5. bölüm · NOTA KAĞIDI

4. BÖLÜM: "YARIM TAM"

Soreil ~

"Susacak kadar sevmek cümlesinin konuğu olmak nedir, bilmezdim ben. Bağıra bağıra sevenlerdendim ve hiç duyulamayanlardan. Zira duyulacak kadar sevilmek kelimesinin de muhatabı olduğumu hiç düşünmemiştim, öyle olsaydım bir kerecik olsun topak gözlü tarafından duyulurdum. Ben hep ölecek kadar seven olacaktım, hiç susmadan son ana kadar sevdiğimi söyleyecektim. Onun sıcak mı soğuk mu olduğunu bilemediğim kolları etrafımı saracaktı düşlerimde, en sonunda benim tabutumun üzerine basan o olacaktı. Bazı insanlar tabutunuza sarılacak kadar bile sevmezler sizi, toprağınızı çiğnerler."

Burnumu çekerek bir kere daha parmaklarımı adamın kucağında tuttuğu kitaba uzattım ve sayfayı çevirdim. Değişen yazıları okumaya başladığımda yanımdaki adamın halen camdan dışarıyı izlediğini biliyordum. Yaklaşık yarım saattir onun kitabının sayfalarını ben çeviriyordum çünkü kendisini belli bir sayfadan sonra dalıp gitmişken bulmuştum. Uçağa bindiğimden beri yanıma kitap almadığım ve sıkıldığım için onunkinden okuyor, belli etmemeye çalışıyordum ama sandığımın aksine o okuduğumun farkındaydı ve her sayfa çevirişinde bitirdiğimi teyit etmek ister gibi gözlerimin içine bakıyordu.

Oflayarak karaktere üzülmeye devam ettiğimde yanımdaki adam derin bir iç çekti. Onun neden bir anda böylesine hüzünlendiğini bilmiyordum ama bir insan bir kitabın iyi ya da kötü yerinde kendisini bulursa hüzünlenirdi. Belki o da bir satırda kendisini satır altına atıp acıların ne kadar benzer olabileceğini öğrenmişti. Eğer öyleyse yanımdaki bu adama bir nebze acımıştım. Zira kitaptaki erkek karakter bitap durumdaydı; evsizlerin ona verdiği yemekleri yerken oturduğu bankta uzanan kirli görünümlü adamın acımasız laflarıyla münakaşa ediyor, karşısındaki restorandın camlarından üzerine dökülen gölgelerin ona hissettirdiği hislerle başa çıkmaya çalışıyordu. O, orada bir evsizden daha da evsiz gibi otururken, sevdiği kadın başka bir adamla samimi portreler çiziyor, bu işleri yaparken bankta oturan adama camın ardından bakışlar atıyordu. Bunu neden yaptığı ise sırlardan biriydi, ki zaten kitabın elli sekizinci sayfasındaydım.

"Sanırım kelimelerim ters benim, hiç düzünü anlamadılar. Doğrumu yanlışım, yanlışımı sırtlarına saplanan kanlı bir hançer kabul ettiler. Hançerim benim kalbimde asıl, onun içine girebilenler darmadağın, kan ve revan. Ellerini kana bulamak kolay, sen hiç yürek hesabında kana buladın mı hem kendini hem de sevgiliyi?" Yanındaki adam şuursuzca konuşmayı keserek gözlerini ona kaldırmış, kaşlarını alayla havalandırmıştı. Cümlenin devamını okuyacağım sırada, yanımdaki adam başını camdan kaldırarak kitabı hışımla kapatarak yere koyduğu çantasına attığında, geriye çekilerek sırtımı koltuğa yasladım.

Adamın neden böylesine bir tavır sergilediğini anlamamıştım bir anda.

Gözlerim camın arkasındaki siyah buğulara takıldığında, "Yaptığınız kabaydı." derken bulmuştum kendimi. Kirpiklerimin altından onun duraksayan çehresini izliyordum, kısa bir anlığına dudaklarının alayla kıvrıldığını ve irislerinin aynı duyguyla alevlendiğinin şahitliğini yapmıştım. Sırt çantasını ayaklarının dibine koyarak sırtını benim gibi sertçe koltuğa yasladığında, başını omuzunun üzerinden bana çevirmişti. Bir şey demesini ve hatta özür dilemesini bekledim ama o, sadece istihzayla bana bakıyordu. Bu durumdan rahatsız olarak kirpiklerimi kıstım ve kaşlarımın çatılmasına izin verdim. Sorarcasına ona baktıktan sonra, "Evet, haklısınız kabaydım hanımefendi, özür dilerim falan?" diye sorarcasına konuştum. Bu onun ciddi manada gülmesine hatta kafasını iki yana sallayıp sabır dilmesine neden olduğunda, tavırlarını anlamıyordum. Kitabını okumam için izin verdikten sonra bir anda hiddetle kapatmasının akla sığan tek bir noktası bile yoktu ki.

"Ben mi özür dilemeliyim?" Biraz bana dönerek, "Özür dilerim kitabımı izinsiz okurken kapatıp çantama attığım için; keyfinizi bozdum." dedi alayla. Kaşlarımı çatarak içimde yeşeren afallamayla ben de ona dönmüştüm, ellerimi koltuğa bastırdım. Gözlerim yeşil gözleriyle münakaşa ettiğinde bakışlarındaki ince duyguları sezebiliyordum. İzinsiz mi okumuştum? Hiç sanmıyorum, her sayfa çevirişinde gözlerime bakarak tekrardan kitaba dönmesinin bir manası olmazdı aksi hâlde. Bu yüzden istifimi bozmadan çenemi havaya kaldırmış, keskin bakışlarıma misafir etmiştim onu.

İşaret parmağımla göğsünü işaret ettim. "Siz mi izin vermediniz okumama; öyleyse ne için her sayfa çevirişinizde gözlerime bakıyordunuz?" Samimiyetsizse gülümsedim. "Bitirip bitirmediğimi kontrol ediyordunuz, değil mi?" Kendimden emin tavrım bu sefer onun afallamasını sağladığında dudaklarının kenarı sinirinin bozulduğunu göstermek istercesine titremişti. Alt dudağını emerek kafasını salladı ve, "Ben mi okumanıza izin verdim?" diye sordu. Kafamı sallayarak onayladım onu. Ama bu, onun sinirini daha da bozmuş gibi yanaklarının işini dişlemesine neden oldu.

"Rahatsızdım, hanımefendi. Birisinin okuduğum kitapları okumasını sevmem, benim için bir insan okuduğu kitabın aynasıdır. Gözlerinize rahatsız olduğumu belli etmek için bakıp duruyordum ama siz hiç oralı olmadınız. Bir süre sonra siz okumayın diye ben de okumayı bıraktım, hiç gocunmadan sayfaları sırayla çevirmeye, üzerime eğilerek özel alanımı ihlal etmeye devam ettiniz. Kaba olan ben miyim? Peki özür dilemesi gereken?" Sözleri beni daha da afallattığında, "Bence sizsiniz." dedi benim konuşmalarımın aksine kibar bir tonlamayla. Elinden geldiğince kibar olmaya çalışıyor gibiydi. Havaya kalkan çenem inerek mazlumlaştığında, dudağımın kenarını kemirerek gözlerimi gözlerinden çektim.

"Rahatsız olduğunuzu söyleyebilirdiniz," dedim ne diyeceğimi bilmeyerek. "Kitabınız ilgimi çekmişti, merak ettim yani. Özür dilerim," Kendimi açıklama çabasıyla kelimeler dökerken içimden ne zamandan beri böylesine nahif olduğumu düşünüyordum. Benim şu anda söylemediysen benim sorunum değildir diyerek kendimi haklı çıkarmam gerekir özür dilemem değil. Boğazımı temizleyerek dudaklarımı büzdüğümde önüme döndüm.

İniş anonsunun aramızda yankılanmasının birkaç saniye sonrasında, "Nesi ilginizi çekti acaba?" diye bir soru yükseldi yan tarafımdan. Ellerim kemerimin üzerindeydi. Göz ucu ile ona baktığımda kemerini taktığını ve yere koyduğu çantasını kucakladığını gördüm. Birkaç saniye boyunca yüzüne boş bakışlarımı attıktan sonra dudaklarımı büzerek onun bana çıkan bakışlarını seyrettim. "Evet?" dedi sorarcasına. Az önceki tavrımdan dolayı halen bir utanç gölünün kıyısında ıslanıyordum, bu yüzden bakışlarımı ondan çekerek boğazımı temizledim.

"Bilmiyorum."

"Bilmiyorsunuz," diyerek kafasını salladı. "Anladım."

"Siz neden seviyorsunuz?"

"Az önce insanların okudukları kitapların aynası olduğunu söylemiştim. Neden kendimi size anlatayım ki?"

"Anlatmayın."

İnen uçakla kemerimden sıyrılarak diğer insanlarla birlikte ayaklandığımda, arkamda tabiri caizse tost olan çantamı çekerek sırayla uçaktan inen insanların arkasına geçtim. Uçaktan indikten sonra yarım saat sonra valizlerimi almış, mermer zeminde ilerlemeye başlamıştım. İki tane valizi arkamda sürüklemeye çalışırken gözlerimle insanları kesip, aradığım insanları bulmaya çalışıyordum. Esin'lerin dönmesinin üzerinden sekiz gün geçmişti, belki kendime daha fazla süre tanıyabilirdim ama hem komşularımın baskısı hem de Esin beni her aradığında naz yapıyormuş gibi hissetmem yüzünden en sonunda şehrimi terk ederek buraya gelmiştim. İstanbul'daydım. Burada nasıl bir hayat kuracak, kimleri tanıyacak ve onlarla aile olabilecek miydim bilmiyorum, içimden benim için iyi olanını diliyordum.

Derince oflayarak durduğum sırada omuzlarıma dolanan sıcak kollar hissetmiştim. Kısa bir an kasıldıktan sonra burnuma değen kurabiye kokusunu hissederek hafif bir kıvrımla şekillendirdim dudaklarımı. Ellerim bana sarılan kolların üzerini bularak tutunduğunda kendimi serbest bırakıp arkamdaki bedenin üzerine yığıldım neredeyse. Bu Esin'in kısık kahkahasının kulaklarıma dolmasına neden olmuştu. Hemen yan tarafımızda Fevzi'nin bedenini görebiliyordum. Bana dolanan kollardan çıkmayarak döndüğümde Esin'le yüz yüze gelmiş, bu sefer gevşekte olsa sarılmıştım. Geçtiğim bu sekiz günde oldukça fazla düşünmüştüm. İlk planım mirasın tamamını üzerime alarak onlardan kurtulmaktı, ikinci planım onların benden vazgeçmesini sağlamaktı ama ikisi de fiyaskoyla sonuçlanmış ve üzerine görüşme zorunluluğumuz mahkeme tebligatıyla onaylanmıştı. Son planımsa hiçbir şeydi. Madem ne onlardan kurtulabiliyordum ne de onları uzaklaştırabiliyordum o zaman yapacağım tek şey onlara karşı sınırlarımı koruyarak hep merak ettiğim ailenin nasıl olduğunu tadacaktım. Aramıza çektiğim sınırların kalın ya da ince olması onların elinde olan bir şeydi.

"Hoş geldin!" dedi son harfleri uzata uzata.

Ondan ayrıldığımda, "Hoş buldum," diye karşılık vermiştim. Parmaklarımdan sıyrılan valizlerimi alan Fevzi'nin kıskanç bakışlarından onun da sarılmaya istekli olduğunu her halükarda anlayabilirdim. Esin koluma girerek beni sürüklediği sırada tek yapabildiğim şey, onun yanından geçerken sırtına ufak bir sille vurup sıvazlamak olmuştu. Arkamdan homurdandığını duyarak dudaklarımı kıvırdım. Dışarıda hafif bir rüzgâr vardı, hem açık saçlarımı hem de giydiğim bileklerime uzanan elbisemi uçuşturuyordu. Elimi bacağıma sürterek eteğimin fazla uçuşmasına engel olduğum sırada yanıma birisinin yaklaştığını gördüm.

Kısa bir an duraksadım çünkü bu, uçakta yanıma oturan adamdı. Elindeki kahverenginin her tonunu taşıyan kitabın kapağını görebiliyordum, rulo yaparak eline sıkıştırmıştı. Bir iki saniye sonra tam karşımda durduğunda, afallayarak ben de durdum. Kolum Esin'in kolundan sıyrılarak yanıma düştüğünde Esin kısacık bir an bana bakarak göz kırpmıştı. Biraz uzaklaşarak beni bekleyeceğini nedensizce biliyordum. Gözlerimi yukarı kaldırıp çatık kaşlarımın altından önümde dikilen surete baktım. Onun neden burada olduğuna anlam vermeye çalışırken zihnimi okumuş gibi, "Sana sorduktan sonra cevap vermemek kabalıktı, tamam sen de cevap vermedin ama ikisi de başka şeylerdi. Özür maliyetinde bunu kabul et lütfen." dedi kitabı bana uzatarak. Kaşlarımı çatarak parmaklarımın içine hapsettiğim kitabı ondan kurtardığımda sayfaları tek tek açılarak düzelmişti. Rastgele bir sayfasını açtım, bu okuduğum kitaptı.

Kaşlarım havaya kalktığında, "Bu ne şimdi be?" derken bulmuştum kendimi. "Neden bana veriyorsunuz?"

"Sen sor diye."

Kitabı ona fırlattım. "Sordum, şimdi ikile."

"İkileyemem."

"Neden?"

"Annem kızdı."

"Annen mi kızdı?" dedim anlamazca.

"Evet, annem kızdı."

"Neye kızdı annen?" dedim meraklı bir sesle.

Kısa bir an duraksayarak, "Az önce önümden geçtin de," dedi. "Kitap hırsızı diye birkaç bir şey geveledim. Annem de beni senin peşinden gönderdi, kitabımı avucuma sıkıştırıp özür dilememi ve kitabımı büyük bir cömertlikle sana hediye etmemi söyledi. Kitabımı istiyor musun?" Elindeki kitabı sallayarak istemememi istermiş gibi gözlerimin dibine bakmaya başlamıştı. Yüzümde manidar bir tebessüm oluştuğunda, gözlerimi gözlerinin içine itekleyerek niyetimi belli ettim; o kitabı istiyordum elbette. Merak içime işlenmiş bir nakış gibi düğümlendiğinde, avucumu açarak içeri uzattım ve vermesini istediğimi belli edercesine iki kere kapatıp açtım. Yüzündeki heves kırıldığında, "Annem şuralarda bir yerlerde bizi izliyor olmasaydı vermezdim sana." diyerek kitabı avucuma bırakmıştı.

"Şansına küs ki annen bizi izliyormuş," dedim omuz silkerek. Parmaklarımı gezdirerek kitabın sayfalarını karıştırdığımda elime çarpan kartla duraksayarak kartı sayfalardan sıyırdım. Katlanmış bir kâğıt parçasıydı, umursamadan diğer sayfalara da bakındım. En sonunda kitabın kapağına geldiğimde Kan ve Revan yazısıyla karşılaşmıştım. Kitabın ismi birkaç saniye beni duraksattığında aslında okuduğum elli sekiz sayfanın aslında bir acının başlangıcı olduğunu anlamıştım. Dudağımın bir tarafı alt tarafa doğru bir saniye gerildiğinde, "Güzelmiş kitabın ismi," derken bulmuştum kendimi. "Kan ve Revan."

Kafasını salladı. "Öyle,"

Arkamdan gelen adım sesleriyle uzun süredir bu yabancıyla konuştuğumu düşünerek amansız bir telaşa kapılmıştım. Esin ile Fevzi'yi çok bekletmiş olmalıydım. "Neyse ne," diyerek elimi havada salladım ve kitabı kolumun altına sıkıştırarak omuzumdan sıyrılan çantanın kulpunu düzelterek bir adım geriledim. "Teşekkürler, gerçi annen olmasaydı vermezdin ama." Arkamı dönerek iletmeye başladığımda o da hiçbir şey söylemeden kendi yoluna dönmüştü. Mahcup bir ruhla beni bekleyen ikilinin yanına geldiğimde ikisi de hiçbir şey sormadan ya da söylemeden beni arabaya yönlendirmişlerdi. Bunu benim kendimi rahat hissetmem için yaptıklarını, üzerime gelmemeye çalıştıklarını biliyorum.

Elimi cebime attım. Babamın bana bıraktığı ama devamını çevirmeye elimin gitmediği nota kâğıdının orada olduğunu unutmuş, çıkan hışırtı anımsamamı sağlamıştı. Ucundan tutarak cebimden çektim ve kitabın içindeki diğer kâğıdın yanına sıkıştırdım. Fevzi'nin dediğine göre şu anda bir ev kiralamamışlardı benim için, birkaç günlüğüne onlarınkini kullanacaktım. Açıkçası bu durumdan rahatsızdım ama bu da tanışmanın bir diğer kısmı olduğundan annem ve üvey babamla tanışacaktım. Tek dileğim bu birkaç günün hızlıca geçmesi, kendi evimi tuttuktan sonra nota kâğıdının geri kalanını çevirmekti. O anda bi' eksiklik hissettim, ellerim ceplerimi sebepsizce yoklamıştı. Sanki gitarımın cebimden çıkmasını ümit ediyorlardı. Derince ofladım, gözlerimin önüne unutmamak için kapının kenarına koyduğum gitarım geldi; unutmuştum.

Sıkkın halimi fark eden Esin ön koltuktan bana dönerek, "Bir şey mi oldu?" diye sordu.

"Yok... Yok bir şey." dedim sadece.

İçim bir anda daralmıştı. Çocukluğumdan beri kullandığım gitarımı nasıl unutabildim? Yol boyunca bunun hüznünü taşıyarak yeni bir şehri keşfetme hevesimden arınmıştım. En sonunda iki katlı bahçeli bir evin önünde durduğumuzda arabadan inerek çantamın kulpunu parmaklarıma doladım. Kubat anında dışarı çıkarak, "Merhaba!" demişti şen şakrak bir sesle. Ona karşılık verdiğimde ikimiz havadan sudan sohbet etmeye başladık, Fevzi ve Esin de benim eşyalarımı içeri taşıyorlardı homurdanarak. İçimde bir çocuğun heyecanı vardı, küçük ben yamuk örgüleriyle kalbimin derinliklerinde bana gülümsedi; bunu hissediyordum. Dışarıda sadece ikimiz kaldığımızda, "Gelmene sevindim," demiş ve hemen ardından beni aceleyle kollarının arasına alarak sıkıca sarılmıştı. Ellerim iki bedenin arasında sıkıştığında, "Ağabeyim ve ablam üzerine gitmememizi söyledi, sakın sarıldığımı onlara söyleme." diyerek yaptığı kaçamaktan beni de haber etmişti. Birkaç saniye içinde benden uzaklaşarak burnunu çektiğinde yüzümdeki gülümsemenin ben de farkında değildim. Kalbim sıcacıktı, hevesim ise buruk.

"Sana bir sır vereyim o zaman," dedim haylazca. Bana sorarcasına baktı. "Esin de bana sarıldı."

"Biliyordum be! Bizi uyarıp kendisinin sarılacağını biliyordum!" dedi gururla. Yüzümü aydınlatan bir sırıtmayla onu izliyordum "Ağabeyim sarıldı mı?" Kafamı onaylamazca salladım. "Sarılmaz o zaten, sen sarılmadıkça... Hadi içeri girelim, annem börek yaptı." Yutkunamamıştım, hâlbuki nasıl da küçük bir cümleydi; annem börek yaptı. Ama benim için anlamının ne denli büyük olduğunu kimse tahmin edemezdi, bunun heyecanı bütün bedenimi sardığında fazla heyecanlı gözükmemeye çalışarak onunla beraber içeri girip bana verdiği beyaz, üzerinde pembe kalpler olan terlikleri giydim. Bir elini omuzuma yerleştirerek beni salona yönlendirdiğinde üvey babasıyla ilgili bilgiler veriyordu, ona ön yargıyla yaklaşmamı istemiyordu. Ama ben daha kendi anneme olan önyargımı hatta onlara olan önyargımı kıramamıştım ki. Her ne kadar bir şansın eşiğine getirsem de hep içimde beni neden aramadılar sorusuyla boğuşacaktım, cevabı öğrenene kadar. Elimde olduğunu fark etmediğim kitabı sıkarak onun arkasından salona girdim.

Bej rengi koltuklarda bir adam ve kucağında tuttuğu Hakan'la gülüşüyorlardı. Onların dışında başka kimse yoktu ve arkamdaki odadan -mutfak olduğunu tahmin ediyordum- tıkırtılar geliyordu. Adam bakışlarını kaldırarak bizi gördüğünde, sırık gibi dikilmeyi istememiş ve yakınımdaki koltuklardan birisine çökmüştüm.

"Merhaba kızım," dedi adam. Gri gözleri kısılmıştı. "Ben Haldun."

"Memnun oldum, Haldun." dedim, onun benimle ahbap gibi konuşmasına dayanarak.

"Büyüklere ağabey denir," dedi Hakan. "Kızlarsa abla."

"Öyle miymiş; öğrendiğim iyi oldu, Hakan." dedim onun öğretme hevesini kırmamaya çalışarak.

Kocaman gülümsemeyle kafasını sallayarak parmaklarını çekiştirdiğinde, bir iki bilgi daha vermeye başlamıştı: "Biliyor musun; teyze de var, amca da var, dayı da var ve... ve hala da var."

"Ya... Ne kadar çok şey biliyorsun sen öyle," dedim ilgiyle.

"Bilirim ben, öğretmenim hep okulda öğretiyor."

"Hakan öğrenmeye aç bir çocuk," dedi hiç duymadığım bir ses. Kalbim olduğu yerden çıkarak nefeslerimi tartaklamaya başladığında, dudaklarımın içini sertçe ısırdım. Birkaç saniye sonra saç diplerim sızım sızım sızlamaya başlamıştı. Boğazımdaki yumruyu sert bir hamleyle yutarak bakışlarımı küçük çocuktan çekip kapının önünde dikilen kadına çevirdim. Elindeki mutfak havlusunu sıkıyor, titreşen kahverengi gözleriyle beni izleyip öylece duruyordu. Bakışlarından hiçbir anlam çıkaramadım, oysa çok fazla duygu vardı gözlerinde ama bana bomboş geliyordu; neden böyleydi? Anneme çok yabancı olduğum için mi? Sanmıyordum, öyle olsaydı kardeşlerimin bakışlarına da yabancı okurum ama onlara baktığımda gösterdikleri duyguları sezebiliyordum. Bambaşka bir şeyin sonucu olabilir miydi bu? Kesinlikle olabilirdi. "Sen de öyleydin, gerçi hâlâ öyle misin bilmem ama Hakan hep böyle olacak gibi. Hoş geldin bu arada, biraz geç oldu, mutfaktaydım; seni karşılamaya çıkamadım." dedi ne diyeceğini bilmezmiş gibi.

"Hoş buldum, önemli değil. Biraz ani geldim sanırım," dedim, gözlerimi kırpıştırarak.

"Yok yok! Ondan değil. Ben biraz geçe kaldım, ne seversin bilemediğim için birçok şey yaptım." Parıldayan gözlerle bana bakarken, dilim düğüm oluyordu sanki.

"Sağ ol." dedim.

"Ortam buram buram heyecan kokuyor, acaba heyecanımızı yemekle taçlandırsak mı? Kız o kadar yoldan geldi, hadi!" dedi içeri giren Esin.

"Aç değilim, teşekkür ederim Esin." Yalandı.

"Duymamış olayım, kalk ayağa." dedi ellerini beline yaslayıp kesin gözlerle bana baktı.

Homurdanarak ayağa kalktığımda, "Melek yüzün ben kabul edinceye kadardı yani? Al, üzdün." diyerek yanından geçtim. Avuç içlerim heyecandan terlemeye başladığında, ne tarafa gideceğimi bilmediğim için onun önden gitmesine izin vermiştim ama o, geçmek yerine kolunu omuzuma atarak ağırlığını bedenime yükledi, yayvan adımlarla yürüyüp beni azarlamaya başladı.

"Tabii ki köprüyü geçinceye kadardı ve hey, ben hâlâ melek yüzlüyüm."

"Değilsin,"

"Ayıp."

"Sana ayıp." Omuzlarımı silkerek temasından kurtulmaya çalıştığımda mutfağa girmiş ve açık bahçe kapısından süzülerek verandadaki sandalyelere yerleşmiştik. Dikdörtgen masanın etrafında birçok sandalye varken, gözlerim üzerine dizilmiş yemekleri seyretti. Ama dikkatimi en çok cezbeden patatesli mantıydı. Gece demeden benim için böylesine bir sofra hazırlayarak, benimle birlikte masanın etrafına doluşmalarını kısık gözlerimle izledim. Üvey baba bile hiç gocunmadan annemin yanına oturarak bana gülümsemiş ve kucağındaki Hakan ile ilgilenmeye başlamıştı. Esin'den öğrendiğime göre Hakan epey düşkündü babasına, babam dermiş başka da bir şey demezmiş. Ellerini kucağıma alarak onların başlamasını beklediğimde önümdeki tabağa yağlamalardan iki tane koydu Esin. "Gözlerinle yedin, bitirdin. Utanma," dedi omuzunu omuzuma çarparak.

"Utanmıyorum zaten," diye homurdanarak önüme döndüğümde Kubat'ın kıymalı börek tabağını Hakan'a uzatarak geri geçtiğini ve, "Al, alamaz ki. Alsana, hop alamadın." diye eğlendiğini gördüm. Dudaklarım titredi. Bunca zaman sadece babamla benim seslerim olurdu oturduğum sofrada ancak burada her ağızdan bir ses çıkarak o aile ortamını bana hissettiriyordu. Keşke burada babam da olsaydı, o zaman belki ilk defa tam hissederdim. Ama bir tarafım tamamlandığında diğer tarafım eksilmişti, bu da hayatın bana ters bir kıvrımla baktığınım habercisiydi. Bazı insanlar tamamlanmak isterken parçaları daha da kopardı.

***

Buralardasınız, hep buralarda olun...