2. bölüm / 3
NEMESIS2.Bölüm
Bölümler 3Şu an: 2.Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yine ben yine ben yine bennnn
İstikrarlıyızz yeni bölümü yazmaya geldimmmmmm
Sizle konuşurken de yazım kurallarına dikkat etmeyek be kankaaa
İlk bölüm yüzünden Denizi başrol sanabilirsiniz ama değilll
Karan Koralev yani bu ismi neden böyle koydum bilmiyorum ama içimden geldi umarım başka bir kitapta kullanılmamıştır bildiğim kadarıyla kullanılmadı ama olsun
Lavinia Karer normalde Lavin karer olacaktı ama ben Lavinia olmasını istedim sonradan
Herkese soruyordum isim önerin falan diyordum bi arkadaşa sordum direkt Lavin karer olsun dedi ama ben uygun bulmadım yani daha sert bir isim düşünüyordum.
Tabiii bu kurgum için değildi çünkü o zamanlar bu kurguyu hiç düşünmemiştim diğer kurgum içindi ve o başrol karaktere çok uymuyordu bende koymadım Mavera Atalay koydum.
Lavin Karer de hazır cepte olunca bu kurgumda anında kullandım Allah'ım çok gereksiz bilgiler veriyorum bu kadar Info yeteğr
O değilde şu aralar sıkça düşündüğüm şey yani kurgu yazmaya karar verdiğimden beridir abiii smut sahneleriiii nasıl yazıcam benn yerin 7 kat dibine falan girmem lazım bu kurguda değilde diğer kurguda önemli baya önemli yani ama utanıyorum
Okurken utanmıyorum ama yazarken utanıyorum yerime yazacak olan var mı o sahneyii
Of abi gene çok konuşuyorum yazdığım bölümün çoğunluğu gevezeliğim neyse bölümü yayınlanınca sanki ben yazmamıştım gibi gene okuyacağım sonuçta okur gözüyle de bakmam gerekiyor biraz da kendimi zorbalamammm
Ya çatlıyorum spoiler vermemek için bi sorsanız her şeyi baştan sona anlatırım mesela bir şarkı var bu kurguda sıkça geçecek olanlardan ve o şarkı çok önemli kurgu için ama ismini de söyleyemem ve söylememek için büyük çaba veriyorum bi takdirinizi alırım
Keyifli okumalar:)
Hatırlamak ve hatırlamamak. Belki de hatırlayamamak. Hangisi daha iyiydi? Hatırlamak mı yoksa unutmak mı? Hangisi en acısıydı? Hangisi en kolayıydı? Yok muydu bir çıkış yolu... Çok değil, iyi ya da kötü bir yol gösterselerdi ne olacaktı? Düştüğüm belirsizlik çukurunda kalmaktansa, o yol kötü de olsa tercih ederdim.
Belki de en acı olanı bendim. Benim hafızamdı. Benim yaşadıklarımdı.
Bazen yaşadıklarımı yeteri kadar hatırlayamadığımı, hatırladıklarımı ise tüm çıplaklığıyla bilmediğimi hissediyordum. Hislerim beni yanıltmıyorsa bile neyin iyi olduğunu da bilmiyordum. Benim için en sağlıklı olanın ne olduğunu düşünmek istiyordum. Peki bu saatten sonra ne önemi vardı ki? Önemi vardı.
Önemim yoktu.
Bu hayatta her şeyin bir önemi ve anlamı vardı. Ama benim ne önemim ne de anlamım hiç bir zaman var olmamıştı. Tıpkı bir ailenin benim için hiç var olmadığı gibi. Aile denen şey vardı ama ailem diyebileceğim hiç bir şey yoktu.
Bir annem vardı, beni hiç sevmeyen.
Bir annem vardı, beni hep hor gören.
Bir annem vardı, beni kıskanan.
Bir annem vardı, bana bir annenin vicdanının kaldıramayacağı bütün vicdansızlıkları yapan.
Bir annem vardı, bütün güzelliğini bedenimde taşıdığım.
Bir annem vardı, hiç bir zaman bu kutsal kelimeyi taşıyamayacak kadar kötü olan.
Ve bir annem vardı, dillere destan güzelliği yüzünden öldürülen.
Geriye atmaya çalıştığım her sarsak adım beni ileri itmeye çalışıyordu. Üşüyordum, öyle bir üşüyordum ki; titremekten dişlerim birbirine çarpıyordu. Dişlerimin çarpma sesleri zihnimdeki acı dolu yardım çığlıklarına karıştı.
Zihnimin en kuytu köşelerine gömmeye çalıştığım her şey bütün benliğimi kemiriyordu. Böyle hissetmemeliydim. Bir suçlu değildim. Bir katil de değildim. "Öylesin!" diye haykırdı hem uzak hem de bir o kadar yakından gelen ses. Başımı iki yana sallayarak geriye daha hızlı adımlar atmaya çabaladım.
"Korkak! Sen tam bir korkaksın! Gerçekleri inkar edecek kadar yalancısın! Gerçekleri yalanlayacak kadar aşağılıksın! Sen bir hiçsin! Öl! Öldürmelerin yetti! Sıra sende, öl!"
Tükürürcesine sarf ettiği sözler, ellerimi kaldırmama sebep oldu. Ellerimi kulaklarıma siper ettim. Duymak istemiyordum. Ağır geliyordu. Öyle Bir ağır geliyordu ki; yutkunmak ne unutuyordum. Kalbime saplanan vicdan bıçağı her seferinde daha derine itiliyordu.
Gözlerimi kapattım. Onu görmek istememekten çok, onun beni görmesini istemediğim içindi. Gözlerimi kapatırsam yok olurum diye düşündüm. Yok olurum ve beni göremezler sandım. Böylece o yargılayıcı bakışlara da maruz kalmazdım değil mi?
Ölmeyecektim. İstediklerini ellerine vermeyecektim. Her ne olursa olsun ölüm yasaktı bana.
Ölmeyeceksin Lavin. Yaşayacaksın. Her şeye inat yaşa Lavin.
Gözlerim kapalıyken geri geri yürümek tam bir aptallıktı. Adımlarım birbirine dolandı ve sırt üstü yeri boyladım. Dirseklerim ve kalçamda büyük bir sızı oluştu. Kafamı çarpmamak için dirseklerimi feda etmiştim. Ellerimden aldığım destekle kalkmaya çalıştım.
Ellerimde hissettiğim sıcaklıkla bakışlarımı o yöne çevirdim. Ellerimde dirseklerime kadar ulaşan kanlar vardı. Sert çarptığım için dirseklerimin kanamış olmasını diledim. Ama dilediğim gibi olmadı. Bu kan bana ait değildi. Kanla kaplanan salon zemininin tam ortasındaydım. Panikle başımı karşıma çevirdim. Tam kalkacakken bir gücün beni itmesi beklenmedikti.
Kafamı şiddetle çarpmamla inlemem bir oldu. Tam karşımda bir yüz vardı. Üzerime eğilmiş ve yüzlerimizi hizalamıştı. Yüzün, gözden başka bir şeyi yoktu. Sadece iki göz, o gözlerde ise nefret vardı. Ölmemi isteyen bir nefret. Tiksinti vardı. Bana bakarken Dünya üzerindeki en iğrenç varlıkmışım gibi hissettiren bakışlara sahipti.
Gözlerimi çenesine indirdim. Bu sefer yalnızca dudakları vardı. Öfkeli ve zafer dolu bir ifade ile kuşanmıştı tebessümü. Dudakları aralandı dişlerinin arasından hırıltılar çıkardı. Bir anda boynumdaki elini sıkılaştırdı ve nefesimi keserek başımı kaldırdı.
Ensemde bir nefes işittim. Boynumdaki eller, üzerimdeki ağırlık çekildi. Enseme dönüp bakma cesareti bulamadım. Gözlerimi sıkıca kapattım ve bekledim. Yine aynı deri eldivenler ensemdeydi. Parmakları alışık olduğu için hızlıca hareket ediyordu. Parmaklarının hareketi durduğu an, başımı yan çevirdi. Vücudumdaki tüm güç korkuma yenilmişti. Üzerimde bıraktığı korku hiç bir zaman yok olmayacaktı.
Gözlerimi açmam için zorladı. Açar açmaz yüzleştiğim şey ise hep kaçmaya çalıştığım anlardan biriydi. Yine ve yine annemin yüzü. Yerde sadece kafası vardı. Yüzündeki bazı deriler yandığı için sarkmış hatta erimişti. Boynunun altından sarkan şeyler ise damarlarıydı. Gözleri açık, bakışları ise gözlerimdeydi.
Her zamanki gibi bakıyordu. İçinde tek bir iyi şey barındırmayan hislerle; sadece nefretle. Ensemde ki nefes yüzümü daha da eğdi. Annemin yüzüyle daha da yakınlaştım. Kan kokusu şiddetini arttırdı. Ezberlediğim ama hiç bir zaman alışamayacağım o koku, genzimi yaktı.
"Hayır." Ellerimi zemine koyarak engel olmaya çalıştım. "Hayır!" Ellerime bulaşan kanın sıcaklığı bütün bedenime sıçradı. Alevler içinde kaldım. Bir alev çemberi oluşmuştu ve içinde bir tek ben vardım.
"Hayır! Hayır! Olmaz! Bırak! Ölmeyeceğim... Yanarak olmaz!" Alevler ilk ensemde ufak bir sızıyla başladı. Dizlerim ve ellerimin üzerinde, sanki birinin önünde itaat ediyor gibiydim. Alevlerin bacaklarıma ulaştığını görünce hızla ellerimle sürttüm. Sürttükçe ellerimde alev aldı.
"Yapma! Söndür bu ateşi. Olmaz! Annem gibi olmaz!" Alevler bacaklarımdan, belime oradan da göğsüme ulaştı. Acıyla inledim. Kurtulmak için çabaladım ama ayağa bile kalkamadım. Olduğum pozisyonda kafamı yukarı kaldırdım. Çöktüğüm yerde ellerimden destek alarak ağladım. Gözyaşı değil de baruttu sanki.
Haykırışlar başladı. Ben o haykırışlarda boğuldum. Alevler bütün bedenimi sardı. Yüzüm ve saçlarım da alevler içinde kaldı. Kendi tenimin, kendi saçlarımın yanarkenki kokusunu aldım. Ateşler her zerreme dolandı. Ağlamalarım hiç durmadı.
Boğazım yırtılırcasına attığım çığlıklar hiç bir işe yaramadı. Kimseden bir yardım gelmedi. Bedenim küle dönüşürken yalnızdım. Bir kez daha yalnızlığım yüzüme vurulmuştu. Bu kadar mı yalnızdım. Kül olurken bile kurtarılamayarak kadar mı?
Evet bu kadar yalnızdım.
~~~
Kahvesinden yudumlar alırken bakışları aşağıdaki insanlarda geziyordu. Şehrin kalabalık olduğu yerlerde, yüksek katların insanıydı. Ne tam yalnızlığı çağrıştırırdı ne de kalabalığı onun için. Yukarıdan bakmak keyif verirdi. Bu egosundan değildi. Issız yerleri tercih etmezdi sadece.
Ankara'nın soğuk havası camdan bile hissediliyordu. Ocak ayı bol yağışlarla gelmişti. Yağan karlar, yoğun ama yavaşça süzülüyordu gökyüzünden. Kar tanelerinin bazıları camlara çarparak eriyor, bazıları ise köşelerde birikiyordu.
Psikiyatrist Dr. Karan Koralev.
Çankaya'da, ünlü bir plazanın içinde kliniği vardı. Aynı zamanda hastaneye bağlı bir klinikti. Hastane çağrışımından kaçılmıştı. Daha çok bir ev gibi dizayn edilmişti. Hastalar klinikte olduklarını hissetmezlerdi bile.
Karan'ın huzurunu bozan ise birazdan odaya dalacak olan Deniz'di. Kendisi dudaklarına en ukala gülüşünü kondurmuş, ellerini sarı saçlarına atıp karıştırmıştı. Dışarıda yağan kar nedeniyle ve akşam saatleri olması sebebiyle güneş yok denecek kadar azdı. Buna rağmen Deniz'in gözlerinde güneş gözlüğü vardı. İnsanlar ona bakarken olayını çözemiyorlardı. Kim güneşin olmadığı bir zamanda Güneş gözlüğü ile gezerdi ki.
Karan'ın odasının önüne gelince hızla içeri daldı. " Ömrümün miladı!" Kapıyı arkasından kapattı ve Karan'ın yanında durdu.
Bir Karan'a baktı, bir de bakışlarının yönüne. Tekrar Karan'a baktı ve kaşlarını kaldırdı. "Ne diye her fırsatta aşağı bakıyorsun? Hayır, zevk mi alıyorsun? Ego tatmini mi? Siz yerde ben üstte imajı mı? Ne?"
Başını umutsuzca iki yana sallayarak son yudumu içti Karan. Çok fazla soru soruyordu. "Ego tatmini değil. Baksana kalabalığa. Ne onların içinde olabilecek kadar sese tahammülüm var, ne de ıssız bi yerde kalabilecek. En iyisi o kalabalığın içinde ama aynı zamanda uzağında bir sakinlikte olmak. Hoşuma giden şey bu. Anladın mı? Yeterli geldi mi yoksa devam edeyim mi?"
Masasına dönerek, koltuğuna oturdu. Deniz'de tek kişilik koltuklardan birine devrildi. Ayaklarını önündeki sehpaya üst üste attı. Ellerini kafasının altında birleştirerek iyice yayıldı. "Normalde bu kadar uzun konuşmazsın. Bana mı özel birader? Hayır, aşık olduysan bilelim. Etkilendin dimi?" Sorusunu sorarken de oldukça gevşekti.
Karan ise umutsuz. Sen iflah olmazsın demekten yorulmuştu. Sadece bakmakla yetiniyordu artık. Deniz ise bu konuda da keyifliydi. İflah olmazsın bakışları da zevk veriyordu.
"İşin bitti mi ömrümün miladı? Gelecek hastaların var mı daha?"
"Şu şekilde hitap etmeyi kes. İnsanlar duysa yanlış anlayacak gerizekalı!"
"Hitap şeklimizin uyumsuzluğu der keyiflenirim. Ne var yani? Sende bana böyle hitap etsen fena mı olur?"
"Oldu birader. Balım, peteğim, aşkım, canım, cicim falan da diyeyim. Ben seni bir fena yapacağım."
"Nasıl bir fenalık? Şöyle işveli cilveli bir fenalık mı? Aaa soyunurum şimdi!"
"LAN!" Karan eline geçen ilk eşyayı; su şişesini Deniz'in kafasına atmıştı. Bu darbeyi bekleyen Deniz oturduğu koltuktan hızla yere kaymıştı. Zamanlaması muazzamdı. Yoksa cam su şişesi kafasında parçalanacaktı.
"Miladım delirdin mi? Öldürmek miydi amacın? Cam şişe fırlatılır mı lan! Ölüyodum az kalsın!" Kaydığı yerde uzandı. Zeminde yatarken ellerini yelpaze gibi kullandı. Bileklerine dokunup nabzını kontrol etti. Eli kalbine gitti. Acı çeker gibi ağıt yaktı. Ferihalık zamanıydı.
"Kalk şimdi biri gelir. Lan kalk, bir gören olur!" Karan, ayaklanmış masanın üzerinden eğilerek yerde yatan Deniz'e bakıyordu.
"Bana ne? Atmasaydın o şişeyi. Bende ferihalık yapmazdım."
"Yanına gelirsem miladını doldururum Deniz! Kalk çabuk."
"Tamam ya, kalkıyorum." Kalkınca üzerini düzeltti. Odadaki aynanın karşısına geçip saçlarını dağıttı ve kendine bir ıslık bahşetti. Yönünü Karan'a çevirdi ve yanına ilerledi.
"Açım, aç! Anlaştık diye bekledim, bir şey yemedim. Hadi gidek." Mide gurultusu da sözlerine eşlik etmişti. Aklına gelenlerle sırıttı. "Tabi, senin başka bir şey yemek gibi fikirlerin yoksa. Mesela ben gibi." Göz kırparak bakmaya devam etti. Deniz'e göre oldukça cilveli mimikler, Karan'da kaçma isteği uyandırıyordu.
"Sesini kesmediğin her an sinir kotamı dolduruyorsun. Haberin olsun ha!" Askıdan kabanını alarak bir hışımla giydi, Karan. Arkasına dönüp masasına baktı. Unuttuğu bir şey yok gibiydi. Odadan çıktı ve Deniz'inde çıkmasını bekledi. Klinikte ki herkes dağılmıştı.
ikisi de kendi arabalarına yöneldi. Otoparktan çıkıp trafiğe kapıldılar. Çoğunlukla akşam yemeklerini birlikte yerlerdi. Bazen Deniz'de, bazen de Karan'da.
Bu sefer Çankaya da sürekli gittikleri sakin bir mekana gideceklerdi. Zaten daha öncesinde planlıydı. Ama Deniz, kliniğe uğramadan önce aramıştı. Önemli ve kafasını karıştıran bir konu olduğunu ve buna Karan'ı da dahil ettiğini söylemişti.
Mekanın önüne geldiklerinde araçlarından inip, anahtarları görevlilere teslim ettiler. İçeri girdiklerinde bir diğer görevliler onları hoş geldiniz diyerek karşılamışlardı. Hoş bulduk faslının ardından, adımları cam kenarındaki sessiz masaya yönelmişti.
Garsonda geldikten sonra çoktan siparişlerini vermiş, bekliyorlardı. Karan, yemek olarak dry aged bonfile sipariş etmişti. Dry aged; belli bir sıcaklığa sahip odada, yaklaşık 3 veya 4 hafta gibi sürede dinlendirme yöntemiydi. Böylelikle etin yumuşaklığı artar, ağırlığı azalıyor ve daha lezzetli oluyordu. İçecek olarak ise glenfiddich 15 istemişti. Üretiminde, İspanyol solera sistemi kullanılmıştı. İçerisinde kuru meyve ve baharat çeşitleriyle dengelenmiş viski çeşidiydi.
Deniz, trüf mantarlı Tagliatellae ve yanında ise kırmızı şarap istemişti. İtalyan mutfağını ve yoğun kremalı şeyleri sevmesi de, bu yemek siparişini desteklemişti.
Yemeklerini yerken ikisininden de tık yoktu. Ara ara Karan konuşsa da, Deniz aç karnını doyurma peşinde olduğu için makarnasına gömülmüştü. Anlaşılan anlatacağı her neyse yemeği bitince konuşacaktı. Karan için iyiydi, en azından yemek yerken kafasını ütülemezdi. Canına minnetti.
"Off ne acık mışım be!" Deniz, arkasına yavaşça yaslandı ve elinde kadehini tutarken gözlerini Karan'a dikti. Karan sakinlikle etinden aldığı lokmalarla, dışarıdaki şehir manzarasını izliyordu.
"Aradın, anlatmam gerekenler var dedin. Dökül bakalım, neymiş?" Karan, bakışlarını Deniz'e yöneltmiş ve arkasına tıpkı Deniz gibi yaslanarak viskisinden yudumlar alıyordu.
"Dün hasta geldi. 26 yaşında bir kadın. Bilinci kapalıydı. Kasılıyor ve titriyordu. Kriz geçirdiği aşikardı ama tıpkı bir epilepsi krizi gibiydi. Geçmişine baktım, öyle bir kronik rahatsızlığı olduğu girilmemiş. Ama daha farklı raporlar vardı." Deniz, kadehini kenara bırakarak ellerini birbirine kenetlemişti. Yaslandığı yerden doğrularak masanın üzerine eğildi. Nadiren de olsa ciddi olduğu anlar olurdu. Ve o anlardan biri de şu andı.
"Yani girilmemiş olsa bile, epilepsi olup olmadığı belli değil mi? Bu farklı raporlar ne peki?" Karan, Deniz'in ciddiyetinin farkındaydı. Duyacaklarının gidişatını merak ettiği için topu Deniz'e attı.
"Psikiyatri uzmanları tarafından konulmuş teşhisler. 1 değil, 2 değil, 17 rapor Karan. Ayrıca sadece bu da değil. Gittiği doktorlar sürekli değişmiş. Bir doktorla en fazla 3 seans görüşmüş, gerisi yok. Sence de tuhaf değil mi?"
"17 rapor mu? Bir insana bu kadar rapor konulması da, ne demek? Sen konuştun mu hiç kızla?"
"Yani bu konu hakkında konuşmadım. Bu konu için teyzesiyle görüştüm. Kız 2 ay önce gitmiş en son tedaviye. O gün seans da ne yaşadıysa, bir süre dinlenmek istediğini söylemiş. Teyzesi de üsteleyip moralini bozmamak için tamam demiş. Bende senin ismini verdim. Tanıdığım iyi bir psikiyatrist diye. Eğer kız ikna olursa sana gelecek yani, haberin olsun."
"Çok sağol, baya erken haberim oldu. Teyzesi demişken, neden? Yani annesi veya babası yok muydu? Ayrıca madem kız bu kadar rapora sahip, nasıl 2 ay tedaviye ara vermesine izin vermiş bu teyze?"
"Ne bileyim birader? Sadece teyzesi vardı yanında. Ayrıca teyzesi savcı. Bu 2 aylık süreçte davalarla ilgilenmiş söylediğine göre. Davalar yüzünden de yeğenini unutmuş; ta kii yeni bir kriz geçiren yeğeninin yanına, hastaneye gelene kadar."
"İlginç." Kaşlarını kaldırdı ve dudağını aşağı büktü Karan. Viskisini yudumlarken genç bir kadının raporları tuhafına gitmişti. Henüz o raporların içeriklerini bilmese de çokluğu yeterdi. "İsmi ne?"
"Lavinia Karer. Teyzesinin adı da Asya. Asya Gür. Alnındaki dikişlik yara yüzünden bir süre pansumana gelecek zaten. Normalde hemşireler halleder ama kız da bir şey var abi. Ben kendim ilgileneceğim pansumanla. Hem belki bir şekilde konuşması, tavrı ne bileyim dikkatimi çeken bir şey olur. Sence?"
"Dikişlik mi? Nasıl yaralanmış?"
"Sanırım bayılırken çarpmış. Hiç bir şey hatırlamıyor. Tomografi falan çektik zaten sıkıntı yok. Sadece dikiş gerektiren yara. Ha bir de, kriz geçirirken tuhaftı. Elleri sürekli ensesine gidiyor, tırnaklarıyla orayı çiziyor. Dizlerini kendine çekip kollarını bedenine sarıyor."
"Şu raporları at diyeceğim ama izni olmadan bakmam doğru olmaz. Sen en iyisi dediğin gibi yap. Belki şu bahsettiğin teyzesi de ikna eder."
"Tamam, teyzesi zaten ikna edici bakışlara sahip. İkna kabiliyeti yüksek biri bence. Halleder o savcı." Deniz, şarabını içerken; Karan'ın bakışlarına maruz kaldı.
"Yavşadım deme sakın! Duymak istemiyorum eğer öyleyse."
"Yok ya, yavşamadım."
Karan dik bakışlarını sürdürdü.
"Lan valla yavşamadım! O kadar da değil! Annem yaşında kadın. Yapar mıyım öyle şey?"
Emin misin dercesine kaldırdı kaşlarını, Karan. Bu konuda zerre güveni yoktu arkadaşına. Kendisi fazla züppe biri olduğu için, dişi sinek bile nasibini alabilirdi Deniz'den.
"Aksine, kadın bana bakmalara doyamadı. Yakışıklıyım tabi! Bak bak doyamadı valla." Buraya kadardı ciddiliği. Çok bile dayanmıştı. Ukala tavrından uzun süre mahrum kalamazdı.
"Sen Güneş görmeyen taraflarından anlamış olmayasın?"
"Tamam, yani bana da baktı ama isimliğime daha çok baktı. Ama bana da baktı sonuç olarak!"
Karan anlık bir kahkaha attı. Kısa ama Deniz'i deli edecek nitelikte bir gülüştü. Bu defa ilk keyiflenen Karan'dı; temennisi Deniz'in içine sıçmamasıydı. Bunun olacağına emin olduğu için hesabı istedi. En azından hesap ödeme tamamlanana kadar da olsa, Deniz sessiz kaldı.
"Ara ara yapalım bunu." Çıkış kapısına yürüyorlardı. Mekanın önünde araçlarını beklerken, kabanlarını giydiler. Deniz, cebinden sigarasını çıkartmış, paketi ilk Karan'a uzatmıştı. Sigaralarını alevlendirip bekledikleri yerde içmeye başladılar.
"Neyi?"
"Date mevzusunu. Ama bir daha ki sefere makarnamdan yemelisin. Bugün de beklemiştim ama yapmadın. Alındım, kalbim kırıldı." Bir eli sigarasını tutarken diğer eli kalbindeydi. Yüz ifadesi ise gülmemek için zor duran, acındırma modundaydı.
"Ne diyon la? Türkçe konuş!" Karan, Deniz'e yandan yargılayıcı bir bakış attı. Anlamıyordu bazen bu çocuğu. Sorun kendisinde miydi, yoksa Deniz'de mi? Emin değildi.
"Offf sende bir şeyi tek seferde anla ya! Bilerek yapıyorsun dimi? Zehir gibi aklın var, anlamıyormuş gibi yapıyorsun." Derin bir nefes alarak devam etti. "Hani date'e çıkan çiftler makarna yerken birlikte yerler ya. Hani biri bi ucundan, diğeri bi ucundan. Ortada dudakları kavuşur. Şevkle, tutkuyla, arzuyla, aşkla tutuşur; o dudaklar birbirine."
"Biz seninle çift miyiz? Gevşek gevşek konuşma! Bir kere de cıvıklık yapma, yürüme lan! Cinsel eğiliminden şüphe ettirme. Çekil gözümün önünden!"
Karan'ın sigarası dudaklarının en ucunda vaziyette, neredeyse düşecekti. Bakışları soğuktan ve rüzgardan hafif kısılmış, yanakları ise her iç çekişinde içine çöküyordu. Kar şiddetli olmasa da hâlâ devam ettiği için siyah saçlarını hafiften ıslatıyor, alnına düşmesine neden oluyordu. Islandığı için daha da siyah gözüken saçlarını kalın, kavisli kaşları da destekliyordu. Uzun kirpikleri gözlerini gölgeliyordu.
Deniz yine bir ıslık bahşetti. Ama bu sefer kendine değil, Karan'a bahşetmişti. "Pek bi fiyakalı görünüyorsun ömrümün miladı. Götünü kaşı, bakmalara doyamıyorum, valla nazarım değecek." Eş zamanlı kendi elini Karan'a uzatmıştı.
Farkına varan Karan, küfrederek geri kaçtı. Arabaları da gelmiş, anahtarları teslim edilmişti. Anahtarını kaptığı gibi arabasına bindi. Aldığı ilk önlem kapıları kilitlemekti. Ne belliydi o sapığın arabada devam etmeyeceği? Şaka gibiydi, namusuna göz diken bir arkadaşı vardı.
Karan'ın kaçışını arkasından izleyen, Deniz'in keyfine diyecek yoktu. Asıl zevk buydu; sevdiği insanların inadına gitmek ve sinir etmek. Yaşam metodu gibiydi. Kahkahalarının ardından keyifle ıslık çaldı. Arabasına atlayıp evinin yolunu tuttu.
Karan ara ara dikiz aynasından kontrol ediyordu. Deniz peşinde mi, değil mi diye. Göremeyince derin bir nefes aldı. Yarına kadar kafası rahattı. Tabi eğer Deniz telefondan rahatsız etmezse. Canı sıkıldıkça bir şekilde ulaşmayı başaran ve ulaştığında da fazlasıyla sinir bozan bir şahsiyetti.
Eve girdiği an, Deniz hissetmiş gibi mesaj atmıştı. Çay koy, geliyorum. Gördüğü mesajla eli alnına gitti. Aramasından korkarken çaya geliyordu. Atıştırmalık bir şeyler de hazırladı. Günün sonunda iki dost sohbetlerinde kayboldu.
~~~
Banyonun aynasındaki yansımama bakıyordum. Her yerim kan içindeydi. Üzerimde olan tüm kıyafetleri çıkardım. Aynanın karşısında çırılçıplak kendimi izlemeye devam ettim. Belli bölgelerde tırnak izlerim vardı; kollarımda, dizlerimde, boynumda ve ensemde. Saçlarımı ensemde toplayarak hafif yan döndüm. Ensemde kabuk bağlayan yaralar tekrar daha kötü şekilde oradaydı. Üstelik yenileri eklenmişti ve kanamaya devam ediyordu. Deriler belli bir kısımda birikmişti. Kalanları ise tırnaklarımın içindeydi.
Morluklarda vardı. Kriz geçirirken o kadar saldırgandım ki; darp raporu alsak yeriydi. Saçlarımı tekrar geriye atarak düz döndüm. Kemirmekten derisi soyulan dudaklarıma baktım. Kuru çöl topraklarına eş değerdiler.
Yüzümde dün sabah yaptığım makyaj vardı. Dün gece hastaneye kaldırılmamın ardından, bugün akşam yeni ayna karşısına geçiyordum. Temizlenmeye yeni fırsat bulmuştum. Teyzem her ne kadar hâlâ konuşacaklarımız var dese de bir şekilde banyoma kaçmıştım.
Tek hatırladığım yemek masasından bir anda ayağa kalkmamdı. İlerisi yok. Sonrasında yine nasıl bir kriz geçirdiysem teyzem kafayı yemişti. Salonun ortasında, yerde kendimi çökmüş bir vaziyette bulmuştum. Kendime gelir gelmez yukarı odama kaçmıştım. Teyzem kapımı açmam için yalvarsa da temizlenmek istediğimi söyleyerek göndermiştim.
Nasıl bir kriz geçirdiğimi bilmiyorum ama vücudumda azımsanmayacak bir yangın var. Her yerim de alev topları var sanki. Yanık et kokusu ve kan kokusu da buna ek.
Aynada kendime baktıkça tiksiniyordum. Sürdüğüm maskaranın yarısı kirpiklerimde kalmayı başarmıştı. Ama kalan yarısı göz çevremde çember oluşturmuştu. Sol gözümse mikrop kaptığı için yarım açılıyordu. Bu muazzam göz makyajıma çektiğim eyeliner da karışmıştı.
Hayko Cepkin'e dönmüşsün kızım. Hadi bir sözünü patlat; "Gözlerimi siyaha boyadım diye dinsiz muamelesi gördüm. İnsanlar kalplerini siyaha boyamış kimin umrunda?"
Saçlarımdan bahsetmek bile istemiyorum. Çamur bulaşmış ama kurumuştu. Tutamlar birbirine girmiş hatta yapışmıştı. 1 ay banyo yapmasam bile bu hâle gelemezdi sanırım.
Şimdi de ilk insanları aratmazsın kızım. Hadi bir söz daha patlat; "Domo toranaga makarameso anjinsen hayt."
Gülmeye başladım. Çok zeki ve eğlenceli bir insan olduğum için kendimi de güldürebiliyorum. Harika ya!
Gülüşüm devam ederken, duşa kabine ilerledim. Suyu en sıcak da kullanmak en makul olandı. Ancak böyle temizlendiğimi hissedebilirdim. Çok değil, bir nebze olsun temizlenmiş olmak bile yeterli geliyordu artık.
Bakışlarımı ayak ucuma indirdim. Vücudumdan süzülen sular kanlarıma karışmıştı. Sıcak su yüzünden yara olan yerler acıyordu. Hatta kurumuş kan lekelerinin altında bekleyen kanlar da akıyordu. Su soğuk olsaydı bu kadar yakmayacağını ve kanamayacağını bende biliyordum.
Sıcak su açmak benim tercihimdi. Kanamasını istiyordum. Vücudumda tek bir damla kan kalmayana kadar aksın istiyordum. Canım daha çok yanıyordu. Ama zaten istediğim de tam olarak buydu. Fiziksel acı hissetmek yaşadığımı hatırlatıyordu.
O kadar psikolojik acı yaşamıştım ki, fiziksel acıları unutuyordum. İnsanın ruhunda açılan yaralar en ufak sızıntı da bile, çığ oluyordu. O çığ insanı altında bırakarak yaşatıyordu. Ne ölüm vardı, ne yaşam. Ama fiziksel acı benim için histi. Yaşam hissiydi.
Bir insanın yaşam hissini acıda araması ne büyük acizlikti. Yaşadığımı hissetmek için acıya olan açlığım ne büyük zayıflıktı.
Varsın olsun. Bu şekilde de olsa, bir şekilde yaşıyorsun Lavinia. Sürünerek, kanayarak, acıyarak da olsa, yaşıyorsun kızım.
Su biraz olsun şeffaflığına kavuşunca, bazı yaraların kanayışının azaldığını anladım. İlk önce ellerime biraz şampuan aldım. Köpürdükten sonra saç diplerime masaj yaparak uyguladım. Uçlarına fazla değdirmenin yanlış olduğunu duymuştum. Fazlası kurumasına neden oluyormuş.
Saçlarımı halletmem sandığımdan daha zor olmuştu. Alnımdaki dikişler yüzünden girmemem gerekirdi. Ama daha fazla dayanamazdım. Her yerim leş gibiydi. O hâlde durmayı daha fazla kaldıramazdı midem. Zor da olsa bir şekilde temizledim.
Duş jelime uzanarak vücudumu da temizledim. Artık kendim de çamur, yanık, kan ve ter kokusu almıyordum. Onun yerine şampuan ve böğürtlen kokusu yerini almıştı. Bornozumu giyerek banyodan ayrıldım.
Odamın içerisinde, banyo ve giyinme odası olduğu için rahattım. Kıyafetlerimi yanımda taşıma gereksinimi duymuyordum. Giyinme odama geçerek rahat bir takım seçtim. Kış ayı olduğu için uzun bir şeyler seçmiştim. Ev soğuk değildi ama camdan yağan karları gördükçe üşümeme engel olamıyordum.
Odama geçerek makyaj masama oturdum. Tarağımı alarak saçlarımı taramaya başladım. Çok bitkin hissediyordum ama saçlarımı taramam lazımdı. Saçlarımı çekmeye bir son vermem gerekiyordu. Eğer böyle çekmeye devam edersem kel kalacaktım.
Tarağı yerine koymadan önce kalan saçları topladım. Kremlerden birini alarak boylarına sürdüm. İşim bitince kapıya ilerledim ve açmamla birlikte yüz yüze geldik. Yeliz eli havada bir şekilde kalmıştı. Sanırım teyzem beni çağırması için göndermişti. Tam yanından geçerek ilerleyecektim ki engel oldu.
"Asya hanım seni bekliyor saatlerdir. Deliye döndü kadın. Sense umursamadan odana kaçtın. Daha fazla korkutmadan git yanına!" Kolumdan tutmuş, büyük bir kinle konuşuyordu. Kaşlarını çatarak yüzüme dik dik bakıyordu.
Kolumu hızla ondan çekerek uzaklaştım. Neyin tribiydi bu şimdi? Hayır, bu cüreti nereden bulmuştu?
"Sana çok şey söyleyebilirim Yeliz'cim. Ama senin de dediğin gibi, teyzem beni bekliyor. Sonra bu tavırlarının hesabını verirsin değil mi canım? Merakla bekliyorum." Oldukça samimi bir şekilde gülümsedim. Yanından hızla geçerek merdivenlere yöneldim. Ellerimle korkuluklara tutunmayı ihmal etmedim tabii. Arkamdaki ruh hastası arkamdan itebilir, sonra da ayağı kaydı düştü iddiasını öne sürebilirdi.
Yaşadığımız yerde bile rahat yoktu!
Ne zaman bir konuşma yapacak olsak, teyzem ya tam yemek anını ya da kış bahçesini uygun görürdü. Yemek faslını atlattığımıza göre, sıradaki istikamet kış bahçesiydi. Teyzem kollarını birbirine sarmış, camdan dışarıyı izliyordu. Kapı arkasında kalsa da, camdan yansımalarımız net bir şekilde görünüyordu.
Canın yansımasından göz göze geldiğimizde, bi ürkmedim değil. Her an üzerime atlayabilecek nitelikte bir sinir küpüydü. Elimi nereye koyacağımı şaşırdım. Enseme gitti, hızla geri çekmek zorunda kaldım. Pijama takımımın cebide yoktu ki, cebime soksam ellerimi!
İtaat eder gibi önümde bağlasa mıydım? Yok, bu daha kötü bir fikirdi. O pozisyonda beni görmek teyzemi daha da delirtirdi.
Yalakalık yapmak? Anında amacımı çözer inanmazdı. Fikir danışabileceğim kimse de yoktu.
Hayali arkadaşlarım neredeydi? Normalde hep etrafımda olur, salak salak konuşurlardı. Kaçma perileri mi gelmişti? Beni tek bırakmalarının hesabını sonra da kesebilirdim.
"Otur." Teyzem bakışlarının aksine, büyük bir sakinlikle konuştu. Aynı sakinlikle bana doğru döndü. Ama gördükleri pek hoşuna gitmemiş gibi tüm sakinliğini bozdu ve hızla yanıma geldi. "Lavin! Dikişlerin varken duşa girmek gibi bir delilik ne ya!"
Ellerini hızla alnıma attı, dokunamadan geri çekti. "Ne yapacağız şimdi? Hastaneye gidelim tekrar baksınlar." Bazen teyzemde panik atak olabileceğini düşünüyordum. Bir doktora mı gitseydi aceba?
"Off teyze, bir şeyim yok benim. Alt tarafı hafif kızardı. Hem baktım ben, bir şey olmazmış. Dikiş atıldığı gün bazı istisnalar dışında duş alabilirsiniz yazıyordu." Bakmamıştım, sallamıştım. Temennim tutmasından yanaydı.
"Ağrın var mı? Bak doğru söyle, varsa gidelim." Endişeli bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmiyordu. Elleri saçlarımda kalmış, dikiş yerine yaklaştıramıyordu.
"Yok, gerçekten ağrımıyor." Yalan. Ağrıyordu, teyzem bilmese de olurdu. "Hem konuşacaklarımız var değil mi?" Daha fazla sorulardan kaçamayacağım için bu konuyu öne sürdüm.
Bir konudan kaçmak için, kaçtığım başka engellere takılıyordum. Kaçmak en iyi yaptığım eylemdi. Çok güzel kaçardım.
"Direkt konuya girmeye ne dersin? Çok fazla uzadığının farkındayım. Uzatmanın ben olduğumun da farkındayım." Konuyu daha fazla uzatmanın bir mantığı yoktu.
Kaçmaya çalıştığım konu bir urgandı. Urgan boynuma dolanmış, uzaklaştıkça daha da dolanıyordu. Her kaçış, bir boğulmayı doğuruyordu. Ve ben, ne kadar kaçmak için çabalarsam, urgan o kadar nefesimi kesecekti.
"Tamam, konu zaten belli. Uzun zamandır tedavi olmaman. Ama senin kaçtığın her neyse, senin hep peşinde olacak. Bunu sende biliyorsun." Ellerimden tutarak daha da yaklaştı.
"Dün geçirdiğin krizi görmedim. Hastaneden aradıklarında nasıl korktuğumu bilemezsin. Hastaneye geldiğimde yeni bir kriz geçirdin. Sonrasında eve geldik ve salonun ortasında yine bir kriz geçirdin. Üst üste 3 kriz ne demek? Kızım, seni de kaybetmek istemiyorum. Bu hayattaki tek varlığım sensin. Ve ben, senin için her şeyi yaparım. Bunu biliyorsun değil mi? Geçirdiğin krizler, yaşadığın hiç bir şey hafif değil. Seni her zerrenle tüketecek. O, seni tüketmeden önce sen mücadele et."
Haklıydı. Evet haklıydı ama göremediği bir şey vardı. Mücadele etmediğimi düşünmesi çok saçmaydı. Ben miydim mücadele etmeyen? Ben miydim çaba göstermeyen? Çırpınışlarımı görmek bu kadar mı zordu? Kör mü olmuşlardı?
İyileşmek için olan umudum çoktan kaybolmuştu. İçime bir kez o umudun tohumu ekildi. Henüz filizlenmişken sökülmesi ise hiçte uzun sürmedi.
Son kez. Son bir kez daha dene. Son şansını ver. Belki bu sefer olur. Bütün çabalarına değer Lavinia. Belki o ektiğin tohum yeniden canlanır, köklerini salan filizlere dönüşür. O kökler seni yaşatır Lavinia.
"Kabul. Her kimse o doktor, gideceğim. Ama son kez. Eğer bu seferde aynı şeyler olursa gitmem. Her şey üzerine yemin ederim ki gitmem." Bütün serzenişlerimi içime gömerek kabul ettim.
Teyzem duyduklarına fazla mutlu olmuş olacak ki, bir anda yüzümü avuçlayarak alnımdan öptü. Sarıldı, saçlarımı sevdi, ard arda öpücükler kondurdu.
"Doktor kim?" Sorumla, teyzem geri çekildi.
"Hastanede atıştığın doktoru hatırlıyor musun?"
"Yok artık! Sakın, o değil de. Teyze son şansı bir gevşeğe vermiş olamam. Lütfen o olmadığını söyle!" Ellerimi başıma atmış, fenalık geçiriyordum. İyileşmek için gittiğim doktordan, daha deli ve katil olarak çıkardım.
"Zaten katilsin. Senin için sorun olmaz. Alışıksın sen deli olmaya da, katil olmaya da. Zor olmaz senin için."
Hızla gözlerimi kapattım ve derin nefes aldım. Tekrar gözlerimi açarak su var mı diye bakındım. Orta sehpanın üzerinde vardı. Hemen uzanarak bardağa doldurdum. Ellerim titriyordu. Zorda olsa yarısı üzerime dökülmüş, yarısını ise içebilmiştim.
Birkaç derin nefesin ardından kendime gelebildim. Bakışlarımı tekrar teyzeme çevirdim. Kaşları çatık beni izliyordu. İyiyim dercesine gülümsedim. Eğer o doktorsa da gitmek zorundaydım. Yoksa teyzem boğacak gibi bakıyordu. Teyze terörüne bir son verilmesi gerektiği konusunda kararlıydım.
"Merak etme, o değil. Ama onun önerdiği bir doktor. O doktora gideceksin." Ne güzel, ne muhteşem. Arkadaşınında onun yanında çok sağlam kaldığını düşünmüyordum açıkçası.
"Ben gidiyorum. Yarın önemli işlerim var. Yatmadan önce dava ile ilgili yeni bilgilere göz atmalıyım. Sende çok oyalanmadan yat. Zaten yoruldun yeterince." Teyzem ayağa kalkarak tepemde dikildi. "İyi geceler." Diyerek uzaklaştı.
Teyzem gittikten sonra arkama yaslandım. Kış bahçesinin tam ortasında cam şömine vardı. İçindeki odunların çıtırtı sesleri, benim sessizliğime karıştı. Kış bahçesi oldukça büyüktü. İçerisinde oldukça geniş oturma grupları, şömine köşesi ve film köşesi vardı.
Kış bahçesinin etrafı full camlarla kaplı olduğu için kışın izleme keyfi yüksekti. Sadece yanlar değil üstü de büyük bir oranla camdı. Şu an yapan karlar o kadar güzeldi ki; kendimi olduğum konumda, kar küresinin içinde gibi hissediyordum. Tüm etrafım camlarla kaplı, üzerime karlar yağıyor ama bana dokunmuyordu.
Bu huzuru bozan ise gurultu sesleriydi. Bugün yemek yiyemediğim için bir hayli acıkmıştım. Daha fazla dayanamayarak ayaklandım, istikamet mutfaktı. Eve girdikten sonra mutfağa geçtim. Etrafta hiç bir çalışan yoktu. Anlaşılan saat geç olduğu için teyzem göndermişti.
Ne yiyebilirim diye bakındım. Çok uzun sürecek bir şey olmaması işime gelirdi. Kendime bir tabak hazırladım. Yemekten sonra bir şeyler atıştırırım düşüncesiyle, son derece sağlıksız ayrı bir atıştırmalık tabağı ile odama yöneldim.
Kapıyı dirseğimle güç bela açtıktan sonra içeri girdim, ayağımla kapattım. Tabakları odamda, cam kenarındaki koltuğa koydum. Odam oldukça genişti. Bir kısmı boydan geniş camlarla kaplı duvar ve kısmen cam tavanlar vardı. Evde büyük çoğunlukla her yer camdan oluşuyordu.
O geniş camların dibinde ise rahat bir koltuk hatta yatak vardı. Genellikle orada gökyüzünü izlerken uyurdum. Bazen orada kitap okur, bazense dizi/film izlerdim. Şimdi de yemek yerken dizi izleyecektim.
Hayatımdaki aktiviteler; dizi izlemek, kitap okumak, çizim yapmaktan ibaretti. Liseden sonra hiç bir arkadaşımla görüşmemiştim. Hoş, onlarada arkadaş denebilirse. Üniversite ise çok karışıktı. Kazanmış ama gidememiştim.
Liseden sonra ilk sınavda diş hekimliği kazanmıştım. İstediğim bölüm, istediğim üniversite. Ama yaşadığım onca olaydan sonra doktorlar gitmemi hiç de tavsiye etmemişti. 26 yaşındayım ve mesleğimin belki de 3.senesinde olacaktım. Hayatta her şey planladığımız gibi gitmiyordu. Bu konu ise içimde en ukde kalacak şeylerden biriydi.
Kısacası ne bir arkadaş, ne de bir eğitim hayatım düzende gitmişti. Yalnızdım. Bu yalnızlığın içindeki tek varlığım teyzemdi.
Henüz.
___
Ayayayay sonunda bittii.
Arkadaş bölüm yazmak Çin işkencesiymiş yaa.
Umarım bölümde çok absürt bir şey yoktur ve saçmalık yapmamışımdır.
Şimdi size bir olay anlatacağım. Tiktokta gezerken keşfetime bir edit düştü. Editte bir kitap vardı ve başrollerin ismiiii
Karan Kandemir ile Lavinia Akardı.
Abi denk gelişin bu kadarı yaaa
Bizimkilerde Karan Koralev ile Lavinia Karer.
Ne olacak şimdi değiştirememde neyse kısmet.
Hem sanırım o kurguda karan ile Lavinia mutluydu çünkü evleniyolardı. Bizimki öyle mi olacak bilemeyizzz.
Bundan sonraki bölümler biraz daha uzun olacak şuan 4-5k arası olan bölümler artık 5k üstü olacak.
Bu arada her alanda önemli bir bilgi kurgu için 17 çok önemli omurgası falan yanii
Cansunun korkuları birazcık dinebilir çünkü şaşırtıcı şekilde 2. Bölüm bitttiii ve atıyorum.
Kurgu yazmanın artıları artık kimle konuşsam yazım kurallarına dikkat ediyorum istemsiz.
Ya neden bilmiyorum ama kelimeler doğru kullanılmalı ama noktalama işaretleri eklenince çok resmi oluyor
Arkadaşlarıma da resmi olamam yaniii
Neyse yeter artık öpüldünüz😘
Bölüm etkileşimi
