1. bölüm / 1
Muhtemel AşkYana Yana Kül Olmak
Bölümler 1Şu an: Yana Yana Kül Olmak
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yana Yana Kül Olmak
Endişe bir yok oluşturur.
Endişe, ihtimaller içinde kendini kemirip kemirip yok etmektir.
Endişe korkudur.
İhtimallerden korkmak ya da ihtimalleri önüne geçmek için cesaretlenmektir.
Endişe çabadır; olmayacağını bilerek boşa kürek çekmektir.
Endişeyi ilk tattığım anı hatırlamıyorum, ama en çok hissettiğim an zihnimde bir is lekesi gibi duruyor
𖣂
15 Yaz Önce
O zamanlar henüz 9 yaşındaydım; kalbimde hiç anne şefkati görmemiş bir gün bile, babamın elini saçımda hissetmemiştim. O zamanlar babamın bana küs olduğunu düşünürdüm; ilerideki günlerde benimle barışacağını, 9 yıllık küslüğün biteceğini hayal ediyordum.
Ama onun küslüğü hiçbir zaman bitmedi, hep uzadı ve zamanla ben, babamın varlığını annemin hiç hissetmediğim varlığıyla unuttum.
Onlardan geriye kalan tek şey, teyzemin bana verdiği, dünyaya ilk gözlerimi açtığımda benim için canını feda eden annemin ismi ve babamın soyismi oldu. Ne simaları kaldı, ne sesleri, ne de kokuları; hepsi onlar gibi gitti.
Annemin ölümü benim için bir depremdi; geçmişimin olmayan bir dünyada geleceğimin mahvolmasıydı.
Teyzem için enkazın altında sağ kalan bir mucizeydim.
Babam için ise bir yüktüm; depremin nedeniydim. Beni hiç çocuğu olarak görmedi, hep bana geçmişin hatasıymışım gibi baktı. Annemin ölümünden beni suçladı. Ben de bunların gerçek olduğuna inanmak istemezdim; kendimi hep kandırırdım:
“Baba kızgın, sadece mutlu olduğu zaman sevecek. Çiçekleri sevecek, Lali sevecek. O zaman susmayacak Lal, Arin olacak, annesi olacak,” derdim.
Ama bunların hiçbiri gerçekleşmeyecekti; o an anladım. Lal, Lal’di ve hep Lal olacaktı. Asla Arin olamayacaktı; çünkü Arin’i o öldürmüştü. Lal hep susacaktı; çünkü Lal, Arin’in kalbini susturmuştu. Lalin cezası, o kalp gibi susmaktı.
13/07/20010
Güneş, uyanmam için çırpınan bir el gibi gözlerime dokunuyordu; ışınları, yaklaşan gerçeği hatırlatırcasına inatçıydı. Gözlerimi araladığımda, ışık daha acımasızdı; geç kaldığımı yüzüme tokat gibi çarpıyordu. Gözlerim yanarken sırtımı güneşe döndüm, dişlerimi sıkıp sessiz kaldım. Dudaklarımda bir inilti bile yoktu; sesim bile küsmüştü sanki bana.Yanarken bile kalktım.
Yatağımı toplamak benim için bir zorunluluktu; çünkü babanın bana küs kalacağını sanırdım. Oysa bilmiyordum ki ben ne yaparsam yapayım, onun küskünlüğü sonsuzdu. İçimde bir taş gibi ağır duran o hisle yatağı düzelttim; ellerim titredi, ama durmadım.
Küçük odamda bir kafesin içinde volta atan mahkûm gibi turlarken, gözüm aynadaki kıza takıldı. Doğduğumdan beri saçımı neredeyse hiç kesmemiştim; bu yüzden teller diz kapaklarıma kadar uzanıyordu. Tararken saçlarım, ellerime takılan dikenler gibi acıtıyordu. Hep dağınık, hep kırışık gezerdim. Babam bu hâli gördükçe bakışlarını bana saplar, dudaklarını küçümseyerek kıvırır, sesini bıçak gibi bileyleyerek söylerdi: “Kes artık şu saçları, eve bit getireceksin.” Ben ise bunu hep şaka sanırdım. O bakışlara, o sese rağmen gülmeye çalışırdım. Şaka olduğuna inanmak isterdim… Çünkü inanmazsam, yıkılan yine ben olurdum.
Odamda bir mahkum gibi tur attıktan sonra, adımlarımı odamın küçük ahşap kapısına doğru yönelttim. Salona, en sevdiğim diziyi—Winx Club’ı—izlemeye gidecektim. En sevdiğim karakteri Miusa’ydı; onun da annesi yoktu, ama arkadaşları onu teselli ediyordu. Ben ise koca bir okyanusun ortasında, tek başıma yüzüyordum.
Odamdan çıkıp adımlarımı salona doğru uzattığımda mutfaktan bir ses geldi: “Lal!” Adımlarım bir anda durdu. Kulaklarım sesi yakaladı, kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. O yöne bakmadım ama kulaklarım oradaydı; inadıma yenik düşerek o yöne babaya baktım.
O bana bakmıyordu. Tencerelerin üst üste dizildiği, dağınık mutfağın ortasındaki masada oturmuş, otlu peynir yiyordu. Sarı saçları gibi parlayan, buz mavisi gözleri bana dokunmuyordu, ama hâlâ parlıyordu.
Gözlerimin hep babanın buz mavisi gözleri gibi olmasını isterdim; ama benim gözlerim, saçım gibi, kapkaraydı. Teyzem, anneme çektiğimi söylerdi; bu yüzden böyle olduğumu. Haklıydı, çünkü bazen fark etmesem de ben de annemi kendimde görüyordum. Baba bana uzun uzun bakarken, gözlerinde hayranlık vardı; annemi gördüğünü biliyordum, çünkü annemin fotoğrafına da aynı hayranlıkla bakıyordu. Bazen ona bakıp sessizce ağlıyordu; çoğunlukla ise hayran bir şekilde bakıyordu.
Babanın önünde durdum ve titreyen bir sesle “Baba,” dedim, gözlerimin içine bakmasını umut ederek. O ise kısa bir sessizlikten sonra, soğuk ama keskin bir tonda, “Teyzen birazdan seni almaya gelecek, eşyalarını toplama”.Babamın sesi kısa bir pişmanlık dokunuşu taşıyordu; sanki farkında olmadan yumuşamıştı. Babam askerdi; rütbesini bilmiyorum ama benim için her zaman süper kahraman rütbesindeydi. Çoğu zaman uzun saatler işte kalır, o zamanlarda da beni teyzeme gönderirdi. Onun yanında üzüldüğümü fark etmesin diye ağlamazdım; ama teyzemin iki şehir ötede olan evine giden kırmızı, eski arabada yol boyunca sessizce ağlardım. Çünkü bu, benim için küçük bir kıyametti.
Baba hep kısa süreliğine bırakırdı beni, ama bir gün sonsuza kadar bırakacağını biliyordum. İşte o zaman, gerçek kıyametim başlayacaktı.
“Baba,” diye söylendim tekrar, içimdeki küçük korkuyu yutmaya çalışarak.
Baba beni duymazdan geldi. İçimdeki sakin sular, yerini dalgalara bırakmıştı. Gözlerim doldu, ama bunu gizlemeye çalıştım.
“Ne kadar kalacağım?” Sesimin titremesine engel olamamıştım. Baba iri vücudunu doğrulttu, ayağa kalktı ve soğuk bir tonda, “Uzun zaman,” dedi. İşte bu sondu; bu kıyametim, bu felaketim… Bir şansım vardı, babanın beni affetmesine, ama onu da değerlendirememiştim.
Baba mutfağın kapısına yönelmişti. “Baba, uzun zaman olmasın, söz… bir dahakine sessiz olacağım,” dedim. Ayaklarına dolandım, “Baba, bırakma beni,” fısıldadım. Fark etmemiştim ama gözlerimde hapis olan yaşlar çoktan serbest kalmıştı. Baba bana bakmadı; yine önüne bakıyordu. Gözündeki pişmanlığı görebiliyordum, ama elimden bir şey gelmiyordu.
Kapının zili çaldı. Teyzem gelmişti, beni babadan almaya. “B-Baba, ne olur bırakma, beni…” derken, baba çoktan ayaklarını benden kurtarmıştı. Teyzeme kapıyı açmaya gittmişti. Ben de koridordan babaya baktım. Kapının açılış sesiyle dizlerim dayanamayıp yere çömeldi, elimle yüzümü kapattım ve içimden sessizce, “Hayır,” diye fısıldadım. Bunu gerçekleşmesini istemiyordum. Tüm ihtimaller, korkularım, kabuslarım… artık gerçekti.
Sıcak bir kol beni sardı. Teyzemdi. Evimden çıkarmış, kırmızı, eskimiş arabasına koymuştu. Baba da bana veda etmedi, ben de etmedim; ama babanın hislerini, pişmanlığını ve hayata dair eksikliğini kalbimde taşıyordum. O an bir evim yoktu, bir kere daha ailem yok olmuştu. Zaten ben, doğduğum an yok olmuştum.
𖣂
Baba beni severdi, ama bunu asla belli etmezdi. Çünkü bağlandığı birini tekrar kaybetmekten korkardı. Bu sefer bana ateş püskürtüyordu; sözleri sertti ama içi hâlâ pişmanlıktı. Baba, annemi koruyamadığı için kendini suçluyor, içindeki yükü hafifletmek için suçunu bana yüklüyordu. Ama ben buna darılmazdım; baba üzülmesin diye artık ben bile kendimi suçlu bulurdum kendimi.
Annemi doğumda kaybettik; baba deliler gibi aşık olduğu kadını bir anda yitirmişti. Annem öldüğünde baba boşluğa düşmüş, kendini kaybetmişti. Artık o iyi adam yerine yorgun bir adam gelmişti. Teyzem, “Baban annen melek olduğunda onsuzluktan yaşlanmış,” derdi. Ben de gülerek karışık bir hisle, “Ama baba hâlâ çok yakışıklı,” derdim.Şimdi o zamanları düşündüğümde gözlerime seler basıyor.
Annemin ölümü benim için bir depremdi; geçmişim olmayan bir dünyada geleceğimin mahvolması gibiydi. Baba için ise bu felaketin sorumlusu bendim; o depremin enkazı, babaya göre ağır bir yükdüm… Ama teyzeme göre ben bir mucizeydim; akıl almaz, koca bir depremin ortasında sağ kalmış bir insandım. Fakat teyzem bilmiyordu ki, ben aslında doğduğum an yok olmuştum.
Ve o an, bir evim olmadığını, bir ailem olmadığını, aslında doğduğum an yok olduğumu anladım. Bütün dünya sarsılmış, enkaz altında kalmış gibiydim; ama teyzem beni mucize sanıyordu. Hayatımın tamamen değişeceğini, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettim. Belki de ben, baştan beri kaybolmuş biriydim… ama şimdi, bunu kabul etmeliydim.
“Doğduğumuz an kayboluruz; gözlerimiz karadır, ellerimiz titrer, ama enkazın ortasında bile kalbimiz umudu taşır. Evimiz ve ailemiz yoksa, gerçek kıyametimiz, gözlerimizin içindeki sessizliktir; kaybolmuş bir çocuk gibi geliriz dünyaya, ama acının ortasında hayatta kalmayı öğreniriz.”
Şebnem Ferah - Sigara
Bölüm etkileşimi
