MEYUS-U AŞK kitap kapağı

4. bölüm / 4

MEYUS-U AŞK

4.Bölüm

Vaveyla Yazarı: H. Nur Ünal

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 4.Bölüm

Kulağında yankılanan o sağır edici ses; abisinin hiç acımadan tetiği çektiği o an, zihnine silinmemek üzere kazınmıştı. Saniyeler önce hayat bulan hayalleri, sevdiği adamın gözleri önünde yere yığılmasıyla birer enkaza dönüştü. Agir kanlar içinde yere serilirken, Arin’in yüreğinden kopan o amansız feryat gökyüzünde yankılanıp, bir kırbaç gibi yeniden kendi ruhuna çarptı.
“AGİR!”
Zagros, barut kokan elleriyle kardeşine doğru ilerledi. Onu kolundan tutup ayağa kaldırmaya yeltendiğinde, Arin bir can havliyle Agir’in cansızlaşan koluna sarıldı. Kardeşinin bu sadakati Zagros’un içindeki öfkeyi daha da harlamış, gözlerini karartmıştı. Arin’i iki kolundan kavrayıp zorla Agir’den ayırdı. Genç kız, abisinin demir gibi sert kolları arasında bir kuş gibi çırpınıyor, kurtulmak için canhıraş bir mücadele veriyordu.
“Bırak beni! Ne yaptın sen, ne yaptın?!”
Zagros’un sesi buz gibiydi: “Onu uyardım. Ama o ne yaptı? Uyarılarımı hiçe saydı, yetmiyormuş gibi bir de sana evlenme teklifi etti. Bedelini ödedi.”
Arin, sevdiği adamın toprağa sızan kanını gördükçe delirecek gibi oluyordu. Daha yeni kavuşmuşken, vuslatın kokusunu bile tam içine çekememişken onu kaybetmeye tahammülü yoktu. Bir anlık öfke patlamasıyla topuklu ayakkabısını abisinin dizine sertçe geçirdi. Zagros’un tutuşu bir anlık acıyla gevşediğinde, Arin bir ok gibi fırlayıp Agir’in yanına koştu. Başındaki şalı elleri titreyerek söküp çıkardı ve oluk oluk akan kana siper ederek yaraya tampon yaptı.
“YARDIM EDİN! Kimse yok mu? Lütfen yardım edin, ölüyor!” diye haykırdı boşluğa. Sonra Agir’e döndü, sesi bir fısıltıya dönüştü: “Hadi kalk ayağa... Beni kızdıracak bir şeyler yap ama gitme Agir, sakın gitme...”
Uzaklardan gelen siren sesleri gecenin sessizliğini yırtarken, Zagros kardeşini yanına almayı denese de Arin’in sarsılmaz direnişi karşısında başarısız oldu. Yakalanma korkusu öfkesini bastırınca, arkasına bakmadan arabasına binip hızla uzaklaştı.
Siren sesleri yaklaştıkça Arin’in hıçkırıkları daha da derinleşti. Kanlı elleriyle tampona bastırmaya devam ederken, alnını Agir’in soğumaya başlayan alnına yasladı. Gözyaşları Agir’in yüzüne damlıyordu.
“Bırakma beni, yalvarırım Agir... Sana yeni kavuşmuşken gidemezsin. Daha az önce birbirimize söz verdik; sözünü tutmadan gidemezsin Agir Ağa. Aç gözlerini, yaşat bizi...”

Etraf, geceyi yırtan kırmızı ve mavi ışıkların çiğ aydınlığına teslim olmuştu. Siren sesleri, Yüksekova’nın sessizliğini döven birer feryat gibi yankılanırken; Jandarma ve ambulans ekipleri toz duman içinde Agir ile Arin’in yanına ulaştı. Kapılar hızla açıldı; sağlık görevlileri Agir’in hareketsiz bedenine müdahale etmek için atıldıklarında, karşılarında acıdan kan çanağına dönmüş gözlerle Arin’i buldular.Arin, sevdiğinin kanıyla boyanmış ellerini doktora doğru uzatarak hıçkırıklar içinde haykırdı:
“Çok kan kaybetti... Ne olur onu kurtarın! Gitmesine izin vermeyin. Ona daha yeni kavuşmuşken, yeniden kaybedemem. Ben... Ben buna dayanamam!”
Agir, sedyeye alınıp ambulansın karanlığında kaybolurken, tekerleklerin çıkardığı ses ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiyi temsil ediyordu. Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Kara haber, bir kor gibi Şerxian Konağı’nın kalbine düştü. Oğullarının vurulduğu haberiyle sarsılan Ezma Hanım’ın feryatları taş duvarlarda yankılanırken, koca bir çınar olan Dijvan Ağa olduğu yere yığılıverdi.
O gece sadece Şerxian Konağı değil, tüm Yüksekova, Agir Şerxian’nın vurulduğuyla o karanlık fısıltıyla çalkalanmaya başladı.Agir, zamanla yarışan sedyelerin üzerinde hızla ameliyathaneye alınmıştı. Arin, o bembeyaz elbisesi sevdiğinin kanıyla kızıla boyanmış halde, ameliyathane kapısının önünde ruhu çekilmiş gibi oturuyordu. Daha birkaç saat önce, kalbi göğsüne sığmayarak hazırlanmış; sevdiği adamla buluşup hayatlarını birleştirecekleri o kutsal sözü almıştı. Gülüşlerin yankılandığı o anlardan, şimdi ölümün soğuk nefesinin hissedildiği bu koridora savrulmuşlardı. Agir, yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgide savaş verirken; vurulduğu haberi bir çığ gibi büyümüş, aşiret hastane bahçesine akın etmişti. Ezma Hanım, feryat figan hastaneye girdiğinde, koridorda çökmüş halde duran Arin’e doğru hışımla ilerledi. Yerde bitkin halde oturan kızı kolundan tutup sarsarken, sesi hastanenin duvarlarında yankılanıyordu:

“Senin yüzünden oldu! Kure min (oğlum) senin yüzünden ölümle cebelleşiyor! Oğlumun hayatına, ailemin üzerine kara bir bulut gibi çöktün! Bir de utanmadan gelmiş burada mı bekliyorsun ha?”

Dijvan Ağa, karısının bu kontrolsüz öfkesine daha fazla seyirci kalamadı. Arin’i karısının sert tutuşundan kurtarıp nazikçe oturaklara yönlendirdi; ardından Ezma Hanım’ı kolundan tutarak köşeye çekti. Genç kızın hiçbir suçu yokken günah keçisi ilan edilmesini vicdanı kabul etmiyordu.

“Ne yaparsın sen hanım?” dedi Dijvan Ağa, sesi otoriter ama kırgındı. “Acın var, eyvallah; ama el kadar kızı suçlamak ne kadar doğru? Daha Agir’i kimin, neden vurduğunu bile bilmiyoruz. Duracaksan edebinle dur, acını yaşa; ama günahsız bir sabiden hesap soracaksan hemen eve git!”

Ezma Hanım, gözlerini nefretle Arin’e dikerek feryadını sürdürdü: “Benim oğlum onun yüzünden bu halde ağam! Allah bilir, gizli bir aşığı falan vardı da benim oğlumu düşman belledi; bu anı bekleyip vurdu! Ocağıma ateş düşürdü o kız! Sen hâlâ gelmiş ‘günah keçisi’ diyorsun... Ax, ax! Baba-oğul bir türlü laf geçiremedim size. Oy Xudé!”

Arin, duyduğu bu ağır ithamlarla yıkılmıştı. Gözyaşları sicim gibi süzülürken, hıçkırıklarının duyulmaması için ellerini ağzına kapattı; bedeni titriyordu. Tam o sırada haberi alan Kaxin ailesi de hastaneye giriş yaptı. Kızını kanlar içinde, perişan halde gören Helin Hanım, yüreğinden kopan bir feryatla kızına doğru koştu:
“Keça mın!” (Kızım!)

Arin, kendisine sımsıkı sarılan annesinin kollarını bir liman belleyip az önce boğazında düğümlenen hıçkırıklarını ve gözyaşlarını serbest bıraktı. Helin Hanım’ın yüreği, kızının her içli ağlayışında sanki bir korla dağlanıyordu. Ancak onu bu uçurumun kenarından çekip çıkarmak için sarsılmaz bir dirayet göstermeliydi; titreyen elleriyle kızının saçlarını okşadı, alnına şefkatli bir öpücük kondurdu. Onu hafifçe geri çekip, bedeninde bir hasar, ruhunda derin bir yara olup olmadığını anlamak istercesine baştan aşağı süzdü. Devran Ağa ise bir kenarda, perişan haldeki kızına bakarken sessiz bir çaresizliğin içinde kavruluyordu.Ezma Hanım, Helin Hanım’ın kızına yönelttiği o korumacı bakışları görünce öfkesinden adeta delirdi. Oturduğu yerden hışımla kalkıp üzerlerine doğru yürüdü. Zehir zemberek sözleri, Arin’in zaten yaralı olan ruhuna saplanmaya hazır birer bıçak darbesi gibi döküldü dudaklarından:

“Boşuna bakma ona! Olan benim kure’me (oğluma) oldu! Senin o uğursuz kızın, oğlumun başını ateşe attı, ailemin üzerine kara bir bulut gibi çöktü. Bir de gelmiş ‘bir şeyi var mı’ diye bakıyorsun... Keşke o hastane yatağında yatan benim oğlum değil de senin o uğursuz kızın olsaydı. “

Dijvan Ağa için artık sabır, yerini fırtınaya bırakmıştı. Karısının acısına hürmet edip sustukça, Ezma Hanım zıvanadan çıkıyor; ağzından çıkanı kulağı duymadığı gibi, karşısındaki genç kızın masumiyetini görmeyi de reddediyordu. Karısının kolunu sertçe kavrayarak yeğenlerine seslendi:
“Eve gidiyorsun! Ben ‘gel’ diyene kadar da o kapıdan dışarı adımını atmayacaksın. Yengenizi konağa götürün; ikinci bir emrime kadar oradan çıkmayacak!”
“Peki apo (amca),” dedi yeğenleri, başlarını öne eğerek.
Ezma Hanım, sürüklenerek götürülürken son bir feryatla haykırdı: “Yazıklar olsun ağam! O uğursuz ana-kız yüzünden beni oğlumdan mahrum edersin ya, yazıklar olsun sana!”

Dijvan Ağa, karısının gidişiyle mahcup bir ifadeyle dostuna döndü. Karısının dudaklarından dökülen zehirli sözlerin utancı, yaşlı yüzündeki çizgilere yerleşmişti. Helin Hanım’a karşı yıllardır sönmeyen, aksine her olayda harlanan o kadim kin, bugün en acı haliyle gün yüzüne çıkmıştı.
“Karım adına özür dilerim bra; acısından ne dediğini kulağı işitmiyor. Ne olur kusuruna bakmayın,” diyebildi sesi titreyerek.
“Sorun değil Dijvan, anlıyoruz acınız büyük ama kızım da o sözleri asla hak etmedi,” dedi dostu, sesindeki kırgınlığı gizleyemeyerek.
Arin ise babasının aksine, olgun bir sükunetle araya girdi: “Sorun yok Dijvan Amca. Acısından öyle dediğini biliyorum, içini ferah tut.”
Dijvan Ağa, Arin’in bu yüce gönüllülüğü karşısında kendi karısı adına bir kez daha yerin dibine girdi. Başkası olsa fırtınalar koparacağı bu durumda, genç kız adeta bir liman sessizliğiyle karşılık veriyordu. Saatler geçmek bilmiyor, ameliyathaneden sızan her saniye Arin’in ruhundan bir parçayı söküp alıyordu. O kapının önündeki her adım, bir ömre bedeldi. Nihayet kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı; doktor göründüğünde herkes nefesini tutup başına üşüştü.
“Oğlum nasıl doktor?” diye sordu Dijvan Ağa, sesi umutla korku arasında bir ipte yürürken.
Doktor, yorgun gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi. “Oğlunuz bizi epey zorladı. Kurşunlardan biri sıyırmış ancak ikinci kurşun omuzdaki sinir dokusunu parçalamış. Sinirleri onardık lakin şunu bilmelisiniz ki; Agir Ağa sol kolunu bir süre kullanamayabilir. Biz buna geçici felç diyoruz. Alacağı fizik tedaviyle zamanla eski gücüne kavuşacaktır. Birazdan normal odaya alacaklar, geçmiş olsun.”
Aldıkları haber, göğüslerine bir parça ferahlık serpse de “geçici felç” kelimesi o sevinci boğazlarında düğümledi. Agir gibi gururlu bir adam, bu durumu öğrendiğinde ne yapacaktı? Kimse kestiremiyordu. Arin ise duydukları karşısında görünmez eller tarafından boğuluyor gibiydi. Abisinin açtığı bu derin yara, sadece Agir’i değil, ikisinin de ortak geleceğini felç etmişti. Agir bu gerçeği duyduğunda, asıl kıyamet o zaman kopacaktı. Agir’in ameliyatının sorunsuz geçtiği haberi Ezma Hanım’a ulaştığında, yüreğindeki o amansız yangın bir anlığına söner gibi oldu. Oğlunun hayata tutunmasına sevinecekken, hemen peşi sıra gelen o diğer kara haber, taze sevincini kursağında bıraktı. Dünyası bir kez daha başına yıkılmıştı. Artık kimse Ezma Hanımı tutamıyor, feryatları hastane koridorlarında yankılanırken o sadece oğluna ulaşmaya çalışıyordu.
Agir Ağa ameliyathaneden çıkarılıp normal odaya alınırken, Dijvan Ağa yanında perişan halde bekleyen kadim dostuna döndü. İkisinin de omuzlarında yılların yükü ve bugünün yıkımı vardı.
“Devran, hadi aileni de al, eve git kardeşim,” dedi sesi titreyerek. “Burada yapılacak bir şey kalmadı artık.”
Arin, ağabeyinin yaptıkları yüzünden Dijvan amcasının yüzüne bakamıyordu. Suçluluk duygusu bir zehir gibi kanına karışmıştı. Birazdan dile getireceği istek için kendinde hak dahi göremiyordu ama sevdiği adamı bu halde bırakıp gitmek, nefessiz kalmakla eş değerdi. Ciğerlerine çektiği hava sanki oksijen değil, yakıcı bir kordu.
Zorlukla yutkunarak, “Dijvan Amca,” dedi sesi fısıltı gibi çıkarak. “Eğer izniniz olursa... Agir’in refakatçisi olmak istiyorum.”
“SAKIN!”
Ezma Hanım’ın çığlığı sessizliği bir bıçak gibi kesti. “Uzak dur oğlumdan! O uğursuz aşığının yarım bıraktığı işi sen mi tamamlayacaksın? Bundan sonra ne ailemden ne de oğlumdan... Kimseyle bağın kalmayacak. Defol buradan!”
Ezma Hanım’ın sert hamlesiyle Arin, dengesini kaybederek dizlerinin üzerine düştü. Kızının yerle bir olduğunu gören Devran Ağa için sabır taşı çatlamıştı. Kızını kolundan tutup ayağa kaldırdı ve Ezma Hanım’ın karşısına dikildi. Gözleri, kış güneşi gibi buz kesmişti.
“Acın var dedik, ana yüreğidir, yanıyor dedik ama yeter kadın!” diye gürledi Devran Ağa. “Benim kızımı böyle itip kakamazsın, ona hakaret edemezsin. Buna asla izin vermem!” Ardından Dijvan Ağa’ya dönerek son uyarısını yaptı: “Karına duracağı yeri öğret kardeşim. Bir daha kızımın canını yakarsa, inan acımam; canınızın canını yakarım!”

Kızını himaye edercesine kolunun altına alan Dijvan Ağa, ailesine tek bir baş işaretiyle “Gidiyoruz,” dedi. Dostunun söyledikleri, zihnine mühürlenen birer hakikat gibiydi; yerden göğe kadar haklıydı adam. Öfkesi yüzündeki her çizgide derinleşirken hınçla karısına döndü. Ezma Hanım’ın kolunu demirden bir pençe gibi kavradığı gibi, onu oğlunun kapısından uzaklaştırıp hastanenin soğuk bahçesine kadar peşinden sürükledi. Açık havaya çıktıklarında kadının kolunu sertçe bıraktı; karısının yıllanmış kini artık bir dağ gibi adamın omuzlarına binmiş, onu tüketmişti.
“Derdin ne senin kadın, ha? Derdin ne!” diye kükredi sesi bahçede yankılanarak. “Ulan, ‘Kızın suçu yok,’ dedim sana! ‘Üzerine gitme,’ demedim mi? Bitmedi ulan, yıllardır bitmedi şu gereksiz nefretin! O kadın sanki bayıla bayıla mı geldi evli adamın yuvasına? Direnmedi mi sanıyorsun ha, Ezma? Evlenmemek için canından vazgeçmedi mi, o urgandan ben kurtarmasam şimdi toprak altında olmayacak mıydı? Delal artık kabullenmiş, Devran dersen öyle... Sana ne oluyor kadın? Sanki üzerine kuma gelmiş gibi davranmaktan vazgeç! Ha, ‘geçmem’ diyorsan da inan bana; bu zamana kadar hiç karşılaşmadığın bir Dijvan görürsün karşında. Edi bese! Kendine gel, çeki düzen ver!”
Arkasında bir enkaz gibi bıraktığı karısına bakmadan hastaneye geri döndü Dijvan Ağa. Ezma Hanım, kocasının sözlerinin zehirli bir ok gibi kalbine saplanışıyla sarsılsa da içindeki o karanlık duyguyu bastıramadı. Aksine; Helin Hanım’a ve Arin’e olan nefreti katmerlenerek arttı. Dişlerini sıkarak kendi kendine yemin etti: Ne olursa olsun, o kızın bu aileye gelin gelmesine asla izin vermeyecekti. Bu aşirete, bu soya tek bir kişi yakışırdı; o da kendi öz yeğeninden başkası değildi.Herkes için geçmek bilmeyen o gece, Arin için uykusuz bir nöbete dönüşmüştü. Şafak sökene kadar gözünü kırpmamış, dün annesinin elleriyle giydirdiği kıyafetleri birer birer üzerinden çıkarıp atmıştı. Sanki o kıyafetler dünün acısını üzerinde taşıyordu. Kendi seçtiği, yasını ve kararlılığını simgeleyen giysilerini giydi; saçlarını bir şalla örttü. Çantasını ve anahtarını alıp odasından çıktığında, yüreğinde sadece Agir’e gitme isteği vardı.
Aşağı indiğinde gördüğü manzara, adımlarını beton gibi yere çiviledi. Zagros oradaydı. Zagros, kardeşinin bu hazırlığından nereye niyetlendiğini bir bakışta anlamıştı. Sesi, ölümün o buz gibi soğuk tonuna büründü:
— “Hayırdır xweşka min (kız kardeşim), yolculuk nereye?”
Arin, ağabeyinin sorusunu duymamış gibi yaparak doğrudan annesine baktı. Delal Hanım, kızının gözlerindeki o dinmek bilmeyen fırtınayı görmüş, sessiz bir rızayla başını eğmişti. Arin arkasını dönüp tam kapıdan çıkacakken, Zagros’un sert sesi koridorda yankılandı:
— “Kal orada! Hiçbir yere gitmiyorsun Arin.”
Arin’in kaşları öfkeyle çatıldı. Hışımla ağabeyine döndü. Zagros’un yüzünde tek bir kas dahi oynamıyordu; sanki en yakın arkadaşını vuran, o elleri kana bulayan kendisi değilmiş gibi bir kayıtsızlık içindeydi.
— “Anlamadım?” dedi Arin, sesi titreyerek.
— “Dedim ki, hiçbir yere gitmiyorsun.”
— “İzle o zaman nasıl gidiyorum, Zagros Ağa!”
Arin’in salondan fırtına gibi çıkmasıyla, Zagros oturduğu yerden bir volkan gibi patlayarak kalktı. Helin Hanım ve diğerleri, abi-kardeş arasındaki bu gerilimin kan dökülmesinden korkarak peşlerine düştüler. Zagros, tam dış kapıya ulaşmak üzere olan Arin’i kolundan pençe gibi kavradı ve onu merdivenlere doğru sürüklemeye başladı.
— “Sana gitmiyorsun dediysem, konu kapanmıştır!”
— “Bırak beni! Bırak diyorum!”
Arin, ağabeyinin demir gibi parmaklarından kurtulmak için çırpınıyor, arkadan gelen annesinden çaresizce yardım istiyordu. Ancak Zagros’un adımları o kadar hızlı ve sertti ki, kimse ona yetişemiyordu. Arin, kurtulmak ümidiyle ağabeyinin koluna yumruklar indirirken, dudaklarından o zehirli kelime döküldü:
“Bırak beni... Katil!”
Odasının kapısına vardıkları sırada, Arin’in bu sözü Zagros’un zihninde bir şimşek gibi çaktı. Öfkesi mantığının önüne geçti ve elinin tersi ilk kez kız kardeşinin yüzünde patladı. Arin’in başı aldığı darbenin şiddetiyle yana düşerken, Delal ve Helin Hanım çığlıklarla Zagros’u geriye ittiler. Helin Hanım, yere çöken kızının yanına diz çöküp onu göğsüne bastırdı:
“Keça min (kızım)! İyi misin?”
Annesinin endişe dolu sorusunu cevapsız bırakıp boşlukta asılı bıraktı Zagros. Gözlerinde artık sevgiye dair en ufak bir parıltı, bir şefkat emaresi kalmamıştı; onun yerine, kız kardeşine vurduğu elinin sızısını bastıran koyu bir nefret ve kör bir inat vardı. Pişmanlık, ruhunun bir köşesinde ince bir sızı gibi baş gösterse de artık ok yaydan çıkmıştı. Arin’in “o adama” gitmesine, ailesinin onurunu ayaklar altına almasına izin veremezdi.Zagros, bir hışımla Arin’e doğru ilerledi. Genç kızın cılız bileğini bir pençe gibi kavrayıp onu sürükleyerek odaya soktu. Kapının ardındaki anahtarı tek bir hamlede çekip kapıyı Arin’in üzerine sertçe kapattı. Kilidin dönen sesi, konakta yankılanan bir infaz hükmü gibiydi. Arin, kapanan kapının ardında hıçkırıklara boğulurken yumruklarını ahşaba indiriyor, feryadı konağın taş duvarlarını inletiyordu:
“Aç kapıyı Zagros Ağa! Katil! Aç şu kapıyı!”
Delal Hanım, oğlunun gözlerindeki bu yabancı öfkeyi anlamlandırmaya çalışırken, Arin’in “katil” feryadı yüreğine bir kor gibi düştü. Helin Hanım ise içeride çırpınan kızının acısıyla sarsılarak, öz evladı gibi sevdiği Zagros’un önüne bir set gibi dikildi.
“Ne yapıyorsun sen kure min (oğlum)? Bir genç kızı odaya kapatmak, ona el kaldırmak hangi töreye sığar?”
Zagros, annesigilin bakışlarındaki hayal kırıklığına bakmadan, buz gibi bir sesle son sözünü söyledi:
“Ben ‘çıkabilir’ diyene kadar o kapı açılmayacak. Eğer kim ona el uzatırsa, kim o kapıyı aralarsa; yeminim olsun onu hayatımdan silerim!”
Arkasında harabeye dönmüş bir aile bırakarak konağı terk etti. Arin ise ağabeyinin gaddarlığı karşısında sinir krizi geçiriyordu. Odanın altını üstüne getirdi, kırdığı her eşyada kendi esaretinin parçalarını gördü. Nihayet gücü tükenince, dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları, taş zemine sessizce damlarken odada yankılanan tek ses, hıçkırıklarının arasındaki o derin kimsesizlikti
Hastanenin koridorlarında, günlerdir süren karanlık nöbetin ardından hafif bir bayram sevinci filizlenmişti. Agir Ağa uyanmış; Şerxian ailesinin üzerine, kara bulutların arasından nihayet güneş doğmuştu. Başucunda bekleyen ailesine yorgun ve buruk bir tebessümle bakan Agir, sol kolunu kaldırmak istediğinde yabancı bir ağırlıkla karşılaştı. Yerinden oynamayan kolu, zihninde ilk şüphe tohumlarını ekti. Kaşları çatılmış, dudaklarından dökülecek o endişeli soruyu hazırlarken doktor içeri girdi.
Doktor, Agir’i titizlikle muayene ettikten sonra bakışlarını ona çevirdi:
“Nasılsınız Agir Bey?”
“Ağrılarım var, onlar dışında iyiyim de... Bir şey sormam gerek doktor.” Agir’in sesi, kendi bedenine duyduğu güvensizlikle kısıktı. “Sol kolumu kaldırmayı denedim ama başaramadım. Ne elimi hissediyorum ne kolumu... Neden?”
Doktor, bakışlarını bir an için Dijvan Ağa ve ailesine kaydırdı. Anlaşılan o ki, kimse bu ağır haberi Agir’e verme cesaretini gösterememişti. Doktor, ellerini beyaz önlüğünün ceplerine yerleştirip mesleki bir sükunetle gerçeği dile getirdi:
“Kurşunlardan biri sol kolunuzdaki sinir bağlarını ciddi şekilde zedelemiş. Ameliyatla sinirleri onardık ancak şu an için kolunuzu kullanmanız imkansız. Tıbbi literatürde biz buna geçici kısmi felç diyoruz. Göreceğiniz disiplinli bir fizik tedavi süreciyle, zamanla eski sağlığınıza kavuşacaksınız.”
Doktorun kelimeleri odanın içinde buz gibi bir rüzgar estirdi. Agir’in kaşları, duyduklarını reddedercesine daha da çatıldı. “Felç” kelimesi zihninde yankılandıkça etraftaki sesler uğultulu bir gürültüye dönüştü. Bir aslanın pençesini kaybetmesi gibiydi bu; koskoca Agir Ağa, koluna hükmedemiyordu. İçindeki fırtına bir anda patlak verdi ve odadaki sessizliği yırtıp attı:
“ÇIKIN! HERKES ÇIKSIN! DIŞARI!”
Ezma Hanım, oğlunun yanan yüreğine su serpmek, onu sakinleştirmek için hamle yapsa da Agir’in sert bakışları ve kapıyı işaret eden titreyen sağ eli onu durdurdu. Ezma Hanım, gözyaşlarını içine akıtarak odadan istemeye istemeye çıktı.
Kapı kapandığı an, Agir sağ yumruğunu yatağa sertçe indirdi. Gözlerinde intikamın ve acının harmanlandığı bir ateş yanıyordu. Dişlerinin arasından, odanın duvarlarında yankılanan o yemini fısıldadı:
“Sana bunun hesabını soracağım Zagros... Bu bitmeyen hesaba, hareket etmeyen bu kolun bedelini de yazdım!”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

46okunma 1beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18