7. bölüm · Ölmeden Önceki Gece

7. bölüm

Sahra

"İnsan bazen en çok, kendine güvenmeyi öğrenmekte zorlanır."

Sabah güneşi Ravengard Kalesi'nin yüksek kulelerinin ardından yavaşça yükselirken, avluda çoktan hareket başlamıştı.

Demircinin çekici örse her indiğinde çıkan metal sesi bütün kaleye yayılıyor, genç askerler eğitim alanında sıraya diziliyordu.

Rüzgâr, Ravengard bayrağını dalgalandırıyordu.

Siyah zemin üzerine işlenmiş gümüş kuzgun...

Krallığın simgesi.

Lysandra avluya adım attığında üzerinde her zamanki eğitim kıyafetleri vardı.

Saçlarını bu kez sıkıca toplamıştı.

Son günlerde yaptığı her antrenmandan sonra saçları yüzüne yapışıyor, Kael'in karşısında sürekli onları düzeltmek zorunda kalıyordu.

Bugün aynı hatayı yapmak istemiyordu.

Kael çoktan eğitim alanındaydı.

Her zamanki gibi erkenden gelmişti.

Elinde tahta eğitim kılıcı vardı.

Lysandra yaklaşırken göz ucuyla onu süzdü.

"Geç kalmadın."

Lysandra şaşkınlıkla durdu.

"Bu iltifat mıydı?"

Kael omuz silkti.

"Sadece bir tespit."

"Ben yine de iltifat olarak kabul edeceğim."

Kael cevap vermedi.

Sadece dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Lysandra bunu gördü.

"Demek gerçekten gülümseyebiliyormuş..."

---

"Eğitime başlamadan önce..." dedi Kael.

"...bir şey deneyeceğiz."

Lysandra kollarını bağladı.

"Yine beni yere düşürecek bir şey mi?"

"Belki."

"Hiç şaşırmadım."

Kael yere iki tahta çubuk bıraktı.

"Bunların anlamı ne?"

"Denge."

"Denge mi?"

"Evet."

"Şaka yapıyorsun."

"Hayır."

Lysandra iç çekti.

"Tamam..."

Çubukların üzerine dikkatlice çıktı.

İlk başta sorun yoktu.

Sonra Kael elindeki kılıçla yavaşça saldırmaya başladı.

Tak...

Tak...

Tak...

Lysandra darbeleri karşılıyordu.

Fakat üçüncü hamlede dengesini kaybetti.

"Ah!"

Tam düşecekken...

Kael onu kolundan tuttu.

İkisi birbirine beklediklerinden çok daha yakın kalmıştı.

Lysandra'nın nefesi bir an durdu.

Kael'in yüzü her zamankinden çok daha yakındı.

Ela gözleri şaşkınlıkla ona bakıyordu.

Bir saniye...

İki saniye...

Sonra Kael hemen elini çekti.

"Özür dilerim."

Lysandra da birkaç adım geri çekildi.

"Hayır..."

İkisi de aynı anda konuşmuştu.

Sessizlik çöktü.

Tam o sırada...

"ABİİİ!"

Niko'nun sesi bütün avluda yankılandı.

İkisi de aynı anda irkilip sese döndüler.

Niko elinde bir tahta kalkanla koşuyordu.

"Bugün ben de eğitim yapacağım!"

Kael alnını tuttu.

"Kim izin verdi?"

"Kimse."

"Harika."

Niko büyük bir ciddiyetle Lysandra'nın karşısına geçti.

"Kendini savun!"

Lysandra gülmeye başladı.

"Gerçekten mi?"

"Evet."

"Kazanırsam ağlamak yok."

"Ben ağlamam."

Niko kılıcını havaya kaldırdı.

"Saldıııır!"

Koşmaya başladı.

Ama ayağı yine pelerinine takıldı.

Bu kez düşmedi.

Fakat kalkanı elinden fırladı.

Yuvarlana yuvarlana Kael'in ayağına kadar geldi.

Avludaki askerlerden biri kahkaha attı.

Bir diğeri de.

Sonra bütün eğitim alanı gülmeye başladı.

Niko ellerini beline koydu.

"Gülmeyin."

Kimse durmuyordu.

Lysandra gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

Kael bile başını çevirip gülümsemek zorunda kaldı.

Niko dudaklarını büktü.

"Siz çok kötüsünüz."

Kael eğilip kalkanı aldı.

Sonra kardeşine uzattı.

"Bir savaşçı..."

Niko dikkat kesildi.

"...önce nasıl düşeceğini öğrenir."

Niko kaşlarını çattı.

"Bu teselli miydi?"

"Biraz."

Lysandra yine güldü.

Niko ise sanki çok önemli bir şey fark etmiş gibi ikisine baktı.

Sonra sinsice sırıttı.

"Bugün siz ikiniz çok garipsiniz."

Lysandra hemen kendini toparladı.

"Neden?"

"Az önce birbirinize bakıyordunuz."

İkisi de aynı anda sustu.

Niko devam etti.

"Ben uzaktan gördüm."

Kael boğazını temizledi.

"Yanlış gördün."

"Emin misin?"

"Evet."

Niko birkaç saniye düşündü.

"Tamam..."

Sonra omuz silkti.

"Ama bence birbirinize yakışıyorsunuz."

Avludaki sessizlik bu kez gerçekten ağırdı.

Lysandra'nın kulaklarına kadar kızardığını hissedebiliyordu.

Kael ise derin bir nefes aldı.

"Niko."

"Efendim?"

"Git de mutfakta aşçıya yardım et."

"Neden?"

"Çünkü şu an konuşmayı bırakman gerekiyor."

Niko homurdanarak tahta kılıcını omzuna attı.

"Tamam ya..."

İki adım attı.

Sonra durdu.

Başını tekrar çevirip ikisine baktı.

"Ama hâlâ yakışıyorsunuz."

"Niko!"

Hem Kael hem de Lysandra aynı anda bağırınca avludaki birkaç asker kahkahasını tutamadı.

Niko ellerini kaldırdı.

"Tamam tamam! Gidiyorum."

Koşa koşa mutfağın yolunu tuttu.

Lysandra ise utancını gizlemek için kılıcını yerden aldı.

"Devam edelim."

Kael onun yüzüne baktı.

Yanakları hâlâ hafif pembeydi.

"Niko gerçekten de aklına gelen her şeyi söylüyor..." diye düşündü.

Fakat bunu sesli söylemedi.

---

"Eğitim bitmedi." dedi Kael.

Bu kez sesi yine her zamanki kadar sakindi.

"Bugün sana savunmayı değil..."

Kılıcını kaldırdı.

"...sabretmeyi öğreteceğim."

Lysandra kaşlarını çattı.

"Sabretmeyi mi?"

"Evet."

"Sabretmeyi zaten biliyorum."

"Emin misin?"

"Evet."

Kael cevap vermedi.

Yavaşça saldırı pozisyonuna geçti.

"Öyleyse bana vur."

Lysandra hiç düşünmeden saldırdı.

Tak!

Kael savuşturdu.

Bir kez daha...

Tak!

Yine olmadı.

Üçüncü...

Dördüncü...

Beşinci...

Dakikalar geçtikçe Lysandra daha da hızlandı.

Nefes alışları düzensizleşmişti.

En sonunda sinirlenerek kılıcını yere vurdu.

"Yeter!"

Avludaki sesler bile bir anlığına durmuş gibiydi.

Kael yerinden kıpırdamadı.

"Neden sinirlendin?"

"Çünkü..."

Lysandra derin bir nefes aldı.

"...Sana hiç vuramıyorum."

"Bana vurmak zorunda değilsin."

"Nasıl yani?"

Kael yavaşça kılıcını indirdi.

"Bir savaşçı sadece saldırmayı öğrenirse..."

Kılıcın ucuyla yere küçük bir daire çizdi.

"...ilk öfkelenen kişi olduğunda kaybeder."

Lysandra sessizleşti.

"Öfke..."

"...en ağır zırhtır."

Bu cümle, Lysandra'nın zihninde yankılandı.

Kael devam etti.

"Öfkelendiğin an düşünmeyi bırakırsın."

Lysandra başını eğdi.

"Haklısın."

Kael şaşırmıştı.

"İlk kez benimle tartışmadın."

Lysandra hafifçe gülümsedi.

"Her zaman haklı değilsin."

"Peki ya bugün?"

"...Bugün biraz haklısın."

İkisi de istemsizce gülümsedi.

---

Tam o sırada kalenin çanları çalmaya başladı.

Dong...

Dong...

Dong...

Öğle vaktiydi.

Şövalyeler yavaş yavaş eğitim alanından ayrılmaya başladı.

Kael de kılıcını kınına yerleştirdi.

"Yemek vakti."

Lysandra derin bir nefes verdi.

"Nihayet."

"Bu kadar mı yoruldun?"

"Kollarımı hissetmiyorum."

Kael gülmemeye çalıştı.

"Yarın daha zor olacak."

Lysandra olduğu yerde durdu.

"...Şaka yapıyorsun, değil mi?"

"Hayır."

Lysandra gökyüzüne baktı.

"Sanırım kaderim buymuş."

---

Büyük yemek salonu her zamanki gibi kalabalıktı.

Uzun ahşap masalar dizilmişti.

Şövalyeler, muhafızlar, hizmetliler...

Herkes aynı salondaydı.

Lysandra içeri girince herkes ayağa kalktı.

"Prenses Hazretleri."

Lysandra gülümseyerek başını eğdi.

"Lütfen oturun."

Kael her zamanki yerine geçti.

Niko ise çoktan masaya saldırmıştı.

Önündeki ekmeği ikiye bölüyor, çorbasını üfleyerek içmeye çalışıyordu.

"Yavaş ye." dedi Kael.

"Açım."

"Boğulacaksın."

"Boğulmam."

Tam bunu söylediği anda yanlışlıkla çorbasını fazla hızlı içti.

"Öhö! Öhö!"

Lysandra telaşla su uzattı.

"İyi misin?"

Niko gözleri dolmuş halde bardağı aldı.

"İyiyim..."

Bir yudum içti.

"...Ama çorba bana saldırdı."

Lysandra kahkahasını tutamadı.

Kael başını iki yana salladı.

"Çorba kimseye saldırmaz."

"Bu saldırdı."

---

Yemek devam ederken Lysandra'nın gözü salondaki insanlara takıldı.

Şövalyeler birbirleriyle şakalaşıyor...

Hizmetliler gülerek tabak taşıyor...

Yaşlı aşçı uzaktan Niko'ya kızıyordu.

"BİR TANE DAHA ÇÖREK ALIRSAN YARIN HAMUR YOĞURURSUN!"

Niko masum bir ifadeyle çöreği arkasına sakladı.

"Ben almadım."

"Elindeki ne?"

"...Ekmek."

"Onu bana ver."

"Olmaz."

Lysandra gülmekten neredeyse nefes alamıyordu.

Sarayı ilk kez bu kadar canlı görüyordu.

Çocukluğundan beri yemeklerini çoğunlukla babasıyla, sessiz bir masada yemişti.

Ama burada...

İnsanlar gerçekten yaşıyordu.

---

Kael, Lysandra'nın etrafı izlediğini fark etti.

"Ne düşünüyorsun?"

Lysandra birkaç saniye sustu.

"Burayı."

"Burayı?"

"Ben hep yukarıdaydım."

Kael anlamadı.

Lysandra devam etti.

"Sarayın en üst katında."

"Evet."

"Ama hayat..."

Salonu gösterdi.

"...Meğer aşağıdaymış."

Kael onun söylediklerini dikkatle dinledi.

Sonra hafifçe gülümsedi.

"İşte bu yüzden seni bazen dışarı çıkarıyorum."

Lysandra ona baktı.

"Teşekkür ederim."

Kael tam cevap verecekken...

Salonun kapısı açıldı.

Yaşlı başkahya içeri girdi.

"Prenses Lysandra."

Salondaki sohbetler yavaşça kesildi.

"Kral Hazretleri sizi çalışma odasına davet ediyor."

Lysandra'nın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Babası onu durduk yere çağırmazdı.

Kael de bunu anlamış gibiydi.

İkisi kısa bir bakış paylaştılar.

Lysandra ayağa kalktı.

"Neler olduğunu öğrenip dönerim."

Kael başını hafifçe eğdi.

"Bekliyor olacağız."

Lysandra salondan çıkarken, nedense içinde tarif edemediği bir his vardı.

Sanki...

Babası söyleyeceği şeyle hayatını bir kez daha değiştirecekti.