6. bölüm · Mühürlü Eşik
6.BÖLÜM: NANELİ ŞERBET VE ÇELİK
Rovarn’ın zihni onu uyanık tutmaya ant içmişti. Yorgun olmasına rağmen zihni canlı, nabzı heyecanlıydı. Uyuyamayacağını anladığında doğrulup zihnini adımlarına yöneltti. Mutfağın yanındaki kileri karanlıkta bulmaya çalışıyordu. Odasının çaprazına doğru birkaç adım atınca kilerin kapısını açabildi. Karanlıkta elini duvarda gezdirmeye başladı; tozlu kabarcıklara sürtünen eli arayıştaydı. Nihayet kumaşı hissedince de diğer elini heybenin askısını çividen çıkartmak için yukarıya doğru uzattı. Heybeyle odadan çıkarken birkaç eşyaya çarpmış olsa da kimse uyanmamıştı.
Yeniden odasına geldiğinde, hâlâ sönmemiş olan kandilin ışığından yararlanarak heybenin içine kıyafetlerini doldurmaya başladı. Bu sırada aklına ilk babası geldi. Bir anlığına durup babasının ne kadar sert tepki vereceğini düşünmeye başladı. Sonra annesinin yüzü düştü aklına; ondan ayrılmak kendisinden bir parçayı kaybetmek gibiydi... Kaçması en kolayıydı onun için ama bu fikir aklından geçtiği anda kendine kızıp düşünceyi susturdu. Kaçmak çok onursuzca olurdu. Heybeye birkaç kıyafet daha koyduktan sonra gözleri dolmuştu. Elindeki kıyafetleri hıncını çıkarırcasına sıkıp bir tarafa fırlattı. Ellerini, buğday tarlasını anımsatan saçlarında gezdiriyordu. Bütün düşüncelerden sonra şu an sadece kendini memnun edememesi gerçeği göğsünü tırmalamıştı. Suskunca yatağına geçip uzandı. O kadar bıkkın uzanmıştı ki uyuyakalmayı hiç de umursamamıştı.
Horoz seslerine bile aldırış etmeden uyurken annesi çoktan uyanmış, heybeyi ve kıyafetleri görmüştü; gözleri yanmaya hazır kıvılcımını bekliyordu. Meva hemen kapıyı örtüp yerdekileri sandığın içine sakladı. Elleriyle ağzını kapamış ne olacağını düşünürken arkadan Rovarn’ın sesi duyuldu:
— Anne, ne yapıyorsun?
Meva arkasını dönerken gözleri çoktan ateş almıştı:
— Kaçacak mıydın?
Rovarn’ın hafif şiş gözleri annesinin hırçınlığı karşısında donuklaştı. Her şeyi nihayet hatırladığında ise, "Hayır, kaçmayacaktım," dedi; ikna edici olmaya hiç çabalamayarak.
Meva sertçe:
— Gidecektin işte!
— Evet gideceğim, dedi Rovarn annesinin karşısına dikilerek.
Meva oğlunun bu sefer çok ciddi olduğunu anladığında geri adım attı.
— Kolgay!
Çaresizliğini sesiyle bastırmaya çalışıyordu. Rovarn panikle fısıldadı:
— Anne, ne yapıyorsun?
Babası çoktan kapıda belirmişti:
— Ne oldu?
Meva sandığa sakladığı heybeyi alıp Kolgay’ın önüne attı:
— Gidecekmiş!
Gözleri merakla Kolgay’a dikilmişti.
Kolgay kısa bir süreliğine oğluna baktı. Yüzü dümdüzdü. Odadan çıkıp kapı girişindeki tahta askılıktan asma kilidi alıp odaya geri döndü. Meva’yı kolundan tutarken yüzü hareketleri gibi hiddetliydi. Meva’yı odadan çıkarttıktan hemen sonra tek kelime etmeden kapıyı Rovarn’ın üstüne kilitledi. Bütün evde kilit sesi yankılandı. Rovarn ise birkaç sefer çok da gür sayılmayacak şekilde bir "Baba" diye seslenmekten başka bir şey yapmadı.
Kolgay mutfağa geçip oturduğunda Meva da arkasından telaşla, "Ne yapacağız? Onu nereye kadar kilitli tutacağız? Bu onu durdurmayacak," diye seslendi. Kolgay sertçe dönüp "Ne yapayım?" dedikten sonra başını yere çevirdi. Meva da tahta masaya dayanıp düşünmeye başladı. Bir eliyle masayı döverek yavaşça ve bastıra bastıra konuşuyordu:
— O haklı. Burada çürüyor; nefesini yenileyip, o kitaplara, ilime aç.
Kolgay’ın gözleri büyüdü:
— Bu konuda en çok şikayet eden sendin.
Meva:
— Biliyorum. Sadece oğlumu kaybetmek istemedim; gözlerini kaçırıp, yine istemiyorum ama bu bencilce.
Kolgay sanki bir anlığına karısı yerine bir yabancıya bakar gibi baktı. Kaşları çatık bir şekilde:
— Sadece bilgelerin yanına gitse iyi tamam ama ben oğlumu tanıyorum. Asıl isteği bu değil. Heves ediyor işte.
Meva rahatça ciğerlerine dolduramadığı nefesi bıkkınlıkla geri bıraktı:
— Hiçbir anlamı yok. Bu sefer daha ciddi, ne yapsak boş.
Birkaç dakika önceki kızgın hali uçup gitmiş, mutfaktan çıkmıştı. Kabul etmenin çaresizliğini yaşıyordu. Kolgay ise biraz mutfağın penceresinden epeyce ileride kalan nehri izledikten sonra soluğu kendisini kapı önüne atmakta buldu.
Dış kapının sesini duyan Rovarn kilitli kapının ardında, parmak uçlarını zeminin sert pürüzlerinde gezdirmekteydi. Kapıya yaslanmış, babasının gidişini bir taş heykel gibi izlemişti. Bütün gün duygularını bir yana terk edip gözlerini yetişebilecekleri yerleri incelemekle meşgul etmeye çalışmıştı. Güneş ışığına kızılın karışmasını da an be an izledikten sonra kitap okumaya karar verdiyse de yalnızca bir paragraf okuyabilince kitabı yanına bıraktıktan sonra aynı şekilde beklemeye devam ediyordu.
Kolgay ise hâlâ eve gelmemişti. Meva kuyunun dibinde çamaşırları yıkarken ailesinin huzuru için bol bol dua etmişti. Gün neredeyse battığında ise bahçede kollarını birbirine dolamış, kocasını gözlüyordu. Uzun bekleyişin ardından hava kibarlığını bozmuş, serinlik sinir bozucu hale gelmişti. Meva, kafasında kıvrılan düşünceler yetmezmiş gibi şimdi de Kolgay’ı merak ediyor, onun için telaşlanıyordu. İçinden oğluyla konuşmak geçse de bunu yapacak cesareti kendinde bulamıyor, elinden odun ateşinin başında oturup Kolgay’ı beklemekten başka bir şey gelmiyordu.
Meva’nın yüzü göğsüne düşmeye başladığında kapının sesiyle irkildi. Kapıyı açtığında Kolgay tek kelime etmeden içeri geçti. Onun sessizliği Meva’yı daha çaresiz bırakıyordu. Ağzından birkaç kelime duymak istercesine sordu:
— Neredeydin bu zamana kadar? Hava da soğudu.
Kolgay, "Nerede olacağım, meydandaydım işte," diye cevap verip suskunluğuna devam etti. Meva, Kolgay’ın karşısına gelip:
— Ne yapacağız peki? Sabahtan beri yemek yemedi. Konuşmadı bile, ben de konuşmaya cesaret edemedim.
Kolgay tozlanmış yüzünü kaldırdı:
— Bilmiyorum...
Karısının sorularından kaçarcasına hızlı adımlarla odasına geçip yatağına uzandı. Meva da kandili söndürüp odaya geçince Kolgay’ı hiç rahatsız etmeden yanına uzandı. Avucunda her an uçmaya hazır bir kuş tutuyormuş gibi hissederken uyumak epey zaman almıştı. Yıldızlar kendini iyice belli ettikten sonra bugün kilidin açılmayacağını anlayan Rovarn da dolabının arka tarafından aldığı poşetteki şekerlemelerle açlığını bastırıyordu. Şekerlemeler yeterli olmuştu zira pek yiyesi de yoktu. Poşeti dolabına geri kaldırdıktan sonra uyku üzerine öyle bir çökmüştü ki kendini yerinden kalkıp yatağına zor attı.
Yaklaşık iki saat kadar uyuduktan sonra sert bir sarsıntı hissetti. Biri onu kolundan tutup, "Kalk hadi," diye doğrultmaya çalışıyordu. Zar zor kendine gelen Rovarn nihayet doğrulunca bu kişinin babası olduğunu anladı. Kolgay elindeki kandille "Kalk, peşimden gel," deyip yürümeye başladı. Rovarn sorgulamadan babasının peşinden gitti.
Kolgay dışarı çıkıp kandili astıktan sonra duvara dayalı duran iki kılıçtan normal dövme çelikten olanı yüzü arkaya dönük şekilde, hiçbir şey demeden Rovarn’a uzattı. Daha sonra daha parlak olan yekpare çelik kılıcı da kendisi aldı. Kılıcın ortasından boylu boyunca uzanan kan oluğu ve çevresinde yaprak işlemeleri vardı; Rovarn bu kılıcı ilk defa görüyordu. Babasının ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken Kolgay kılıçını yelpaze gibi sallamaya başladı. Rovarn da refleksle karşılık veriyordu. Çok kısa sürede babasının hamlesiyle kılıcını düşürmüştü; bileğinin ağrısını belli etmemişti. Kolgay parmaklarını kılıca daha iyi kenetlemişti:
— Gideceksen en azından tutmasını bil.
Rovarn:
— Orası kılıç kullanabileceğim bir yer pek değil.
— Ne yani, elin sadece kitap mı tutsun istiyorsun? O kadar çuval kılıklı olanlardan olmadığını biliyorum.
Soğuğu içine çekip sol ayağını geriye attı.
Bu sefer ilk hamleyi Rovarn yapıp kılıcını kaldırdı. Babasının bilgeler hakkındaki düşüncelerini umursamamaya çalışsa da pek başarılı olamıyordu. Kılıcı ne kadar sert tutarsa tutsun her defasında göz açıp kapayıncaya kadar mağlup oluyordu. Bir süre sonra çelik kılıcın yere çarpma sesine alışıldı. Kılıcı sonunda daha kıvrak kullanabildiğinde babasının kılıcını düşürmeyi başardı. Bu sefer Kolgay aniden Rovarn’ın üzerine atıldı. Kılıcını düşüren Rovarn sırtüstü düştükten sonra kendini savunmaya çalıştı. Neyse ki bu konuda kılıçtan daha iyiydi; babasını alt etmeyi başarmış, hatta kolunu incitmişti. Hemen durup gözleriyle babasının canının acıyıp acımadığına baktı. Babası kolunu tutup gülümsüyordu:
— Bu konuda pek sana göre bir rakip değilim ha, dedi nefes nefese. Ve ekledi: — Gençlik eskide kaldı.
Yerden kalkarken Rovarn’a bugünlük bu kadarın yettiğini ve odasına gidip uyumasını söyledi. Rovarn tam eve girecekken arkadan babası seslendi:
— Kapıyı kilitlemeyeceğim.
Rovarn ise birkaç saniye durakladıktan sonra tek bir kelime etmeden odasına gitti.
Felsan’da karanlık yavaşça aydınlanıyor, yeşilliklerin üzerinden perde kalkıyordu. Meva kahvaltı hazırlamakta, Rovarn ise kalkmış, pencerenin önünde omuzlarını esnetmekteydi. Çıkıp yüzünü yıkarken suyun yansımasından çenesindeki yarayı fark etti. Dün gece bunu hissetmemişti bile. Bir yaranın kendisini bu kadar iyi hissettirebileceğini bilmiyordu. Hemen sonra mutfağa gidip kendinden emin bir şekilde masaya oturdu. Meva’dan da Rovarn’dan da bir ses çıkmıyordu. Rovarn eline kaşığı almış, baş parmağıyla sapını okşuyordu:
— Babam kabullendi, dedi.
Meva sanki bu anı bekliyormuş gibi aniden işini bırakıp Rovarn’a döndü:
— Elimden ne çare gelir ki? Ben de... Ben de kabullendim.
Rovarn’ın yüzünü okşarken devam etti:
— Hem de ondan önce. Bugünün geleceğini biliyordum ve şimdi seni durdurmam.
Ağlamaklı gözlerle arkaya dönüp işiyle uğraşmaya devam etti. Tam bu sırada Kolgay geldi. Rovarn’ı oturmuş görünce rahatladı. Omlet, el yapımı peynirler, bahçeden koparılmış taze yeşillikler ve naneli şerbet... Kahvaltı, evin havasının aksine gayet renkliydi. Kolgay şerbetinin son yudumunu aldıktan sonra masadan kalkıp odadan çıkarken Rovarn’a, kahvaltısını bitirdikten sonra kılıç pratiği için dışarı gelmesini söyledi.
Bundan sonraki haftalar kılıç talimleri ve hoş sohbetlerle geçmişti. Herkeste kabullenmenin rahatlığı vardı sanki. Rovarn bu kısa sürede tabii ki kılıç kullanmayı iyi bir şekilde öğrenememiş ve bu durumdan artık sıkılmaya başlamıştı. Zaten babasının da fazla bir beklentisi yoktu; ona öğretebilecekleri kısıtlıydı.
Rovarn heybesini çoktan hazırlamış, öğle güneşinin en sert vurduğu zamanlarda esasen koyu kahverengi olan ama yer yer siyah yansımaları olan atı fırçalamakla vakit geçiriyordu. Babası da kuyunun arızalanan çıkrığını tamir etmekle meşguldü; neredeyse halletmişti de. Ama bu sırada kafasında dolanan düşüncelerden sıkılmış, işini bırakıp Rovarn’ın yanına gitmişti. Onun biraz atı fırçalamasını izledikten sonra:
— Bu atı alacaksın. Borkat’a biraz para ödedim, yanında gelecek; sağ salim gittiğinden emin olmak için. Mektubu bekleyemeyiz. Annen sana azık hazırlayacak, sen de alman gerekenlerden emin ol.
Rovarn şaşırmış olmasına rağmen atı fırçalayarak babasını dinlemeye devam ediyordu. Kolgay’ın konuşması bittiğinde ise dönüp "Sağ ol baba," dedi. İkisi de duygularını saklamak için gözlerini kaçırıyorlardı. Kolgay’ın adımıyla Rovarn da babasına doğru atılmış ve sıkıca sarılmışlardı. Kısa süre sonra Kolgay kendini geri çekip yaşarmış gözlerle Rovarn’ın kolunu sıktıktan sonra, en azından göz yaşını açığa vurmak istemediği için gitti. Rovarn da yine yaşlı gözlerle ve yorgun bir gülümsemeyle babasının arkasından bakıyordu.
Onun için bambaşka bir hayatın başlama zamanıydı.
