Mihrimah kitap kapağı

1. bölüm / 1

Mihrimah

1. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Fatma Hazantekin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm2.240 kelime · Okuduğun bölüm

MİHRİMAH

Bazı insanlar büyürken çiçek açar, bazılarıysa solmayı öğrenir.

Sabahın altısı on yedisi.

Alarmımın sesi odanın duvarlarına çarpıp geri dönerken gözlerimi açtım. Birkaç saniye boyunca tavana baktım. Beyazdı. Her zamanki gibi. Üzerinde küçücük bir çatlak vardı; yatağımın tam karşısında, köşeden başlayıp perdeye doğru uzanan ince bir çizgi.

Onu ezbere biliyordum.

Tıpkı odamın duvarındaki lekeleri, pencerenin önündeki saksının kaç gündür susuz kaldığını ve mutfaktaki saatin her sabah yedi dakika geri kaldığını bildiğim gibi.

İnsan yalnız yaşayınca evdeki her şeyin yerini öğreniyordu. Hangi tahta parçasının üzerine basınca ses çıkardığını, buzdolabının geceleri neden uğuldadığını, kaloriferin ne zaman tıkırdamaya başladığını…

Bir de sessizliğin kaç farklı biçimi olduğunu.

Ben hepsini öğrenmiştim.

Alarmı kapatıp yorganı üzerimden attım. Odanın içi soğuktu. Eylülün son günleriydi ama sabahları insanın kemiklerine işleyen bir serinlik vardı. Yatağımın kenarına oturup ayaklarımı yere bastım. Bir süre öylece kaldım.

Bugün üniversitedeki ilk günümdü.

Başka biri olsaydım belki heyecandan gece uyuyamazdım. Belki yeni arkadaşlarımı, derslerimi, kampüsü düşünürdüm. Belki dolabımın karşısında saatlerce ne giyeceğime karar veremez, aynanın karşısında gülümsememi prova ederdim.

Ben yalnızca yataktan kalkmak için kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

Çünkü benim için yeni başlangıçlar hiçbir zaman yalnızca yeni başlangıçlar olmamıştı.

Her yeni şey, geride bıraktığım bir şeyi hatırlatıyordu.

Ve benim geride bıraktıklarım, bir insanın taşıyabileceğinden biraz daha ağırdı.

Yatağı topladım. Komodinin üzerindeki telefonumu alıp saate baktım. Bildirim yoktu. Şaşırmadım.

Doğum günlerimde bile telefonumun ekranını aydınlatan birkaç kişiden fazlası olmamıştı. Öyle çok arkadaşım yoktu. İnsanlarla anlaşamayan biri değildim aslında. Sadece bir süre sonra herkesin kendi hayatına döndüğünü, senin hayatında kalmak için kimsenin özel bir nedeninin olmadığını öğrenmiştim.

Bu yüzden kimsenin gitmesine şaşırmamayı alışkanlık edinmiştim.

En azından kendime böyle söylüyordum.

Banyoya geçip yüzümü yıkadım. Aynadaki yansımama baktım. Koyu sarı saçlarım uykudan birbirine karışmıştı. Gözlerimin altında belli belirsiz morluklar vardı. Ela gözlerim, sabahın bu saatinde olduğundan daha koyu görünüyordu.

Biraz suyla saçlarımı düzelttim.

Sonra aynaya bakarak kendi kendime fısıldadım:

"Bugün güzel bir gün olacak."

Sesim banyoda yankılandı.

Bir an durdum.

Ardından başımı eğip musluğu kapattım.

Kendime yalan söylemekte giderek ustalaşıyordum.

---

Mutfakta yalnızca buzdolabının uğultusu vardı.

Dolabın kapağını açıp bir süre içeriye baktım. Yumurta, yarım paket peynir ve dün akşamdan kalan birkaç zeytin…

Kahvaltı yapabilirdim.

Ama canım istemiyordu.

Bir bardak su doldurup tezgâhın kenarına bıraktım. Sonra ekmek kutusundan iki dilim ekmek çıkardım. Birini tabağa koyup diğerini geri bıraktım. Küçük şeylerdi bunlar. İnsanların üzerinde durmayacağı, hatırlamayacağı şeyler.

Ben bazen en küçük kararları bile tek başıma vermekten yoruluyordum.

Mesela kahvaltıda ne yiyeceğimi.

Mesela akşam eve döndüğümde ne pişireceğimi.

Mesela kötü bir gün geçirdiğimde kime anlatacağımı.

Sonuncusunun cevabı hep aynıydı.

Kimseye.

Tezgâhın üzerindeki ekmeği tabağıma koyarken gözüm buzdolabının üzerindeki fotoğrafa takıldı.

Fotoğrafın köşeleri kıvrılmıştı. Rengi de eskisi kadar canlı değildi. Üç kişiydik fotoğrafta. Babam ortada, ben bir yanında, annem diğer yanında duruyordu.

Annemin başı hafifçe bana dönüktü. Gülümsüyordu.

Ben de gülümsüyordum.

Fotoğraf çekilirken ne kadar mutlu olduğumuzu hatırlamıyordum. Belki gerçekten mutluyduk. Belki de yalnızca o an için mutlu görünmeyi başarmıştık.

Annemin yüzüne biraz daha dikkatli baktım.

İnsan, kendisini terk eden birinin fotoğrafını neden saklardı?

Bilmiyordum.

Belki bir gün geri döneceğine inanmak için.

Belki bir zamanlar seni sevdiğini kanıtlayacak bir şeye ihtiyacın olduğu için.

Belki de insanın içinde, ne kadar büyürse büyüsün, annesinin onu sevmesini bekleyen küçücük bir çocuk kaldığı için.

Fotoğrafı yerinden çıkarmadım.

Yalnızca gözlerimi ondan ayırdım.

Annemle babam ben on iki yaşındayken boşanmıştı.

O zamanlar boşanmanın ne demek olduğunu tam olarak anlamıyordum. Büyüklerin bazı şeyleri artık birlikte yapmak istememesi gibi geliyordu. Bir süre ayrı evlerde kalacaklarını, sonra her şeyin düzeleceğini düşünmüştüm.

Çünkü çocukken insan, sevdiği kişilerin bir gün yeniden birbirini sevebileceğine inanıyordu.

Babam bir akşam karşıma oturmuş, annemle artık aynı evde yaşamayacağımızı söylemişti.

Sesini hatırlıyordum. Yorgundu.

Annemin sesini de hatırlıyordum.

"Bir süre böyle olması daha iyi, Mihrimah."

Bir süre.

Ne kadar uzun bir süreydi bu?

Bir ay mı?

Bir yıl mı?

Yoksa bir insanın hayatının geri kalanına sığacak kadar uzun mu?

Annem önce başka bir eve taşındı. Sonra başka bir şehre gitti. İlk zamanlar arıyordu. Bazen mesaj atıyordu. Doğum günlerimde konuşuyorduk. Bana iyi olup olmadığımı soruyordu.

Ben de her seferinde aynı cevabı veriyordum.

"İyiyim anne."

Çünkü ona iyi olmadığımı söylersem geri döneceğini sanıyordum.

Sonra telefon konuşmaları kısaldı.

Mesajlar seyrekleşti.

Bir gün aramayı bıraktı.

Ben de aramayı bıraktım.

İnsan bazen birinin yokluğuna alışmıyordu. Yalnızca onun yokluğunu her gün biraz daha az belli etmenin yolunu öğreniyordu.

Annemin gidişinden sonra babamla baş başa kaldık.

Babam kötü bir adam değildi. Bunu söylemek için hiç düşünmem gerekmiyordu. Çalışıyordu, evin masraflarını karşılıyordu, hastalandığımda ilaçlarımı alıyordu. Bazen sevdiğim çikolatayı hiçbir şey söylemeden mutfak masasına bırakıyordu.

Ama ikimiz de annemin yokluğunu konuşmuyorduk.

O, akşamları işten yorgun dönüyordu.

Ben okuldan eve geliyordum.

O yemek yiyordu.

Ben bulaşıkları yıkıyordum.

Sonra herkes kendi odasına çekiliyordu.

Evde iki kişiydik ama bazen kendimi tek başıma yaşıyormuşum gibi hissediyordum.

Babamın da üzgün olduğunu biliyordum. Yalnızca onun üzüntüsünün içinde kendime yer bulamıyordum.

Bu yüzden zamanla kendi kendime yetmeyi öğrendim.

Saçımı kendim ördüm.

Hasta olduğumda kendi çorbamı hazırladım.

Ağladığımda yüzümü yıkadım.

Kötü bir haber aldığımda derin nefes alıp hayatıma devam ettim.

Ve bir süre sonra herkes bana ne kadar güçlü olduğumu söylemeye başladı.

Kimse güçlü olmanın bazen başka seçeneğin olmaması anlamına geldiğini bilmiyordu.

---

Saat yediye on vardı.

Kahvaltımı bitiremeden tabağı kaldırdım. Çantamı hazırlamak için odama döndüm.

Yeni aldığım defterleri masanın üzerine dizdim. Siyah kapaklı olanı edebiyat dersleri için ayırmıştım. Kenarına küçük bir yıldız çizmiştim. Diğer defterlerim dümdüzdü.

Çantamın fermuarını kapatırken masanın üzerindeki küçük kutuyu gördüm.

İçinde annemin bana yıllar önce aldığı ince bir kolye vardı. Ucunda küçücük bir ay şekli bulunuyordu.

Onu uzun zamandır takmıyordum.

Kolyeyi elime aldım. Zinciri parmaklarımın arasından kaydı.

Annem onu bana on birinci yaş günümde vermişti.

"Bak, Mihrimah," demişti. "Adının anlamını biliyor musun?"

Başımı iki yana sallamıştım.

"Ay ve güneş gibi düşün. Işığın olsun istiyorum senin. Nereye gidersen git, kendini karanlıkta kaybetme."

O zamanlar bu sözleri çok sevmiştim.

Şimdiyse annemin bana ışığımı kaybetmememi söylediği gün, bir gün beni karanlığın içinde bırakıp gideceğini bilmediğini düşünüyordum.

Belki de biliyordu.

Belki yetişkinler bazı şeyleri çocuklarından önce anlıyor, ama yine de onları koruyamıyordu.

Kolyeyi boynuma taktım.

Sonra aynanın karşısına geçtim.

Bugün üniversiteye başlayacaktım.

Yeni bir şehirde değildim. Yeni bir evim de yoktu. Ama yine de hayatımın bir sayfası değişiyordu.

Belki bu kez bir şeyler farklı olurdu.

Belki birileri beni gerçekten tanımak isterdi.

Belki bir gün eve döndüğümde anlatacak bir şeyim olurdu.

Bu düşünceye tutunarak çantamı omzuma astım.

Kapıya yöneldim.

Tam çıkacakken mutfak masasının üzerindeki fotoğrafı bir kez daha düşündüm. Geri dönüp bakmadım.

Kapıyı kapattım.

Anahtarı iki kez çevirdim.

Ve merdivenlerden indim.

---

Sokak sabahın erken saatlerinde sessizdi.

Kaldırımlar gece yağan yağmurdan hâlâ ıslaktı. Binaların pencereleri birer birer aydınlanıyor, uzaktaki fırından sıcak ekmek kokusu geliyordu. İnsanlar ellerinde kahve bardaklarıyla işe yetişmeye çalışıyordu.

Herkesin gidecek bir yeri vardı.

Ben de öyleymiş gibi yürüdüm.

Otobüs durağına vardığımda bankın boş olduğunu gördüm. Oturup çantamı dizlerimin üzerine yerleştirdim.

Bir süre ayakkabılarımın ucuna baktım.

Sonra kaldırımın kenarında duran çiçeği fark ettim.

Küçük, ince gövdeli bir çiçekti. Sararmış yaprakları aşağıya doğru eğilmişti. Başını taşıyamayacak kadar yorgun görünüyordu. Kökleri kaldırımın çatlamış bir bölümünden çıkmış, betonun arasında kendine küçücük bir yer bulmuştu.

Yanından onlarca insan geçmiş olmalıydı.

Belki birileri görmüştü.

Belki kimse fark etmemişti.

Bir zamanlar güzel bir çiçek olduğuna emindim. Yapraklarının rengi solmuş, gövdesi eğilmişti ama yine de oradaydı.

Kimsenin ona su vermediği bir yerde.

Kimsenin onu korumadığı bir yerde.

Yine de oradaydı.

Elimi uzatıp yapraklarından birine dokunacak gibi oldum, sonra vazgeçtim. Belki de dokunursam daha fazla zarar verirdim.

Çantamdan su şişemi çıkardım. Kapağını açıp dibinde kalan sudan birazını çiçeğin köklerine döktüm.

Çiçeğin bir anda canlanmasını beklemiyordum.

Bazı şeyler bir damla suyla düzelmiyordu.

Bazı şeylerin yeniden yaşayabilmesi için çok daha fazlası gerekiyordu.

Yine de şişeyi kapatıp çantama koyarken içimden sessizce bir dilek tuttum.

Dayan.

Kime söylediğimi bilmiyordum.

Çiçeğe mi?

Kendime mi?

Yoksa yıllar önce annesinin arkasından bakıp hiçbir şey söyleyemeyen o küçük kıza mı?

Otobüs geldiğinde ayağa kalktım.

Araca binmeden önce çiçeğe son bir kez baktım.

Güneş, binaların arasından kendine bir yol bulmuştu. Işığın ince bir parçası çiçeğin üzerine düşüyordu.

İlk kez o sabah, çok küçük de olsa bir şey hissettim.

Umut değildi belki.

Ama umudun bir zamanlar nasıl hissettirdiğini hatırlatıyordu.

---

Üniversitenin kapısından içeri girdiğimde saat sekizi yirmi geçiyordu.

Kampüs düşündüğümden daha kalabalıktı. Bahçede gruplar hâlinde duran öğrenciler birbirlerine sarılıyor, kahkahalar atıyor, fotoğraf çekiyorlardı. Bazıları yıllardır tanışıyormuş gibi konuşuyordu.

Ben kapının yanında birkaç saniye durdum.

Herkesin hayatında bir yerim yokmuş gibi hissettim.

Sanki yanlışlıkla başkasının hikâyesine girmiştim.

Bir kız elindeki kahveyi arkadaşına uzatıp güldü.

"Ya, sonunda aynı üniversitedeyiz!"

Arkadaşı ona sarıldı.

İkisi de mutluydu.

Onlara bakarken aklıma annem geldi.

Üniversiteyi kazandığım gün beni aramamıştı.

Sonuçların açıklandığı akşam babam işten erken dönmüştü. Elinde küçük bir pasta vardı. Üzerinde iki tane mum bulunuyordu ama neden iki tane olduğunu sormamıştım.

"Başardın kızım," demişti.

Sonra bana sarılmıştı.

Babamın göğsüne başımı yasladığımda ağlamamak için kendimi zor tutmuştum.

Çünkü o an annemi de yanımda istemiştim.

Bunu babama söyleyememiştim.

Pastayı birlikte yemiştik. Babam üniversitenin nasıl olduğunu, hangi dersleri alacağımı, yolun ne kadar süreceğini sormuştu.

Ben de bildiğim her şeyi anlatmıştım.

Gece odama girdiğimde telefonumu elime almıştım.

Annemin numarasını açmıştım.

Ekrana uzun uzun bakmıştım.

Sonra telefonu kapatmıştım.

Belki arar diye beklemiştim.

Aramamıştı.

O gece kendime bir söz vermiştim.

Bir gün öyle bir hayat kuracaktım ki kimsenin beni seçmesini beklemeyecektim.

Kimsenin sevgisini kazanmak için çabalamayacaktım.

Kimsenin gitmesinden korkmayacaktım.

Ama şimdi, üniversitenin kalabalık bahçesinde tek başıma dururken, verdiğim sözün ne kadar zor olduğunu anlıyordum.

İnsan kalbini bir gecede büyütemiyordu.

Yalnızca acılarını saklayacak daha büyük cepler dikiyordu kendine.

Telefonum titredi.

Babamdan mesaj gelmişti.

Üniversiteye vardın mı kızım?

Ekrana baktım.

Dudaklarımda farkında olmadan küçücük bir gülümseme oluştu.

Vardım baba. Merak etme.

Mesajı gönderdikten sonra birkaç saniye bekledim.

Ardından yeni bir mesaj geldi.

İyi. Akşam sevdiğin yemekten yaparım. Geç kalma, haber ver.

Boğazımda bir şey düğümlendi.

Babamın beni sevdiğini biliyordum.

Bazen insanın bilmesi yetmiyordu. Yine de sevildiğini hatırlatan küçük bir cümle, en karanlık gününde bile insanın içine bir ışık bırakabiliyordu.

Telefonumu çantama koydum.

Sonra başımı kaldırıp etrafıma baktım.

Buraya bir şeyleri değiştirmek için gelmiştim.

En azından kendime bunu söylemek istiyordum.

---

İlk dersimin yapılacağı binayı bulmam on dakika sürdü.

Koridorlar kalabalıktı. Duvarların önünde kümelenen öğrenciler sınıflarını arıyor, birbirlerine ders programlarını gösteriyordu.

Elimdeki kâğıda baktım.

Sonra kapının üzerindeki numarayı kontrol ettim.

Doğru yerdi.

İçeri girdiğimde sınıfta birkaç kişi vardı. En arka sıraya yönelip pencere kenarındaki boş sandalyeye oturdum.

Çantamı masanın üzerine koydum.

Bir defter, bir kalem çıkardım.

Sonra beklemeye başladım.

Önümdeki iki kız bir konu hakkında konuşuyordu.

"Sen hangi liseden mezunsun?"

"Şu liseden. Sen?"

Konuşma böyle devam etti.

Basit sorular.

Basit cevaplar.

Birbirlerini tanımaya başlayan insanların birbirlerine uzattıkları küçük köprüler.

Ben de birinin benimle konuşmasını bekledim mi?

Bilmiyorum.

Belki biraz.

Ama kimse yanıma gelmeyince defterimi açtım ve sayfanın üstüne tarihi yazdım.

26 Eylül.

Altına da şunu ekledim:

Üniversitenin ilk günü.

Bir süre yazdığım kelimelere baktım.

Sonra defterin en altına, kimsenin göremeyeceği küçücük bir yazıyla başka bir cümle yazdım.

Bugün de kimse annemi sormadı.

Kalemimi bıraktım.

İnsanların bilmediği bir şey vardı.

Bazen en çok, hiç kimsenin fark etmediği şeyler canını yakıyordu.

Kimse annemin nerede olduğunu sormuyordu.

Kimse neden mezuniyet fotoğrafımda yalnızca babamın bulunduğunu merak etmiyordu.

Kimse bayramlarda neden bir telefon beklediğimi bilmiyordu.

Ve ben, bütün bunları kimseye anlatmak zorunda kalmadığım için kendimi güçlü sanıyordum.

Oysa bazen birinin yalnızca doğru soruyu sormasını istiyordum.

Mihrimah, gerçekten iyi misin?

Belki o zaman ilk kez dürüstçe cevap verebilirdim.

Hayır.

İyi değildim.

Ama hayatımın geri kalanını iyi olmadığımı kanıtlamaya çalışarak da geçiremezdim.

Ders başladığında defterimi kapattım.

Hoca kendini tanıtmamızı istedi. Sıra bana gelene kadar birkaç kişinin konuşmasını dinledim. Kimi buraya çocukluk hayali için geldiğini söyledi, kimi ailesinin isteğiyle bölüm seçtiğini anlattı. Bir başkası yeni arkadaşlar edinmek için sabırsızlandığını söyledi.

Sıra bana geldiğinde başımı kaldırdım.

"Ben Mihrimah," dedim. "Umarım güzel bir yıl olur."

Hepsi bu kadardı.

Hoca başını sallayıp devam etti.

Kimse sesimdeki yorgunluğu fark etmedi.

Kimse ellerimin masanın altında birbirine kenetlendiğini görmedi.

Kimse yeni bir hayata başlamak için buraya gelen bir kızın, aslında geçmişinden kaçmakla onu özlemek arasında sıkışıp kaldığını bilmiyordu.

Ve belki de böyle olması daha iyiydi.

Çünkü bazı yaralar anlatılınca iyileşmiyordu.

Bazı yaralar, insan onları anlatacak doğru kişiyi bulana kadar sessizce bekliyordu.

---

Ders bittiğinde herkes bir anda ayağa kalktı.

Sandalyeler çekildi, çantalar toplandı, koridorun uğultusu yeniden sınıfa doldu.

Ben defterimi yavaşça çantama koydum.

Telefonumu kontrol ettim.

Babamdan başka mesaj yoktu.

Annemden de.

Şaşırmadım.

Çantamı omzuma astım ve sınıftan çıktım.

Koridorun sonunda büyük bir pencere vardı. Oraya doğru yürüdüm. Dışarıda ağaçların yaprakları hafif rüzgârla sallanıyordu. Gökyüzü sabahkinden daha aydınlıktı.

Pencerenin önünde durup kendi yansımama baktım.

Yüzümde hâlâ aynı ifade vardı.

Yorgun.

Sessiz.

Biraz da kırgın.

Ama gözlerimin içinde, sabah gördüğüm o çiçeği hatırlatan bir şey kalmıştı.

Belki de insan her zaman yeniden başlamak için hazır hissetmiyordu.

Bazen yalnızca başka seçeneği olmadığı için bir adım atıyordu.

Ben de bir adım attım.

Sonra bir tane daha.

Ve bir tane daha.

Çünkü hayat, ne kadar üzgün olursan ol, senden yürümeye devam etmeni istiyordu.

Ben de yürüdüm.

O gün üniversitede beni bekleyen şeyin ne olduğunu bilmiyordum.

Hayatıma kimlerin gireceğini, kimlerin benden uzaklaşacağını, hangi karşılaşmaların içimde yıllardır kapalı tuttuğum kapıları açacağını bilmiyordum.

Yalnızca şunu biliyordum:

Bir zamanlar bir evde üç kişiydik.

Sonra iki kişi kaldık.

Ve en sonunda, bütün kalabalıkların ortasında kendimi tek başıma hissetmeyi öğrendim.

Belki de benim hikâyem tam olarak burada başlıyordu.

Bir kızın, annesinin yokluğunda büyümeyi öğrenmesinde.

Bir babanın, kızının üzüntüsünü nasıl hafifleteceğini bilemeden onu sevmeye çalışmasında.

Ve bir gün, bir yerlerde, hiç beklemediği bir anda karşısına çıkacak birinin, ona uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlatmasında.

İnsanların her şeyi kaybetmediklerini.

Bazen solmuş bir çiçeğin bile içinde, kimsenin göremediği küçücük bir umut kalabildiğini.

O sabah kaldırımın kenarında gördüğüm çiçeği düşündüm.

Yaprakları eğilmişti.

Rengi solmuştu.

Kimse onu fark etmiyordu.

Ama uzakta güneş doğuyordu.

Ve ben ilk kez, belki de farkında olmadan, kendime şu soruyu sordum:

Ya ben de yeniden çiçek açabilirsem?

Cevabını bilmiyordum.

Henüz bilmiyordum.

Ama o gün, yıllardır ilk kez, cevabı öğrenmek istedim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18