2. bölüm / 3
NİZAMIN ARDINDAKİ ÇATLAK2.bölüm
Bölümler 3Şu an: 2.bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demir basamaklardan inerken aşağıdaki tel kafesli minibüsün egzozundan çıkan beyaz duman, bozkır rüzgârında parçalanıp dağılıyordu. Karas arka kapıyı açıp bindi, sac koltuğa oturdu. Şoför arkasına bile bakmadan vitesi geçirdi.
Araç çatlak beton plakaların üzerinden sarsıla sarsıla kente dönerken, Karas ellerini dizlerinin üzerine kenetleyip karşıdaki sağır sac bölmeye baktı. Zihninin içinde, az önce kapattığı o iki parmaklık yarıktan sızan görüntü dönüp duruyordu. Kadının çamura batan adamı dirseğinden yakalayışı, başını geriye atışı, soğukta dağılan buhar... Kentte de insanlar bazen sendelerdi; daha bu sabah yaşlı bir memur stadyum yıkıntılarının önünde buzda kaymıştı. Ama kimse kolunu uzatmamış, kimse gülmemişti. Gülmek, hesaplanmamış bir kas hareketiydi; nizamın dışına taşan gereksiz bir gürültüydü. Üstelik o insanlar çamurun içindeydi. Ayakkabıları su çekmişti, teneke barakalarının damı akıyordu, yedikleri şey muhtemelen kepek lapasından ibaretti. Kıskanılacak hiçbir şeyleri yoktu.
Minibüs Dördüncü İaşe ve Veri Dairesi’nin arka avlusuna girdiğinde saat on ikiyi kırk geçiyordu. Karas üçüncü kata çıktı, sarı kartı girişteki evrak sepetine bıraktı ve kendi bölmesine geçti.
Masasındaki yeşil fosforlu ekran bıraktığı yerde bekliyordu. Oturdu, parmaklarını tuşların üzerine yerleştirdi. Yan bölmeden Varek’in hiç aksamayan, kurşun gibi ağır ve düzenli tuş vuruşları geliyordu. Karas ekrandaki yeni satıra baktı: Parti No: 884 — Lojistik: Preslenmiş Yün Battaniye — 60 Balya.
Parmakları rakamların üzerinde bir saniye kadar asılı kaldı. Gözünün önüne gri bir envanter kodu değil, rüzgârda savrulan dağınık, koyu saçlar ve sağ şakaktaki o soluk yara izi geldi. Boğazını temizledi, rakamı girdi ve onay tuşuna bastı.
O akşam vardiya bitiminde, sarı kılavuz çizgisinin içinde konut blokuna yürürken adımlarını her zamankinden daha dikkatli attı. Odasına girdiğinde paltosunu çıkardı, emaye lavabonun önünde durdu. Musluğu açmadan önce başını kaldırdı ve yıllardır ilk kez, sırrı dökülmüş kurşuni aynanın içine doğrudan baktı. Camın paslı lekeleri arasında kendi yüzünü gördü; elmacık kemikleri biraz çökmüş, göz altları odanın ölgün ışığında grileşmiş, dudakları düz bir çizgi halinde kapanmıştı. Otuz yaşındaydı. On beş yıldır bu odada uyanıyor, aynı briketi çiğniyor ve aynı yeşil ekrana bakıyordu. Elleri titreyerek musluğu çevirdi, yüzüne buz gibi suyu çarptı ve bir daha aynaya bakmadan yatağına uzandı.
Zil yine sıfır beş kırk beşte çaldı.
Karas her zamanki dakikliğiyle giyindi, besin otomatından tepsisini aldı ve saat sıfır altı on ikide masasına oturdu. Dışarıdan bakıldığında dünle bugün arasında zerre kadar fark yoktu. Ancak sabah bülteni onaylandıktan sonra ana sevkiyat ekranı açıldığında, Karas satırları ilk kez sadece bir kayıt memuru olarak değil, o satırların ardındaki coğrafyayı gören biri olarak okumaya başladı.
Ekranda sadece kendi kentlerinin verileri akmıyordu; İdare’nin küresel şebekesine bağlı transit onayları da üçüncü sınıf kayıt memurlarının ekranlarından geçerek merkez algoritmaya havale ediliyordu:
Kuzey Avrasya Kereste Sektörü-02 — İşlenmiş Selüloz Sevkiyatı: Onaylandı.
Batı İberya Maden Sahası-11 — Demir Cevheri Kota Aktarımı: Onaylandı.
Orta Pasifik Arıtma Havzası — Tuzdan Arındırılmış Su Rezervi: %98,4.
Yeryüzünde sınır kalmayalı iki kuşak olmuştu. Eski çağların o farklı diller konuşan, birbirine bayrak sallayan, kendi toprağına ayrı isimler veren gürültülü ulusları Son Savaş’ın yangınında eriyip tek bir potada dökülmüştü. Şimdi İberya’daki bir maden işçisi de, Kuzey buzullarındaki bir arıtma memuru da sabah sıfır beş kırk beşte aynı zille uyanıyor, aynı kavrulmuş arpa suyunu içiyor ve aynı dilde hazırlanmış aynı yeşil ekranlara bakıyordu eski dünyanın adaletsizliği ve savaşları geride kalmıştı.
Saat sıfır dokuz otuzdaki sıvı takviyesi zilinde Karas kupasını alıp koridora çıktı. Su sebilinin önünde bugün Varek’in arkasında 19-Mateo ve 62-Pavel duruyordu.
"Kuzey şebekesindeki röle arızası giderilmiş," dedi Mateo, kupasını sebilden çekerken. Sesi pürüzsüz, vurgusuz ama son derece doğaldı "Sabah veri akışında gecikme olmadı."
"Merkez hatları yedekli çalışıyor," diye karşılık verdi Pavel. "Fırtına sadece yerel kantarları etkiledi. Öğleden sonra üçüncü parti listeleri düşer."
"Doğru," dedi Mateo. "Akışın durmaması gerekir."
Karas kupasını doldururken göz ucuyla Mateo’nun yüzüne baktı. Adamın çenesi sakindi, göz kapakları titreşmiyordu. Ama Karas’ın zihnine o an ince, zehirli bir kıymık battı: Dün ben de Varek’e tam olarak böyle cevap vermiştim.
Suyundan bir yudum aldı. Sırtını duvara yaslayıp koridor boyunca tek sıra halinde dizilmiş on bir mesai arkadaşına baktı. Sol başta oturan 08-Elena’ya, yanında kupasını iki eliyle tutan Pavel’e, biraz ötedeki Mateo’ya... Dün öğlene kadar Karas da dışarıdan bakıldığında onlardan farksızdı. Peki ya içlerinden biri, geçen ay ya da üç yıl önce, bir saha görevinde o menfezin kapağını aralamışsa?
Zil çaldı. Herkes aynı anda dönüp bölmelerine yürüdü. Karas sandalyesine oturduğunda sırtından soğuk bir ter iniyordu. Belki de bu odadaki on iki kişinin tamamı içten içe çıldırıyordu.
Öğleden sonra ekranın yeşil ışığı altında saatler geçti. Karas’ın parmakları standart sevkiyat kodlarını girmeye devam etti. Klor, un, kireç. Fakat imleç güneybatı sevkiyat tablosunun üzerine geldiğinde, her seferinde milisaniyelik bir gecikmeyle duraksıyordu. Ne bir hata yapıyor ne de sisteme aykırı bir karakter giriyordu; sadece parmakları o satırın üzerinde normalden biraz daha uzun süre havada kalıyor, ardından hızla diğer rakamlara geçiyordu. Yan bölmeden gelen Varek’in tuş sesleri o düzensizliği bastırıyordu.
Vardiya bitimini bildiren çan çaldığında, Karas her zamanki gibi çıkış sırasına girdi. Sarı kılavuz çizgisinin içindeydi. Önündeki adamın tulumundaki sırt dikişine bakarak yürüdü. Fakat o akşam, konut blokunun kapısından içeri girip odasının demir kapısını kapattığında, her zaman nizamla katlayıp kaldırdığı battaniyeye dokunmadı. Bir süre karyolanın kenarında dikildi. Havalandırma ızgarasından sızan fırtınanın ıslığı, önceki gecelerden farklı olarak bu kez odanın içinde yankılanıyormuş gibi geldi. Lavabonun paslı aynasına bakmadan yüzünü yıkadı, uzandı; ancak gözlerini kapattığında zihni ne geçmişteki eğitim yıllarına ne de yarınki vardiyaya gidiyordu. Sadece gün boyunca ekranda gördüğü o son sütunun, o tırnak kadar küçük sevkiyat kodlarının boşluğu zihninde dönüp duruyordu.
Üçüncü günün sabahında, Karas’ın zihnindeki o bulanık huzursuzluk yavaş yavaş soğuk ve tehlikeli bir şekle bürünmeye başladı.
Artık o sarı çizginin içinde her yürüdüğünde ayak bileklerinde görünmez birer pranga hissediyor, akşamları tahıl briketini çiğnerken lokmalar boğazına diziliyordu. Duvarın öte yanına, o çamurun, dumanın ve hesapsız gülüşlerin olduğu yeri aklından çıkartamıyordu.
Öğleden sonraki vardiya diliminde ekrana Kapalı Havza — 4. Çeyrek İkmal ve Sanitasyon Listesi düştü. Karas soluk alışverişini yavaşlattı. Gözlerini sağ üst köşedeki Tahmini Tüketim ve Fire Sapması: %3,1 ibaresine dikti. Merkez algoritma, Havza’ya gönderilen malzemelerde her hafta yüzde üçlük bir fireyi veya envanter yuvarlamasını otomatik olarak onaylıyor, bu sınır aşılmadığı sürece kalemlerin alt dökümünü insan denetimine sunmuyordu.
Karas imleci Parti No: 902 — Sanitasyon: Kireç ve Klor Çözeltisi satırına getirdi. Alt envanter kodunu açtı. Klor kolilerinin yanına, sistemde "atık su borusu sızdırmazlık malzemesi" olarak geçen ancak gerçekte soğuğu ve yağmuru kesmekte kullanılan kalın, kauçuk kaplamalı yirmi top branda ekledi. Ardından Hurda Demirbaş İmhası sekmesine girdi; kentteki tamir atölyelerinden çıkıp eritilmeye gönderilecek körlenmiş el aletleri listesinden üç sandık yüksek karbonlu çelik keski, iki düzine çakmaktaşı ateşleyici ve paslanmaz tel makasını "nakliye esnasında korozyon kaybı" koduyla Havza’ya inecek yük vagonunun dip hanesine kaydırdı. Son olarak, salgın önleme kireçlerinin arasına iki kutu geniş spektrumlu antibiyotik tozu ve sargı bezi sızdırdı.
Toplam ağırlık sapması: %2,84.
Karas’ın işaret parmağı onay tuşunun üzerinde bekledi. Yan bölmede Varek’in sandalyesi hafifçe gıcırdadı. Karas parmağını indirdi. Ekran bir saniye boyunca dondu, yeşil imleç iki kez yanıp söndü ve ardından satır sessizce alt hafızaya aktı: Mutabakat Tamamlandı.
Dördüncü gün saat on kırkta veri odasının buzlu camlı kapısı açıldı. İçeriye Daire Şefi’nin bir adım önünde yürüyen Alvarez girdi. Alvarez ellili yaşlarının başında, şakaklarındaki saçlar usturayla kazınmış gibi kısa ve kırçıllı, tulumu standart işçi kumaşından değil de daha tok ve koyu kurşuni bir dokumadan dikilmiş, ince uzun bir adamdı. Elinde alüminyum kapaklı bir denetim tablası taşıyordu.
Odaya girdiği anda on iki bölmeden yükselen tuş sesleri daha da keskinleşti. Kimse başını kaldırmadı ama Karas, odadaki havanın bir anda ağırlaştığını hissetti. Gözlerini ekrandan ayırmadı; fakat kulakları, o yaklaşan çizmelerin her bir tok sesini içten bir gerginlikle takip ediyordu.
Alvarez koridorun ortasında ağır adımlarla yürüdü. Çizmelerinin ökçesi linolyum zeminde tok, ölçülü sesler çıkarıyordu. Mateo’nun bölmesinin arkasında durdu, bir süre ekranı izledi, sonra yürümeye devam edip doğrudan Varek’in bölmesinin arkasında, Karas’ın sadece bir buçuk metre sağında durdu.
"82-Varek," dedi Alvarez. Sesi neredeyse fısıltı kadar yumuşak, pürüzsüz ve sakindi.
Varek ellerini klavyeden çekip iki yanına sarkıttı, başını dik tutarak karşıdaki sunta panele baktı. "Dinliyorum, Başdenetçi."
"Dün akşamki son iki saatlik veri dilimini inceledim," dedi Alvarez. Elindeki alüminyum tablayı Varek’in bölme kenarına yavaşça bıraktı. "Dakika başına düşen tuş vuruş ortalamanda yüzde sıfır virgül yedi oranında bir gerileme var. Özellikle sol elinle girdiğin sayısal kodlarda."
Varek yutkundu. Karas, sunta panelin arasındaki yarım santimlik boşluktan Varek’in boynundaki damarın seğirdiğini görebiliyordu.
"Kış katsayısı revizyonundan sonra sol bileğimde hafif bir uyuşma oluyor, Başdenetçi," dedi Varek. Sesi şikâyet eder gibi değil, teknik bir raporu okur gibiydi. "Ancak günlük toplam kotamı eksiksiz tamamladım. Çıktılarda hata yok."
Alvarez hafifçe eğildi. Sağ elini uzatıp Varek’in sol bileğini kavradı ve şişmiş eklem yerini başparmağıyla sertçe sıktı.
Varek’in nefesi dişlerinin arasında kesildi, omuzları acıyla yukarı kalktı ama ağzından tek bir inilti bile çıkmadı.
"Hata çıktıda başlamaz, Varek; hata zihnin bedene verdiği tavizde başlar," dedi Alvarez, parmağını Varek’in sızlayan kemiğine biraz daha bastırarak. Yüzünde öfke yoktu; aksine dudaklarının kenarında neredeyse şefkatli denebilecek, ancak gözlerinin içindeki o soğuk, yırtıcı parıltıyla taban tabana zıt düşen ince bir kavis vardı. "Devlet bize bu kusursuz nizamı, birimiz yorulduğunda diğerinin sırtına yük olsun diye kurmadı. Eğer bu sıfır virgül yedilik sapmayı Merkez Denetim Kurulu’na rapor edersem, seni 'verim düşüklüğü' kodundan taşra tasfiye atölyelerine gönderirler. Orada iki ayda ciğerlerin çürür. Bunu istemeyiz, değil mi?"
"İstemeyiz, Başdenetçi," dedi Varek, sesi boğuklaşmıştı.
"Seni korumak benim görevim," diye devam etti Alvarez, elini yavaşça çekip Varek’in omzuna iki kez vurarak. "İdare’nin her bir dişlisi değerlidir. Bu yüzden bu aksaklığı kendi içimizde, İrade Terbiyesi Yönergesi’nin on dördüncü maddesine göre çözeceğiz. Bugünden itibaren hafta sonuna kadar sandalyeni koridora çıkaracaksın. Mesaini ayakta, bileklerin masa kenarına değmeden tamamlayacaksın. Ayrıca kan dolaşımını hızlandırmak ve uyuşukluğu kırmak adına, konutundaki gece ısıtma vanası beş gün süreyle kapatılacak. Akşam vardiyasından sonra da iki saat boyunca arşivdeki silik fişleri elle temize çekeceksin."
Karas olduğu yerde buz kesti. Dışarıda gece ayazı sıfırın altına iniyordu; ısıtması kapatılan bir beton odada, günde on dört saat ayakta çalıştıktan sonra şişmiş parmaklarla buz gibi demir yatağa yatmak, bir insanı yavaş yavaş kemiklerinden kırmak demekti.
Varek’in yüzü kül rengine döndü. Alvarez’in kendisini korumadığını, aksine kuralların arkasına saklanarak bundan karanlık bir haz aldığını Varek de biliyordu. Gözlerinin içindeki o çaresiz, kıstırılmış bakış her şeyi anlatıyordu. Ama Alvarez’in ağzından çıkan her kelime yönetmeliğe uygundu. İtiraz etmek, Alvarez’e değil, İdare’nin kanununa itiraz etmek demekti.
"Anlaşıldı, Başdenetçi," dedi Varek. Kalktı, sandalyesini tutup koridora çıkardı ve klavyenin başına ayakta, iki büklüm eğilerek geçti.
Alvarez başını çevirip Karas’ın bölmesine doğru bir bakış attı. O an Karas, adamın gözlerinin derinliğini ilk kez tüm çıplaklığıyla gördü. Düzenin insanı öğüten bir çark olduğunun, o "yüksek menfaat" masallarının koca bir yalandan ibaret olduğunun farkındaydı. Ama bu yalanı seviyordu; çünkü bu gri cehennem ona, Varek gibi çaresiz insanların bileğini ezip karşılığında teşekkür bekleme imtiyazı veriyordu. Kendi içindeki sadizmi devlet sevgisiyle yıkıyor, bundan zehirli bir keyif alıyordu.
Alvarez uzaklaşırken Karas’ın içindeki karar kesinleşti.
Ancak beşinci günün sabahında Karas tüm adımlarını soğukkanlı bir hesapla tarttı. Eğer Varek’i savunmaya kalkarsa ya da Alvarez’e yönetmelik üzerinden saldırırsa, bu "kolektif dayanışma ve otoriteye başkaldırı" olarak kayda geçerdi. Olay tamamen kişisel görünmeliydi; iki memur arasında başlayan, gurur ve öfkeyle harlanan adi bir kavga.
Öğleden sonra Alvarez yeniden odaya girdiğinde, Varek şişmiş bacaklarının üzerinde titreyerek ayakta yazmaya devam ediyordu. Sağ elinin işaret parmağındaki deri çatlamış, tuşların üzerine küçük, kızıl lekeler bulaşmıştı.
Alvarez koridorda ilerlerken Karas bilerek sandalyesini geriye doğru sertçe itti. Metal ayak linolyum zeminde tiz, kulak tırmalayıcı bir gıcırtı çıkardı.
Odadaki tuş sesleri bir anlığına tekledi. Alvarez durdu, başını yavaşça Karas’a çevirdi.
Karas ayağa kalktı ama yönetmeliğin emrettiği gibi bakışlarını denetçinin göğüs kartına değil, doğrudan Alvarez’in gözlerinin içine, hatta biraz da küstahça dudaklarının kenarına dikti.
"Sorun nedir, 44-Karas?" diye sordu Alvarez.
"Ekranımın parlaklık regülatörü titriyor," dedi Karas. Sesine bilerek kuru, tahammülsüz ve kaba bir ton vermişti. "Gözümü alıyor. İki gündür teknik servise kayıt açtım, bakan olmadı. Böyle çalışamam."
Yan bölmede Varek’in nefesi dondu. Karşı sırada Mateo’nun parmakları klavyenin üzerinde taş kesildi. Bir memurun "böyle çalışamam" demesi, duyulmuş şey değildi.
Karas, Alvarez’in yüzünün gerilmesini, yanına gelip kendi bileğini de sıkmasını, kendisine de hakaret edip ceza kesmesini bekledi.
Alvarez üç saniye boyunca Karas’ın gözlerinin içine baktı. Bakışlarında tuhaf, tartıcı bir parıltı geçti. Ardından dudakları o her zamanki pürüzsüz çizgisine döndü.
"Teknik servis kuzey hattından bu akşam dönüyor, 44-Karas," dedi Alvarez, son derece sakin bir sesle. "Yarın sabah vardiyasından önce regülatörün değiştirilecek. O zamana kadar ekran kontrastını iki kademe düşürerek devam et. Dikkatini dağıtma."
Alvarez arkasını döndü ve odadan çıktı.
Karas olduğu yerde kaldı. Beklediği darbe gelmemişti. Yavaşça sandalyesine çöktü.
Sonraki gün sabah sıfır altı on ikide masasına oturduğunda, ekranının regülatörü gerçekten de değiştirilmişti; yeşil satırlar cam gibi net ve sabitti. Saat on birde Alvarez odaya girdi. Varek’in ayakta duruşunu kontrol etti, tablaya bir işaret koydu. Karas, Alvarez’in kendi masasına dönmesini, dünkü diklenmenin bedelini ödetmesini bekledi.
Alvarez, Karas’ın bölmesinin yanından geçerken başını bile çevirmedi. Ne bir imada bulundu, ne besin kartına dokundu, ne de masasına yaklaştı. Öğleden sonra ise Daire Şefi’yle birlikte bölge toplantısı için binadan ayrıldı ve vardiya bitimine kadar bir daha görünmedi.
Akşam zili çaldığında Karas’ın şakakları zonkluyordu. Altı saattir damarlarında pompalanan adrenalin çekilmiş, geriye kurşun gibi ağır bir yorgunluk ve mide bulantısı kalmıştı.
Sokaktaki sarı kılavuz çizgisinin içinde eve yürürken, kavşaktaki otonom taretin buzlu sisin içinde ağır ağır dönen siyah namlusuna baktı. Birden içine dondurucu bir korku çöktü.
Ne yapmaya çalışıyordu?
Odasına girdi, kapıyı kilitledi ve sırtını soğuk demir kapıya yaslayarak yere çöktü. Cebinden paslı teneke parçasını çıkarıp avucunda evirip çevirdi. Altı gündür bir sanrının peşinde sürükleniyordu. Bir menfez deliğinden gördüğü, yüzünü bile tam seçemediği, adını bilmediği bir kadının gülüşü yüzünden bir Başdenetçi’yi öldürecekti, öyle mi? Ya sistem bunu adi bir suç saymazsa? O zaman Havza’ya değil, doğrudan Merkez İntikali vagonuna binerdi. Kaldı ki Havza’ya atılsa bile orada ne bulacaktı? Çamur, açlık, paslı bir tel için birbirinin boğazına çöken insanlar ve dondurucu bozkır rüzgârı.
Karas başını ellerinin arasına aldı. Yılların alışkanlığı, İdare’nin kemiklerine kadar işlediği o itaat ve güvenlik ihtiyacı, zihnindeki kısa süreli yangını ağır bir kül tabakası gibi örttü. Cesaret sandığı şey sadece yorgunluktan kaynaklanan bir sinir kriziydi. O, 44-Karas’tı. On beş yıldır bu odada yaşamıştı, kalan yıllarında da bu odada yaşayabilirdi. On sekiz derecelik garantili sıcaklık, çamurun içindeki belirsiz bir ölümden daha gerçekti.
Kalktı. Elindeki keskin teneke parçasını demir sandığın en dibine, eski tulumların altına fırlatıp kapağı kapattı. Lavaboda ellerini yıkadı ve yatağına yatıp battaniyeyi çenesine kadar çekti.
Yedinci günün sabahında, Karas içindeki o tehlikeli fırtınayı tamamen dindirmiş olarak uyandı.
Yolda yürürken adımları yeniden önündeki memurun adımlarına kusursuzca uydu. Besin otomatında briketini çiğnerken duvarın pürüzlerini saydı. Veri odasına girdiğinde ne Mateo’nun yüzünde gizli bir anlam aradı, ne de yan bölmede hâlâ ayakta çalışan Varek’in sargılı parmaklarına baktı. Herkes kendi yükünü taşırdı; fazlalık yüktü.
Öğleye kadar önündeki sevkiyat listelerini hiçbir ekleme ya da kaydırma yapmadan, harfiyen onayladı. Hatta üç gün önce Havza listesine eklediği yedek malzeme kodlarından henüz sevkiyata çıkmamış olan son iki kalemi sistemden geri çekip standart kireç yüküne çevirdi. İçinde buruk ama güvenli bir uyuşukluk vardı. Tehlike geçmiş, çizginin içine geri dönmüştü.
Saat on altıyı yirmi geçiyordu; vardiya bitimine kırk dakika kalmıştı. Odada sadece tuşların tekdüze tıkırtısı ve dışarıdaki rüzgârın camlara vuran boğuk sesi duyuluyordu.
Buzlu camlı kapı açıldı. İçeriye Alvarez girdi.
Karas başını kaldırmadı bile; parmakları sayıların üzerinde akmaya devam etti. Artık Alvarez’le bir işi yoktu.
Fakat çizmelerin sesi koridorun ortasında durmadı. Doğrudan Karas’ın bölmesinin arkasında kesildi.
"44-Karas," dedi Alvarez.
Karas tuşları bıraktı, ellerini dizlerine koydu. "Dinliyorum, Başdenetçi."
Alvarez, Karas’ın klavyesinin tam üzerine pembe renkli bir disiplin ve tahsilat fişi bıraktı. Ardından cebinden buruşmuş, kenarı lekeli sarı bir karton çıkardı; Karas’ın hafta başında 9 Numaralı Kabin’de imzaladığı saha mutabakat fişiydi bu.
"İki gün önce ekran regülatöründen şikâyet etmiştin," dedi Alvarez. Sesi yine o mide bulandırıcı yumuşaklıktaydı. "Bunun üzerine hafta başından beri yaptığın tüm işlemleri geriye dönük inceledim. Pazartesi günü 9 Numaralı Kabin’de yaptığın mekanik sıfırlama işlemi tam on dört dakika sürmüş. Yönergeye göre standart süre altı dakikadır. Sekiz dakikalık bir kayıp var."
"Menfeze teneke sıkışmıştı," dedi Karas, sesi sakindi. "Kapağı kanırtıp çıkarmam gerekti."
"Raporunda bundan bahsetmemişsin," dedi Alvarez. Elini uzatıp Karas’ın masasının sağ köşesinde duran karbon kopya kâğıtlarını parmağının ucuyla itti. Kâğıt destesi masanın kenarından kayıp kirli linolyum zemine, Alvarez’in çizmelerinin dibine saçıldı. "Dikkatsizlik, 44-Karas. Tıpkı iki gün önce benimle konuşurken ses tonuna yansıyan o disiplinsiz gevşeklik gibi. İdare, vaktini çalanları sevmez. O sekiz dakikanın bedeli olarak, önümüzdeki bir ay boyunca akşam vardiyalarından sonra bodrum kattaki kireç çökeltme havuzlarının tortusunu temizleyeceksin. Ayrıca kışlık tahıl istihkakından yüzde yirmi kesinti yapıldı."
Karas dişlerini sıktı ama başını eğdi. İtaat etmeye karar vermişti; bir ay bodrumda kireç kürer, sonra unutulup giderdi. "Anlaşıldı, Başdenetçi."
"Güzel," diye fısıldadı Alvarez. "Şimdi yerdeki evrakları topla. Devletin kâğıdı yerde kalmaz."
Karas sandalyesinden indi, dar bölmenin içinde dizlerinin üzerine çöktü ve yere dağılan karbon kâğıtlarına uzandı.
Tam sağ elini son kâğıt yaprağının üzerine koyduğu anda, Alvarez sol çizmesinin ağır, sert ökçesini kaldırdı ve doğrudan Karas’ın parmaklarının üzerine bastı.
Kemiklerin linolyum zeminle taban arasında ezilmesinden çıkan boğuk bir çıtırtı duyuldu. Karas’ın parmak uçlarından dirseğine kadar kızgın bir demir saplanmış gibi yakıcı bir acı yürüdü. Başını hızla yukarı kaldırdı.
Alvarez yukarıdan ona bakıyordu. Adamın yüzünde yine o resmi, pürüzsüz maske vardı ama gözbebekleri büyümüş, burun delikleri Karas’ın diz çökmüş halini izlemenin verdiği o çıplak, ilkel hazla hafifçe genişlemişti. Çizmesinin burnunu Karas’ın ezilen parmaklarının üzerinde yarım tur döndürdü.
"Görmemişim, 44-Karas," dedi Alvarez, bütün odaya duyuracak kadar berrak bir sesle. "İnsan çizginin dışına eğildiğinde, nereye basılacağını hesaplayamaz. Düzen, herkesin kendi hizasında durmasıyla korunur."
Karas sol eliyle masanın kenarına tutunup yay gibi fırladı. Sağ elinin ezilmiş, uyuşmuş parmakları masanın köşesindeki kalemlik tablasına çarptı; orada duran, kalın evrak çuvallarının sicimini kesmekte kullanılan küt uçlu, pimi gevşemiş ağır demir makası kavradı.
Alvarez bir adım geriye çekilip ağzını açmaya kalmadan, Karas bütün ağırlığıyla adamın üzerine çullandı ve küt makası var gücüyle Alvarez’in boynuna doğru savurdu.
Makas keskin bir bıçak değildi. Yuvarlak ve kör uçları deriyi kolayca delip geçmedi; Alvarez’in çene altındaki sert dokuya çarpıp eti ezerek, yırtarak saplandı.
Alvarez’in boğazından yarım, boğuk bir hırıltı koptu. İki adam birden dar koridorun ortasındaki gri sunta panellere çarparak yere yuvarlandı. Panel çatırdadı, Varek’in masasının üzerindeki yeşil ekran sarsıntıyla yere düşüp patladı.
Alvarez gözleri yuvalarından uğramış halde çırpınıyor, tırnaklarıyla Karas’ın yüzünü ve tulumunu yırtmaya çalışıyor, ağzından köpüklü kanlar saçarak nefes almaya uğraşıyordu. Bacakları zemini birkaç kez sertçe dövdü, elleri Karas’ın bileklerinden kayıp iki yana düştü ve boğazındaki o ıslak fokurtu kesildi.
Karas dizlerinin üzerinde doğruldu. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, yüzünden süzülen sıcak kan çenesinden tulumunun yakasına damlıyordu. Bir anda ne yaptığını idrak eden bir insanın o sağır, dondurucu şokuyla ellerine baktı.
Veri odası mutlak bir sessizliğe gömülmüştü.
Ne tek bir tuş sesi vardı, ne bir çığlık, ne de bir adım. On bir bölmedeki memurlar yerlerinden kalkmış, kan sıçramış sunta panellerin ardından bembeyaz kesilmiş yüzlerle, taştan heykeller gibi ona bakıyordu. Tavandaki kırmızı alarm lambası henüz yeni dönmeye başlamış, sessiz koridoru kesik kızıl gölgelere boyuyordu.
Karas başını çevirdi.
Hemen sağında, Varek’in sargılı, kanlı ellerinde, koridor duvarındaki acil durum yuvasından söküp aldığı siyah, sertleştirilmiş kauçuk cop vardı ve o cop, Karas’ın şakağına doğru bütün hızıyla savruluyordu.
Karas darbenin indiğini görmedi.
Gözlerini yeniden açtığında, ne veri odasının yeşil fosforu vardı ne de yüzündeki kanın sıcaklığı; tavandan doğrudan gözbebeklerine saplanan buz beyazı bir floresan ışığı ve bileklerini demir masaya bağlayan kelepçelerin soğuk metali vardı.
Bölüm etkileşimi
