Sonuçta gittiğimiz yeri bilmem gerekiyordu. ‘Sanki bilip bir şey yapacaksın ya’ sanane be merak ettim sordum. İç sesimi susturduktan sonra tekrar Kemal’e döndüm. “Adamlar seni araştıracak. Bugün akşam evine gelecekler o yüzden sana sahte bir ev hazırlıyoruz. Bundan sonra orada yaşayacaksın.” Sadece kafamı sallamakla yetindim. Sonunda bahsettiği yere gelmiştik.
Arabadan indiğimde güzel bir sitenin önünde duruyorduk. Kemal bana kısa bir bakış atıp içeri girmek için yöneldiğinde bende arkasından ilerledim. Asansöre bindiğimizde en üst kata basıp çıkmamızı bekledik. İkimizde konuşmuyorduk ortamdaki tek ses asansörün halatlarından geliyordu. Sonunda istediğimiz kara ulaşınca ilk başta Kemal indi ve onu takip ettim ‘insan bayanlar önden der öküz’ bu kez sana katılıyorum. İçimdeki dese yanıt verdikten sonra açık olan kapıdan içeri girdik. Burası tam bir yuva gibiydi. Ne kadar milimalist gözükse de o kadar tatlı duruyordu ki. Kemal ilk önce evi inceledi ve bana döndü. “ Bundan sonra burada yaşayacaksın, hiçbir şekilde dikkat çekme zaten birazdan gelip yaşadığın yere bakacaklar.” Her zamanki gibi kafamı sallayarak yetinmiştim ama aklıma takılan bir soru vardı. “Peki ya nasıl haberleşeceğiz yada planı nasıl sürdüreceğiz.” Kafasını salladı ve “iyi soru, budan sonra sana verilen ikinci tuşlu telefondan haberleşeceğiz. Ne olursa bana tek tek raporlayacaksın.” Kafamı salladım ve evden çıkmalarını bekledim.
Ev sonunda boşalmıştı. Kapının kapanmasıyla birlikte içeride kalan sessizlik, az önceki adımlardan daha ağırdı. Kilidin çıkardığı o tekdüze ses, buranın artık yalnızca bir ev değil, bir kimlik olduğunu hatırlatıyordu. Üzerime giydirilmiş, yaşanmış gibi duran bir hayat.
Ayakkabılarımı çıkarmadım. Eve yeni gelmiş biri gibi davranmam gerekiyordu ama aynı zamanda burada uzun süredir yaşıyormuşum hissini de vermeliydim. İnce, görünmez bir dengeydi bu.
Salona doğru yürüdüm. Her şey yerli yerindeydi. Koltukların üzerindeki hafif dağınıklık, sehpanın köşesine bırakılmış bir kitap, mutfaktan gelen çok silik bir kahve kokusu… Hepsi planlıydı ama abartısızdı. Kimsenin özellikle fark etmeyeceği ama eksikliği hissedilecek detaylar.
Televizyonu açtım. Rastgele bir kanal. Sunucunun sesi evin içine yayıldı. Sessizliği tamamen bozmuyor, sadece dolduruyordu. Kumandayı sehpanın üzerine bıraktım.
Bu evin içinde yalnız değildim artık; sadece tek başımaydım.
Yatak odasına geçtim. Dolabın kapağını açtığımda içerideki düzen, beni ilk kez gerçekten rahatlatmıştı. Kıyafetler bana aitti. Ya da bana aitmiş gibi duruyordu. Askıdan pijamayı aldım. Açık renkli, sade, dikkat çekmeyen… Üzerime giydiğimde, aynadaki görüntü fazla şey anlatmıyordu. Tam da olması gerektiği gibi.
Saçlarımı omuzlarıma bıraktım. Makyajımı tamamen silmedim; sadece yumuşattım. Aynadaki kız yorgundu ama savunmasız değildi.
Bu rol, sessiz oynanan bir roldü.
Yatağın kenarına oturduğum anda kapı çaldı.
Ses, evin içinde yankılandı. Ne sertti ne nazik. Kararlıydı. Ayağa kalktım. Adımlarım ölçülüydü; acele de etmedim, gecikmedim de. Kapıyı açtığımda koridorun ışığı içeri doldu.
Aras.
Yanında iki koruma vardı. Bakışları önce yüzümde, sonra üzerimde gezindi. Pijamamda, dağınık saçlarımda, arkamdan gelen televizyon sesinde durdu.
“Rahatsız ettik,” dedi. Sesinde özür yoktu. “Prosedür.”
Başımı hafifçe salladım.
“Anlıyorum,” dedim. “Ama ayakkabılarınızı çıkarmanızı rica edeceğim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Koruma tereddüt etti. Aras’ın bakışları bir an bile benden ayrılmadı. Sonra eğilip ayakkabılarını çıkardı. Diğerleri de onu takip etti.
İçeri girdiler.
Aras doğrudan salona yöneldi. Raflara, sehpanın üzerindeki kitaba, televizyona… Her şeye hızlı ama dikkatli bakıyordu.
“Yalnız mı yaşıyorsun?” diye sordu.
“Evet.”
“Misafir?”
“Nadiren.”
Yatak odasına geçti. Tereddüt etmeden. Ben de arkasından girdim. Odayı sanki daha önce görmüş gibi inceliyordu. Dolabı açtı. Kıyafetleri eliyle araladı. Komodinin çekmecesini kontrol etti.
“Burada rahat mısın?” diye sordu, hâlâ bakmadan.
“İşime yakın,” dedim. “Bu yeterli.”
Yatağın kenarına baktı. Düzenliydi ama fazla kusursuz değildi.
“Çok kontrollüsün,” dedi aniden.
Bakışlarımız kısa bir an için kesişti.
“Bu işte kontrol bir tercih değil,” dedim. “Gereklilik.”
İlk kez yüzünde belli belirsiz bir ifade değişikliği oldu. Belki bir onay, belki sadece merak.
Kapıya yöneldi. Koruyucular onu takip etti. Tam çıkarken durdu.
“Buraya alış,” dedi. “Uzun süre izleneceksin.”
Işığı kapattım.
Yatak odası karanlığa gömüldüğünde ev daha gerçek hissettirdi. Perdeler tam kapalıydı, dışarıdan yalnızca şehir ışıklarının silik yansımaları sızıyordu. Yatağa uzandım. Çarşaflar ne çok sertti ne de fazla yumuşak. İnsan burada gerçekten uyuyabilirdi. Uzun zamandır.
Tavanı izledim.
Bu evde geçireceğim ilk geceydi ama bedenim yabancılık çekmedi. Çünkü bana öğretilen buydu: girdiğin her yere aitmiş gibi davran. Ait hissetmen gerekmezdi. Sadece iz bırakmamalıydın.
Gözlerim yavaş yavaş ağırlaştı. Zihnim uyanık kalmak istedi ama bedenim onu dinlemedi. Bugün fazlaydı. Balo, görüşme, bakışlar… Hepsi aynı çizgide birleşmişti. Kontrol bende olmalıydı. Ama kontrol bazen uyumayı gerektirirdi.
Nefesim düzenlendi.
Uykuya dalarken son düşündüğüm şey Aras olmadı. Baran da değildi. Kemal hiç değildi.
Sadece evdi.
Duvarların sessizliği.
Burada yaşayan “ben”.
Sabah, alarm çalmadan uyandım.
Bu alışkanlık eğitimden kalmaydı. Gözlerimi açtığımda saat altıya yaklaşıyordu. Perdenin arasından solgun bir gün ışığı sızıyordu. Bir an nerede olduğumu düşündüm. Çok kısa bir an. Sonra her şey yerine oturdu.
Yatak sessizce terk edildi.
Banyoya geçtim. Aynaya baktığımda yüzüm sakindi. Uykusuzluk yoktu. Gerginlik de. Ilık suyla yüzümü yıkadım. Saçlarımı toplamadım; açık kalmaları gerekiyordu. Bugün dikkat çekmemeliydim. Ama görünmez de olmamalıydım.
Dolaptan hazırlanmış kıyafetleri çıkardım.
Elbise sade ama netti. Ne masum ne iddialı. Diz hizasında, vücudu saran ama bağırmayan bir kesim. Rengi güven veriyordu. İnsanlar böyle şeylere inanırdı. Saatimi taktım. Takı yoktu. Fazlalık yoktu.
Makyaj hafifti. Ten, gözler, dudaklar… Hiçbiri öne çıkmıyordu. Bir bütün halinde duruyorlardı. Tam olması gerektiği gibi.
Salona geçtiğimde ev sabah ışığında daha farklı görünüyordu. Daha normal. Daha yaşanmış. Mutfakta bir bardak su içtim. Kahve yapmadım. Kokusu gereksizdi.
Kapının önünde bir an durdum.
Bu kapıdan çıkarken, buraya geri döneceğimi biliyordum. Bu düşünce tuhaftı. Çünkü çoğu kapıdan çıkış tek yönlü olurdu.
Ayakkabılarımı giydim.
Kapıyı kapattım.
Ve ilk iş günüm başlamış oldu.
Ayy umarım güzel olmuştur ve beyenmişsinizdirr.
Bölüm etkileşimi
