6. bölüm · MÜHÜRLÜ GEÇMİŞİN PEŞİNDE

Bölüm 6

aişe hüma

Bölüm 6Sabahın ilk ışıkları "Sessiz Fener" hanının küçük, tozlu penceresinden içeri süzüldüğünde odada ahşap kokusuna karışmış hafif bir soğukluk vardı. Hüma gözlerini yavaşça açtı; Elowen’ın gece boyunca uyguladığı şifalı merhemler sayesinde yüzündeki o acı dolu renk yerini daha sağlıklı bir canlılığa bırakmıştı. Ancak harekete geçtiği an sargılı böğründeki hafif sızı kendini hissettirdi.Valer, gecenin başından beri kapının kenarında kılıcına dayanmış vaziyette duruyordu. Hüma’nın kıpırdadığını fark ettiği an bakışlarını pencereden çekip ona döndü."Uyanabildin nihayet," dedi Valer, sesindeki o her zamanki alaycı tonu korumaya çalışarak ama gözlerindeki rahatlama açıkça okunuyordu. "Seni oğlak gibi taşımaktan omuzlarım çürüdü zaten. Yürüyebilecek misin, yoksa seni bir atın arkasına çuval gibi bağlamamı mı istersin?"Hüma yatakta yavaşça doğruldu, böğrünü hafifçe tutarak Valer’e dik dik baktı: "Sen önce kendi omuzlarına bak ukala. Kendi başımın çaresine bakarım, tek bir adımımda bile sana muhtaç değilim."O sırada Elowen çantasını toparlarken araya girdi: "Tartışmayı kesin de Hüma’nın yarasına bakalım. Merhem kanamayı durdurmuş ama tamamen iyileşmiş değil. Yine de bir şeyler yiyip güç toplamanız şart."Layra masanın üzerindeki haritayı rulo yapıp sırt çantasına koydu. "Geceyi kazasız atlattık. Şimdi aşağı inip hızlıca bir şeyler yiyeceğiz, ardından hemen yola çıkacağız."Ben pelerinimin kapüşonunu gözlerime kadar indirip ekibin ortasına geçtim. Birlikte odadan çıkıp alt kata, hanın yemek salonuna doğru inen ahşap merdivenlerden yürümeye başladık. Hüma, Valer’in tüm itirazlarına rağmen dik durmaya çalışıyor, adımlarını sağlam atmak için kendini zorluyordu.Alt kat, sabahın bu erken saatinde yola çıkmaya hazırlanan tüccarlar, köylüler ve seyyahlarla doluydu. Odadaki ocaktan yükselen odun kokusu ve taze pişmiş çorba buğusu havayı kaplamıştı.Layra’nın işaretiyle salonun en kuytu, gölgede kalan masalarından birine geçip oturduk. Hancı masamıza sıcak çorba, taze ekmek ve peynir getirirken, hemen yanımızdaki masada oturan iki pelerinli seyyahın yüksek sesle konuşmaya başlamasıyla ortamlardaki uğultu anlığına bizim için yok oldu.Sakallı seyyah elindeki ahşap kupayı masaya bırakıp karşısındakine doğru eğildi:"Duymadın mı sanki? Dün gündüz vakti Solos Sarayı’nın en kilit noktasında inanılmaz bir şey yaşanmış! Kral Manon... Ölmüş!"Masamızda bir anlığına zaman durdu. Elowen’ın kaşığı kasede asılı kaldı. Valer hafifçe arkasındaki masaya kulak kabarttı. Ben ise pelerinimin altında nefesimi tutup donakaldım.Diğer seyyah şaşkınlıkla kaşlarını çattı: "Ne diyorsun sen?! Gün ortasında mı? Kral Manon gibi bir adam nasıl ölebilir?""Gündüz vakti Bıçak Sırtı Kayalıkları’ndaki devriye gezisi sırasında olmuş," dedi sakallı seyyah sesini düşürerek. "At falan değil dostum... Söylenenlere göre yalnız kaldığı o an arkasından biri yaklaşmış ve adamı güpegündüz o uçurumdan aşağı itmiş! Metrelerce yükseklikteki kayalıklara çakılmış. Kurtulma şansı yokmuş."Aria ve Reno bakıştılar. Layra’nın zümrüt yeşili gözlerinde derin bir şüphe belirdi.Gündüz vakti... Biri Manon’u arkasından iterek o uçurumdan aşağı atmıştı. Yıllardır krallığı korkuyla yöneten babam sandığım kral, gündüzün ortasında bir cinayete kurban gitmişti. Acımış mıydı? Bilmiyordum.İkinci seyyah fısıltıyla sordu: "Peki kim yapmış? Kim cüret edebilir böyle bir şeye?"Sakallı seyyah etrafı süzüp devam etti: "Kimse bilmiyor. Ama olay yaşanır yaşanmaz Muhafız Komutanı Hilara hemen kontrolü ele almış. 'Kralımızın son emridir' diyerek taç odasını mühürletmiş ve tahta kendisi geçmiş! Bütün krallıkta Hilara’nın kraliçeliği ilan ediliyor."Hüma çorbasından bir kaşık alıp sırtını ahşap duvara yasladı. Yüzündeki ciddiyetle Layra’ya baktı: "Gündüz vakti uçurumdan itilmiş bir kral... Ve hemen ardından tahta oturan bir Hilara. Kulede bize Manon sarayda bile değil derken aslında adamın sonunun geldiğini biliyordu desene."Elowen fısıldayarak öne eğildi: "Yani... Manon’u uçurumdan aşağı iten kişi bizzat Hilara olabilir mi?"Valer kılıcının kabzasını sıkarak mırıldandı: "Sarayda kralın arkasına kadar yaklaşıp onu kimsenin ruhu duymadan o uçurumdan itebilecek kaç kişi var ki? Muhafızların başındaki kişi olarak bunu yapabilecek tek isim Hilara. Adamı ortadan kaldırıp krallığı kendi eline aldı."Aria başıyla onayladı: "Hilara’nın kuledeki o rahat tavırları, Eliza’yı canlı istemesi... Hepsi oturuyor. Manon öldükten sonra kendi tahtını sağlamlaştırmak için Eliza’ya ihtiyacı vardı ya da onu tamamen kontrolü altına almak istiyordu."Reno belindeki kimyasal tüplere dokundu: "Adam gündüz vakti itilerek öldürülüyor ve saatler sonra Hilara tahta geçiyor. Bu bir tesadüf olamaz. Hilara bu darbeyi adım adım planlamış."Layra elindeki bardağı masaya yavaşça bıraktı. Gözlerindeki kararlılık her zamankinden daha keskindi: "Manon’u o uçurumdan kimin ittiği artık hemen hemen belli... Hilara bu cinayetle tahtı gasp etti. Eliza’nın elindeki bu belge ise sadece bir soy kanıtı değil; Hilara’nın kurduğu bu kanlı tahtı ve sahte kraliçeliğini yıkan en büyük gerçek."Layra’nın son sözleri, masanın üzerindeki o ağır havayı daha da keskinleştirdi. Dışarıda rüzgâr hanın ahşap kepenklerini çarparak esiyor, alt kattaki diğer müşterilerin uğultusu derinlerde bir arka plan gürültüsü gibi kalıyordu.Pelerinimin kapüşonunu biraz daha geriye çekip elimdeki mühürlü fermanı sırt çantama yerleştirdim. Zihnim bir fırtına gibi çalkanıyordu. Manon... Yıllarca arkasında bıraktığı gölgeyle içimizi ürperten, krallığı demir bir avuçla sıkan adam; gündüz vakti bir uçurumun kenarında, arkasından itilerek can vermişti. Ve o tahtın yeni sahibi, muhafızların başında duran Hilara’ydı.Hilara’nın o kuledeki soğukkanlı bakışları, sesindeki o sarsılmaz özgüven... Hepsi zihnimde parçalar hâlinde oturdu. Manon’un sarayda olmadığını söylerken, onun bir daha asla saraya dönemeceğini zaten biliyordu. Kralı uçurumdan iten el ister doğrudan ona ait olsun, ister verdiği bir emrin sonucu olsun; kraliçelik tacını giymek için kanlı bir patika çizmişti."Daha fazla burada kalamayız," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Hilara tahta geçtiyse, gücünü pekiştirmek için ilk iş sınır beldelerindeki devriyeleri iki katına çıkarmak olacaktır. Benim varlığım, onun sahte kraliçeliği üzerindeki en büyük tehdit."Hüma masaya tutunarak yavaşça ayağa kalktı. Yüzü hâlâ biraz solgundu ama gözlerindeki o dik başlık ve inat bir an bile eksilmemişti. Valer refleks olarak elini onun dirseğine doğru uzattı ama Hüma hafifçe geri çekilip ona baktı."Kendi dengemi sağlayabiliyorum ukala," dedi Hüma, sesindeki hafif muzip tonla. "Beni sürekli bir cam vazo gibi kollamaktan vazgeç."Valer elini havada sallayıp gözlerini devirdi: "Cam vazo falan değil, devrilirsen gururundan omuzlarımı çürütürsün diye korkuyorum. Yürüyebiliyorsan yürü, arkanda kalma."Elowen ikisinin bu halini görünce hafifçe tebessüm etti ama durumu ciddiyetle toparladı: "Hüma’nın sargıları sağlam ama hızlı koşmamız gerek. Temkinli adımlarla ilerlemeliyiz."Boran devasa kalkanını sırtına astı, Reno belindeki tüpleri son kez kontrol etti. Aria ise hanın penceresinden dışarıdaki patikayı süzüp Layra’ya döndü: "Arka çıkıştan ormana giden patika hâlâ sisli. Tüccarların dikkati dağılmışken çıkmak en doğrusu."
Layra masaya birkaç gümüş para bırakıp öne düştü. Ekip olarak hanın arka kapısından sessizce süzüldüğümüzde, sabahın soğuk ve nemli havası yüzümüze çarptı. Uluorman’ın girişindeki devasa çam ağaçları, üzerimize karanlık gölgeler düşürüyordu.Ormanın derinliklerine doğru adım atarken, adımlarımızın altında ezilen kuru dalların sesi çıtırdıyordu. Yanımda yürüyen ekibe baktım. Hilara’nın orduları, muhafızları ve koskoca Solos Krallığı’nın gücü karşımızdaydı; ama bu sisli patikada yürüyen küçük grup, o sahte kraliçeliği yıkacak tek kıvılcımdı."Karanlık ne kadar derin olursa olsun..." diye fısıldadım kendimkendime.Hüma hemen yanımda yürürken fısıltımı duydu, sargılı böğrüne rağmen hafifçe gülümsedi: "Yıldızların ne kadar parlak olduğunu gösterme vakti Eliza."