3. bölüm · Muhafız.
Bölüm 3: Kördüğüm.
Müzik ile okumanız daha iyi bir deneyim sunar. (Şarkı: READ YOUR DIARY; Måneskin)
Yüzünde tatmin bir ifade oluştu. "Tekrardan memnun oldum, Gölge." bekle, adımı söyledim ve ben hala Gölge miyim? "Daha önce adımı kimse merak etmemişti, fakat sanırım şu anda resmen kaçırıldığım için pek sorun olmayacak." Ben bu cümleyi söyledikten sonra karanlık, yağmurlu ve tenha bir sokağa girdik. "Evet, nasıl olsa senin hakkında çok daha fazla şey öğreneceğiz." Ne? Aklımdaki soruyu dile getirdim, "Ne?" Tam o anda karanlık bir kapıdan içeriye adım attığımı fark ettim. Konuşurken o kadar duygusuzdum ki nereye gittiğimi fark bile etmemiştim. Oda zifiri karanlıktı ve hiçbir şey görmüyordum. Bir el ağzımın içine bir bez parçası tıktı ve konuşmamı engelledi. O elin işi bittikten sonra ondan kurtuldum ve koşmaya başladım. Aklımda tek bir cümle dönüyordu; kaç, kaç, kaç. Koşarken bir bedene çarptım ve karanlıkta bile parlayan o mor gözlerden onu tanıdım. Yüz ifadesi görünmüyordu bile. Arkamdan birinin kollarımı bağladığını gördüm ve çırpınıp bağırmaya başladım. Arkamdaki kalın bir erkek sesi, "Burada kimse seni duyamaz, Gölge." dedi ve beni bir yere doğru ittirdi. Sendeledim ama düşmemek için direndim. Karanlığın içinden Rael'in kısık sesini işittim. "Kahretsin, Vladimir, abartma. Öldüreceksin onu." Vladimir, beni şu an sandalyeye kan akışını durdurmak istercesine bağlayan pislik olmalıydı. Ama ben de o kadar salak değildim. Belki cılızdım ama güçsüz, asla.
Gözüm karanlığa alışmaya başlamıştı ve şimdi adının Vladimir olduğunu öğrendiğim adamın silüetini seçebiliyordum. Adam baya iri yarıydı ama benim için gösterişli bir kas torbasından başka bir şey değildi. Bedenime göre çok büyük bir güçle adamın bacaklarının arasına tekmeyi bastım ve bana dokunamaması için kendimi geri çektim. Vladimir sinirle bana baktı, bakışlarının üzerimde gereksiz fazla oyalandığını hissettim ama pek de umursamadım. Vladimir beni tekrar bağlamaya karar vermişti ve tutuşu o kadar sıkıydı ki acıyla tısladım. Beni bağlamayı bitirdiğinde hareket edemiyordum ve bu çok can sıkıcıydı. Odanın ışığını açıldığında karanlığa alıştığım için gözüm kamaştı ama anında düzeldi. Odada tekrardan onun morlarıyla karşılaşınca tiksintiyle ona baktım.
"Ne istiyorsunuz benden?" diye konuştum ama ağzımdaki bezden dolayı Rael dışında kimse hiçbir şey anlamamıştı. Rael burnundan güldü ve, "Sadece eğlencesine seni kaçırdık, ayrıca çok eğlenceliydi, öyle değil mi Vlad?" Diye dalga geçti. Vladimir denen psikopat ise bana öyle bir öfkeyle bakıyordu ki o öfkenin altında ezilebileceğimi hissettim. "Neyse, konumuz bu değil," dedi Rael ortamı yumuşatamayarak. "Senin burada olma sebebin, bildiğin şeyler." Rael, yaklaşıp ağzımdaki bezi çıkardı ve konuşmama izin verdi. "Size Valnia'da olanları anlatmamı mı istiyorsunuz? Anlatayım o zaman!" diye bağırdım ve doğruca Rael'in mor gözlerine baktım, devam ettim. "Valnia'da normalce işimi yapıyordum, ama mor gözlü bir ucube gelip benle savaştı, kazanamayınca da hile yapıp benim bayılttı ve bu koyduğumun yerine getirdi!" Diye bağırmaya devam edince Vladimir bana yaklaştı ve eliyle çenemi tutup sıktı. "O ucube dediğin adam, senin hayatını elimde tutuyor, bence kelimelerine dikkat etmelisin." deyince çenemi daha çok sıktı. Rael araya girip bana kene gibi yapışan Vladimir'i uzaklaştırmaya çalışıyordu. "Tamam, Vladimir, bırak onu." Ama Vladimir bana öyle bakıyordu ki eğer şu an bağlı olmasam yerde baygın yatıyor olurdum. Vladimir çenemi bırakmadı, tam Rael bağıracakken Vladimir'in yüzüne tükürdüm. Geri çekilen Vladimir'den kurtulduğumda ilk iş kafamı bir elime doğru yatırdım ve çok eskiden kırılan arka dişimle ipi kemirmeye başladım. İp çok ince ve kalitesizdi. Çok kolay bir şekilde kopmuştu ve bu birkaç saniye içinde gerçekleştiği için kimse hiçbir şey anlamamıştı. Sonra ise sağ elimi hançerime götürdüm ve en yakınımdaki Vladimir'e fırlattım. Vladimir'i tam gözünden vurunca bu sefer arkadaki bir adamın boynunu hedef aldım. Son hançerimi büyük bir çeviklikle kullanarak beni bağlayan iplerden kurtuldum. Rael ise etkilenmiş gibi izlerken ona doğru koşup beklemediği bir hareket ile hançerimi boğazına dayadım.
Kaçacak yeri olmadığını anlayan Rael, "Sonum böyle olacakmış demek ki." Omuz silkti. "Eh, işime gelir." dedi. Ölmeyi bekledi ama ben milim kıpırdamayınca mor gözleri hançere kaydı, "Niye öldürmüyorsun, yoksa korkuyor musun?" dedi sesindeki aynı yapmacık alay ile. Bunu demesiyle beraber hançeri indirdim ve geriye doğru bir adım attım. O ise yüzüme aptal bir sırıtış ile bakarken, "Sen o ormanda beni öldürmedin, şimdi ben de seni öldürmüyorum. Borçlu kalmayı pek sevmem, artık ödeştik." dedim ciddi bir sesle. Ama onun sırıtışı kahkahaya dönüştü. "Bana borçlu olmak mı? Ben seni öldürmedim çünkü seninle işim vardı." Burnumdan güldün ve dilimi damağıma vurdum. "Sanırım artık benim de seninle işim var, ama onu ben değil, Ay Birliği halledecek. Sadece haber bekle." dedim ve ona bakmadan odadan çıktım. Rael, daha önce edindiğim hiçbir düşmanıma benzemiyordu. O, kuralları hiçe sayıyordu. Şimdi ise ne yapacağımı veya nereye gideceğimi bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa, o da Rael'den nefret ettiğimdi.
Bana bunu yapmaya nasıl cüret ederdi? Ben, Gece'nin Muhafızı'ydım. Aslında şu anda onun ölmüş olması gerekirdi fakat o hala ayaktaydı ve nefes alabiliyordu. Ama adım kadar emin olduğum bir şey varsa o da Ay Birliği'nin onun mor gözlerini oyacağıydı. Bekle... Neden gözleri mor? Ona bunu sorduğumda aklına hiç iyi şeyler gelmemiş gibiydi. Nasıl olduğunu düşünmedim fakat şu an sorgulama zamanıydı. Bunu eninde sonunda öğreneceğimden az çok emindim zaten.
Geldiğimiz yolları geri dönerken kafam sorularla, düşüncelerle ve düğümlerde doluydu. Sanki beynimin her bir milimi düğümleniyor, aslında çözülebilir olan düğümlere de kördüğüm teşhisi konduğu için asla çözülemezmiş geliyordu ama bu lanet olasıca bir manipülasyondan başka bir halt değildi. Şehrin girişinde bisikletleri bıraktığımız yere geri döndüm ve oradan geçerken "Sırık" diyebileceğim kadar uzun boylu, sarışın bir adamı durdurup nerede olduğumuzu sordum. Nyxoria'daydık, ama Nyxoria'nın neresinde olduğumuz ise muammaydı. Adama daha soramadan arkasını dönüp benden yana bakmadan uzaklaştı. Arkasından göz devirerek baktım. Tam o esnada arkamdan bir ses yükseldi,
"Yolunu mu kaybettin, Gölge'm?" Bekle, ne zamandan beri ben O'nun Gölge'siydim? Bunu imayla söylüyordu. Onun gölgesi olacağımı söylüyordu. Çok beklersin diye geçirdim içimden. Sesli bir şekilde sabır dileyerek arkamı döndüğümde yine aynı "manzarayı" gördüm. Rael buraya nasıl benden önce gelmişti, en ufak bir fikrim yoktu ama bunu ona belli etmeden, "Nyxoria'da olmamız yeterli, ben yolumu bulamazsam kendim çizerim." Genellikle "Gölge" kimliğinde böyle derin cümleler kurardım, aslında o kimliğimde pek konuşmazdım ama şuan da ona göre zaten "Gölge" olduğum için böylesine nutuk atmaktan çekinmedim. Yüzüne o yapmacık alaylı ifadesini yerleştirip yüzüne tezat bir şekilde oldukça ciddi bir ses tonuyla konuştu. "Nutuk atmanın sırası değil, aynı bu yolların güvenli olmadığı gibi." gözleriyle bisikletleri işaret etti. "Atla," Hayır anlamında başımı sallayınca kaşlarını çattı ve, "Bu yollar güvenli değil." diye tekrarladı. Gözlerimi devirdim. "Ben de kendimi koruyabilecek güce sahibim." diye kendimi savundum ve ona tiksintiyle dolu bir bakış attım, pançomu burnumun kemerine kadar çekip tüm hızımla koşmaya başladım. Omzumun üstünden Rael'e bakınca hızım karşısında yarı etkilenmiş, yarı şaşırmış bir yüz ifadesiyle bana baktığını gördüm. Buna karşılık ben de pançomun altında hafif bir tebessümle koşmaya devam ettim. Panço. Tebessüm. Etkilenmek. Bekle, ben neden gülümsüyordum amına koyayım?
