12. bölüm · Naga

Serhap

Efsun D. Y. Shanyrria

XII. BÖLÜM: Serhap

Bazen fiziksel acı çekmezsiniz. Ama her şeyden fazla canınız yanar. Kalbiniz kırılmaz, ama daha çok kalp kırıklığı hissedersiniz. Bazen çok yaralanırsınız, ama herkesten daha mutlu hissedersiniz. Bazen çok mutlu görünürsünüz, ama sadece görünürsünüz.
Küçükken hayalet olmayı dilerdik, çok eğlenceli ve havalı olduğunu düşünürdük. Ama öyle değilmiş. Büyüdük. Bazen var olmamıza rağmen bir hayalet gibi hissediyoruz. Yada sadece ben hissediyorum. Bilmiyorum. Ama hayalet olmayı sevnedim. Etarafım insanlarla çevriliyken yok sayıldım. ama canım yanmadı. Liva vardı. O acı çekti, benim canım daha fazla acıdı. O mutlu oldu, ben daha fazla mutlu oldum. Ben onunla yaşadım. Ben onun için yaşadım.
Bu hayatta birisini üç fadklı şekilde sevebilirsiniz.
Ya kendiniz kadar çok seversiniz.
Ya canınınızdan daha fazla seversiniz.
Yada ruhunuzdan fazla seveirsiniz.
Kendi kadar sevenler değer verirler, severler. Ama daha öteye gitmezler. Çünkü hala hayatlarının merkezinde kendileri vardır.
Canından çok sevenler güvenilirdir. Onlar sizin için ölmeye bile razıdırlar. Onlar gerçekten severler. Kalpleri sevdikleri ile doludur.
Ruhundan çok sevenlerin, canından çok sevenlerden tek bir farkı vardır. Onların kalbi sevdikleri için çalışmaya devam eder. Sadece sevdikleri için atar. Sadece tek bir kişi için...

Gözlerimi kırpıştırarak açtım. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım ama görüşüm bulanıktı. Başımda iğrenç bir ağrı vardı. Odaklanmamı engelliyordu. Sinir bozucu ağrıya yüzümü buruşturdum. Hafifçe doğruldum. Etrafa bakındım. Görüşüm yavaş yavaş düzelmeye başladı. Livanın odasındaydım. Siyah ahşap tavan bunun en büyük kanıtıydı. Liva yanımda uyuyordu. Livanın arkadındakı duvar tamamen karartmalı camdı. Dışardaki sık orman görünüyordu. hava karanlıktı. Ama şehirden uzak olduğumuz için yıkdızlar çok net görünüyordu.
Başımdaki iğrenç ağrı devam ederken yavaşça ayağa kalktım. Rüyam hala aklımdaydı. Unutamıyordum.Su içmek için mutfağa ilerledim. Gri koridorları tekrar geçtim. Evi aydınlatan tek ışık, büyük ve bol pencerelerden giren ay ve yıldızların ışığıydı. Salondaki koltukta Doğulay uyuyordu. Ama normalde insanların uyuduğu gibi değildi. Dümdüz uyuyordu. Elleri karnının üstünde birleşmişti. Dimdik bir şekilde uyumaya devam etti. Gögsü hagifçe kalkıp iniyordu. Kumral saçları bile dağınık degildi. Zırhı hala üstündeydi.
Sessizce mutfak kapısına ilerledim am kapının kolunu tuttuğum an dondum. Kapnın kolunu itmedim. İçeri girmedim. Aslında çok basitti. sadece mutfağa girecek ve su içecektim. Sadece kapı kolunu ittirmeliydim. Ama yapamadım. Korktum. Kırmızıdan korktum. Sevmediğim kırmızıdan.
Kapıdan geri döndüm ve yatak odasına geri ilerledim. İçeri girip geri yatağa uzandım. Liva hala uyuyordu. Karnının üstüne uzanmıştı. hala bandajlar gövdesindeydi. Saçları dağılmış kızıl gözleri örtünmüştü. Uyurken çok masum görünüyordu. Battaniyenin altına girdim. Yüzüm livaya dönük olacak şekilde uzandım. Uyumak istemedim. Korktum. Tekrar livanın zarar gördüğü bir kabus görmekten korktum.
kabus. Aslında bu kabus değildi. Geçmiş hayatımın bir anısıydı. Ama ben kabul etmek istemedim. Ben hayatımın kabuslarını kabul etmek istemedim. Acı vericiydi ve ben acı çekmek istrmedim.
Sabah olduğunda liva yavaşça gözlerini açtı. Bense bütün gece uyumamistim. Onun benzersiz renklere sahip irislerine bakarken içimi bir huzur kapladı. "Günaydın taluy" uykudan dolayı kısık ve çatallı bir sesle konuştu. Hafifçe gülümsedim. "Günaydın örten" Liva yavaş ve dikkatli bir şekilde doğruldu.
"Bana örten demeni özlemişim." Gülümsedim. Bende ona böyle seslenmeyi özlemiştim. Sakin bir hayat ve hiç bir sorun olmadan. Sadece konuşmak. Sıradan bir hayat geçirmek. Ama imkansız gibi bir şeydi. Neden normal olamiyorduk. Normal bir hayat. Normal bir çift. Garip saçlar ve gözler olmadan. Ama bunun adı hayaldi. Adı üstünde. Hayal.
"Düne göre daha iyi misin taluy?" Yutkundum. Cevap neydi? Korkudan mutfağa bile giremiyorum mu diyecektim? Gercekler can yakiciydi. Her zamanki gibi. Bende yalanlara kaçtım. Her zamanki gibi. "Evet. Elbette" kendimi gülümsemeye zorladım. Gulumseyebilmeliydim. Değil mi? Liva tekrar konuşunca ona döndüm.
"O zaman... Dün ne olduğunu sorabilir miyim..?" Biraz tedirgin görünüyordu. Sanki beni ürkütmekten çekiniyormuş gibi. "Bir şeyler atıştırmak için mutfağa gittim. Ve... Mutfak kanla kaplıydı ve-" liva beni böldü.
"Hilal... Mutfakta hiçbir şey yoktu"
☁☁
Prensin en büyük dileği kızı gülümserken görmek olmuştu. Kız artık onunla konuşuyordu. Artık yemek yiyior hatta bazen onunla yürüyüşe çıkıyordu. Ama hiç gülümsemiyordu. Prens kızın gülümsemesini istedi. Sürekli gülümsemesini. Ne olursa olsun.
Prens kıza sordu “Mutsuz musun?” kız hala camdan dışarı bakarken mırıldandı. “Hayır” üzerinde mavi bir elbie vardı. Dizlerinin altına geliyordu. Belinde narin bir kemer vardı. Elbisenin yarı saydam, uzun balon tarzı kolları vardı. Kızın saçları dağınıktı. Kabarık kıvırcık saçları sırtından su köpükleri gibi dökülüyordu. Ametist rengi gözleri dışarıyı gözlemliyordu.
“O zaman neden mutsuz gibi davranıyorsun?”
“Mutsuz gibi davranmıyorum” prens derin bir nefes aldı. “Mutlu musun?” kız hala prense bakmıyordu “Hayır” prens sabır dilenircesine derin bir nefes aldı. “Nesin o zaman taluy” kız buna cevap vermedi. Sustu. Devam etmedi. Sadece camdan dışarı baktı. Pembe çayıra bakmaya devam etti. Prens tekrar konuştu. “Oraya gitmek ister misin?” kız ilk defa gözlerini prense çevirdi. Kafasını hafifçe sallayıp onayladı. Yüzünde hiçbir duygu yoktu. Prens kızı mutlu etmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Ayağa kalkıp kızın yanına gitti. Kıza elini uzattı. “Hadi gidelim o zaman taluy” kız önce tereddüt etti. Mücevher moru gözleri prensin elinde titreşti. Emin olamamış bir şekilde elini uzattı ve prensin elini tuttu.
Prens kızı kendine çekti. Kızın koluna girmesini sağladı ve hızla yürümeye başladı. Kızın kolundan ayrılmasını istemiyordu. Sonunda onunla temasta bulunduğu için mutluydu. İkisi birlikte pembenin her tonunun bulunduğu çayıra geldiler. Kız etrafına bakınıyordu. Sanki her şeyi ilk defa görüyordu. Ama alt dünyadaki bu pembe çayır toprakların 4 de 1 ini kaplıyordu. Bu çayırı görmeyen yoktu. Prens merakla kızılımsı turuncu, alev alev yanan gözlerini kıza çevirdi.
“Hiç görmedin mi burayı?” kız hayır anlamında kafasını salladı. Beyaz saçları rüzgarla uçuştu. “Hayır. Hiç görmedim.” Prens sorgulamamaya karar verdi. Kızı rahatsız etmek istemedi. Onu boş sorularıyla boğmak istemedi. Belki de kızın hiç görmemek için sebepleri vardı. Geçmişte alınmış yaraların izleri her zaman geçmezdi. Kızın acısı veya sevinci. Bu prensi ilgilendirmezdi. Prens sadece kızın şu anda mutlu olmasını istiyordu. Kız ona yeterince güvendiğinde geçmişi anlatırdı. Prens kıza güveniyordu. Ve ne kadar sürerse sürsün kızın ona güvenmesini bekleyecekti. Çünkü prens, kızı yok olana kadar bekleyecek kadar çok seviyordu.
Kız prensin elini bıraktı. En koyu ton pembe çimlerin arasında ilerledi, pembenin her tonu çiçeklere baktı. Birkaç dakika sonra bütün bu pembeliğin ortasında yere uzandı. Prens gülümsedi. Kız ona çok tatlı geldi. Şirin ve masum. Sanki hiçbir şey umursamıyormuş gibiydi. Prens kızın yanına oturdu. Prens koyu renk kıyafetleri ile bu pembeliğe ve renkliliğe tamamen zıttı. Kız ise neredeyse kar beyazı teni, bembeyaz saçları ve mavi elbisesi ile daha farklı renkler katıyordu.
Zaman geçtikçe kız birkaç çiçek kopardı. Kendi kendine çiçeklerden bir taç yapmaya başladı. Prens kızı yüzünde, kendisinin bile haberinin olmadığı bir gülümseme ile izledi. Kız pembenin farklı tonlarındaki çiçeklerle bir taç yapmaya devam etti. Narin ve zayıf elleri çiçekleri zarifçe tuttu. Kız çok kırılgan göründü prensin gözüne. Prens kızı daha çok korumak istedi. Herkesten. Her şeyden. Hatta kendinden bile.
Kız tacı bitirdiğinde gülümseyerek prense döndü. Tacı prensin başına geçirdi. Prens aniden şaşırdı. Kız tacı ona mı yapmıştı? Ve bundan daha önemlisi kız ona gülümsemişti. Prensin yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Kızılı andıran turuncu gözlerini saf bir neşe doldurdu. “Teşekkürler taluy” kız ilk defa prense içten bir şekilde gülümsedi. Prensin kalbi sevgiyle doldu. Kız birkaç çiçek daha kopardı. Kendisi için de bir taç yapmaya başladı.
Prens sanki bir sanat eserini izlermişçesine kızı izledi. Kız sanki çok ciddi bir işmiş gibi hafifçe kaşlarını çatıyordu. Elleri pratik bir şekilde hareket ediyordu.
Kız sonunda kendi tacını da bitirdi ve kafasına taktı. Prensle ikisi saatlerce çayırda kaldılar. Çimlerde oturdular. Konuştular. Güldüler.
Prens o gün kızın doğayı sevdiğini anladı. Kız mutsuz değildi. Sadece duvarlar arasında kalmak enerjisini sömürüyordu. Kız prensin göğsüne yaslanmıştı. Prensin kolları ise kızın beline sarılıydı. Yeşil gökyüzü yerini siyaha bırakmaya başlamıştı. Kızla prens yıldızları izlediler. Kız prense yıldızların isimlerini sordu prens cevapladı. “Sevmedim ben bunun adını” prens kıkırdadı. “Neden?”
“Garip çünkü. Anlamınıda sevmedim hem” prens kızın saçını okşadı. “Peki taluy. Söyle o zaman… ne olsun o yıldızın adı?”
“Nyurguhun” kız gülümseyerek prense baktı. Prens kıza gülğmsedi.”Peki. Nyurguhun olsun adı.”
Prensle kız hava soğumaya başlayınca saraya dönmek için ayaklandılar. Kızla prens saraya girdi. Askerler saygıyla önlerinde eğildi. Prens gülümsedi ve başıyla onları onayladı. Kız ise elindeki çiçeğe bakmaya devam etti. Hala ikisinin başında da çiçekten taçlar vardı. Kızın özenle yaptıkları. Kız akşam yemeği için üstünü değiştirmek üzere odasına gitti. Prens ise odasından önce sarayın gökbilimcisinin yanına gitti.
“Merhabalar” yaşlı adam kafasını kitaptan kaldırınca prensi fark etti. Hızla başını eğdı ve prensi selamladı. “özür dilerim prensim. Sizi fark etmemişim. Affedin.” Prens elini havada sinek kovarcasına salladı. “Önemli değil. Önemli değil. Buraya senden bir şey istemeye geldim”
“Emredin” adam ayağa kalktı. Prens duvarda asılı yıldız haritasının önüne geldi. Bir kalem aldı ve bir yıldızı yuvarlak içine aldı. “Çilde yıldızının adı Nyurguhun olarak değiştirilecek” yaşlı adam şaşırdı. “Ama prensim-“ prens kızılı andıran turuncu gözlerini adama çevirdi. “Bütün haritalarda. Bundan sonra o yıldızın adı Nyurguhun” yaşlı adam saygıyla başını eğdi. “Emriniz olur prensim”
☁☁
Kız yeşil bir elbise giyiyordu. Gökyüzü kadar yeşil elbisenin eteği kabarıktı. Yere kadar uzanıyordu. Elbisenin bel kısmı yeşil çiçeklerle süslenmişti. Ve açık yeşil kurdeleler eteğe tutturulmuştu. Beyaz inciler kızın belinin sarıyordu. Saçları yarım bir topuz yapıılmıştı. Prens kolunu kıza uzattı. Kız prensin koluna girdi. İkisi birlikte yemek salonuna gittiler. Nagalar çoktan masada oturuyorlardı. Naranta masanın bir ucunda oturuyordu. Hemen sol tarafında Lü Biçi oturuyordu. Prens masanın diğer ucuna oturdu. Kız ise prensin soluna. Naranta gülümsedi. “Yarına hazır mısınız?” Prens anlamaz bir şekilde kaşını kaldırdı. “Neden hazır olalım?”
Naranta samimi olmayan tehlikeli bir gülümseme sundu. “Pegasus krallığında pres Oflaz’ın nişanı var”