4. bölüm · MÜHÜRLENMİŞ ZİNCİR KURŞUN GEÇİRMEZ
3.BÖLÜM
3.BÖLÜM: MASKELER TAKILSIN, OYUN BAŞLASIN
♪ zazie, adieu tristesse
♪ şebnem ferah, oyunlar
Kalbe basmayı ve bol bol yorum yapmayı unutmayalım.
⛓️🕳️⛓️
Ormar.
Duvarın arkasında tekrar gizlendim.
Ne, Ormar'ın bir çocuğu mu vardı? Yıllar önce beş aylıkken kaçırılmıştı ve büyük ihtimalle ölmüştü.
Bundan kimsenin haberi olduğunu sanmıyordum, yoksa bir şekilde duyardım.
Gerçi orman halkasından birinden bahsediyorduk, ne kadar bilebilirdik ki.
Sigara içmekten vazgeçip aşağı baloya indim.
Ormar'ı tanımıyordum. Sadece yüzünü biliyordum. Konuşmamıştık hiç. Ormar'ın oğlu vardı. Kim tarafından kaçırılmıştı ve yaşıyor muydu?
Bu olayı öğrenmem lazımdı. Ama nasıl öğrenecektim? Ormuelle konuşsam duyduğumu anlayabilir miydi? Ormar'la zaten istesem de konuşamazdım çünkü kendileri konuşmayı tercih etmiyordu.
Değişen müzikle insanlar partnerleriyle dansa kalktı. Vals yapılıyordu. Herkes aynı uyum içinde müziğin melodisiyle bütünleşmiş gibiydi. Ortaya çıkan görüntü estetik bir görsel şölendi resmen.
Gözüm orman halkasına kaydı. Ormuelle dans edersem o sıra konuşarak ağzından laf alabilirdim. Ormar'ı gördüm, elindeki kadehten bir yudum aldı ve gözleri dans eden insanlardaydı. Ormuelle'i aradı gözlerim, ancak bulamadım. Etrafa bakındım ve onu gördüm, onu görmemle telefonla konuşarak hızlıca kapıdan çıktı. Aceleci gözüküyordu. Kahretsin, nereye gidiyordu bu? Ne olacaktı şimdi?
Gözlerimi tekrar Ormar'a çevirdim. Aynı şekilde duruyordu. Onu dikkatlice izledim. Siyah şık bir takım giymişti. Kısa siyah saçları kıvırcıktı ve esmer tenine çok yakıştığı kesindi.
Aklıma gelen fikirle yanına doğru yavaşça adımladım. Onun olduğu masada değil de önündeki masada durdum. Gözlerini üstümde hissettim. Saçımı düzeltir gibi yaparak arkadan ona baktım ve dümdüz bana bakıyordu. Göz göze geldik. Gözlerinin odağı sadece gözlerimmiş gibi oradan çekmedi gözlerini. Kafamı öne çevirdim tekrar.
Valsı izledim. Bir çember yapmışlardı ve herkes partneriyle aynı uyumda dans ediyordu.
Homurdandım ve etrafa bakarak söylenir gibi, "Bir dans etsem fena olmazdı," dedim ve gözlerim onun gözlerinde durdu. Yanına iki adım attım ve gözlerimizi ayırmadan elimi uzattım ona. "Benimle dans eder misin, Ormar?"
Gözlerimden ayrıldı ve ona uzattığım elime baktı, bir an sonra tekrar gözlerime kenetlendi. Ve ağzından o kelimeler döküldü: "Memnuniyetle, Tumarper."
Elimi tuttu ve mekânın ortasına ilerledik. Vals eden diğer insanlar etrafımızda bir çember oluşturmuştu. Biz ise ortadaydık. Ormar ve Tumarper olarak.
Elini belime sardı ve tuttuğu elimi bırakmadan tam olarak sardı. Omzuna yerleştirdim ben de boşta kalan elimi. Kalbim hızlanmıştı. Onun bunu hissettiğine emindim.
Kahverengi gözleri Visam'ın gözlerine benziyordu. Onun gibi bir toprağı aratmıyordu. Visam'ın gözü daha açık renkteydi, elaydı ancak benziyordu işte.
Bir dakika, Ormar yoksa... Olabilir miydi? Visam'ın babası.
Az önce üstünden iki yıl geçti dedi Ormuel. Visam çok küçüktü. Gözleri birbirini andırıyordu ki bunu yakından bakınca anlayabilmiştim.
Bunun düşünmenin şu an sırası değildi. Ondan bu olayı nasıl öğrenebilirdim bilmiyorum ama öğrenmem lazımdı.
Konuşmuyordu ve beni kendine zincirlemişti sadece.
"Adın neydi, Ormar?" dedim konuşma açmak için.
Düz bir ifadeyle, "Bilmem sence," dedi. Bu nasıl bir cevaptı? Alaycı da durmuyordu. Salak mıydı bu adam? Adını soran birine bilmem sence mi denir?
"Nasıl bir cevap bu?" Tuhaf tuhaf yüzüne baktım.
"Nasıl bulursan öyle bir cevap." Ne diyordu bu be?
Bu adam niye böyleydi? İlk defa bir konuşma yapıyorduk onunla ve ağzından çıkan iki üç cümleden belli olmuştu bana kafayı yedireceği. Sakin ve sabırlı ol Buğu. Ben soru sormadıkça konuşmayacaktı herhalde.
"Sen benim adımı tahmin et bakalım." Sahte bir gülümseme yolladım.
"Hmm..." Yüzümü incelemeye başladı. Cevap vermeyeceğini düşünürken ilk defa soru sordu. "Fiziksel olarak anlayabileceğim bir ismin mi var?"
Buğu. Fiziksellikle bir alakası yoktu ama aklıma Visam'ın dediği geldi. "Gözlerin gibi." Gözlerime buğulu demişti. Evet mi demeliydim? Büyük ihtimalle ismimi biliyordu. Hayır dersem ismimi zayıf noktam sanabilirdi.
"Bilmem sence," onu taklit ettim ben de.
Yüzünde bir sırıtış belirdi ama hemen kayboldu. Onu taklit etmeme mi gülmüştü o?
"Bence var." Gözleri saçlarımda gezdi. "Lüle mi kıvırcık mı?" diye sordu.
"Ne?"
"İsmin lüle mi kıvırcık mı?" Dalga geçtiğini düşündüm ama gayet ciddi duruyordu.
"Çok komiksin," dedim gülerek.
Dik dik yüzüme baktı. Çok ciddiydi. Ciddi ciddi ismini lüle veya kıvırcık mı sanmıştı? Salak Buğu, adam seninle dalga geçiyor işte. O ne zaman gülmüş ki kendi şakasına gülecek?
"Değil." Onun gibi ciddi bir ifade yerleştirdim yüzüme.
"Gözlerinle bir alakası var mı?" diye sordu. Gözlerimin en çukuruna bakarken. Onun gözlerinin bir çukuru yoktu çünkü orası içi boş bir kuyuydu, baktıkça baş döndüren.
"Yok." Elini belimden çekip beni hafifçe itti. Tam ne yaptığını anlamaya çalışırken diğer eliyle beni çekerek eline sardı, ardından üstüme doğru gelerek eğilmemi sağladı. Belimi bırakan elini önce belime yerleştirdi, sonra yavaş yavaş bacağıma doğru indirmeye başladı.
Bu pozisyondayken boş kuyu bir şey aradı gözlerimde. Yalan söylediğimi mi sanmıştı? Yalan söyledin zaten Buğu. Küçük çocuk bile fark ediyor, sen hâlâ kabullenemiyorsun.
Dokunuşu hem naif hem bırakmak için bin kurşun atılsa bırakmayacak gibi sertti. Sesi gibi.
Dizimin arkasında duran eli bu sefer yukarı doğru ilerleyerek beni eğildiğim yerden kaldırdı.
Elini tekrar belime yerleştirip ayaklarımızla organize hareket ettik. "Adın Buğu." Biliyordu, hiç şaşırmadım.
"Evet, doğru bildin." Sahte gülümsememle nasıl bir samimiyet yakalayabilirdim bilmiyordum.
"Neden yalan söyledin?" diye sordu bu sefer.
"Ne yalanı?" İnkâr et hemen Buğu, hiç kaçırma.
"Hani gözlerinle bir alakası yoktu."
"Var mı?"
"Var. Gözlerin buğulu," değil. Öyle bir baktı ki kalbimin röntgenini çekmişti resmen. Gözlerinin odağı kalbimde olmamasına rağmen. "Görebilene."
O görmüştü. Ve belki de oğlu.
Sustum, o da konuşmadı. Visam olayını öğrenmem lazımdı dans bitmeden.
"Etrafında doğru düzgün bir adam var mı?"
"Neden?" Bakışlarını değişti.
"Evlenmek istiyorum da." Sen mi Buğu?
"Sen mi?" Kafamı salladım ve ne bu tepki der gibi baktım. "Senin evlenmek isteyeceğini düşünmezdim." Beni ne kadar tanıyordu ki? İki üç cümleden bunu çıkaracaktı. Ne kadar çok bunu sormak istesem de oyunu devam ettirdim.
"Neden ki, kim çocuğu olsun istemez?" Bakışları tuhaflaşmıştı. Evet, yarasına şu an tuz bastığımın farkındaydım.
"Çocuğun olmasını mı istiyorsun?" Yüz ifadesi düzdü, tepkisini inceleyemiyordum.
"Evet. Sen istemez misin bir çocuk? Böyle bıcır bıcır konuşacak, çok tatlı bence." Visam'ı tarif ettim. O da öyleydi.
"Evet," dedi kısık sesle. Bir an duymamıştım, sonra dansı bıraktı. Sustu, etrafı inceledi. Gözlerini benden çekmişti. Masasına doğru ilerlemeye başladı, peşinden gittim ben de.
Bana bakmadan konuştu. "Yok bu arada etrafımda doğru düzgün bir adam."
Belli etmemişti bir şey ama ben yakalamıştım, bir tuhaf olmuştu. Dansı hemen bırakması falan anlamayacağımı mı sanıyordu?
Bir adım arkasından giderken pistten ayrılıp masaların olduğu kısma geldik. Kendi masasına doğru hızla ilerledi ve masada bıraktığı kadehi alıp orman halkasına ilerledi. Hayır ya.
Ben de kendi masama ilerledim ve çantamdan telefonu çıkarıp kişilerimden Matvey'i buldum. Hemen bir mesaj yazdım.
Siz: Çabuk gel.
Siz: Ormar'ın kadehini al, ağzını değdirdiği kısma dikkat et, başka bir şey değmesin.
Matvey: Tamam.
Bir süre sonra baloya giriş yapmıştı. Yaklaşık beş dakikadır Ormar'ı izliyordu. İnşallah tam tersi olmaması için dua ettim. Elimde titreyen telefona baktım. Matvey bir şey yazmıştı, hemen açtım.
Matvey: Abla, nasıl alıcam, adam elinden bile bırakmıyor.
Homurdandım kendi kendime.
Siz: Beni ilgilendirmiyor, o fark etmeden o kadehi bir şekilde al.
Görüldü oldu ve bir şey yazmadı. Ona baktım, sabır dilenir gibi yukarı bakıyordu.
Etrafa bakınırken bir tarafta Şavrisya ve Artemia'nın hararetli hararetli bir şeyler konuştuğunu fark ettim. Yanlarında ise Şavkaris vardı. Tartışıyor gibilerdi.
Aklıma gelen şey ile hızlıca Matvey'e mesaj yazdım.
Siz: Parti çok sakin değil mi sence?
Matvey: Gerçekten eskiden böyle miydi hiç? Şu suratsızlara bak. Eskiden ne eğlenceli geçerdi ya, hep bu baloda bulunmak için can atardık.
Matvey içini dökmüş gibi konuşurken ben de Şavrisya ve Artemia'nın yanına doğru yol aldım. İnsanların arasından geçtikten sonra beni fark ettiler zaten.
"N'oluyor?" diye giriş yaptım.
Şavrisya başını çevirdi diğer tarafa, bana Artemia cevap verdi. "Bir şey yok Tumarper, işine bak sen, konuşuyoruz sadece," dedi, beni göndermeye çalışıyordu.
"Yok, ben Şavrisya yine kıskançlık krizine mi girdi diye soracaktım. Malum kendisi fazlaca kıskanç birisi. Eğer öyleyse Artemia, sorunun asla sende olduğunu düşünme, sorun direkt olarak onda yani," dedim Şavrisya'ya oynayarak. Bir anda kafasını bana çevirdi.
"Ne diyorsun be?" diye üzerime yürümeye çalıştı.
"Gerçekleri söylüyorum." Üzerime gelmesine karşın üstüne yürüdüm ben de. Olduğu yerde durdu. Şavkaris hemen adımladı yanımıza.
Şavkaris elini aramıza koydu ve "Tumarper, hadi işine bak, senlik bir şey yok, hadi," dedi bıkmış gibi. Şavrisya'nın bir kavgasını daha çekmek istemiyordu belli ki.
"Niye, sevgilin gerçekleri duymaya gelemiyor mu? Dur, ben şu an seninle konuştum ya, kesin bunu da kıskanmıştır, içten içe sana ve bana sövüyordur."
Şavrisya ve Şavkaris sevgiliydi. Hatta Şavkaris, Şavrisya için bu rütbeyi almayı kafasına koymuştu. Eğitimlerde gösterdiği performansa hayretle bakıyordum. Vay be derdim, ne büyük bir aşk. Ne zaman böyle büyük bir aşkı bulacağım diye düşünürdüm eskiden.
Şavrisya yüzünü ekşiterek "Ya öff..." dedi ve etrafa baktı, bir an sonra bir masaya doğru ilerleyerek eline bir kadeh aldı ve üstüme doğru yürüdü. "Bak s-"
Şavkaris hemen önüne geçerek elindeki kadehi alıp yere fırlattı. Kırılan bardak mekânda yankılanan tek sesti. Herkesin gözü buraya dönmüştü.
"Bana bak, kendince az önce şovunu yaptın, defol git şimdi," dedi burnundan soluyormuş gibi.
"Ne ima ediyorsun ya sen?" dedim üstüne doğru yürüdüğümün farkında dahi olmadan. Artemia önüme geçince anladım. Beni tutmaya çalıştı. "Bir dakika, bir dakika, ne ima ediyorsun sen, söyle."
"Ormar'la dansından bahsediyorum, neyin şovu he?" Tabii ki ya, neydim şu an akıllarında, Ormar'la dans ederek günün konuşulan ikilisi mi?
"Şov öyle mi? Çağır kendisine sor, kim kime dans etmeyi teklif etmiş," dedim bağırarak. Rezil olacağımı bile bile bağırıyordum salak gibi.
Şavrisya tam etrafa bakınırken Şavkaris, "İti an, çomağı hazırla," dedi ve Ormar birkaç saniye sonra etraftaki kalabalığın içinden çıkmıştı ve yanıma adımlarını atmıştı.
"Sormanıza hiç gerek yok, ben dans etmeyi teklif ettim," dedi geldiği gibi.
Beni savunmuştu. Şu an rezil olduğumu hayal ederken beni savunmuştu.
"Hangi şovdan bahsediyorsun, Şavrisya, kendi şovuna bakmadan," dedi üstüne bir de. Şok oldum.
Sırıttım Şavrisya'ya keyifli bir şekilde ona bakarken. "Bırak şu kıskançlık krizleri Şavrisya, ergen misin, olgunlaş biraz," dedim.
"Ben seni bir olgunlaştırırım," ne ara arka masadaki kadehi aldığını bile anlamadığım şekilde üstüme yürürken Ormar önüme geçti ve elinden kadehi aldı. Bir saniye bile beklemeden hemen iki adım atıp Şavkaris'in kafasında kırdı.
Ortamda birden çığlıklar yükseldi. Ne olduğunu bile anlamamıştım. Ormar kavga ediyordu. Ormar. Emin miyiz?
Ormar tekrar kendi yerine geldiğinde belinden birden silahını aldım ve tetiği çekip havadaki avizeye sıktım. Kopan gürültü ve insanların bağırışmaları kulağıma doldu.
"Kendinize gelin yeter, ne meraklısınız olay çıkarmaya siktiğimin puştları!" Sanki tüm olayı ben çıkarmamışım gibi.
"Diyene bak ya, az önce gelip olay çıkarmak için götünü yırtıyordun," dedi Şavrisya. Evet, yanımdaki şahısın kadehi için.
"Kendinle karıştırdın herhalde," dedi Artemia. O da haklıydı, boş kıskançlık krizi yüzünden Artemia'ya saldırmıştı kesin.
"Sen de öyle izledin değil mi?" dedi Ormar, Şavkaris'e. Ne derdi vardı onunla? Geldiğinden beri ona oynuyordu. Kafasında neden kadeh kırdığını da anlamamıştım.
"Sanane lan, bugün mü aramızdaki olaylara katılasın geldi süs köpeği?" Şavkaris, Ormar'ın üstüne yürüdü.
"Aynen, bugün katılasım geldi orospu çocuğu," Ormar onu taklit etti.
Şavkaris'in damarlarının attığını fark ettiğim an, "Ben sikeceğim ama bunun belasını," deyip Ormar'a sert bir yumruk attı. Ormar yumruğu hissetmemiş gibi elimden silahı kavradığı gibi silahın tersini Şavkaris'in kafasına vurdu.
Silahın darbesiyle Şavkaris düşecek gibi oldu ancak düşmedi, Şavrisya gelip tuttu.
Birkaç saniye sonra Ormar'ın omzuna bir kurşun isabet etti. Kurşunun sahibine baktığımda Şavther elindeki silahla Ormar'ı nişan alıyordu. O sıkmıştı.
Ormar kolunu tutup kendini toparlamaya çalıştı. Elinden hemen silahı aldım ve Şavther'e sıktım. Normalde yapmazdım ama Ormar'la konuşmak için onun güvenini kazanmam gerekti. Bunu da onu koruyarak yapabilirdim.
"ZİNCİR!"
Bomba etkisi yaratan Alastor'un sesiyle hepimiz bakışlarımızı ona döndürdük. Merdivende bize bakıyordu. Ağzımıza sıçacaktı.
Alastor Graves. Zincirin başındaki kişi. Tüm zincir onun ellerindeydi. Zinciri döndürmek de kırmak da, her şey onun elindeydi. Kırılan zinciri o kırmıştır. Dönen zinciri o döndürmüştür. Bu zincir döner, daha çok döner o durdurana kadar.
Yanındaki adam merdivenden aşağı inmeye başladı. "Şavrisya, Tumarper, Şavkaris, Şavther, Artemia, Ormar, takip edin beni," dedi ve balonun çıkış kapısına doğru yürüdü.
Hiçbirimiz bir şey demeden onu takip ettik. İçeride çıkardığımız gürültüden habersizdik. Alastor ciddi ciddi ağzımıza sıçacaktı bu sefer. Kapıda bir VIP minibüs karşıladı bizi. İçine bindik sırayla. Bir yanımda Ormar, diğer yanımda Artemia oturuyordu. Karşımda ise Şavrisya. Ormar'ın karşısında Şavkaris, Artemia'nın karşısında Şavther oturuyordu.
Anlaşılan Alastor sikecekti belamızı. Haklıydı da. Matvey inşallah kadehi alabilmiştir çünkü tüm bu olanlar onun yüzündendi.
Ormar omzunu tutuyordu. Şavther de kolunu. Şavkaris ise alnını tutuyordu. Normalde olsa gülme krizine gireceğim ortam şu an beni geriyordu. Herkeste bir suskunluk vardı.
Araba durduğunda geldiğimizi anladım. Kapı açıldı. Artemia indi. Şavrisya ile aynı anda inmeye çalıştık. Sabır dilenir gibi yukarı baktım ve omuz atıp indim. Arkamdan küfür ettiğini duydum. "Sikeceğim şu kızı da."
Ne? Ne demişti o? Gelsin siksin bakalım.
Arkamı tam dönmüştüm ki Ormar tek eliyle belimi tutup ilerlememi sağladı. Olaylardan yorulmuştu ve bir olay daha kaldıracak hâli yoktu. Ben de yorulmuştum. Sustum bu sefer. Bir şey dememeyi tercih ettim ve ben de ilerledim.
Alastor'un evine gelmiştik. Ne alaka? İçeri girdik ve odasına çıktık. Burdaki ortam balodakinden daha gergindi. Hissiz bir hava vardı. Alastor arkası dönüktü ve biz tam oturacakken, "Size oturun dedim mi?" diye bağırdığında hepimiz yerimizden sıçradık. Başlıyorduk.
Bize döndü, hepimizi sırayla baştan aşağı süzdü ve bir şey demesini beklerken yüzümüze doğru tükürdü.
"Lan ergen misiniz siz, şu hâllerinize bakın, rezil olduk insanlara," diye başladı. Normal bir şey dese de sesi çok gür ve sert çıkardı, zaten sinirli olup bağırınca titriyorduk neredeyse.
"Sadece zincir vardı, dışarıdan kimse yoktu," dedi Şavkaris bir yandan başını tutarken.
Sesini tatlılaştırırdı. "Niye oğlum, zincirdekiler insan değil mi?" Mala anlatır gibi söylemişti. Sesini tekrar sertleştirince, "Koyacağım bir tane ağzına, bir de sabaha kadar elinle ağzını tut," Şavkaris'in titrediğini buradan hissediyordum.
Yanıma baktığını hissediyordum. Hepimizin başı yerde olduğu için kime baktığını hissediyordum sadece. "Ulan sana ne oluyor, sen ara bu salakların içine girer oldun," Ormar'a konuşuyordu.
"Konuda bana da değinilince olayı çözmek için girdim aralarına," dedi Ormar.
"Tüm olayı o başlattı," diye parmağıyla beni işaret etti Şavrisya.
Haklıydı, ben başlatmıştım. Şu an Alastor'a her şeyi ben başlattım demek istiyordum ama yapamazdım. Onlara vicdanlı biri olarak gözükmek istemiyordum ama bu olay her gece başımın etini yiyecekti. Kaç yıldır bu huyuma engel olamıyordum. Her şey benim yüzümden oluyordu ve onları ateşe atmak istemiyordum, benim yüzümden yansınlar istemiyordum ama her seferinde de ilk onları yakardım.
"Üstüme bağıran sendin, nasıl olayı ben başlattım?" dedim kabullenmek yerine. Yapamıyordum, kabullenemiyordum.
"Ne sen—" sözünü yarıda kesti Alastor.
"Yeter, susun. Ben sizi buraya kavga etmeye mi çağırdım?" Sustuk hepimiz.
"Ne bok için kavga ettiğiniz umurumda bile değil. Ben neden kavga ettiniz diye çağırmadım sizi buraya." Devam etmesi için bir şey demedik. "Hepiniz cezalısınız. Bir süre işlerle ilgilenmeyeceksiniz, zincirden uzak duracaksınız."
"Ne kadar süre?" diye sordu Ormar. Şu an içinden hepimize küfürler saydırdığına eminim. Çünkü o işlere çok bağlıydı, bize tatilken ona cezaydı aslında.
"Ben sizi ne zaman çağırırsam o zamana kadar."
Kapı çaldı. Alastor'un bizi buraya getiren adamıydı. "Abi Vincenzo geldi, sen çağırmışsın."
Alastor "Çıkın!" diye bağırınca deprem oldu sanmıştım. Bir şey demedik ve sırayla çıktık. Vincenzo ise ardımızdan içeri girdi.
Kapıda arabalarımızın geldiğini gördüm. Herkes arabaya bindi ve ben de tam binecekken Ormar'ın yanına gittim. Arabasının kapısını açıp tam binecekken ona seslendim. "Ormar."
Durdu ve bakışları bana döndü. Yanına gittim hemen. "Şey diyecektim... Sağ ol."
"Ne için?"
"Dansı ben teklif etmeme rağmen ben teklif ettin dediğin için, yalanıma ortak olduğun için sağ ol."
Hafifçe başını salladı ve yine arabaya binmeye yeltenecekken çağırdım. "Dur, hemen gidecek misin?"
"Ne yapayım ya?"
"Neden Şavkaris'e vurdun ki?"
"Sevgilisinin kıskanacağını bildiği hâlde yine de başka kızlarla takılıp sohbet ediyorsa sıkıntı Şavrisya'da mı, onda mı?"
"Tamam, haklısın." Ne diyebilirdim ki?
"Bitti mi, gidebilir miyim artık?" Benden mi izin alıyordu?
"Hı hı," dedim ve arabanın önünden çekilip kendi arabama bindim.
Matvey'den mesaj gelmişti.
Matvey: Kadehi aldım.
Matvey: Visam'ın da su içtiği bardağı aldım.
Matvey: Laboratuvara gidiyorum.
Matvey: DNA'ları verdim, yarına çıkar dedi.
Siz: Tamam.
Yazdım ve arabayı sürdüm. Radyodan bir şarkı açtım. Şebnem Ferah, Oyunlar şarkısıydı.
Yola daldım. Oyunlar... Şarkının adı. Ne oyunlar oynayacaktım. Bana ne oyunlar oynayacaklardı.
Bana oynanan oyunlar. Oynasınlar. İstedikleri kadar bana oyun oynasınlar. Ben kendi oyunumdan eminim. Tüm oyunlarım tek bir amaca hizmet ediyor. En tepeye. Gün gelecek Alastor'u yıkıp kendi kraliyetimi kuracaktım. Her şey için. Yaşadıklarım için. Yaşattıkları için.
Bu oyunumdaki en güvendiğim oyuncu maskemdi. Maskeler bu oyundaki tek oyunculardı. Kimse sahneye maskesiz çıkmazdı. Çıkmayacaklardı. Ve ben maskeme olan güvenim sonsuzdu.
Maskeler takılacak.
Maskeler düşecek.
Ve sahne maskesiz oyuncu kabul etmezdi. Yani artık sahne boştu. Bana kalmıştı ve artık benim istediğim oyuncular olacaktı sahnede çünkü artık kukla değil, kuklaları yöneten olacaktım.
"Yüreksiz gözlerin olduğu bu yerde
Herkes gibi benim de yerim var
Yüzümden gitmeyen acı gülüşte
Hiç sönmeyen yangınların izi var"
Yüreksiz insanlarla dolu olan bir yerde nereye kadar yürekli yaşanırdı? Ben denedim, olmadı. Yüreksiz olmadan yaşanmıyor bu zincirde. Bir dikenli zincirin üstünde yürüyordum. Ya dengemi kaybedip düşüp ölecektim. Ya zincirin acısına dayanamayıp ölecektim. İçimdeki yangın sönmüyordu. Durmadan harlanıyordu. Her tarafa külü sıçramıştı ama yangın devam ediyordu. Belki de hep devam edecekti. Beni küle döndürene kadar.
"Yıktın duvarları yaramı sardın
Yalnızca bildiğim bir şarkı var
Ne iz ne söz eski bir şey kalmasın
Ardında...
İsmi bilinmez bir yerlere yolcuyum
Dikensiz kül olmaktansa kardelen olurum
Bizler büyürken durmaz büyür oyunlar
Bütün oyunlarda herkes kadar benim de payım var"
İsmini bile bilmediğim bir adamla konuşmaya çalışıyordum. Eğer Visam'ın babasıysa ne yapacaktım bilmiyorum. Adını bilmediğim adamı oyunumda nereye koyacaktım mesela. Bir yola çıkmıştım, adını oyunum koymuştum ve içimdeki ses bana o adamda, o çocukta yolundaki ya engel ya yol arkadaşın.
Ormar'dan yol arkadaşı olur muydu? Hiç zannetmiyorum. Olsa olsa önümdeki engel ve en büyük düşmanım olurdu.
Böyle söylüyorsun da onun için Şavther'i vurmadın mı Buğu sen.
Vurmuştum çünkü en azından onunla konuşacağım bir konu olurdu ya da bana soracağı bir soru ama yok, hiçbir şey sormamıştı da konuşmamıştı da.
Ormar çok sinir bozucu biriydi kesinlikle.
"İsmi bilinmez bir yerlere yolcuyum
Dikensiz kül olmaktansa kardelen olurum
Bizler büyürken durmaz büyür oyunlar
Bütün oyunlarda herkes kadar benim de payım var" şarkının en sevdiğim kısmına eşlik ettim.
Dikensiz kül olmaktansa kardelen olurum.
Ben kardelen olmayı tercih etmiştim. Tüm zorluklara rağmen yıkılmayan ve en güzel şekilde açan umuttum.
Dikensiz kül olup herkese uyum sağlamayı asla istemedim. Dikenlerim yoksa ve sadece bir külsem, gün gelir o kül çöpe atılırdı.
Kardelen çiçeği, soğukta karın içinde açan tek çiçektir. Soğuğa ve kara rağmen yıpranmayan, yapraklarını çan gibi açan bir umuttur.
Tüm soğuğun içinde bir umut vardır. Her gecede bir yıldız vardır. Her karanlıkta ise bir aydınlık vardır.
Umutla, hayalle hep vardır o yıldız da aydınlık da. Kendini kaybetme yeter ki. Çünkü insanın sahip olduğu tek şey kendisidir.
Bizler büyürken durmaz büyür oyunlar.
Çocuktan arkadaşlarımla hep oyunlar oynardık. Hâlâ da oynuyoruz.
Arkadaşlarım... Diana, Artemia, Şavther, Dipmor, Şavrisya, Artyom, Tumas, Diprew...
Eski arkadaşlarımla ne oyunlar oynardık. Çok eğlenirdik. Yine bir şey değişmedi, hâlâ oyunlar oynuyoruz. Yine eğleniyoruz; bazen birimiz, bazen bir başkamız.
Oyunlar hep oynandı. Oyunsuz hayat mı olur? Herkesin vardır bir oyunu. Herkesin oyununda vardır hepimizin bir rolü.
Bazen her şeyi bırakıp gitmek istiyordum. Sonra aklıma geliyordu. Sen kötü birisin, hakkın yok mutluluğa.
Ben iyi bir insan değildim. Vicdanım belki... ama ben iyi insan olmak istemiyordum çünkü yapamazdım, biliyordum. Benden iyi insan olmazdı. Ben kötü bir insandım. Ya da bana verilen maske oydu. Vicdanım iyi biriydi ama ben ne kadar iyi biriydim?
Az önceki kavga benim yüzümdendi ve ben iyi insan olup benim yüzümden diyemedim. Asla diyemezdim. Evet, çok demek isterdim ama diyemezdim asla. Susardım hep yaptığım gibi. Bana iyi insan olmayı değil, kötü insan olmayı öğrettiler.
Herkes iyi insan olur ama herkes kötü olmaz dediler.
Hayır.
Herkes kötü insan olur ama herkes iyi olmaz.
Her yoldan geçen kötü olabilir ama her yoldan geçen iyi olmaz. İyi insan gökyüzündeki yıldızlardır. Karanlık dünyaya saçılmış, kendi ışığı olan iyi insanlar.
Herkes kendini iyi sanıyordu. Herkes iyiyse kimdi o zaman o kötüler?
Eve nihayet vardığımda arabadan indim ve çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Üstümdeki kabanı ve çantamı kapının hemen yanındaki askılığa astım. Mutfağa girdim. Su doldurmak için girmiştim ama kendime bir şişe açtım. Kendimi kontrol edemiyordum. İyi bir insan olmak istemiyordum. Kötü bir insan olmaya ise gücüm yetmiyordu, sadece maskem yetiyordu. Yine maskemi takıyordum çünkü kötü olan tek şey oydu, maskeler.
Maskeler ya düşerdi ya takılırdı. Benim hep takıldı ve düşmemeye yeminli. Düşmesin maskem, yoksa iyi insan olmayı kaldıramam, yapamazdım.
Elimdeki şişeyle salona ilerledim. Silüetini gördüm. Uyanıktı yani. İçeri girdiğimde köşedeki raftaki bir çerçeveye bakıyordu. Hemen yanına gittim ve elinden aldım hızlıca.
"Ne yapıyorsun sen?" dedim. Sert çıkıştığımın farkındaydım çünkü ben iyi bir insan olamayacağım. Hayır, buna izin vermemem lazım, yoksa yaşamazsın, ölürsün.
Geri çekildi. Titriyordu. Onu korkuttuğumun farkındaydım ama anılarıma baktığını görünce sinirlenmiştim. Yapamıyordum. Elimde kalanları ve bana ait olanlara dokunulmasını sevmezdim çünkü sadece zarar verirdi dokunuşlar.
Başını yere eğdi, hâlâ titriyordu. "Özüy dilelim," dedi ağzının içinde.
"Dileme," dedim. Yine yenmişti seni Buğu. Bu yüzden Buğu olmaktan nefret ediyordum. Buğu'dan nefret ediyordum.
"Onlar benim anılarım. Elimde kalan tek şey onlar. Onlar benim kırmızı çizgim. O yüzden bağırdım yani. Tamam mı? Hem sen niye uyumadın hâlâ, saat kaç?"
"Abi uyandıydı," dedi. Başı hâlâ eğikti.
"Uykun geliyor mu peki?" Kafasını sağa sola salladı.
"Sana bir şey anlatmamı ister misin?" diye sordum. Hemen kafasını salladı. "Ama beni iyi dinle çünkü bu anlatacağım şeyi hayatın boyunca unutma, tamam mı?"
İçeri gidip iki kart getirdim, biri kırmızı biri mavi olan. Yanına oturup sehpaya koydum kartları. "İkisinin hangi renk olduğunu biliyor musun?"
Parmağını kırmızıya yaklaştırdı ve "Kıymışı," sonra maviye yaklaştırdı, "Mavi," dedi.
"Aferin, doğru." Yüzünü bana döndü. "Bu iki kartla ilgili sana bir şey anlatacağım, bunu hayatın boyunca unutma, tamam mı?" Kafasını salladı ve heyecanlı bir şekilde anlatacağım şeyi bekledi.
"Bu kart kırmızı," kartı elime alarak. "Bu kötülük kartı. Yani hırsızlık yapan, kalp kıran, katil olan, kötü şeyler yapan, insanı üzen davranışlar yapan kişiler kırmızı."
Her insanın ya kırmızıydı maskesi...
Mavi kartı aldım elime. "Bu kart da mavi. Bu ise iyilik kartı. Şöyle birbirine yardım eden, birbirini seven, çevresine saygılı, iyi şeyler yapan kişiler mavi."
Ya maviydi.
"Anladın mı?" Başını salladı ve sehpada ki kırmızı kartı alıp, "Bu kötü," sonra elimdeki kartı alıp, "Bu iyi," dedi.
Anlamıştı. Bu iki kart her insanda olur. Biri maskesi olur, biri gerçek benliği. Bunu da söyleyerek aklını karıştıramazdım. Bunu başka bir ara anlatırdım.
"Şimdi sen insanlar tanıyacaksın hayatın boyunca ve onlara bir kart göstereceksin, ya mavi ya kırmızı. Tamam mı?" Kafasını salladı.
İki kartını masaya bıraktım ve sordum, "Artyom hangi kart, Visam?" Eli kırmızıya doğru ilerlerken yönünü değiştirdi ve maviye doğru gitti. Tam o kartı eline alacakken kırmızıya döndü ve onu aldı eline.
"Artyom kıymışı," dedi. Gerçeği ise mavi yani.
Kartı masaya bıraktığında, "Ben hangisiyim?" diye sordum. Eli mavi karta gitti. İlerledi, ilerledi, onu alır gibi oldu ve yine son anda vazgeçip kırmızıyı eline aldı.
Kırmızı kartı gösterdi bana. Masken kırmızı, benliğin mavi senin de Buğu.
...
Visam'la beraber akşam yemeğimizi yemiştik ve kaldırıyorduk, o da yardım ediyordu. Gün boyunca da bana yardım etmişti ev temizliğinde. Alastor işlerden uzak durma cezası verdiği için sıkıntıdan evi temizleme kararı almıştım. Bu, Visam'la baya eğlenceli bir hâle gelmişti. Çok tatlı ve komik bir çocuktu. En azından beni eğlendirebiliyordu.
Son zamanlarda Artyom'un hep tekken canı neden sıkılmıyor diye düşünürdüm, cevabı belli olmuştu. Bu çocukla sıkılmak mümkün değildi. Çalan kapı ile elimdeki tabağı tezgâha bıraktım ve kapıya baktım.
Kargocuydu. Elindeki zarfa baktı. "Buğu Mendoza?"
"Evet. Benim."
"Size," deyip elindeki zarfı uzattı. Aldım elinden ve iyi günler dileyip gitti. Ben de kapıyı kapattım. Arkamı döndüğümde Visam'la karşılaştım, bana bakıyordu.
"Zarf gelmiş bize," dedim gülerek. Ne zarfı olduğu biliyordum. "İçeri geçip bakalım hadi." Koltuğa oturduğumda o da dizimin yanında bekledi.
Zarfı yırttım ve kâğıdı açıp en sonuna baktım. “Babalık olasılığı en az %99,9’dur. İncelenen erkek, çocuğun biyolojik babası olarak dışlanmamıştır.”
Oydu. Visam'ın babası Ormar'dı.
Visam'a baktım. Gözlerindeki saf bir merak vardı. O saflığında eser bırakmayacaklardı maalesef.
Zincir Visam'a dolamıştı bir kere ve zincirden kurtulamayacaktı.
Oyunumda bir iz kaplamasın dediğim çocuk, oyunumdaki en büyük rolü üstlenmişti artık.
