Müphem kitap kapağı

1. bölüm / 1

Müphem

1.Bölüm

Vaveyla Yazarı: B. Milena Serenli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1.Bölüm
  1. 1 1.Bölüm4.852 kelime · Okuduğun bölüm

"Yok olmak isteğiyle yok olmak istediğimde,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman,
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi"
- Özdemir Asaf

Deniz Aksoy'dan...

— Her Şey Yolundaymış Gibi

Sabahları sevmiyordum. Daha doğrusu, sabahın kendisiyle bir derdim yoktu da insanların güne erkenden başlayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebilmesini bir türlü anlayamıyordum. Birkaç saat önce dünyanın bir yerinde birinin hayatı altüst olmuş olabiliyordu. Bir anne çocuğunu kaybediyor, bir kadın yıllardır aynı yatağı paylaştığı adamın aslında kim olduğunu öğreniyor, bir başkası da son kez kapattığı kapının ardında neler bıraktığını bilmeden evinden çıkıyordu. Bizse sabah alarmımız çaldığında yataktan kalkıyor, kahvemizi içiyor ve yetişmemiz gereken yerlere yetişmeye çalışıyorduk.

Benim de yetişmem gereken bir yer vardı.

Saatin yedisini on iki dakika geçiyordu ve ben hâlâ yatağımdaydım.

Telefonumun alarmını üçüncü kez erteledikten sonra yüzümü yastığa gömdüm. Dün gece eve geldiğimde saat neredeyse on ikiydi. Önce tamamlamam gereken dosyalarla uğraşmış, ardından Adalet Bakanlığına iletilmesi gereken birkaç evrakı kontrol etmiş, son olarak da yaklaşık bir buçuk aydır devam eden tehditlerle ilgili hazırlanan raporları incelemiştim. Dolayısıyla şu an tek istediğim şey gözlerimi kapatıp en azından bir saat daha uyumaktı.

Ne yazık ki benim ailemde insanların uyuma hakkına saygı duyulmuyordu.

Kapım iki kez tıklatıldı.

"Deniz!"

Annemin sesini duyduğumda gözlerimi açmadan cevap verdim.

"Evde yokum."

"Çok komiksin. Kalk, kahvaltı hazır."

"Anne, beş dakika."

"Yirmi dakikadır beş dakika diyorsun."

Yüzümü yastıktan kaldırıp kapıya baktım. Annemin beni göremediğini bilmeme rağmen kaşlarımı çattım.

"Sen nereden biliyorsun?"

"Çünkü mutfaktaki saat çalışıyor, Deniz. Kalk artık, soğutma kahvaltıyı."

Ardından ayak sesleri uzaklaştı. Ben de istemeye istemeye doğruldum. Yatağın kenarında birkaç saniye oturup kendime gelmeye çalıştım. Sonra komodinin üzerindeki telefonumu elime aldım. Birkaç bildirim, cevapsız arama ve Ekin'den gelen bir mesaj vardı.

Dün gece göndermişti.

Yarın Rüya'yı okuldan alabilir misin? Bir işim var, büyük ihtimalle yetişemeyeceğim. Akşam da sana uğrarız belki. Seni özledik.

Mesajın altına bıraktığım cevabı okudum.

Alırım tabii aşkım. Sen işini hallet, gerisini düşünme. Rüya'yla bütün gün gezeriz artık.

Ekin'in mesajıma cevap olarak gönderdiği kalp emojisine gülümsedim. Onu arayıp nasıl olduğunu sormayı düşündüm ama saat henüz erkendi. Zaten son zamanlarda ne zaman konuşsak aynı şeyleri anlatıyordu. Yusuf'un bir türlü bitmeyen sorunları, evdeki tartışmalar, bir de bütün bunların ortasında büyümeye çalışan Rüya…

Ekin'in hayatı hiçbir zaman kolay olmamıştı. Yine de onunla ilgili aklıma gelen ilk şey yaşadığı sıkıntılar değildi. Çocukluğumuzdu.

Onu tanıdığımda ikimiz de küçücüktük. Aynı anaokuluna gitmiş, aynı sıralarda oturmuş, ortaokulda birbirimizin sırlarını saklamıştık. Hayatlarımız büyüdükçe değişmiş, ikimiz de farklı insanlara dönüşmüştük ama aramızdaki bağ bir türlü kopmamıştı. Ekin benim için arkadaş kelimesinin çok ötesindeydi. Bazen ailemden biri, bazen kız kardeşim, bazen de hiçbir şey anlatmadan yanına oturabildiğim tek insandı.

Dört yıl önce evlendiğinde onun adına gerçekten mutlu olmuştum. Yusuf'u sevdiğini biliyordum. Evliliklerinin ilk zamanlarında her şey yolunda görünüyordu. Sonra Ekin'in düğün günü ailesini kaybetmesiyle hayatı bambaşka bir hâl aldı. Annesi, babası ve abisi bir trafik kazasında ölmüştü. İnsanların en mutlu olması beklenen günlerden birinde, Ekin'in dünyası başına yıkılmıştı.

O günden sonra yanında olabildiğim kadar olmaya çalıştım. Annemle ablam da onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Rüya doğduğunda ise hayatımıza yeni biri daha katılmıştı. Dört yaşında, bitmek bilmeyen soruları ve istediği bir şey olmayınca dünyanın sonu gelmiş gibi davranmasıyla bütün evi birbirine katabilen küçük bir kız.

Telefonu komodine bırakıp yataktan kalktım. Bugün onu alacağım için işten erken çıkabilirsem güzel bir plan yapabilirdik. Önce dondurma yer, sonra AVM'ye gider, belki bir film izlerdik. Rüya'nın son zamanlarda sürekli istediği oyuncakçıya da uğrardık. Tabii oyuncakçıya girdiğimizde yalnızca bakacağımıza söz verip oradan elimizde en az iki poşetle çıkmamız kuvvetle muhtemeldi.

Hazırlanıp odadan çıktığımda evin içi çoktan hareketlenmişti. Beykoz'daki evimiz, sabahları özellikle böyle saatlerde oldukça kalabalık olurdu. Boğaz'a bakan geniş pencerelerden içeri güneş giriyor, mutfaktan çay kokusu geliyor, salonun bir köşesinde televizyon açık duruyordu. Dışarıdan bakıldığında her şeyin yerli yerinde olduğu, insanların birbirine sevgiyle bağlı olduğu güzel bir aile eviydi.

Aslında öyleydik de.

Yalnızca bazı konularda birbirimizi anlamamız biraz zaman alıyordu.

"Sonunda teşrif ettiniz."

Emir'in sesiyle mutfağa girdim. Sandalyeye oturmuş, bir elinde telefonuyla diğer elinde ekmeğiyle uğraşıyordu. Önündeki tabağa bakılırsa kahvaltı etmek yerine bütün mutfağı denemeye karar vermişti.

"Senin üniversite sınavın yok mu?" diye sordum.

"Var."

"Çalışman gerekmiyor mu?"

"Çalışıyorum."

Telefonunu işaret ettim.

"Bu mu çalışmak?"

Başını kaldırıp son derece ciddi bir ifadeyle bana baktı.

"Abla, insanın psikolojisi de önemli. Ben şu an zihinsel olarak hazırlanıyorum."

"Üç saattir zihinsel olarak hazırlanıyorsun."

"Demek ki zor bir sınav."

Karşımdaki sandalyeye otururken gülmemek için kendimi zor tuttum. Emir'in en sinir bozucu özelliği, ne kadar saçma konuşursa konuşsun insanı bir şekilde güldürmeyi başarmasıydı. On sekiz yaşındaydı ve evde kendisini özgürlüğü kısıtlanan bir yetişkin olarak tanımlıyordu. Oysa annem akşam eve kaçta geleceğini sorduğunda verdiği cevaplar hâlâ ilkokul öğrencisi gibiydi.

Annem tezgâhın önünden dönüp önüme bir tabak koydu.

"Bugün işten erken çıkabilecek misin?"

"Bir şey çıkmazsa."

"Rüya'yı alacaktın, değil mi?"

"Evet. Ekin'in işi varmış. Ben alacağım, biraz da gezdireceğim."

Annemin yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi.

"Çok seviniyor seni görünce."

"Ben de onu görünce seviniyorum."

"İyi ki varsın kızım."

Annemin bu tür cümleleri bazen hiç beklemediğim bir anda söylerdi. Ne cevap vereceğimi bilemediğim için tabağımdaki zeytinle ilgilenmeye başladım.

Tam o sırada Hakan Abi mutfağa girdi. Üzerinde ev kıyafetleri vardı. Emekli olmasına rağmen sabahları erkenden kalkma alışkanlığını bir türlü bırakamamıştı. Zaten emekli olduktan sonra bile zaman zaman eski meslektaşlarıyla görüşür, bazı konularda fikrine danışıldığında yardımcı olurdu. Yıllarca cinayet masasında çalışmış bir adamın bir sabah uyanıp hiçbir şey yapmadan oturmasını beklemek pek mümkün değildi.

"Sabah sabah neyin toplantısını yapıyorsunuz?" diye sordu.

"Deniz'i uyandırmaya çalışıyoruz," dedi annem.

Hakan Abi bana baktı.

"Yine mi geç kaldın?"

"Geç kalmadım. Daha evden çıkmadım."

"Bu cevabı vermek için savcı olmana gerek yok."

Emir kahkaha attı. Ben de ekmeğimden bir parça koparıp ona doğru uzattım.

"Sen kendi sınavına odaklan."

Hakan Abi sandalyeyi çekip oturdu. Annem önüne çay koyarken bir anlığına göz göze geldik. Her zamanki gibi bana bir şey söylemek istiyor gibiydi ama vazgeçti.

Hakan Abi ile aramızdaki mesele, dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir meseleydi. Bana hiçbir zaman kötü davranmamıştı. Aksine, çocukluğumdan beri hayatımda olan ve ihtiyaç duyduğumda yanımda bulduğum insanlardan biriydi. Annemi mutlu ediyordu, ablamla ve Emir'le ilişkisi güzeldi. Bana karşı da hep anlayışlı olmaya çalışmıştı.

Ama ona baba diyemiyordum.

Bunun Hakan Abi ilgili olmadığını kendime defalarca anlatmıştım. Bazen insanın içinde, ne kadar uğraşırsa uğraşsın yerinden oynatamadığı şeyler oluyordu. Benim için baba kelimesi de onlardan biriydi.

Öz babam Mehmet'i yıllar önce hayatımdan çıkarmıştım. Çocukluğumdan geriye kalan şeylerin çoğunu hatırlamak istemiyordum. Annemin yaşadıklarını, evin içinde eksilmeyen gerginliği, kapıların ardında kalan konuşmaları… Bazı şeyler unutulmuyordu. Yalnızca insan, onları hatırladığında hayatının eskisi gibi dağılmasına izin vermemeyi öğreniyordu.

Hakan Abi ise bana hiçbir zaman o geçmişi hatırlatmamıştı. Belki de bu yüzden ona karşı kendimi kötü hissediyordum. Çünkü o, benden hiçbir şey talep etmeden yıllardır yanımda duruyordu. Bense ona teşekkür etmekle ona baba demek arasındaki mesafeyi bir türlü kapatamıyordum.

"Bugün bir şey olursa haber ver," dedi Hakan Abi, çayından bir yudum alırken.

Başımı kaldırdım.

"Ne gibi?"

"Son zamanlarda olanları söylüyorum."

Emir telefonunu masaya bıraktı. Annem de elindeki çaydanlığı tezgâha koydu. Üçünün de yüzündeki ifade değişmişti.

Son bir buçuk aydır aldığımız tehditler yüzünden evde kimse eskisi kadar rahat değildi.

Başlangıçta bunların sıradan ihbarlardan, dikkate alınmayacak mesajlardan ibaret olduğunu düşünmüştüm. Fakat olaylar kısa sürede büyümüştü. Önce Cinayet Bürosuna ulaşan isimsiz mesajlar başlamış, ardından Adliye ve Adalet Bakanlığı çevresinde de benzer tehditler ortaya çıkmıştı. Mesajların hepsinde aynı kişinin olduğunu düşündüren bazı ayrıntılar vardı ama henüz kesin bir bağlantı kuramamıştık.

Sonra çiçekler gelmeye başlamıştı.

İlk buket ofise gönderilmişti. Kırmızı güller ve küçük bir not. Gönderenin adı yoktu. Notta da açık bir tehdit bulunmuyordu. Yalnızca ilk okuduğumda üzerinde fazla durmadığım, sonradan düşündükçe anlamını sorguladığım birkaç kelime vardı.

Ardından bir buket daha geldi.

Sonra bir tane daha.

Bir noktadan sonra bunun rastgele birinin yaptığı tuhaf bir hareket olmadığını anlamıştık. Çiçeklerin gönderildiği yerler, zamanlamaları ve notlardaki ifadeler bir bütünün parçaları gibiydi. Yalnızca o bütünün ne anlattığını henüz bilmiyorduk.

"Merak etmeyin," dedim. "Gerekli önlemler alındı."

Hakan Abi kaşlarını çattı.

"Önlemlerin alınmış olması, başına bir şey gelmeyeceği anlamına gelmiyor."

"Biliyorum."

"Deniz."

Başımı kaldırdım.

"İyiyim, Hakan abi."

Bunu söylerken sesimin neden biraz sertleştiğini ben de bilmiyordum. Belki onun endişesini anlıyordum ama her konuşmamızın sonunda kendimi açıklamak zorunda kalmaktan yorulmuştum. Belki de birilerinin beni korumaya çalıştığını bilmek, kendi başıma halledemediğim bir şey varmış gibi hissettiriyordu.

Hakan Abi bir süre yüzüme baktı. Sonra başını sallayıp konuyu kapattı.

"Tamam. Yine de dikkat et."

"Ediyorum."

Annem araya girip masanın üzerindeki ekmek sepetini bana uzattı.

"Hadi, kahvaltını bitir. Sonra geç kalacaksın."

Konu böylece kapanmış oldu. En azından o sabah için.

Kahvaltıdan sonra çantamı alıp kapıya yöneldiğimde Derya da odasından çıktı. Saçlarını toplamış, işe gitmek için hazırlanmıştı. Benden dört yaş büyüktü ve ne zaman yüzüme baksa bir şeylerin yolunda olup olmadığını anlayabilecekmiş gibi davranırdı.

"Bir dakika."

Ayakkabımı giymeyi bırakıp ona döndüm.

"Ne oldu?"

Ablam yanıma gelip montumun yakasını düzeltti.

"Bir şey olmadı. İnsan kardeşini uğurlayamaz mı?"

"Sen beni uğurlamıyorsun, sorguluyorsun."

"Mesleki deformasyon. Doktorum ben."

Gözlerimi devirdim.

"Senin mesleğinle bunun ne alakası var?"

"Hiçbir alakası yok. Ama güzel bir cevap oldu."

İkimiz de güldük. Ablam çantamı işaret etti.

"Akşam gelirken bir şey alacak mısın?"

"Ne istiyorsun?"

"Bir şey istemiyorum."

"Abla."

"Tamam, şu kahveyi aldığın yerden bana da bir tane al."

"İşe gidiyorsun, kahve bulamıyor musun?"

"Buluyorum ama senin aldığın güzel."

Başımı iki yana sallayıp kapıyı açtım.

"Başka?"

"Yok. Dikkatli sür."

"Emredersiniz doktor hanım."

Evden çıktığımda telefonuma Mert'ten bir mesaj geldi.

Gereksiz Şahıs: Aracın önündeyim.

Mert Soysal'la tanışıklığımız yıllara dayanıyordu. İnsanların beni yalnızca işimden ibaret gördüğü zamanlarda bile yanımda olan, ne zaman konuşmam gerektiğini ne zaman susmamın daha iyi olacağını bilen nadir insanlardan biriydi. Birbirimize kardeş gibi davranırdık. Aramızda resmiyetten eser yoktu; zaten olsa da ikimiz de bunu en fazla beş dakika sürdürebilirdik.

Son dönemdeki tehditler nedeniyle koruma görevine yeniden ağırlık vermişti. Normalde her dakika peşimde dolaşmıyordu ama artık programımı takip ediyor, gideceğim yerleri biliyor ve özellikle kalabalık alanlarda yanımdan ayrılmamaya çalışıyordu.

Arabaya bindiğimde bana baktı.

"Günaydın, hanımefendi."

"Günaydın, beyefendi."

"Bugün kaçta çıkıyoruz?"

"Çıkacağız işte."

"Bu cevap bana hiçbir şey söylemedi."

"Çünkü ben de henüz ne zaman çıkacağımı bilmiyorum."

Mert derin bir nefes aldı.

"Harika. Çok güzel bir iş günü olacak."

Emniyet kemerimi takıp koltuğa yaslandım.

"Sen de her şeyi sorun etmeyi bırakabilirsin."

"Ben sorun etmiyorum. Senin yüzünden program yapamıyorum."

"Benim yüzümden mi?"

"Evet."

"İşe gitmeseydim daha mı iyiydi?"

Mert başını iki yana sallayıp arabayı çalıştırdı.

"Bak, daha sabahın başındayız. Kavga etmek için çok erken."

Gülümsedim. Mert'in yanında kendimi açıklamak zorunda hissetmiyordum. Beni tanıyordu. Bazen gereğinden fazla korumacı davransa da niyetinin ne olduğunu biliyordum.

Yol boyunca Beykoz'un sabah trafiğinde ilerledik. Boğaz'ın üzerinden yükselen ışık, suyun yüzeyine vuruyordu. İstanbul'un bazı sabahları insana her şeyin yolunda olduğunu düşündüren bir yanı vardı. Oysa ben uzun zamandır hiçbir şeyin yalnızca göründüğü gibi olduğuna inanmıyordum.

Adliye binasına vardığımızda Mert arabayı girişe yakın bir yere park etti. Ben çantamı alırken o da indi.

"Öğlen bir şey yiyecek misin?" diye sordu.

"Bulursam."

"Deniz."

"Mert."

"İnsan gibi yemek ye."

"Sen de insan gibi koruma ol."

Bana öyle bir baktı ki gülmeden edemedim.

"Akşam görüşürüz," dedim.

"Telefonun açık olsun."

"Her zaman açık."

"Bir de bilmediğin insanlardan bir şey alma."

Olduğum yerde durup ona döndüm.

"Ben kaç yaşındayım?"

"Yirmi dört."

"Teşekkür ederim. Ben de biliyorum."

"Rica ederim. O zaman yirmi dört yaşında biri gibi davran."

Elimi sallayıp binaya girdim. Arkama dönüp bakmadım ama Mert'in ben içeri girene kadar beklediğini biliyordum.

Günün geri kalanı, en azından ilk saatlerde, beklediğimden daha sıradan geçti. Birkaç dosyayı inceledim, yapılması gereken işlemlerle ilgili görüşmeler yaptım ve devam eden soruşturmaların durumunu kontrol ettim. Öğlene doğru Cinayet Bürosuyla bağlantılı bir dosya hakkında konuşmam gerektiği için ilgili birime geçtim.

İçeri girdiğimde Ceylan masasının başında oturuyordu. Önündeki dosyaya öyle dikkatle bakıyordu ki yanına yaklaştığımı fark etmedi.

"Kolay gelsin."

Başını kaldırıp gülümsedi.

"Hoş geldiniz, Deniz Hanım."

"Ne inceliyorsun?"

"Şu dosyanın ek raporları geldi. Bir de sabah gönderilen belgeleri kontrol ediyorum."

Yanına oturup evraklara göz gezdirdim. Bir süre işle ilgili konuştuk. Ceylan'la çalışmayı seviyordum. İşini ciddiye alır, bilmediği bir konuda tahmin yürütmek yerine araştırırdı. Üstelik gerektiğinde insanı güldürmeyi de bilirdi.

"Bu arada," dedi bir süre sonra, "bugün biraz erken çıkacakmışsınız diye duydum."

"Rüya'yı alacağım. Ekin'in işi varmış."

"Rüya kaç yaşındaydı?"

"Dört."

"Çok tatlıdır şimdi."

"Çok tatlıdır da biraz fazla konuşur. Geçen gün telefonda bana on dakika boyunca bir oyuncağın neden pembe değil de mor olduğunu anlattı."

Ceylan güldü.

"Çocuk işte."

"Çocuk tabii. Bir de kendince haklı. En sonunda ben özür diledim."

Bir süre daha sohbet ettik. Ardından işlerimize döndük. Öğleden sonra yapılacak birkaç görüşmem vardı ama bunları tamamlayıp Rüya'yı okuldan alabileceğimi düşünüyordum.

O sırada telefonum titredi.

Ekranda Mert'in adı belirdi.

Gereksiz Şahıs: Ofise gelen yeni bir şey yok. Ben buradayım.

Mesajı okuyup telefonu masaya bıraktım. Tam yeniden dosyaya dönecektim ki koridordan gelen sesler dikkatimizi dağıttı. Birkaç kişi hızlı adımlarla ilerliyordu. Ceylan başını kapıya çevirdi, ardından telefonuna baktı.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Bir ihbar geldi galiba."

Bir dakika sonra odanın kapısı açıldı. İçeri giren görevli, konuşmaya başlamadan önce kısa bir nefes aldı.

"Bir vatandaş aramış. Bir kadın cesedi olduğunu söylüyor."

Ceylan ayağa kalktı.

"Nerede?"

Adres verildiğinde görevli ayrıntıları aktarmaya devam etti. İhbarı yapan kişi, kadının bulunduğu yerde çok sayıda mermi olduğunu söylemişti. Cesedin üzerindeki görüntüden tam olarak ne olduğunu anlayamadığını, ancak ortada normal olmayan bir durum bulunduğunu özellikle belirtmişti.

Dosyanın ayrıntılarını dinledikçe yüzümdeki ifade değişti.

"Başka bir şey söyledi mi?" diye sordum.

"Hayır, efendim. Olay yerine ekip yönlendiriliyor."

Çantamı alıp ayağa kalktım.

"Ben de geliyorum."

Ceylan arkamdan seslendi.

"Deniz Hanım, biraz önce erken çıkacağınızı söylemiştiniz."

Kapıya yönelirken durup ona baktım.

"Önce şu işi halledelim. Sonra bakarız."

O sırada telefonum yeniden titredi. Ekin'den mesaj gelmişti.

Ekinoks Hanım: Rüya'yı almayı unutma aşkım. Sabah çok sevindi, bütün gece seninle ne yapacağını anlattı.

İstemeden gülümsedim.

Siz: Unutur muyum hiç? Merak etme, bende.

Telefonu cebime koyup dışarı çıktım.

O an, birkaç saat sonra aynı telefonun beni tanıdığım en önemli insanlardan birine ait bir cesedin başına çağıracağını bilmiyordum.

Bazen bir günün nasıl geçeceğini anlamak için sabahına bakmak yetmiyordu.

Bazen de insanın hayatını değiştiren şey, sıradan bir iş gününde gelen tek bir telefon oluyordu.

🕯

Olay yerine ulaştığımızda çevredeki ekipler çoktan güvenlik şeridini çekmişti. Burası, yerleşim yerlerinden biraz uzakta kalan, çevresinde birkaç eski yapı bulunan genişçe bir alandı. İlk bakışta dikkat çeken şey, yerdeki mermi kovanlarından çok, onların oluşturduğu düzendi.

Bir kadın cesedi yoktu.

Ama birinin burada bulunduğu belliydi.

Tuna Alacahan'ı ilk kez o gün gördüm. Olay yerinin biraz ilerisinde, görevli polislerden bilgi alıyordu. Üzerinde koyu renkli bir mont vardı. Konuşurken karşısındaki kişinin sözünü kesmiyor, anlatılanları dikkatle dinliyordu. Yanında duran kadın ise elindeki notlara bakıyor, arada çevreyi inceliyordu.

"Deniz Hanım?"

Seslenen görevliye döndüm. Olay yeri incelemeden Ceylan da gelmişti. Bana doğru ilerleyip çevreyi işaret etti.

"İlk incelemede cesede rastlamadık. Ancak şu alana bakmanızı öneririm."

Şeridin altından geçip gösterdiği yere yaklaştım. Mermiler rastgele saçılmamıştı. Yerde, bir insan bedeninin bulunduğu yeri çevreleyecek biçimde dizilmişlerdi. Bunun bir tesadüf olmadığı açıktı.

"Kim yaptı bunu?" diye sordum.

"Henüz bilmiyoruz. İhbarı yapan kişi geldiğinde burada bir kadın olduğunu söylüyor. Ancak kendisi de çok kısa süre durmuş. Korktuğunu, bu yüzden uzaklaştığını belirtmiş."

"Cesedi gördüğünden emin mi?"

"Evet, Deniz Hanım. Kadını yerde gördüğünü söylüyor. Fakat şu an ceset yok."

Etrafı bir kez daha inceledim. Böyle bir olayda cesedin ortadan kaybolması, zaten başlı başına ciddi bir durumdu. Üstelik mermilerin yerleştirilme biçimi de sıradan bir cinayet mahallinden çok, birinin özellikle görülmesini istediği bir şeyi işaret ediyordu.

Arkamdan gelen sesle döndüm.

"Başkomiser Tuna Alacahan."

Elini uzattı. Tokalaştık.

"Cumhuriyet Savcısı Deniz Aksoy."

"Dosyayı telefonda kısaca aktardılar. Cesedin kaldırılmış olma ihtimali üzerinde duruyoruz."

"İhtimalden öte, burada bir ceset bulunduğuna dair yeterince belirti var. Kimin, ne zaman ve nasıl aldığına bakmamız gerekiyor."

Tuna başını salladı.

"Katılıyorum. Çevredeki kameralar inceleniyor. Giriş çıkışları da kontrol ediyoruz."

Yanımızdaki kadın konuşmaya dahil oldu.

"Aslı Karaca. Kriminal laboratuvardan geliyorum."

Kendisiyle tokalaştım.

"Normalde laboratuvardan çıkmadığınızı duydum."

Aslı kısa bir an etrafına baktı.

"Normalde bu şekilde bir olayla da karşılaşmıyoruz, savcım."

Sesinde kendini beğenmişlik yoktu. Yalnızca gördüğü şeyin tuhaflığını anlamaya çalışan birinin sakinliği vardı.

"Burada incelenmesi gereken çok şey var," diye devam etti. "Mermilerin konumu, üzerlerindeki izler ve çevrede bulunabilecek diğer deliller… Laboratuvara gönderilmeden önce olay yerinin tamamını değerlendirmek istedim."

"İyi yapmışsınız."

O sırada Mert yanıma geldi. Tuna'yla kısa bir selamlaşmanın ardından bana döndü.

"İyi misin?"

"İyiyim."

"Bir şey olursa haber ver."

"Buradayım, Mert."

Bana bakışından, söyleyecek daha çok şeyi olduğunu anladım ama uzatmadı. Biraz geride durup çevreyi kontrol etmeye başladı.

Ceylan ise yere çömelmiş, mermilerin bulunduğu alanı inceliyordu. Birkaç dakika sonra başını kaldırıp bize seslendi.

"Deniz Hanım, Başkomiserim. Buraya bakar mısınız?"

Yanına gittik.

"Şurada bir farklılık var," dedi. "Mermilerin dizilimi aynı biçimde devam etmiyor. Şu bölümde boşluk oluşmuş."

Tuna eğilip gösterdiği yeri inceledi.

"Bir şey alınmış olabilir mi?"

"Olabilir. Ama yalnızca bu görüntüye bakarak kesin konuşamam."

Aslı çantasından gerekli ekipmanı çıkardı. Bir süre boyunca kimse konuşmadı. Herkes farklı bir ayrıntıya odaklanmıştı. Ben de mermilerin oluşturduğu şekle bakarken aklımdan geçen ihtimali bir türlü uzaklaştıramıyordum.

Birisi burada bir kadın öldürmüş olabilirdi.

Sonra cesedi almıştı.

Ama mermileri bırakmıştı.

Neden?

Cesedi ortadan kaldırmak istiyorsa neden bu kadar dikkat çekici bir iz bırakmıştı? Birini korkutmak için miydi? Bir mesaj vermek için mi? Yoksa bütün bunların bizim yanlış yere bakmamız için hazırlandığı bir düzenek olma ihtimali de var mıydı?

"Çevreyi genişletelim," dedim. "Yalnızca cesedin bulunduğu alanla yetinmeyin. Giriş çıkış güzergâhlarına, çevredeki yapılara ve araç izlerine de bakılsın. Cesedi buradan alan kişinin ne kadar zamanı olduğunu anlamamız gerekiyor."

Tuna ekiplere gerekli talimatları verirken ben yeniden olay yerine döndüm. Bu dosyanın cevabını bulmak istiyordum. Daha ilk dakikalardan itibaren içime yerleşen huzursuzluğun sebebini tam olarak açıklayamıyordum ama bu olayın sıradan bir cinayet olmadığını hissediyordum.

Telefonum çaldığında saate baktım.

Rüya'yı almama daha vakit vardı. Yine de işi uzatırsak geç kalabilirdim.

Arayan Ekin değildi. Ekranda Ceylan'ın adı yazıyordu. Başımı kaldırdığımda birkaç metre ötemde benimle aynı alanda çalışan Ceylan'ı göremedim. Muhtemelen ekiplerin bulunduğu diğer tarafa geçmişti.

Telefonu açtım.

"Alo, Ceylan?"

"Deniz Hanım, bir dakika bakabilir misiniz?"

"Neredesin?"

"Şu an bulunduğumuz alanın biraz ilerisindeyim. Bir şey fark ettik."

Sesindeki değişiklik dikkatimi çekti.

"Ne buldunuz?"

"Cesedi."

Bir an duraksadım.

"Ne?"

"Cesedi bulduk, Deniz Hanım. Buradan çok uzak olmayan bir yerde."

Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes aldım. En azından ceset bulunmuştu. Şimdi yapılması gereken, kadının kimliğini belirlemek ve olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaktı.

"Tamam. Geliyorum."

Telefonu kapatıp Tuna'ya döndüm.

"Ceset bulunmuş. Ceylan haber verdi."

Birlikte gösterilen yere ilerledik. Alanın çevresi yeniden güvenlik şeridiyle kapatılmıştı. Olay yeri inceleme ekipleri çalışmaya başlamış, fotoğraflar çekilmişti. Cesedin bulunduğu noktaya yaklaştığımda yüzümdeki ifade istemsizce değişti.

Kadın yerde yatıyordu. Çevredeki ekipler dikkatle çalışıyordu. Cesedin yakınında bazı bulgular vardı ancak ilk bakışta bunların ne anlama geldiğini söylemek mümkün değildi. Aslı da yanımıza gelip incelemeye katıldı.

"Kimliği bulundu mu?" diye sordum.

Ceylan elindeki küçük delil poşetini gösterdi.

"Üzerinden bir kimlik çıktı. Şimdilik kesin kimlik tespiti için gerekli işlemlerin yapılması gerekiyor ama kartın üzerinde Ekin Başaran yazıyor."

Ceylan'ın elindeki kimlik poşetine bakıyordum.

Ekin Başaran.

İsim, zihnimin içinde dönüp duruyordu. Birkaç saniye önce duyduğum iki kelime, sanki bir başkasının ağzından çıkmış, yanlışlıkla benim kulağıma ulaşmıştı. Öylece duruyor, söylenenleri anlamlandırmaya çalışıyordum. Ekin Başaran. Kızıl saçlar. Bir kadın cesedi.

Hayır.

Başımı hafifçe iki yana salladım. Bunun bir anlamı olmalıydı. Ekin'in soyadını taşıyan başka bir kadın olabilirdi. Kimlikler karışmış olabilirdi. Saçları boyalı olabilirdi. Herhangi bir şey olabilirdi ama yerde yatan kadın Ekin olmamalıydı.

"Emin misiniz?" diye sordum.

Sesim bana ait değilmiş gibi çıkmıştı.

Ceylan'ın yüzündeki ifade değişti. Elindeki poşeti biraz daha dikkatli tutarak bana baktı.

"Deniz Hanım, henüz kesin kimlik tespiti yapılmadı. Ama üzerinden çıkan kimlik bu."

"Saçları ne renk?"

Ceylan bir an duraksadı.

"Kızıl."

Gözlerimi cesede çevirdim. Birkaç metre ötemdeki kadın hareketsiz yatıyordu. Etrafında çalışan görevliler, fotoğraf çekiyor, buldukları delilleri kaydediyor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Herkesin yapması gereken bir işi vardı. Herkes bir şeylerle meşguldü.

Bense olduğum yere çakılmıştım.

Ekin'in saçlarını düşündüm. Küçükken annesi saçlarını ördüğünde okula nasıl geldiğini, ortaokulda bir gün saçlarını kısacık kestirip bütün gün aynaya baktığını, yıllar sonra kızıl renge boyattığında bana gönderdiği fotoğrafı hatırladım. Fotoğrafın altına da, Nasıl olmuşum, dürüst ol ama kırılmam, yazmıştı. Ben de ona dünyanın en kötü kuaförüne gitmiş gibi göründüğünü söylemiştim. Bir saat boyunca benimle konuşmamış, sonra ilk arayan yine kendisi olmuştu.

Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı.

Telefonum çaldı.

Ekrana baktığımda Ekin'in adını gördüm.

Bir an için dünya yeniden yerine oturdu. İçimdeki bütün sesler sustu. Telefonu öyle hızlı açtım ki parmağım ekrana iki kez dokundu.

"Alo?"

Karşıdan cevap gelmedi.

"Ekin?"

Hattın diğer ucunda belli belirsiz bir uğultu vardı. Sonra arama kesildi.

Telefonu kulağımdan indirmedim. Birkaç saniye daha bekledim. Sanki yeniden konuşacakmış gibi, sanki az önce yanlışlıkla aramayı kapatmış da şimdi beni geri arayacakmış gibi ekrana baktım.

"Ekin, hadi..." diye fısıldadım.

Ne söylediğimi kendim bile anlamadım.

"Deniz Hanım?"

Tuna'nın sesi geldi ama ona dönmedim. Telefonun ekranına bakmaya devam ediyordum. Ekin'in adının altında aramanın sona erdiğini gösteren yazı duruyordu.

Onu geri aradım.

Telefon çaldı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Açan olmadı.

"Ekin, aç şu telefonu."

Sesim bu kez biraz daha yükselmişti. Başparmağım ekrana basılı duruyordu. Arama sonlandığında yeniden aradım. Bir kez daha. Sonra bir kez daha.

"Deniz."

Bu kez Mert'in sesini duydum.

Başımı kaldırmadım.

"Deniz, bana bak."

Birinin omzuma dokunduğunu hissettim. İrkilerek geri çekildim. Mert'in yüzünü gördüğümde gözlerimin yanmaya başladığını fark ettim. Ama ağlayamıyordum. Sanki bedenim ne yapması gerektiğini unutmuştu.

"Ekin'i aradım," dedim.

Mert bir şey söylemedi.

"Telefonunu açmıyor."

Sesim gittikçe küçülüyordu. Telefonu ona uzatacak gibi oldum, sonra vazgeçip yeniden kendime çektim.

"Biraz önce aradı beni. Aradı, Mert. Telefonum çaldı. Ekin aradı."

Mert'in yüzündeki ifade değişti. Önce telefonuma, sonra arkamdaki cesede baktı. Söyleyecek bir şey bulamıyordu.

"Yanlışlıkla aramıştır," dedim hemen. "Belki cebindeydi, belki... Bilmiyorum. Bir şey olmuştur. Telefonu bozulmuştur belki."

Kelimeler ağzımdan birbirine karışarak çıkıyordu. Bir yandan kendime açıklama yapıyor, bir yandan da karşımdaki insanların beni dinlemesini bekliyordum. Sanki biri birazdan gelip yanlış anladığımızı söyleyecekti. Kimlikteki isim başka birine ait olacaktı. Ekin evinden çıkıp arayacak, bana neden açmadığımı soracaktı.

Böyle olmalıydı.

"Deniz Hanım, iyi misiniz?"

Aslı'nın sesini duydum. Bana yaklaşmıştı. Normalde sakin görünen yüzünde endişe vardı. Ceylan da yanımıza gelmişti. Tuna birkaç adım geride duruyor, bir yandan ekiplerle ilgilenirken bir yandan beni gözlüyordu.

"Bir yere oturalım mı?" diye sordu Aslı.

Cevap vermedim.

Mert koluma girdi.

"Gel, arabaya geçelim."

"Hayır."

"Deniz..."

"Gitmem lazım."

Nereye gitmem gerektiğini bile bilmiyordum. Yine de burada duramayacağımı düşünüyordum. Belki de durursam önümdeki gerçeği kabul etmek zorunda kalacaktım.

"Ekin'i bulmam lazım," dedim.

Mert'in eli kolumda biraz daha sıkılaştı.

"Tamam. Önce arabaya geçelim, olur mu?"

"Rüya..."

Kelime ağzımdan çıktığı anda sustum.

Rüya.

Dört yaşındaki bir çocuk. Annesinin akşam eve gelip gelmeyeceğini bilmeden, okuldan alınmayı bekleyen küçücük bir kız.

Bugün onu ben alacaktım.

Annesi bana mesaj atmıştı. Benden rica etmişti. Rüya'yı okuldan alabilir misin? demişti.

O sabah hiçbir şeyden haberi yoktu. Ben de hiçbir şey bilmiyordum. Şimdi ise onun annesinin cesedinin karşısında duruyordum ve ne yapacağımı bilmiyordum.

Nefes almaya çalıştım ama göğsümün ortasında bir ağırlık vardı.

"Rüya'yı kim alacak?" diye sordum.

Mert yüzüme baktı.

"Annen alacak. Merak etme."

"Annem bilmiyor."

"Ben ararım."

"Hayır, ben..."

Cümlemi tamamlayamadım.

Mert beni olay yerinden uzaklaştırırken arkamdan Aslı'nın ve Ceylan'ın seslerini duydum. Tuna da yanımıza gelmişti. Kimse bana soru sormuyordu. Belki de yüzümdeki ifadeden, şu an hiçbir soruya cevap veremeyeceğimi anlamışlardı.

Arabaya vardığımızda Mert kapıyı açtı.

"Otur."

Bu kez itiraz etmedim. Koltuğa oturdum ama emniyet kemerini takmayı bile düşünemiyordum. Ellerim dizlerimin üzerinde duruyordu. Telefon hâlâ avucumdaydı.

Mert kapıyı kapatıp diğer taraftan dolaştı. Şoför koltuğuna oturmak yerine yanıma geçti. Torpidodan bir şişe su çıkarıp kapağını açtı.

"Al, biraz su iç."

Şişeyi bana uzattı.

Elimi kaldırdım ama parmaklarım şişeyi kavrayamadı. Mert bunu fark edince şişeyi tutmama yardım etti. Birkaç yudum içtim. Suyun boğazımdan geçtiğini hissettim ama tadını alamadım.

"Biraz daha."

Başımı salladım.

"İstemiyorum."

"Tamam."

Şişeyi elimden aldıktan sonra yüzüme döndü.

"Deniz, bana bak. Şu an burada benimle oturuyorsun. Biraz dinleneceğiz, tamam mı? Kimse senden hemen bir şey yapmanı beklemiyor."

Ona baktım. Gözlerim dolmuştu ama yaşlar hâlâ yanaklarımdan aşağı inmiyordu.

"Ben onu tanıyorum, Mert."

Mert'in yüzü yumuşadı.

"Biliyorum."

"Sen de tanıyorsun. Biz onu yıllardır tanıyoruz."

"Biliyorum, Deniz."

"Ekin böyle bir şey yapmaz."

Ne söylediğimi tam olarak anlayamadım. Ekin'in ne yapmayacağını bilmiyordum. Böyle bir yerde bulunmayacağını mı, benden habersiz bir yere gitmeyeceğini mi, yoksa aradığında telefonunu açmamak gibi bir şey yapmayacağını mı söylüyordum?

Başımı ellerimin arasına aldım.

"Hayır, bu o değil. Olmaması lazım."

Mert bir süre konuşmadı. Sonra omzuma elini koydu.

"Henüz kesinleşmiş bir şey yok. Bunu biliyorsun, değil mi?"

Başımı kaldırdım.

"Ya oysa?"

Mert cevap veremedi.

İşte o an gözlerimden ilk yaş düştü. Ardından bir tane daha.

Yüzümü çevirdim. Ağlamak istemiyordum. Orada, bir cinayet mahallinin ortasında, görev başındayken kendimi kaybetmek istemiyordum. Yıllardır öğrendiğim bütün mesleki kurallar, bütün soğukkanlılığım, bütün mantığım bir anda elimden kayıp gitmiş gibiydi.

Ama ben yalnızca savcı değildim.

Ben Ekin'in çocukluk arkadaşıydım.

Onunla aynı sıralarda oturmuştum. İlk gençlik yıllarımızı, birbirimize anlattığımız sırları, büyüdüğümüzde kurduğumuz hayalleri biliyordum. Evlendiğinde yanında durmuştum. Ailesini kaybettiğinde onunla birlikte ağlamıştım. Rüya doğduğunda hastane odasının kapısında heyecanla beklemiştim.

Ve şimdi, onun başına ne geldiğini bile bilmiyordum.

Mert cebinden telefonunu çıkardı.

"Anneni arıyorum."

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Ne diyeceksin?"

"Rüya'yı almasını söyleyeceğim. Senin işinin uzadığını söylerim."

"Gerçeği söyleme."

Mert'in parmağı ekranın üzerinde durdu.

"Tamam."

Annemin numarasını bulup aradı. Telefonu kulağına götürürken ben başımı yeniden çevirdim. Konuşmalarını duymak istemiyordum ama sesleri arabada yankılanıyordu.

"Merhaba, Leyla Teyze. Ben Mert."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Deniz yanımda. Biraz işi uzadı, o yüzden Rüya'yı sizin almanız gerekecek."

Annemin ne dediğini duyamıyordum.

"Evet, her şey yolunda. Merak etmeyin."

Mert bana kısa bir bakış attı.

"Hayır, şu an konuşamıyor. Ben size haber veririm."

Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye elinde tuttu.

"Annen Rüya'yı alacak. Sonra eve geçecekler."

Gözlerimi kapattım.

"Teşekkür ederim."

"Teşekkür edecek bir şey yok."

Mert'in telefonu yeniden çaldı. Ekrana bakıp aramayı cevapladı. Kiminle konuştuğunu anlamadım ama kısa bir görüşmenin ardından telefonu kapattı.

"Deniz, birazdan geri dönmemiz gerekecek."

"Ne oldu?"

"Henüz kesin bir şey yok. Tuna bilgi almak istiyor."

Tuna'nın adını duyduğumda başımı kaldırdım. Olay yerinde olduğunu, cesedin hâlâ orada bulunduğunu hatırladım. Birden kendimi kötü hissettim. Herkes çalışıyordu. Bir cinayet işlenmişti. Bir kadının hayatı sona ermiş olabilirdi ve ben burada oturup hiçbir şey yapmıyordum.

Kapıyı açmaya çalıştım.

Mert hemen elini uzattı.

"Bir dakika. Acele etme."

"İşe dönmem gerekiyor."

"Tamam. Ama önce kendine gel."

Derin bir nefes almaya çalıştım. Sonra bir tane daha. Mert yanımda sessizce bekledi. Bana sürekli iyi olup olmadığımı sormadı, sakinleşmem gerektiğini söylemedi. Yalnızca orada kaldı.

Bir süre sonra arabadan indim.

Olay yerine döndüğümüzde Tuna bizi bekliyordu. Elinde bir dosya vardı. Bana baktığında yüzündeki ifade değişti; muhtemelen az önceki hâlimi tahmin edebiliyordu.

"Deniz Hanım, biraz konuşabilir miyiz?"

Başımı salladım.

Mert birkaç adım gerimde durdu. Aslı ve Ceylan da yakınımızdaydı.

Tuna doğrudan konuya girdi.

"Kimlikteki isim sizin tanıdığınız birine mi ait?"

Soruyu duyduğumda yeniden sustum. Cevap vermek için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı.

Tuna bekledi.

"Ekin..." diyebildim sonunda.

Sonra durdum.

Boğazımdaki düğüm büyümüştü.

"Ekin benim çocukluk arkadaşım."

Tuna'nın bakışları bir anlığına değişti. Ardından elindeki dosyayı kapattı.

"Anladım."

"Hayır, anlamadınız."

Sesimin sert çıktığını biliyordum ama kendimi durduramadım.

"Onunla aynı okulda okuduk. Yıllardır tanıyorum. Bugün kızını okuldan alacaktım. Sabah bana mesaj attı. Benimle konuştu. Sonra..." Yutkundum. "Sonra beni aradı."

Tuna'nın yüzü ciddileşti.

"Telefonunuzdan mı aradı?"

Başımı salladım.

"Evet."

"Aramanın saatini biliyor musunuz?"

Telefonumu çıkardım. Ekrana baktım. Arama kaydını bulup ona uzattım. Tuna saate baktı, ardından telefonu bana geri verdi.

"Bu numara size tanıdık geliyor mu?"

"Bu Ekin'in numarası."

Tuna kısa bir süre düşündü.

"Telefonunda sizi arayan numarayı bir kenara not edin, lütfen. Arama kaydını da silmeyin. Hatta mümkünse telefonunuzu kapatmayın; kayıtların korunması önemli."

Başımı salladım.

"Tamam."

Bir süre sessiz kaldık. Tuna bana dikkatle bakıyordu. Soracak başka şeyleri olduğunu biliyordum ama o da şu an cevap vermeye hazır olmadığımı anlamıştı.

"Onu tanıdığınız için bu dosyada çalışmanız sizin açınızdan zor olabilir," dedi sonunda. "Bunu söylemek zorundayım."

"Dosyayı bırakmayacağım."

"Şu an böyle hissetmeniz anlaşılır. Ancak karar verirken sakin olmanız gerekiyor."

Ona baktım.

"Sakin olduğumu söylemedim zaten."

Tuna başını hafifçe salladı.

"Anladım."

O sırada olay yeri incelemeden bir görevli yanımıza geldi. Cesedin bulunduğu alanın fotoğraflarının çekildiğini, gerekli örneklerin toplandığını ve cesedin adli tıpa götürülmesi için hazırlıkların başladığını söyledi.

Tuna görevliye gerekli talimatları verdi. Ben ise bir süre daha olduğum yerde kaldım.

Sonra Aslı yanıma geldi.

"Deniz Hanım..."

Başımı ona çevirdim.

"İsterseniz adli tıpa geçelim. Cesedi görmek isterseniz yanınızda olurum."

Bir an yüzüne baktım.

Cesedi görmek.

Bu iki kelimeyi zihnimde tekrarladım. Bir yanım gitmek istemiyordu. Orada yatana gerçekten Ekin olup olmadığını öğrenmekten korkuyordum. Ama diğer yanım, belirsizliğin içinde beklemeye daha fazla dayanamıyordu.

"Kimliği kesinleşti mi?" diye sordum.

"Henüz değil. Gerekli incelemeler yapılacak."

Başımı salladım.

"Tamam. Gideceğim."

Aslı bana bir kez daha baktı.

"Yalnız gitmek zorunda değilsiniz."

Bunun üzerine ilk kez ona gerçekten baktım. Beni tanımıyordu. Ben de onu birkaç saat önce tanımıştım. Buna rağmen sesinde, bir insanın zor bir anda duyabileceği türden bir anlayış vardı.

"Teşekkür ederim," dedim.

Aslı hafifçe başını sallayıp yanımdan ayrıldı.

Tuna ekiplere son talimatlarını veriyordu. Mert yanıma geldi ve omzuma dokundu.

"Ben de geliyorum."

İtiraz etmedim.

Olay yerinde yaklaşık kırk beş dakika daha kaldık. Bu süre boyunca cesedin taşınması için gerekli işlemler tamamlandı, deliller kaydedildi ve ekipler raporlarını hazırladı. Her geçen dakika bana daha uzun geliyordu. Bir ara telefonuma baktım. Annemden bir mesaj vardı.

Annişim: Rüya'yı aldım, eve gidiyoruz. Sen işini hallet, merak etme.

Mesajı okudum ama cevap yazamadım.

Rüya'nın annesi olup olmadığını bilemediğimiz bir kadın, birkaç metre ötemde bir ceset torbasının içinde taşınmaya hazırlanıyordu. Hayatın bu kadar kısa bir süre içinde böylesine tuhaf bir hâle gelmesini aklım almıyordu.

Ceset sonunda araca alındığında gözlerimi başka tarafa çevirdim. Hazır değildim. Ne göreceğimi bilmiyordum. Ekin'in yüzünü görürsem ne yapacağımı, gerçekten o olduğunu öğrenirsem nasıl ayakta kalacağımı bilmiyordum.

Ama gitmek zorundaydım.

Tuna yanıma geldi.

"Adli tıpta görüşürüz, savcım."

Başımı salladım.

"Tamam."

Mert arabaya doğru yürürken Aslı da kendi aracına yöneldi. Ben son kez olay yerine baktım. Yerdeki mermi izleri hâlâ oradaydı. Biraz önce bütün sorularımızın cevabını bulabileceğimizi düşündüğümüz alan, şimdi yalnızca cevapsız sorular bırakıyordu.

Ceset götürülüyordu.

Ama geriye kalan her şey hâlâ yerli yerindeydi.

Ve ben, birazdan gerçekten Ekin olup olmadığını öğreneceğim o kadının yüzüne bakmak zorundaydım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18