2. bölüm · Ölümsüz çiçeğim

1. Bölüm

Eda

Güneş tekrardan doğmuştu. Yeni gün, yeni umut demekti.

Yanımda uyuyan Sou'ya uzun uzun baktım. Yaşama sebebim oydu sanki. Beni hayatta tutan, güldüren, eğlendiren. Kısacası hayatım oydu.

Yanağına küçük bir öpücük kondurup sessizce yataktan kalktım. Uyanmadan önce kahvaltıyı hazırlamalıydım.

Mutfağa geçip pirinci pişmeye bıraktım. Yanına miso çorbası hazırlarken birkaç dilim ızgara somon ve küçük turşu tabaklarını da masaya yerleştirdim. Sıcak yeşil çayı fincanlara doldurduğum sırada arkamdan tanıdık bir sıcaklık hissettim.

"Erken kalkmışsın."

Sou, kollarını belime dolamıştı. Başımı omzuna yasladım.

"Seni uyandırmak istemedim."

"Günaydın demeden güne başlamanı istemiyorum."

Gülümseyerek ona döndüm.

"Gel, bana yardım et."

Birlikte masayı hazırlamaya devam ettik. Aramızdaki sessizlik bile huzur veriyordu. Sanki konuşmadan da birbirimizi anlayabiliyorduk.

Kısa süre sonra karşılıklı oturup kahvaltıya başladık.

Bir lokma aldıktan sonra Sou bana baktı.

"Sence beş yıl sonra nasıl oluruz?"

Sorusu yüzümde istemsiz bir tebessüm oluşturdu.

"Küçük ama sıcak bir evimiz olur. Bahçesinde iki tane sakura ağacı... İlkbahar geldiğinde bütün bahçe pembe çiçeklerle dolar."

Sou gülümsedi.

"Ben de verandaya iki sallanan sandalye koyarım. Akşamları çay içer, gün batımını izleriz."

"Belki bir kedimiz de olur."

"Belki iki tane."

İkimiz de güldük.

Tam o sırada Sou'nun gülüşü hafif bir öksürüğe dönüştü.

Önce önemsemedi.

Fakat öksürük birkaç saniye daha sürdü. Elini ağzına götürdü. Avucuna baktığında yüzündeki ifade bir anlığına değişti.

Parmaklarının arasında beliren ince kan izini ben fark etmeden peçeteyle sessizce sildi. Derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştı.

"Hikari."

"Evet?"

"Çay biraz sıcakmış."

Gülerek fincanımı elime aldım.

"Ben sana üfleyerek iç demiştim."

"O kadar yaşlı değilim."

İkimiz de güldük. Ben hiçbir şeyden şüphelenmeden kahvaltıma devam ederken Sou, yüzündeki gülümsemeyi bozmamaya çalışıyordu.

"Bugün sakura ağaçlarının olduğu parka gidelim mi?" diye sordum heyecanla.

"Gidelim."

"Sonra da fotoğraf çekiliriz. En güzel sakura fotoğrafımız bugün olsun."

Sou gözlerini bana çevirdi ve yumuşak bir tebessüm etti.

"Olur."

Birkaç dakika sonra kahvaltımızı bitirmiştik. Sou boş tabakları toplarken ben de bardakları mutfağa taşıdım. Bulaşıkları birlikte yıkadık. Arada birbirimize su sıçratıyor, boş yere tartışıyormuş gibi yapıp sonra kahkahalara boğuluyorduk. Günün daha başında evin içini neşemiz doldurmuştu.

İşimizi bitirince odalarımıza geçmek yerine birlikte benim odama çıktık. Dolabın kapaklarını açıp kıyafetleri yatağın üzerine sermeye başladık.

Sou eline açık renk bir gömlek alıp bana döndü.

"Bugün sence yakışıklı olabilir miyim?"

Kaşımı kaldırıp onu baştan aşağı süzdüm.

"Bugün mü? Demek diğer günler umudun yok."

"Canım acıdı."

"Abartma."

Elini kalbinin üzerine koyup derin bir iç çekti.

"En çok sevdiğim insan tarafından zorbalanıyorum."

İkimiz de gülmeye başladık.

Bir süre kıyafetlere bakındıktan sonra bu kez ben elime pastel pembe bir hırka aldım.

"Bu nasıl?"

Sou hiç düşünmeden başını salladı.

"Çok senlik."

"Neresi benlik?"

"İnsanların içini ısıtan bir rengi var. Tıpkı senin gibi."

Bir an duraksadım. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissedince yüzümü başka tarafa çevirdim.

"Bazen çok güzel konuşuyorsun."

"Bazen mi?"

"Evet. Sonra yine saçmalamaya başlıyorsun."

"Demek hâlâ umut var."

Gülümseyerek dolabı kapattım. Hazırlanmaya devam ederken odanın içinde tatlı bir sessizlik oluştu. O sessizlik bile rahatsız edici değildi; aksine, birbirimize alışmış iki insanın huzurunu taşıyordu. Hazırlanıp evden çıktık.