Ölümsüz Sevda kitap kapağı

2. bölüm / 3

Bölüm 1: Arkanlar ve Karakayalar Arasında Sessiz Fırtına

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: Bölüm 1: Arkanlar ve Karakayalar Arasında Sessiz Fırtına

Antep’in o daracık sokakları, akşamüstü iyice gölgelenmişti. Karakaya konağının avlusunda çıt çıkmıyor, herkesin gözü kulağı Baran Karakaya’daydı. Baran, daha yirmi iki yaşında ama adamın duruşu bin yaşındaydı. Kapıdan girdiği an, içerideki çoluk çocuk bile bir hizaya gelirdi. "Baran Abi" dedin mi akan sular dururdu, herkes ona bakarken bir çekinir, bir saygı duyardı.
Babası Muharrem Bey, avlunun baş köşesine kurulmuş, elinde tespih, sanki yeri göğü tartıyordu. Yalçın abi bir köşede, Hakan abi öbür köşede... Hakan’ın büyük oğlu Adem (14), babasının yanında oturmuş, amcası Baran’ı gözüyle yiyordu; "Bu çocuk neden böyle dertli?" diye içinden geçiriyordu. Küçük Havva desen, anası Sultan’ın eteğine yapışmış, babasına bakıp duruyordu.
Anası Asiye Hanım mutfaktan kafasını uzattı, oğlunun gözlerindeki o dumanlı havayı bir bakışta çaktı.
Yalçın abi, sesi kılıç gibi kesti: "Ulan Baran, yine neredesin sen? Babamızın yanında duruyorsun ama aklın başka ellerde. Bu aralar çok sık dışarı fırlıyon, Karakaya sınırından çıkıp o Arkanlar’ın toprağına neyine yaklaşıyon? Ateşle oynama, valla bizi de yakarsın, kendin de yanarsın!"
Baran, abisine hiç istifini bozmadan, o kendine has karizmasıyla baktı. "Hele bir sakin ol Yalçın abi," dedi, sesi tok ve derinden. "Biraz hava alayım dedim, bu konağın içi bu aralar çok boğucu geliyor, nefes alamıyorum valla."
Muharrem Bey tespihi sertçe bir çekti, avlu inledi: "Hava almak isteyen, Arkanlar’ın sınırında gezmez Baran! O taraf bize zehir, bize haramdır. Kan davası olan yere ayak basılmaz, unutma!"

Baran babasının gözünün içine dik dik baktı, "Baş üstüne baba," dedi ama o bakışta "ben bildiğimi okurum" der gibi bir hal vardı.
Baran arkasını dönüp avludan çıkınca, 14 yaşındaki Adem peşinden seslendi: "Baran abi, yarın sabah atlara binmeye gidecek miyik?"
Baran durdu, yeğenine şöyle bir baktı. "Hele bi sabah olsun Adem, gün doğsun da bakarık," dedi.
Konağın ağır kapısını ardında bıraktığında, Baran artık özgürdü. Kimse bilmiyordu, kimse şüphelenmiyordu; herkes onu "canı sıkılan bir delikanlı" sanıyordu. Ama o, karanlığın içine karışıp Arkanlar’ın sınırına, o yasaklı yola doğru yolunu tutmuştu.

Baran mutfağın ağır kapısını gıcırdatarak araladı. İçerideki odun ateşinin kokusu, yemeklerin buharıyla karışıp insanın içini ısıtıyordu. Annesi Asiye Hanım ocağın başında, yengesi Sultan ise hamur açtığı masanın başında hummalı bir çalışma içerisindeydi. Küçük Havva, amcasını görür görmez oyuncağını bir kenara fırlatıp ayağına sarıldı.
Baran, üzerindeki ağır ceketini iskemlenin arkasına astı, annesinin ve yengesinin yanına yaklaştı. Yüzünde o dışarıdaki "Baran Abi"nin sertliği yoktu, daha çok yorgun bir delikanlının hali vardı.
"Ana... Hele bi bakın hele, ne pişirdiniz?" dedi Baran, sesi yorgun ama bir o kadar da samimiydi. "Valla açlıktan gözüm dönmüş, bugün de hiçbi şey yemedim. Bi şeyler yok mu?"
Asiye Hanım, kepçeyi tencerenin kenarına vurup oğluna yan yan baktı. "Hayrola Baran? Bu saatte mutfağa girmezdi, ne oldu da karnın zil çalmaya başladı? Gözlerin de bi tuhaf bakıyor, sanki uzaklara dalmış gitmişsin."
Sultan yenge, elindeki oklavayı bırakıp manidar bir şekilde gülümsedi. "Valla Asiye Ana, bizim delikanlı bugün bi haller var ama hadi hayırlısı. Baran, otur hele... Bugün güzel bi et haşlaması yaptım, yanına da pirinç pilavı. Havva, amcana bi sandalye çek de otursun."
Havva hemen amcasının elinden tutup masaya doğru çekiştirdi. "Amca otur! Bugün ben de sana yardım ettim, tabağı ben getirecem!"
Baran, yeğeninin yanağından makas alıp masaya çöktü. "Sağ olasın güzelim. Valla Sultan yenge, ellerine sağlık. Kokusu avluya kadar geldi, insanın iştahını açıyor."

Asiye Hanım, tabağı önüne koyarken Baran’ın yüzünü inceledi. "Karnın doyurmaya doyururuk da oğul, gözündeki o dalgınlık ne? Sokağa çıkıyon, akşamın köründe aç dönüyon. Ne var bu Mardin’in sokaklarında seni bu kadar düşündüren?"
Baran, ilk kaşığı almadan önce duraksadı. Annesinin keskin sezgilerinden hiçbir şey kaçmazdı. "Yok ana, bi şey yok. İşler güçler, biliyorsun... Bugün sınır boylarında biraz dolandım, rüzgar çarptı herhalde, biraz yorgunum o kadar."
Sultan yenge, Baran'a bakıp kaşlarını kaldırdı ama bir şey demedi. Havva ise amcasının yemeğini iştahla yemesini izliyordu. Baran yemeğini yerken bir yandan da pencereden dışarı, karanlığın çöktüğü o yasak sınıra doğru bakıyordu. Aklı çoktan oradaydı bile.

Mutfak, Hakan’ın içeri girmesiyle bir anda hareketlendi. Hakan, elindeki tespihi masanın kenarına bırakıp eşi Sultan’a döndü, sesi bu sefer daha rahat, komşu ziyareti telaşıyla doluydu.

Hakan, ceketini iskemlenin arkasına atıp "Sultan, hatun!" diye seslendi. "Haberi aldım, Fatma bacı ile Dursun ağa akşam çaya bize gelecekler. Yanlarında çocukları da varmış, haber saldılar. Akşamüzeri kapıdayız dediler, ona göre hazırlığınızı yapın hele."
Sultan, elindeki oklavayı tezgaha bırakıp ellerini önlüğüne sildi. "Tövbe estağfurullah, Hakan! Fatma mı gelecek? İyi ki dedin, evde doğru düzgün tatlı da kalmamıştı. Asiye Ana, kalk hele, o köşedeki fıstıklı baklavayı çıkaralım, yanına da şöyle kıvamlı bir kahve yaparık."
Havva, amcasının dizinin dibinden kalkıp çırpınmaya başladı: "Anne! Fatma teyzenin küçük kızı da gelecek mi? Onunla bebeklerimi oynatırım!"
Hakan, kızının başını okşayıp güldü. "Gelir elbet kızım, hepsini getirirler."
Baran, abisinin neşeli halini görünce biraz olsun rahatladı. Dursun ağa ve Fatma yenge, ailenin eski, güvenilir komşularındandı. Arkanlar’ın kan davası ile uzaktan yakından alakaları yoktu; bu akşamki ziyaret, tamamen "insani" bir muhabbet olacaktı.
Sultan yenge, Baran’a döndü: "Bak hele Baran, akşam misafir var, ortalıkta görün öyle. Fatma bacı seni sever, 'bu delikanlı neden evlenmiyor' diye kafamızı ütüleyecek yine, hazır ol!"
Baran, dudaklarının kenarıyla gülümsedi. "Sultan yenge, sen merak etme. Fatma teyze ne derse desin, ben kendi bildiğimi yaparım."
Baran aslında bu ziyareti fırsat bilmek istiyordu. Avludaki kalabalık, misafirlerin gürültüsü ve abilerinin onlarla meşgul olması, onun konaktan daha kolay sıvışmasına yarayabilirdi. "Siz hazırlığınızı yapın, ben az dışarı çıkıp geleceğim, akşamki sofrada olurum," dedi Baran.
Hakan, kardeşine şüpheli gözlerle bakıp, "Yine mi dışarı? Bak, Fatma bacıların yanında ayıp olur, akşam erken gel," diye tembihledi.
Baran, sadece başıyla selam verip mutfaktan çıkarken, içinden şimşekler çakıyordu. Herkes çay-kahve telaşındayken, o çoktan rotayı çizmişti. Dursun ağalar gelmeden, o çoktan "yasak sınırın" kıyısına varmış olacaktı.

Baran, Karakaya konağının arka duvarından atlayıp Antep'in o dar, taş sokaklarında gölgeler gibi süzüldü. Aklı fikri Şirin’deydi. Bugün Dursun ağa ve ailesi, Karakaya konağına misafirliğe gidecekti, yani Arkanlar'ın evi bu akşam her zamankinden daha sessiz ve sakindi. Baran, bu fırsatı kaçıramazdı.
Arkanlar'ın evinin önüne geldiğinde, içerideki ışıkların sönük olduğunu gördü. Herkes erken yatmıştı ya da evin başka bir köşesindeydiler. Baran, avlunun arka tarafına, Şirin'in odasının penceresine doğru sessizce yaklaştı. Yerdeki küçük bir taşı eline aldı, şöyle bir tartıp hafifçe pencereye fırlattı.
Tık... Tık!
Taş, ahşap panjura çarpıp yere düştü. Baran bekledi. Bir, iki saniye sonra pencerenin perdesi aralandı. Şirin, şaşkınlıkla dışarıya, karanlığın içine baktı. Baran'ın silüetini görünce nefesi kesildi. Hızla pencereyi açıp yarı beline kadar dışarı sarktı, sesi heyecandan titriyordu:
"Baran? Sen... Sen deli misin be adam? Bu saatte, bu tehlikede buraya mı gelinir? Babamgil duysa, valla bizi o an orada keserler!"
Baran, elini duvara dayayıp yukarıya, Şirin'in o mahzun yüzüne baktı. Sesini Antep’in o yanık şivesiyle iyice kıstı:
"Şirin, sesin duymadan duramadım. Dursun ağalar bizim konağa gitti, ortalık biraz sakinleşti diye fırsat bildim. Gel hele... Aşağı in, biraz konuşalım. Valla şuramda bi yer yanıyor, seninle iki çift laf etmeyince sönmüyor!"
Şirin, içeriden gelecek en ufak bir sese karşı kulağını dikti, sonra tekrar Baran'a döndü. Gözlerinde hem korku hem de Baran’ı görmenin o anlatılmaz sevinci vardı.

Hemen mi? Ya biri görürse Baran? Ya yakalanırsak?"
Baran, gözlerinin içine içine bakarak, "Kimse görmeyecek, söz veriyorum," dedi. "Hadi, çabuk ol, vaktimiz az."
Şirin, pencereyi yavaşça kapatıp geriye çekildi. Birkaç dakika sonra, evin arka tarafındaki küçük bahçe kapısından, üzerinde bir şal, ürkek adımlarla dışarı çıktı. Baran, karanlığın içinde Şirin'i görünce sanki dünyalar onun olmuştu.

Baran, Şirin’in beline yapıştığı gibi onu kendine çekti, göğsüne gömdü. Antep'in o serin gecesinde ikisinin de nefesi birbirine karışıyordu. Baran, Şirin’in kokusunu içine çekerken, genç kızın titrediğini hissediyordu.
Baran, başını Şirin’in boynuna doğru gömdü, o hafif yasemin kokusunu içine çekerken gözlerini sımsıkı kapattı. "Şirin," dedi, sesi Antep’in o yanık şivesiyle iyice derinden geliyordu. "Valla şu kokunu içime çekmeyince, dünyam kararıyor. Sen benim nefesimsin, nefesim..."
Şirin, Baran’ın boynunu kokladığını görünce bir ürpertiyle geri çekilmeye çalıştı, ellerini Baran’ın göğsüne koyup onu hafifçe itti. "Baran, dur hele! Yapma etme, valla yüreğime inecek. Bu saatte burada, böyle yakalanırsak ne ederiz? Babam duysa, abim görse... Kan gövdeyi götürür, bizi sağ koymazlar!"
Baran, Şirin’in o korku dolu gözlerine baktı ama ellerini belinden bir an bile çekmedi. Aksine, onu kendine biraz daha bastırdı. "Bırak hele elalem ne derse desin," dedi Baran, sesi hem ısrarcı hem de kararlıydı. "Sanki elalem bizim yerimize mi yaşıyor? Sen korkuyon biliyom, ama ben senin yanındayken hiçbi şeyden korkmuyom. Şuracıkta, şu gölgede dünya yansa, bi tek seni kurtarır, başka bi şeye dönüp bakmam."
Şirin, Baran’ın bu inatçı tavrını görünce sesi iyice titredi, gözleri doldu. "Baran, elin ayağın titriyor, görmüyon mu? Bu sevda bizi yakacak. Git şuradan, git yalvarırım. Yarın ola hayrola, gelme böyle..."
Baran, Şirin’in yanağına bir öpücük kondurup tekrar boynuna gömüldü. Israrı, Antep'in o sert rüzgarı kadar keskindi. "Gitmem Şirin! Sen 'git' desen de gitmem. Senin o bakışını görmeden, boynunun kokusunu almadan o eve dönersem, vallahi billahi nefes alamam ben. Biraz daha kal, bi nefes daha çekeyim, sonra ne dersen de."

Tam o esnada, Şirin’in çantasındaki telefon cırcır ötmeye başladı. Sessizliği yırtan o ses, ikisinin de yüreğini ağzına getirdi. Şirin hızla telefonu çıkarıp ekrana baktı; arayan küçük kardeşi Havin’di.
"Vay anam, Havin arıyor!" diye fısıldadı Şirin, sesi dehşet doluydu. "Baran, elini çek hele, valla birisi çıkıp gelecek!"
Şirin titreyen elleriyle telefonu açtı, sesini mümkün olduğunca normal tutmaya çalışarak kulağına götürdü. "Efendim Havin? Ne oldu kız?"
Havin’in o bitmek bilmeyen çocuksu telaşı, telefonun hoparlöründen dışarı yayıldı: "Abla! Nerdesin sen? Evin içi birbirine girdi, misafirler gelecek, sofra kurulacak, benimse matematik ödevlerim duruyor! Çabuk gel, şu kesirleri anlamıyom, kafayı yiyeceğim valla!"
Baran, Şirin’in boynundan başını kaldırıp kısık gözlerle telefona baktı. Şirin, Baran’ın göğsünde, eli ayağı birbirine dolanmış bir halde, kardeşine cevap verdi:
"Tamam Havin, tamam be! Geliyom hemen, bağırma. Kapat, şimdi geliyorum."
Şirin telefonu kapattı, Baran’ın ellerinden kurtulmaya çalışarak, "Duydun işte," dedi, gözleri dolu dolu. "Havin peşime düştü, ödevleri varmış, başımız belada. Gitmen lazım Baran, yoksa şimdi çıkıp burayı arayacaklar!"
Baran, Şirin’i bir kez daha, son bir kez kendine çekip, "Gidiyom ama aklım burada kalıyor," dedi. "Yarın akşam yine aynı yerde, aynı saatte. Söz ver."
Şirin, Baran’ın gözlerine bakıp, "Hele bir sağ salim içeri gireyim de, yarın ola hayrola," diye fısıldadı ve Baran’ı karanlıkta bırakıp evin arka bahçesine doğru koştu.
Baran, Şirin’in gidişini izlerken, Antep’in serin rüzgarı yüzüne vurdu. Şimdi konakta onu bekleyen bir sürü meraklı göz ve bitmek bilmeyen dertler vardı.

Şirin, bahçe kapısından içeri süzülüp mutfağa girdiğinde eli ayağı titriyordu. Hemen köşedeki testiden bir bardak soğuk su doldurup kafasına dikti. O an annesi Asiye Hanım tezgâhın başında elindeki soğanları doğrarken başını kaldırıp kızına baktı.
"Kız Şirin, bu ne hal?" dedi annesi, sesi Antep’in o kendine has, biraz sert ama şefkatli tınısıyla doluydu. "Sanki arkandan atlı mı kovalıyor? Yüzün gözün de bembeyaz kesilmiş, neye daldın gittin?"
Şirin bardağı bırakıp derin bir nefes aldı, ocağın başına geçip annesinin yanına ilişti. "Yok ana, hiçbir şey yok valla. Havin’in ödevleri aklıma geldi, şu matematikten başımı kaldıramıyom, ondan yani... İnsan bazen daralıyor, hava alayım dedim."
Annesi, elindeki bıçağı bırakıp kızının yüzüne dikkatlice baktı. "Havalardandır o... Biliyorsun, şu aralar ortalık dumanlı, babangil Karakaya'larla olan eski defterleri yine kurcalayıp duruyor. Evde herkesin bir telaşı var. Sen de gözünü dört aç, şu aralar sokağa bile çıkarken dikkatli ol, laf söz gelmesin başımıza."
Şirin, annesinin omzuna başını yasladı. Yüreği, Baran’ın az önceki ısrarlı bakışlarıyla sızlıyordu. "Merak etme ana, ben dikkat ederim. Sen de fazla yorma kendini, az dinlen hele," dedi.
Annesinin sırtını hafifçe sıvazlayıp mutfaktan çıktı. Merdivenleri ikişer üçer çıkarak Havin’in odasına yöneldi. Kapıyı yavaşça araladığında kardeşi masanın başında, defterlerin arasında dertli dertli oturuyordu.
"Hah, geldin sonunda!" dedi Havin, sitem ederek. "Abla, ömrümü yedin valla! Şu matematik beni öldürecek, şu kesirlerin içinden çıkamıyom, kafam çorba oldu. Gel de bir el at hele, yoksa yarın okulda öğretmen rezil edecek beni."
Şirin, kardeşinin yanına oturup sandalyeyi çekti. Önündeki kağıtlara bakarken bile zihni hala Baran’ın ona fısıldadığı o sözlerde, bahçedeki o karanlık köşedeydi. Şimdi kardeşinin ödevine odaklanmak zorundaydı, yoksa herkes bir şeylerden şüphelenecekti.

Şirin, Havin’in önündeki matematik defterini işaret edip, "Bak şurda payda eşitleyeceğin zaman..." diye söze başladı. Ama daha cümlesini bitiremeden sesi kesildi. Gözleri, masanın üzerindeki bir noktaya çakılı kaldı. Antep’in geceyi serinleten rüzgarı pencereden içeri süzülürken, o rüzgarın içinde Baran’ın kokusunu, parmaklarının belindeki o titreyen dokunuşunu hatırlar gibi oldu.
Şirin bir anda başka bir dünyaya gitti sanki. Yüzünde, daha önce Havin’in hiç görmediği, hem hüzünlü hem de huzurlu bir tebessüm belirdi. Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı; sadece gözleri parlıyordu.
Havin durumu fark etti. "Abla?" dedi, cevap yok. "Abla, iyi misin?" dedi yine ses yok. En sonunda Havin, ablasının kolunu hafifçe dürttü. "Abla! Nerelere gittin yine? Matematik anlatıyordun, niye sustun?"
Şirin irkildi. Gözlerini yavaşça Havin’in meraklı bakışlarına çevirdi. Bir an tereddüt etti, sonra içindeki o büyük yangını daha fazla saklayamayacağını anladı. Elindeki kalemi masaya bırakıp, "Havin..." dedi, sesi Antep şivesinin o derin ve yanık tonuyla titreyerek. "Anlatırım sana her şeyi... Ama yemin edeceksin. Kimseye, tek bir kişiye bile ötmeyeceksin. Eğer bu sırrın dışarı çıkarsa, valla ikimizin de sonu olur. Anladın mı beni?"
Havin, ablasının bu ciddiyeti karşısında elini kalbine koydu. "Tövbe olsun abla, ağzımdan çıkmaz. Ne oldu? Kim bu? Bahçeye gelen o muydu?"
Şirin, derin bir iç çekti. Artık eteğindeki taşları dökme vaktiydi. "O, Baran... Karakaya'nın oğlu."
Havin’in gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı ama sesini çıkarmadan ablasının devam etmesini bekledi.
"Öyle bi bakışı var ki Havin," diye söze girdi Şirin, gözleri yine uzaklara dalıp giderek. "Sanki yıllardır beni beklermiş gibi... Bahçeye geldiğinde korkudan ölecektim, babamın tüfeği, abimin öfkesi... Hepsi gözümün önüne geldi. Ama o bana yaklaştığı an, elimi belime koyup kendine çektiği an... inan bana, o kan davası, o düşmanlık, o taş duvarlar... hepsi bi anda yok oldu. Sanki bu dünyada sadece biz vardık. İlk defa bir adamın gözlerinde kendimi bu kadar değerli, bu kadar görülmüş hissettim."
Şirin, kardeşinin elini sıkıca tuttu. "Düşmanımız olması umrumda değil artık. O dokununca, o bakınca, bütün Antep sanki üstümüze yıkılsa umurumda olmayacak gibi geliyo. Anladın mı şimdi neden sustuğumu? Neden dalıp gittiğimi? Ben ateşin ortasına düştüm Havin, bile bile..."
Kapıdaki hareketlilik bir anlığına durdu, içeriden gelen tıkırtı kesildi. Şirin ve Havin nefeslerini tutmuş, kapıya bakıyorlardı. Birkaç gergin saniyenin ardından ses seda çıkmayınca, Şirin titreyen bir nefes verip kardeşine döndü.
Havin, ablasının o dalgın ve hüzünlü halinden cesaret alarak, merakına yenik düştü. Gözlerini kocaman açmış, fısıltıyla sordu:
"Abla... İyi hoş diyon da, bu düşmanlık varken, babamgilin gazabından korkan sen, nasıl tanıştın bu Baran abiyle? Hani nerde, ne ara denk geldiniz de göz göze baktınız?"
Şirin gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Gözleri pencereden dışarı, uzaklara, o yasaklı sınır hattına doğru kaydı.
"Hatırlıyon mu Havin?" dedi Şirin, sesi bir masal anlatır gibiydi. "Geçen bahar, hani şu sınırın hemen dibindeki fıstık bahçesinde mahsul toplamaya gitmiştik. Sen çocuklarla ötede oynuyordun, ben de ağacın gölgesinde soluklanıyordum. Güneş tepedeydi, insanın beyni pişiyordu resmen."
Şirin derin bir iç çekti, o günkü rüzgarı teninde hisseder gibi duraksadı.
"Bağdan biraz uzaklaşmışım, çeşmeyi arıyordum. Sonra o eski taş köprünün başında onu gördüm. Atından inmiş, hayvanı susamış köprüden su içirmeye çalışıyordu. Bizi fark edince önce bir duraksadı. O anki bakışını hiç unutamam... Ne düşmanca bir öfke vardı, ne de o bildiğimiz hoyratlık. Sadece... sadece şaşkınlık vardı. İkimiz de donup kalmıştık. O an, sanki ikimizin de elindeki kılıçlar yere düşmüştü."
Şirin elini göğsüne koydu. "Bir şey demedi, ben de diyemedim. Sadece göz göze geldik. O sessizlikte, sanki ikimiz de birbirimizin içindeki o 'başka' dünyayı gördük Havin. İkimiz de bu davanın çocuğuyduk ama o an, ikimiz de sadece birer insandık. Sonra atına atlayıp gitti ama o günden beri ne zaman o tarafa gitsem, sanki beni hep o köprünün başında bekliyormuş gibi hissediyordum."
Havin, duydukları karşısında şaşkınlıktan kalakaldı. "Yani bir tek bakış mı abla? Bir tek bakışla mı yüreğini kaptırdın?"
Şirin, "Bazen bir bakış, koca bir ömürden daha fazlasını anlatır Havin," diye fısıldadı. "Kader, bizi o köprünün başında birbirimize kör düğümle bağladı işte."

Odanın ağır havasını dağıtan, kehribar tespihinin ritmik şıkırtısı oldu. Kapı yavaşça aralandı, evin ağırbaşlı, sözü geçen oğlu Davut içeri girdi. Yüzünde, dışarıdaki o sert "ağalık" havasından eser yoktu; sadece kız kardeşlerine duyduğu o şefkatli gülümseme vardı.
Adımlarını ağır ağır atıp Şirin’in yanına geldi. Eğildi, ablasının omuzlarını sıvazlayıp saçının tepesine içten, korumacı bir öpücük kondurdu. Ardından hemen yanındaki Havin’in saçlarını okşayıp, aynı sevgiyle onun da başına bir öpücük bıraktı. Davut'un gözünde kardeşleri, Antep’in o karmaşasından uzak, korunması gereken tek masumiyet adasıydı.
"Kurban olduğum bacılarım benim," dedi Davut, sesi Antep’in o tok ve yanık şivesiyle doluydu. "Ne bu hal? Dışarıda ortalık ana baba günü, babamın siniri tepesinde, avlu misafir kaynıyor; siz hala burada payda eşitleme derdindesiniz, ha?"
Şirin, abisinin o güven veren varlığıyla biraz olsun toparlandı ama kalbi hala ağzındaydı. "Abi, başımız sıkıştıydı biraz, Havin’in ödevleri birikmiş, ondan yani... İnsan bazen daralıyor, şu rakamlar bile üstümüze geliyor sanki."
Davut gülümsedi, elini Şirin’in omzuna koydu. "Dert etme hele, geçer gider. Lakin şu suratındaki solgunluk nedir? Sanki birine yakalanmış da korkmuş gibi duruyon. Hele de şu gözlerinin feri kaçmış, hayırdır?"
Havin hemen araya girip, ablasının üzerindeki şüpheyi dağıtmak istedi: "Yok be abi, o kadar işlemle uğraşınca kafa mı kalıyor insanda? Ondandır yani, yorgunluktan."
Davut tespihini şöyle bir şaklattı, sonra ciddileşerek Şirin’in yüzüne dikkatle baktı. O an, kardeşinin yüreğinin derinliklerinde sakladığı yangından habersizdi. Eğer Şirin’in bir erkekle—hele ki düşmanları olan Karakayalar’ın oğluyla—konuştuğunu, penceresine taş attırdığını bir an olsun sezse, Davut’un o sakin hali bir anda Antep’in en sert fırtınasına dönüşürdü. O, namusu ve soyadı konusunda şakası olmayan bir adamdı.
"Bakarım, gözetirim de... Şirin, sakın ha!" dedi Davut, sesi bir anda ciddileşerek. "Bak, ortalık dumanlı. Bugün Karakayalar'ın oraya laf gidip gelmiş, babamın gözü dönmüş vaziyette. 'Ayağını denk alsın herkes' deyip duruyor. Bizim evde, bizim bacılarımızın adının o kapının eşiğine bile gelmesine, hele hele elin adamıyla tek bi lafı edilmesine müsaade etmem, bilmiş ol! Valla ocağı yıkar, dünyayı başımıza dar ederim!"

Şirin’in kalbi, "Karakayalar" adını duyunca sanki durdu. Davut’un o "namus" vurgusu, Şirin’in boğazına bir düğüm gibi oturdu.
"Abi..." dedi, sesi çatallı çıkınca kendini düzeltmeye çalışarak. "Sen ne diyon? Bizim o kapıyla ne işimiz olur? Biz kendi halimizde, kendi dünyamızdayız işte."
Davut, Şirin’in bu savunmasını kardeşinin utangaçlığına verip tespihini eline aldı. "İnşallah öyledir Şirin... İnşallah öyledir. Şu evde bir tek sizin huzurunuzu istiyom, başkaca bir şey gözümde yok. Hadi, toparlanın da birazdan sofraya geçilecek."
Davut kapıya yönelip çıktığında, arkasında bıraktığı o ağır sessizlik, Şirin ve Havin’in üzerine bir örtü gibi çöktü. Şirin, abisinin o son sözlerinden sonra kendi kendine fısıldadı: "Eğer öğrenirse... valla bu kapıdan sağ çıkmaz."

Karakaya konağının avlusu, Dursun Ağa ve Fatma Hanım’ın gelişiyle iyice kalabalıklaşmıştı. Dokuz kardeş, avlunun bir köşesini resmen işgal etmişti; gülüşmeler, şakalar gırla gidiyordu. Dursun Ağa, Karakaya ailesinin reisiyle başköşeye kurulmuş, tütününü tüttürüyordu. Baran ise kapıdan içeri girdiği an, bu kalabalığı görünce içinden bir küfür salladı. Şirin’in yanından, o saf ve yasak sevdanın sıcaklığından çıkıp, bu yapmacık kalabalığın ortasına düşmek ona zindan gibi gelmişti.
Tam o sırada, gözleri sürekli kapıda olan Dilan onu fark etti. Dilan, abileri ve kardeşlerinin arasında nazlı bir çiçek gibi parlıyordu. Baran’dan sadece iki yaş küçüktü ama bakışları, tavırları sanki ona çoktan sahip olmuş gibi bir özgüven taşıyordu. Baran’ın yanına, sanki yıllardır evliymişler gibi pervasızca süzülerek geldi.

Baran! Nihayet teşrif edebildin," dedi Dilan, isminin sonuna o mesafeli 'abi' kelimesini asla eklemeden. Gözleri, avludaki herkesin içinde Baran’ın yüzünde gezindi, elini Baran’ın koluna koydu. "Seni beklemekten valla gözlerim yollarda kaldı. Herkes burda, bir sen eksiktin."
Baran, kolundaki o ele tiksinerek baktı. Küçüklüğünden beri Dilan’ın bu yapış yapış, şımarık hallerinden hiç hazzetmemişti. Hatta içten içe Dilan'ın bu tavırları onu Baran'ı daha da soğutuyordu. Kolunu sertçe çekti, bakışlarını başka tarafa çevirdi.
"İşim vardı, geciktim," dedi Baran kısa ve soğuk bir sesle.
Fatma Hanım, kızının Baran’ın dibine girmesinden oldukça memnundu. Uzaktan göz kırparak durumu onayladığını belli ediyordu. Dilan ise Baran’ın bu soğukluğunu anlamıyor, anlamak da istemiyordu. İyice yaklaştı, Baran’ın kulağına eğilip fısıldadı:
"Hadi gel, babamlar seninle bir şey konuşacakmış. Benimle ilgili, bizimle ilgili... Çok heyecanlıyım, sen değildin?"
Baran, Dilan’ın o kendine güvenen, "nasıl olsa benim olacaksın" diyen tavrından fenalık geçirdi. Şirin’in o ürkek, masum ve yasak kokusu hala burnundayken, Dilan’ın bu avcı tavrı midesini bulandırıyordu.
Dursun Ağa, gür sesiyle avluyu inletti: "Baran oğlum! Gel hele yanıma. Dilan, kızım, bırak delikanlıyı da gelsin yanıma otursun, konuşacaklarımız var."
Dilan, Baran’ın kolunu bırakmadan onu babasının olduğu tarafa çekiştirmeye başladı. Baran, bir an için Şirin’in penceresine attığı taşı, o sessiz bahçeyi düşündü; şimdi ise bu sahte gülümsemelerin ve Dilan’ın zoraki yakınlığının kıskacındaydı.

Avludaki sessizliği sadece nargilenin fokurtusu ve uzaktan gelen köpek sesleri bozuyordu. Dursun Ağa, kehribar tespihini parmaklarının arasında şaklatarak Muharrem Ağa’ya doğru bir adım attı. Fatma Hanım ise kızının yanına, Baran’ın hemen öbür yanına kurulmuştu. Dilan, Baran’ın koluna iyice sokulmuş, gözlerini bir an olsun ondan ayırmıyordu.
Dursun Ağa, sesi avluda yankılanacak şekilde söze başladı:
"Muharrem Ağa, biz buraya boşuna gelmedik. İki konak, iki aile... Yıllardır birbirimize komşuyuz. Dilan desen, gözünü bizim evde açtığından beri Baran’ın peşinde pervane. Bu çocukların kaderi birbirine düğümlü, artık bu işi resmileştirip evlatlarımızı birleştirelim diyoruz. Yarın öbür gün düğün dernek kurar, torunları severiz."
Fatma Hanım başını sallayarak onayladı kızının elini avucunun içine aldı: "Aman Dursun Bey, ne güzel söyledin. Baran oğlum, bizim Dilan’a hem ağabeylik, hem yoldaşlık etti küçüklüğünden beri. İkisi de bu konağın bereketi olur. Biz aramızda konuştuk, anlaştık; artık sizden haber bekliyoz."
Baran, masanın kenarını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Bakışlarını Dilan’ın, sanki zafer kazanmış bir edayla parlayan gözlerine dikti, ardından babası Muharrem Ağa’ya döndü. Babası sadece tütünüyle meşguldü, gözlerini bile kaldırmıyordu.
"Dursun Amca," dedi Baran, sesi buz gibi soğuktu. "Siz kendi aranızda konuşup anlaşmışsınız ama bana ne soran var, ne de fikrimi alan. Dilan benim çocukluk arkadaşım, öyle de kalacak. Benim gönlümde başkası var, bu iş olmaz."
Dilan, Baran’ın "başka sevda" vurgusuyla yüzünü buruşturdu ama hemen kendini topladı. "Ne başkası Baran? Saçmalama hele! Ben senin her şeyini bilirim, sen benim kahrımı çekmeye alışkınsın. Başkası dediğin hevestir, geçer gider. Bizimki ise köklü, bizimki düğünle başlar, mezarda biter."
Fatma Hanım, kızına destek çıkarak Baran’ın üzerine gitmeye devam etti: "Bak evlat, delikanlılık bazen gözü karartır ama büyüklerin kararı esastır. Biz senin iyiliğini düşünüyoz. Dilan gibi hanım, Dilan gibi bir yar nerede bulacaksın? Yarın öbür gün pişman olursun, sonra kapımıza gelme!"
Dursun Ağa masaya hafifçe vurdu: "Muharrem, ne diyorsun? Bizim sözümüz sözdür. Sen de ağasın, bilirsin; büyüklerin konuştuğu yerde gencin lafı uzamaz."
Muharrem Ağa, elindeki tespihi yavaşça tabağa bıraktı. Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı ama ağzını açıp tek bir kelime bile etmedi. O sessizlik, avludaki herkes için "Dursun Ağa ne derse o" anlamına geliyordu.
Baran babasının bu sessizliğine bakıp ayağa kalktı. Gözlerinde ateş saçan bir öfke vardı.

Baran, babası Muharrem Ağa’nın o taş kesilmiş sessizliğine baktı. O sessizlik, yıllardır Karakaya konağının duvarlarını ören o görünmez hapishanenin ta kendisiydi. Şimdi o hapishanenin kapısını babası bizzat kilitliyordu.
Baran sandalyesini hışımla geriye itti; sandalye avlunun taş zemininde gıcırdayarak devrildi. Dilan şaşkınlıkla sıçrayıp elini ağzına kapattı, Fatma Hanım’ın yüzündeki o kendinden emin gülümseme bir anlığına donup kaldı. Baran, tüm konağın duyacağı bir sesle kükredi:
"Yeter! Kesin sesinizi!"
Dursun Ağa, Karakaya konağının ağasıymış gibi davranmaya çalışarak ayağa kalktı. "Baran! Terbiyeni takın, baban Muharrem Ağa’nın yanında böyle kafa tutulmaz!"
Baran, Dursun Ağa'ya döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Dursun Ağa, sen bu konağın misafiri olabilirsin ama benim yüreğimin ağası değilsin! Bu işi kafanızda kurmuşsunuz, kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz ama ben bu oyuna gelmem! İstemiyorum ben bu kızı! Sevmiyorum! Yarın öbür gün nikahım olsa, o kız benim karım olsa bile, yemin ederim ki bırak çocuk sahibi olmayı, yüzüne bile bakmam! Senin kızınla aynı çatı altında bir nefes bile almam ben!"
Avlu bir anda ana baba gününe döndü. Fatma Hanım çığlık atıp dizlerini dövmeye başlarken, Baran’ın abileri, yengeleri ve annesi korkuyla Baran’ın üzerine atıldı. Abileri Baran’ın güçlü kollarını arkadan kavrayıp zapt etmeye çalışırken, yengeleri ve annesi araya girip, "Etme Baran! Rezil ettin bizi, sus kurban olayım!" diye yalvarıyorlardı. Baran çırpınıyordu ama abilerinin kuvveti karşısında çaresiz kaldı; zorla mutfağın olduğu tarafa doğru sürüklendi. Mutfak kapısı kapandığında içeriden Baran’ın öfkeli solukları ve hala susmayan isyanları geliyordu.
O sırada konağın üst katındaki odada, Havva pencerenin kenarına büzülmüş, dışarıdaki o korkunç bağırtıları duydukça tir tir titriyordu. Ellerini kulaklarına götürmüştü, gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
"Adem... Adem, Baran amcam ne yapıyor öyle? Babam Hakan, dedem Muharrem Ağa şimdi onu paralar, Dursun Ağa böyle rezilliği asla kaldırmaz. Bu evde kan çıkacak, ben hissediyom!" diye fısıldadı sesi titreyerek.
Adem, kız kardeşinin yanına oturdu, omuzlarından tutup onu kendine çekti ve başını göğsüne yasladı. Kendi de içten içe korkuyordu ama Havva'yı teselli etmek zorundaydı.

Şşş... Havva, bak bana," dedi Adem, sesi olabildiğince dingin ve güven verici çıkıyordu. "Korkma güzel bacım, benim yanımda korkulacak bir şey yok."
Havva hıçkırıklar arasında fısıldadı: "Baran amcam hiç böyle bağırmamıştı... Dilan’ı nasıl öyle yerin dibine soktu?"
Adem, kardeşinin saçlarını şefkatle okşadı, onu sıkıca bağrına bastı. "Kıyamet kopmaz, merak etme. Baran amcam haksızlığa gelemeyendir, o öfkesiyle yakar geçer ama sonunda durulur. Sen buradasın, yanımdasın. Dışarıda ne olursa olsun, biz burada güvendeyiz. Hadi, derin bir nefes al, gel şu perdeyi kapatalım da görme dışarıdakileri."
Adem, kardeşini sakinleştirmek için elinden geleni yaparken, mutfaktan gelen o gürültülü tartışma sesleri hala konağın içinde bir hayalet gibi dolaşıyordu.

Mutfağın loş ve basık havası, Baran’ın hırıltılı nefesleriyle doluydu. Sultan Yenge kapıyı içeriden sürgülemiş, abileri ise Baran’ı köşeye sıkıştırmıştı. Annesi, gözlerinden akan yaşları silmeye çalışarak, titreyen elleriyle oğlunun yüzüne dokunmak istedi.
"Oğlum, etme, eyleme..." dedi kadın, sesi yalvarırcasına titreyerek. "Dursun Ağa'nın konağı bellidir, gücü bellidir. Dilan da seni çocukluğundan beri bekler, gözü senden başkasını görmez. Gel, etme gözünü seveyim, 'He' de şu işe. Bu kadar olay çıkardığına değer mi? Yarın öbür gün huzur bulursun, biz de bu dertten kurtuluruz."
Baran, annesinin bu teslimiyet dolu sözlerini duyunca sanki içine bir köz düştü. Annesinin ellerini sertçe itti, gözleri öfkeden kan çanağı gibi dönmüştü. "Ne diyon sen ana? Ne diyon?!" diye bağırdı, sesi mutfağın taş duvarlarında yankılandı. "Sen benim annem değil misin? Ben senin kızın mıyım da beni elaleme satmaya, beni elin adamının kapısına vermeye çalışıyon?! Benim bir iradem, bir gönlüm yok mu? Sizin bu töreleriniz, bu zorlamalarınız yüzünden kendi hayatımı, kendi geleceğimi neden yakayım?"
O anda mutfak kapısı gürültüyle açıldı ve abisi Hakan Ağa içeri daldı. Yüzü öfkeden mosmor kesilmişti. Baran’ın annesine olan bu haykırışı bardağı taşıran son damla olmuştu. Hakan Ağa, yıldırım hızıyla Baran’ın üzerine atıldı, yakasına öyle bir yapıştı ki Baran’ın ayakları yerden kesildi.
"Sen kime bağırıyon ulan!" diye kükredi Hakan Ağa. Öfkesi kontrol edilemez bir hal almıştı; Baran’a bir baba şefkatiyle değil, düşmanına vurur gibi vurmaya başladı. Ardı ardına indirdiği yumruklar Baran’ı duvara çarptı.

Sultan Yenge, kocasının gözünün döndüğünü görünce dehşetle araya girdi, Hakan Ağa’nın kollarından tutup onu geriye çekmeye çalıştı. "Yapma Hakan! Etme, öldüreceksin çocuğu! Görmüyon mu, kendinde değil!" diye çığlık attı.

Küçük abiside büyük abinin Baran’ı perişan etmesine engel olmak için araya girip Hakan Ağa’yı tutmaya çalıştı. Ancak Baran, abisini darbeleri altında yere yığılmış olsa da pes etmiyordu. Ağzından sızan kanı tükürerek, nefes nefese haykırdı:

Vurun! Öldürün de kurtulayım! Ama şunu bilin, o kızın kapısından içeri cesedim girmeden asla girmem! Sizin bu yalan düzeninize köle değilim!"
Yukarıdaki odada, pencerenin kenarına büzülmüş olan Havva, mutfaktan gelen o vahşi vuruş seslerini ve babasının kükremesini duydukça tir tir titriyordu. Ellerini kulaklarına bastırmış, gözlerini sıkıca yummuştu.
"Adem... Adem, babam amcama vuruyor... Babam onu öldürecek!" diye fısıldadı sesi titreyerek.
Adem, kardeşinin omuzlarından tutup onu kendine çekti, başını göğsüne yasladı. Kendi de içten içe korkuyordu ama Havva'yı teselli etmek zorundaydı.
"Şşş... Havva, bak bana," dedi Adem, sesi olabildiğince dingin çıkmaya çalışarak. "Korkma güzel bacım, benim yanımda korkulacak bir şey yok. Babam çok sinirli, Baran amcam da susmuyor, hepsi bu. Geçecek, hepsi geçecek. Sen gözlerini açma, sadece bana odaklan."
Havva hıçkırıklar içinde abisine sığındı, mutfaktaki o korkunç gürültünün dinmesini beklediler. Evin içinde adeta bir fırtına kopuyordu.

Mutfağın loş ve basık havası, Baran’ın hırıltılı nefesi ve Hakan Ağa’nın öfkesiyle iyice ağırlaşmıştı. Tam o sırada mutfağın kapısı hışımla açıldı. Herkesin üzerinde titrediği, Karakaya konağının mutlak hakimi Muharrem Ağa içeri girdi.
Bakışları, Baran’ın kanlı dudaklarında, Sultan Yenge’nin korku dolu gözlerinde ve oğulları ile gelininin üzerindeydi. Bir elinde tespihi, diğer eliyle ortamı susturan bir işaret yaparak gürledi:
"Yeter! Yeter ulan! Bir oğul, bir baba, bir gelin... Ne bu hayhuy? Ne bu avluda kopan rezillik? Herkes önüne baksın, doğruca avluya geçilsin!"
Muharrem Ağa’nın sesi mutfakta bir emir gibi yankılandı. Hakan Ağa, babasının bu otoriter tavrı karşısında öfkesini dizginledi, Baran’ı yaka paça bırakıp geri çekildi. Muharrem Ağa, Baran’ın yanına yaklaştı, yüzündeki kanı görmezden gelmeyerek başını hafifçe iki yana salladı. "Sil şu yüzünü, yürü," dedi soğuk bir tonda.
Hepsi sessizce, başları önlerinde avluya geri döndüler. Dursun Ağa ve ailesi, mutfaktan gelen o kargaşanın ardından herkesin bu kadar sessiz ve mahcup bir şekilde geri gelmesine şaşırmıştı. Dilan, Baran’ın dağılmış haline bakınca bir an tereddüt etse de, babasının yanında dikleşti.
Muharrem Ağa, başköşeye, o devasa taş koltuğuna oturdu. Hakan Ağa sağ yanına, diğer oğulları yanına, Baran ise tam karşısına, biraz uzağa çöküverdi. Sultan Yenge ve diğerleri bir kenara çekilip sustular.
Muharrem Ağa, gözlerini ağır ağır Dursun Ağa ve Fatma Hanım’ın üzerinde gezdirdi. Uzun bir sessizlikten sonra konuştu:
"Dursun, Fatma... Biz yıllardır komşuyuz, aramızda husumet olmaz, kan davası hiç olmaz. Lakin biz bu işi burada noktalamaya karar verdik."
Fatma Hanım şaşkınlıkla, "Ne demek Muharrem Ağa? Daha az önce konuşuyorduk..." diye atılacak oldu.
Muharrem Ağa elini havada keskin bir hareketle durdurdu. "Konuştuk, gördük, duyduk. Baran oğlum, bu evliliğe gönlü olmadığını, bu işin olmayacağını haykırarak söyledi. Bizim töremizde, bizim ailemizde oğlumuzun istemediği, yüzüne bakmayacağı bir kızı gelin etmek ne bize yakışır ne de sizin evlatlarınıza. Biz, Karakaya ailesi olarak bu evliliği uygun görmüyoruz. Gönül olmayınca o yuva baştan yıkıktır; biz de o yıkığın altında kalmayız."
Dursun Ağa’nın yüzü bir anda kireç gibi oldu, damarları alnında kabardı. "Muharrem! Bu lafın altı ağırdır, biliyon değil mi? Kızı elalemin diline düşürdünüz, şimdi 'uygun görmüyoruz' diyerek geri mi çeviriyorsunuz?"
Muharrem Ağa, istifini bozmadan, gözlerini kırpmadan cevap verdi: "Kızın da senin, evladın da. Kimseye bir söz, bir leke getirmedik. Sadece 'gönlümüz yoktur' dedik. Kararımız kesindir, Dursun Ağa."
Yukarıdaki odada, pencerenin kenarında olan Havva, dedesi Muharrem Ağa’nın o otoriter sesini duyunca derin bir nefes aldı.
"Adem... Adem, dedem işe el attı. Dışarıda herkes sus pus oldu!" diye fısıldadı gözleri parlayarak.
Adem, kardeşinin omuzlarını gevşetti. O da durumu fark etmişti, odaya yayılan o ağır sessizlikten işin renginin değiştiğini anlamıştı. "Dedem konuştuysa akan sular durulur Havva. Baran amcamı artık kimse zorlamaz. Bak, kavgadan ses gelmiyor, herkes susmuş dedemi dinliyor."
Havva, abisinin yüzüne baktı, içindeki o yoğun korku yerini bir nebze olsun huzura bırakmıştı. "Dedem bizi korur, değil mi Adem? Baran amcamı da o korur."
Adem kardeşinin saçını okşadı. "Dedem varken bu konakta kimse sevmediğini yaşamak zorunda değil, güzel kardeşim. Şimdi biraz daha bekleyelim, bakalım Dursun Ağa bu cevabın altında kalacak mı?"

Dursun Ağa ve ailesi, aldıkları bu ağır reddin altında ezilerek, tek bir kelime dahi etmeden Karakaya konağının avlusundan hızla uzaklaştılar. Dilan’ın Baran’a attığı son bakışta hem büyük bir nefret hem de dinmek bilmeyen bir hırs vardı. Kapı gürültüyle kapandığında, avluya sadece o ağır sessizlik değil, beraberinde yaklaşan yeni fırtınaların huzursuzluğu çöktü.
Muharrem Ağa, misafirlerin çıkışını izledikten sonra ağır ağır ayağa kalktı. Bakışları sertti; önce büyük oğlu Hakan'a, sonra ortanca oğlu Yalçın'a, ardından en küçük oğlu Baran'a çevrildi. Son olarak da Hakan’ın oğlu olan torunu Adem'e baktı.
"Herkes içeri," dedi Muharrem Ağa, sesi avlunun taşlarını titretecek kadar tok ve sertti. "Dutun altındaki sedire geçin. Erkek erkeğe konuşulacak mesele var."
Hep birlikte, gergin bir sessizlikle dut ağacının altındaki sedire geçip oturdular. Muharrem Ağa başköşeye kuruldu; karşısında büyük oğlu Hakan, ortanca oğlu Yalçın, en küçük oğlu Baran ve torunu Adem dizilmişti. Muharrem Ağa, elindeki gümüş tespihi ağır ağır çekmeye başladı.
"Dursun’la bu işi bitirdik, lakin mesele kapanmadı," diye söze girdi Muharrem Ağa. Gözlerini ilk olarak büyük oğlu Hakan’a dikti. "Hakan, sen bu evin büyük oğlusun. Baran senin kardeşin, lakin bugün ona bir ağabey gibi değil, bir düşman gibi davrandın. Dursun’la aranızdaki o gizli sözle, kardeşinin gönlüne ipi boynuna geçirmeye çalıştın. Senin bu sessizliğin ve Dursun’a verdiğin onay, bu evin huzurunu kendi ellerinle yıkmaktı."
Hakan Ağa başını öne eğdi, "Baba, Dursun’la aramızdaki eski bir hukuktu, sözü havada bırakmak istemedim," diye mırıldandı.
Muharrem Ağa sertçe sözünü kesti: "Sözü havada bırakmayasın diye kardeşinin hayatını mı yakacaktın? Baran’ın o masada verdiği tepki, bir başkaldırı değil, kendi varlığını koruma çabasıydı. Baran, sen de..."
Muharrem Ağa, şimdi bakışlarını en küçük oğlu Baran’a çevirdi. "Haklıydın, ama öfken bir Karakaya erkeğine yakışmayacak kadar kontrolsüzdü. Abine, yani Hakan’a kafa tutman, bu konağın töresine yakışmadı. Haksızlığa karşı dur, ama ağabeyinle olan bağını unutma."
Baran, babasının bu keskin sözleri karşısında dudaklarını sıktı. Yalçın ise sessizce dinliyor, bu gergin ortamda bir denge kurmaya çalışıyordu.
Muharrem Ağa, son olarak torunu Muharrem Ağa, son olarak torunu Adem’e baktı. "Adem, sen daha yolun başındasın. Bugün burada yaşananları, baban Hakan'ın ve amcalarının düştüğü bu durumu iyi gözlemle. Bir aile, birbirine siper olmazsa dışarıdan gelen rüzgarda yıkılır. Bundan sonra bu evde kararlar kapalı kapılar ardında değil, biz bize—böyle—konuşularak alınacak. Baran, artık bu Dilan meselesi kapanmıştır; ama senin o aklındaki 'başka sevda'yı da bana gelip kendin anlatacaksın. Saklaman, bu ailenin içine fitne sokar."
Hakan, Yalçın, Baran ve Adem; hepsi sessizliğe gömüldü. Avluda şimdi esen rüzgar, yaklaşan bir değişimin habercisi gibiydi.

Muharrem Ağa’nın "dağılın" emriyle, dut ağacının altındaki o gergin halka ağır adımlarla çözüldü. Herkesin içinde, az önce söylenenlerin ağırlığı ve yarın atılacak adımların korkusu vardı.
Karakaya konağının o devasa kapıları birer birer kapandı. İçerideki kargaşa, yerini derin ve huzursuz bir sessizliğe bıraktı.
Hakan Ağa, çalışma odasına geçip bir süre tek başına oturdu. Kardeşi Baran ile arasında açılan o derin uçurumu düşünürken, elindeki tespihi sıkmaktan parmakları beyazlaşmıştı. Baran, üst kattaki odasına çıktı; üzerindeki tozlu, hırpalanmış kıyafetlerini çıkardı ve pencerenin kenarına oturup, geceyi izlemeye başladı. Aklı hala Şirin'deydi; babasının"anlatacaksın" demesi, onun için hem bir umut hem de büyük bir korku kaynağıydı.
Yalçın, sessizce kendi odasına çekildi; bu gece olanların ağırlığı, onu her zamankinden daha düşünceli kılmıştı. Adem ise, babasının ve amcalarının kavgasından sonra kendi odasına geçtiğinde, Havva'nın hâlâ uyuyamadığını gördü. Kardeşinin saçlarını okşayıp ona "Geçti artık, herkes odasında, herkes uyuyor" diyerek teselli verdi.
Konağın en üst katındaki Muharrem Ağa ise odasının penceresinden avluya son kez baktı. Gözleri yaşlı, kalbi yorgundu. "Gönül olmayınca yuva kurulmaz..." diye fısıldadı kendi kendine. Lambasını söndürdü ve karanlığa gömüldü.
Kısa süre içinde, koca konak derin bir uykuya daldı. Ancak bu uyku, dinlendirici bir uyku değil; yarına hangi fırtınayla uyanacağını bilmeyen insanların, nöbet tutan bir sessizliğiydi. Sadece mutfak kapısındaki gıcırtı ve rüzgarın pencere pervazlarını zorlaması, konağın nefes alışverişi gibi duyuluyordu.
Herkes yatağına çekilmişti, ancak kimsenin gözüne uyku girmiyordu.

Devam edecek...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…