3. bölüm / 3
MERHABA YAKIŞIKLIMERHABA YAKIŞIKLI
Bölümler 3Şu an: MERHABA YAKIŞIKLI
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazı kabuslar uyanınca bitmez; sadece kılık değiştirip gerçek hayatınıza sızarlar."
Zihnimin karanlık sularından yukarıya, gerçekliğin o acımasız kıyısına doğru çekilirken, ilk önce sesleri değil, tenimi iğneleyen o yoğunluğu hissettim. Bilincim henüz adımı bile hatırlayacak kadar uyanmamışken, sinir sistemim maruz kaldığı dehşetin sinyallerini çoktan vermeye başlamıştı. Göz kapaklarım tonlarca demir ağırlığındaymış gibi mühürlüydü. Kirpiklerimi aralamak, yer çekimine karşı tek başıma savaşmak gibiydi. Sonunda, büyük bir irade ve zonklayan bir baş ağrısıyla gözlerimi araladığımda, karşılaştığım ilk manzara odanın kasvetli ve nefes almayan havası oldu.
Göz bebeklerimin odaklandığı ilk nokta, başımın hemen üzerinde, zamanın ve rutubetin katlettiği o küflenmiş tavandı. Sıvaları dökülmüş, sararmış ve yeşilimsi siyah küf lekeleriyle kaplı tavan, adeta üzerime üzerime çöken bir mezar taşını ansıtıyordu. Odanın köşesindeki sehpanın üzerine bırakılmış, erimekten yamulmuş ve fitili son damlalarına kadar yanmış korkunç bir mum, etrafa titrek, sarımsı bir ışık yayıyor; bu cılız aydınlık, odanın geri kalanındaki dipsiz karanlığı daha da korkunç kılıyordu. Mumun her titreyişinde duvardaki gölgeler canlanıyor, bana doğru eğilen hayaletler gibi dans ediyordu.
Bedenimdeki o garip, yapışkan ve ağır his, uykunun o koruyucu sisini üzerimden bir bıçak gibi söküp attı. Gözlerimi dehşetle genişleterek kafamı, boynumdaki kasların kopacakmış gibi acımasızca sızlamasına aldırış etmeden sağa doğru çevirdim.
Ve o an, nefes borum kilitlendi. Göğüs kafesimi döven kalbim, sanki bir an için durdu.
Eski, döküm ayakları paslanmış küçücük bir küvetin içindeydim. Ama bu küvette su yoktu. Yıkanmak için doldurulmuş berrak bir su değil... İçinde bulunduğum şey, yoğun kıvamlı, ağır demir kokulu, koyu kızıl bir sıvıydı. Kan. Sıcaklığı tamamen çekilmemişti henüz; tenime değdikçe parmak aralarımda yapışkan, iğrenç bir tabaka oluşturuyordu. Üzerimdeki kumaşın dokusu kaybolmuş, sırılsıklam kıyafetlerim bu koyu sıvıyı emerek tenime kurşun gibi ağır bir zırh gibi yapışmıştı.
Parmaklarımı küvetin soğuk kenarına doğru uzattım. Tırnaklarım emaye yüzeye sürtünürken çıkardığım hafif ses, odadaki kulak çınlatan sessizliği şiddetle böldü. Kendi ellerime baktım; parmak uçlarımdan bileklerime kadar her yerim kana bulanmıştı. Kimin kanıydı bu? Bir başkasının mı, yoksa buraya getirilmeden önce akıtılan benim kendi kanım mı? Zihnimdeki boşluk, bu sorulara cevap vermek bir yana, beni daha büyük bir deliliğin eşiğine sürüklüyordu.
Küvetin kenarından destek alarak hafifçe doğrulmaya çalıştım. Islak kıyafetlerimin ağırlığı, bacaklarımın tutmaz hâle gelen zayıflığıyla birleşince, içimdeki o korku dalgası midemi bulandırdı. Burası bir ev miydi, bir bodrum katı mı, yoksa yerin metrelerce altında unutulmuş bir işkence odası mı? Duvarlar soğuk taştandı, havalandırma namına ortalıkta tek bir delik bile yoktu. Sadece o eriyen mum, o küflü tavan ve bu kızıl küvet...
Tam o sırada, zihnimdeki tüm çığlıkları bastıran o ses kulaklarımda çınladı.
Taş koridorun derinliklerinden gelen, duvara sürtünen kalın bir cismin ve yavaş, emin adımların çıkardığı o tok ses... Güm... Güm... Güm...
Biri yaklaşıyordu. Kapının dışında, karanlığın içinde bekleyen her neyse, şimdi o paslı menteşeleri gıcırdatarak içeri girecekti. Ve ben, bu kan dolu küvetin içinde, savunmasız ve kim olduğumu bile bilmez bir hâlde o anı beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordum.
Zaman, o paslı kapının gıcırtısıyla birlikte dondu. Göz bebeklerim, koridordan sızan cılız karanlığın içinde biçimlenen o devasa gölgeye kilitlendi. Kapı, sanki bir işkence aletinin mafsalları gibi iniltili bir sesle yavaşça aralandı. Ve içeriye, odanın havasını bile zehirleyen o karanlık silüet adım attı.
Nefesim boğazımda taşa kesmişti. Gözlerim, gelen silüetin elindeki metal parıltıya kaydı; donuk mum ışığında tehlikeli bir mavilikle parlayan o silah, ölümün en somut, en acımasız kanıtıydı. Adımları o kadar yavaştı, o kadar emindi ki, her bir taban sesi küvetin içindeki kan dalgalarını bile titretiyordu. Üzerime doğru süzülür gibi yaklaşıyordu.
İçimde kopan fırtınaya, haykırmak isteyen çığlıklarıma rağmen bedenim bir ceset gibi kaskatı kesilmişti. Lanet olsun! Neden kıpırdayamıyordum? Sinir sistemim, maruz kaldığı korkunun şokundan olsa gerek, emirlerime tamamen sırt çevirmişti. Ne kaslarımda en ufak bir hareket kabiliyeti vardı ne de parmaklarımı oynatabilecek bir derman. Sadece dehşetle genişlemiş gözlerimle, yaklaşan o mutlak sonu izlemeye mahkumdum.
Silüet küvetin kenarına kadar geldi. Başımı büyük bir zorlukla, son bir dirençle yukarı kaldırdım ve yüzüne çevirdim gözlerimi. Fakat gördüğüm şey, dehşetimi bir kat daha artırdı: Yüzü yoktu. Odanın karanlığı, onun hatlarını tamamen yutmuştu; orada sadece dipsiz bir siyahlık vardı. Ama o siyahlığın tam ortasında, o korkunç kontrastla parlayan tek bir şey seçiliyordu: Dudakları.
Gülümser gibiydi. Fakat bu, yaşayan bir insanın yüzüne konabilecek türden, neşeli ya da alaycı bir gülümseme değildi. Bu, etini kendi elleriyle koparan birinin yüzündeki o çarpık, akıl dışı, tarifsiz bir acıyla yoğrulmuş tüyler ürpertici bir sırıtıştı. O acı çeken, ama bir o kadar da sadistçe zevk alan gülümseme, karanlığın içinden bana bakıyordu.
Ve sonra, buz kestiğini uzaktan bile hissettiğim o parmaklar, ağır bir hareketle boynuma uzandı.
Tenime değdikleri anda, damarlarımda dolaşan tüm kan sanki bir anda dondu. Ölü bir bedenin dokunuşu gibi, dipsiz bir kışın ayazı gibi, parmaklar boynumu kavradı. Hiçbir direniş göstermeme izin vermeden, var gücüyle beni o kızıl sıvının, o kan dolu küvetin derinliklerine doğru itti.
"Hayır!" diye haykırmak istedim; ama dudaklarımdan dökülen tek şey, kızıl sıvının içine karışan çaresiz kabarcıklardan ibaretti.
Küvetin dibine doğru savrulurken çılgınlar gibi çırpınmaya başladım. Kollarım, bacaklarım o koyu kıvamlı sıvıyı dövüyor, kurtulmak için can havliyle debeleniyordu. Ama nafile... Bedenim üzerimdeki sırılsıklam kıyafetlerin ve o devasa gücün baskısıyla tamamen etkisiz hâle gelmişti.
Yüzüm, genzimi yakan, boğazımı tıkayan sıcak ve pas kokulu kanın tamamen altına gömüldü. Nefes borum kapandı. İçeriye tek bir molekül oksijen girmesine izin verilmiyordu. Ciğerlerim yanıyor, göğüs kafesim patlayacakmış gibi sızlıyordu. Ve o an, zihnimin o en berrak köşesinde kabul ettim: Evet, buradaydı sonum. Bu kızıl küvetin içinde, kim olduğumu bile bilmeden boğularak ölecektim.
Çırpınacak dermanım, yutacak tek bir damla nefesim kalmamıştı. Bilincim sönmek üzereyken, kulaklarımı sağır eden o kan pıtırtılarının arasından, ruhumun en derinine saplanan o fısıltıyı işittim:
"Cehennemde el ele yanalım."
Ve bu zehirli cümlenin ardından, bilincimin üzerindeki tüm ışıklar birer birer söndü; gözlerim sonsuz bir karanlığa kapandı.
Yattığım yerde bir yay gibi gerilip şiddetle sıçrayarak uyandım. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim kaburgalarımı dövüyordu. Zihnim, o karanlık bodrum katındaki kanlı küvetin, buz gibi parmakların ve o boğucu kızıl sıvının dehşetiyle hâlâ sarsılıyordu. Saniyeler geçtikçe soluklarım yavaşladı; ellerimi yüzüme götürüp titreyen parmaklarımı incelediğimde, bunun sıradan, iliklere işleyen bir kabus olduğunu idrak etmem uzun sürmedi.
Sadece bir rüyaydı...
Kendi kendime fısıldayarak derin, sarsıcı bir nefes çektim ciğerlerime. Her zamanki gibi kabustan uyanınca yaptığım gibi, yavaşça doğrulup gözlerimi karanlığa alıştırarak etrafı incelemeye başladım. Güvenli sığınağımın, tanıdık tavanımın, odamın güven veren dağınıklığının o sakinleştirici detaylarını aradı gözlerim.
Ama bir dakika...
Durdum. Kanımın çekildiğini hissettiğim o an, gerçeklik bir kez daha tokat gibi çarptı yüzüme. Burası benim odam değildi. Kesinlikle değildi.
Korkuyla titreyen bedenimi toparlamaya çalışarak yatakta doğrulduğumda, içinde bulunduğum mekanın dokusunu fark ettim. Burası modern bir evden çok, izole bir dağ evi tarzındaydı. Göz alabildiğine her yer, tavanlar, yer döşemeleri, pencerelerin pervazları tamamen kalın ve koyu renkli ahşap kütüklerden yapılmıştı. Dışarıdan cılız bir rüzgârın uğultusu duyuluyor, tahta duvarlar sanki hafifçe gıcırdıyordu. O kanlı küvetten kurtulmuştum belki ama şimdi kendimi bambaşka, izbe ve yabancı bir labirentin ortasında bulmuştum.
Tam bu düşünce zihnimde yankılanırken, evin tahta koridorlarında yankılanan ani bir sesle bütün tüylerim diken diken oldu.
Bir kadına ait olan bu ses, öfkeyle, neredeyse hırsla bağırarak bir şeyler söylüyordu. Kelimeler tam olarak seçilmiyordu ama tondaki o zehirli hınç ve baskı, odanın tahta kapısının altından içeriye kadar süzülüyordu.
Panik dalgası tüm tenimi sardı; ayaklarımı soğuk ahşap zemine basarak yavaşça ayağa kalktım. Bu yabancı yerde defanssız yakalanamazdım. Gözlerim odanın içinde çılgınca bir silah, bir savunma aracı taradı. Köşede, dolabın kenarına gölge gibi iliştirilmiş duran eşyayı gördüğüm an içimde küçük bir umut kıvılcımı çaktı: Bir beyzbol sopası.
Hızlı ama sessiz adımlarla köşeye atıldım; parmaklarım sopanın sert ve pürüzlü ahşabını kavradığında yüzüme acı ama rahatlamış bir tebessüm yayıldı. Hiç yoktan iyidir. Ağırlığını ellerimde hissederek tahta kapıya doğru süzüldüm.
Nefesimi tuttum. Kalbimin kulaklarımda uğuldayan sesini bastırmaya çalışarak sol elimle kapının demir kulpunu kavradım ve dışarıdaki o öfkeli sesin sahibini görmek, neyin içinde olduğumu anlamak için kapıyı milim milim, yavaşça araladım.
Kapının gıcırdamasını engellemek için tüm kaslarımı kasarak araladığım boşluktan dışarı süzüldüm. Karşıma dar, loş ve aynı koyu ahşap panellerle kaplı kısa bir koridor çıktı. Soluğumu tutarak adım attım ve keskin, analitik bir dikkatle etrafı taramaya başladım. Bu katta fazla oda yoktu; parmak hesaplarıyla sayıldığında toplamda sadece üç kapı vardı. Burası küçük ama bir o kadar da tekinsiz bir dağ eviydi.
Koridorun en uç kısmına doğru ilerlediğimde, yapının mimari bir detayını fark ettim: Koridorun hemen yan tarafı, alt kata bakan açık bir galeri boşluğuna açılıyordu. Merdivenlerin ve alt katın büyük bir kısmı yukarıdan net bir şekilde görünüyordu.
Ve evet... Oradaydı.
Aşağıdaki salonda, tahta masanın hemen kenarında dikilen bir figür seçtim. Yüzünü görmüyordum çünkü sırtı bana dönüktü; ancak omuz hizasında kesilmiş, düz ama dikkat çekici sarı saçlarından ve vücut hatlarından bunun bir kadın olduğunu anlamak zor değildi. Elindeki akıllı telefona öfkeyle bağırıyor, karşıdaki kişiye adeta nefes aldırmıyordu. Kulaklarımı dört açıp, kelimeleri kaçırmamak için nefesimi bile desteğe dönüştürdüm.
"Gerizekalı mısın ya sen? Neden bir günde bir kez olsun benim dediğim gibi bir şey yapmıyorsun?!"
Kadının sesi öfkeden titriyordu. Ama kulağıma çarpan bu ses tonu, sıradan bir kadın sesinden çok daha farklıydı; bir kadına göre fazlasıyla sert, kalın ve kulak tırmalayan tok bir tınıya sahipti. Öfkesi odanın içinde yankılanıyor, ahşap duvarlara çarpıyordu.
Telefonun diğer ucundaki kişi her kimse, kadını çıldırtmayı başarmıştı. Sesini biraz daha yükselterek o korkunç tehdidini savurmaya devam etti:
"Sana o kıza dokunma demiştim, değil mi?! Eğer o kızın kılına bile zarar gelirse, yemin ederim seni kendi ellerimle bu dağın başına gömerim!"
O kız...
Bu iki kelime, beynimde şimşekler çaktırdı. Zihnimin en derinlerinde, o ana kadar kilitli duran anı kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. Gözümün önüne ardı ardına gelen sahneler, hatıra parıltıları nefesimi kesti, ciğerlerime çektiğim o tahta kokulu havayı boğazımda düğümledi.
Azra...
Gözümün önüne gelen silüet, kanlar içinde kalan bedeni ve acı dolu yüzüyle netleşti. Azra'dan bahsediyorlardı. Kahretsin, sevgilim... O en son ağır yaralıydı.
Elimdeki beyzbol sopasını tutan parmaklarım öfkeden ve korkudan bembeyaz kesildi. O aşağıda telefonda bağıran kadın, Azra'ya zarar veren ya da verenlerin başındaki o insandı. Ve sevgilim şu an hayatta kalma mücadelesi veriyordu.
Elimdeki beyzbol sopasını göğsüme bastırarak, tahta merdivenlerin gıcırdamasına mani olmak için parmak uçlarımda yükseldim. Yavaş, dikkatli ve ölümcül adımlarla aşağıya inmeye başladım. Zihnimde çakan şimşekler, omuzlarımın üzerindeki yükü daha da ağırlaştırıyordu. Kaçmalıydım; çünkü buraya getirilmiştim. Ama hepsinden öte, kaçmak zorundaydım... Çünkü sevgilim tehlikedeydi. Azra'nın o yaralı, solgun yüzü gözümün önünden gitmiyor, damarlarımda akan kanı öfkeyle kaynatıyordu.
Nihayet alt kata, salonun zeminine ulaştım. Hâlâ sırtı bana dönük olan kadının arkasından, nefesimi bile dışarı vermeyerek sessizce yaklaştım. Sopayı kaldırmak, o kalın sarı saçların ortasına var gücümle indirmek için doğru anı kolluyordum.
Tam arkasında dikildiğim o saniyede, elindeki telefonu kulağından biraz uzaklaştırıp karşısındaki kişiye hırsla fısıldadı:
"Bizim derdimiz o Arhan denen piçle! Ne oğluyla ne de kızla bir işimiz var, anladın mı?!"
Cümlesi beynimde yankılanırken, adımlarım olduğu yerde çivilendi. Kalbim göğüs kafesimi dövmeyi bırakıp sanki bir an için tamamen durdu. Arhan... O an zihnimdeki saatler geri sarıldı. Arhan dedikleri kişi... Benim babamdı. Babamla bu kadının, bu insanların ne gibi bir işi olabilirdi ki? Hangi karanlık geçmişin bedelini bize ödetmeye çalışıyorlardı?
Sorular zihnimi parça parça ederken, o dehşet verici gerçeği saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede fark ettim ve adeta kanım çekildi.
Kadının tam karşısında, duvara montelenmiş büyük, eski bir ayna duruyordu. Ve ben, aptal gibi onun sadece sırtına odaklanmışken, o aynadan doğrudan bana bakan gözleri hesaba katmamıştım. Kahretsin... Bunu nasıl fark edememiştim?
Aynanın yansımasından, o sert ve kalın yüz hatlarının arasından parlayan yeşil gözleri tam bana kilitlenmişti. Dudakları, o tehlikeli ve zihni bulandıran bir alayla yukarı doğru kıvrıldı. Telefonu elinden yavaşça aşağı sarkıttı ve o tok, kulak tırmalayan sesiyle, yansımasından doğrudan gözlerimin içine bakarak fısıldadı:
"Merhaba, yakışıklı."
Aynadaki o dondurucu bakışları gördüğüm an, içimdeki tüm korku bir anda ölümcül bir öfkeye dönüştü. Tereddüt etmenin sırası değildi. Parmaklarımı sopanın ahşap sapına biraz daha geçirdim, bütün gücümü toplayarak beyzbol sopasını havaya kaldırdım ve kadının kafasına indirmek için hamle yaptım. Evet, yapabilirdim. Bu kadını burada hakleyip Azra'yı kurtarabilirdim.
Ama hamlem, havada asılı kaldı.
O, ben daha sopayı indiremeden milisaniyeler içinde kımıldadı. Işığından hızlı bir manevrayla arkasını döndü ve demirden farksız tek eliyle, sopanın ucunu havada, sanki kâğıttan bir nesneyi tutar gibi hiç zorlanmadan kavradı.
Sopayı ileri itmeye çalıştım, kaslarım gerildi ama ucu bile oynamadı. Bakışları, en küçük bir korku barındırmayan o buz gibi ela gözleriyle doğrudan gözlerime kilitlenmişti. Bir saniye bile kırpmıyordu. Diğer elinde tuttuğu telefonu kulağına dayadı; gözlerini benden bir an olsun ayırmadan, karşıdaki kişiye o ölüm fermanını verir gibi net ve sert bir sesle fısıldadı:
"Kızın iyi olduğundan emin ol, dedektif... Yoksa bir sonraki cinayet davası seninki olur."
Cümlesi biter bitmez telefonu kapattı. Ben şokla ve nefes nefese kalmış bir halde, sopanın ucunu onun avucunda bırakarak hızla geriye doğru bir adım, ardından bir adım daha attım.
O, elindeki beyzbol sopasını sanki işi bitmiş sıradan bir eşya gibi yere, tahta zemine bıraktı. Tok bir sesle yere çarpan ahşabın yankısı salonda çınlarken, ağır hareketlerle tamamen bana döndü. Yüzündeki o alaycı, tehlikeli gülümseme hala yerli yerindeydi.
Sopanın avucundan kayıp tahta zemine çarptığı o tok ses salonun içinde yankılanırken, karşımdaki kadının dudaklarındaki o alaycı kıvrım daha da derinleşti. O muazzam, parıl parıl parlayan yeşil gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmadan, sanki karşısında vahşi bir hayvan değil de bocalayan bir oyuncak varmış gibi başını hafifçe yana eğdi.
"Okul birincisi olduğunu öğrendim," dedi, sesi o kalın ve tok tınısıyla kulaklarımda çınladı. "Ben de genelde onların zeki olduğunu biliyorum... Yani, ellerine bir beyzbol sopası alıp profesyonel bir boksöre saldıracak kadar aptal mısın sen?"
Kelimeleri beynimde yankılanırken kanım çekildi. Boksör mü? Gözlerim dehşetle genişledi. Kafamdaki tüm parçalar ani bir acımasızlıkla yerine oturdu. Karşımdaki bu kadın, sıradan biri değildi; yıllarca ringlerde fırtına estirmiş, kemik kırıp can yakan, acımasızlığıyla tanınan o ünlü boksördü. Ve ben, zekâmla övünen ben, elimde bir sopayla bu kadına kafa tutmaya çalışmıştım. Ne kadar aptalca...
Anlamaz, bomboş ve dehşet dolu gözlerle öylece yüzüne baktım.
O ise tavrından ödün vermeden, adeta benimle alay edercesine bir adım daha yaklaştı. Yüzünün en çarpıcı detayı olan o can alıcı yeşil gözleri, karanlık odanın içinde iki parça zehirli mücevher gibi parlıyordu. "Ne yani?" dedi, sesindeki o küçümseyici ton zehir gibi zihnime akarken. "Beni tanımıyor musun?"
Korkudan dilim tutulmuştu. Boğazıma dizilen kelimeler nefesimle birlikte eriyip gitmişti. Ağzımı açıp tek bir cümle bile kuramıyordum. Kaskatı kesilmiştim. Ve içimdeki o acı gerçek, tüm çıplaklığıyla yüzüme çarptı: Evet, bir erkeğe göre fazlasıyla korkaktım. Ringlerin tozunu attıran bu kadının karşısında, elim ayağım birbirine dolaşmış, çaresizce boyun eğmekten başka çaresi kalmayan korkak bir çocuktan farksızdım.
Zihnimin en ücra köşesinden aniden kopup gelen o hatıra, nefesimi bir kez daha kesti. Elbette onu tanıyordum... Ama o ringlerin tozunu attıran, gazetelerin manşetlerinden inmeyen hayatını ezbere bilecek kadar değil. Sadece bir kez, Azra’nın odasındaki o loş ışıkta, duvara astığı büyük posterde görmüştüm bu kadını. Azra ona hayrandı. O sertliğine, o gücüne, o vahşi duruşuna duyduğu hayranlığı saatlerce anlatmıştı bana.
Aman Allah'ım... Azra bu kadına hayrandı. O caniye hayrandı.
Beynim aldığım bilgilerle ve bu korkunç ironiyle sarsılırken, gerçeğin ağırlığı altında ezildim. Gözlerim dehşetle açılmış bir halde, nefes nefese bir adım daha geri attım. Kafamı hızla iki yana sallayarak, karşımdaki kadına onu tanımadığımı, anlatmaya çalıştım. Zaten tanımıyordum ki; bir odanın duvarında asılı kağıt parçasından ibaret olan bir kadını gerçek hayatta, üstelik bir zindanın ortasında karşımda bulduğumda nasıl tanıyabilirdim?
O ise benim bu çaresiz inkârım karşısında keyifle güldü. Sesindeki o tok ve kalın tını, salondaki ahşap duvarlarda uğultu yarattı.
-"Vayyy... Demek öyle, yakışıklı?" dedi, zümrüt yeşili gözleri hınzır bir parıltıyla kısılırken. "Tamam o zaman, zamanla tanırsın... Ama merak etme, benimle çok uzun süre yaşamayacaksın."
Kanım dondu.
Damarlarımda dolaşan sıcak sıvı birdenbire buz kesmiş gibi hissettim. Bedenimdeki tüm kaslar kaskatı kesildi. Benimle çok uzun süre yaşamayacaksın... Bu da ne demekti? Beni öldürecek miydi yoksa?
Bedenim buz kesmiş, aldığım tehdidin ağırlığı altında ezilirken, karşımdaki kadının sergilediği o akıl almaz rahatlık beni kelimenin tam anlamıyla şoke etmişti. Bir insan, saniyeler önce ölüm fermanını imzaladığı birine karşı nasıl bu kadar umursamaz olabilirdi?
O, benim dehşet dolu bakışlarıma tek bir saniye bile değer vermeden arkasını döndü. Salondaki eski, koyu renk deri koltuğa doğru süzüldü ve sanki evinde sıradan bir akşam eğlencesindeymiş gibi kendini koltuğa bıraktı. Masanın üzerindeki kumandayı alıp televizyonu açtı. Ekranın o cılız, mavi ışığı karanlık odayı aydınlatırken, kadının yüzündeki o korkunç yeşil parıltı gölgeler içinde kayboldu. Hâlâ televizyon izliyordu. Beni tamamen yok sayıyordu.
Bu gerçek miydi?
Olduğum yerde, tahta zemine çivilenmiş gibi öylece dikiliyordum. Beynim, maruz kaldığı bu akıl dışı durumu anlamlandırmaya çalışırken adeta short circuit yapmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak onun rahatlığına baktım, ardından kendi içimdeki kaosa...
Tam o sırada, arka planda zonklayan o künt acıyı ilk defa tüm netliğiyle hissettim. Başımın arkasında, kafatasımın tam ortasında yoğun, uyuşturucu bir sızı vardı.
Parmaklarım, iradem dışında hareket ederek titreyerek başımın arkasına doğru uzandı. Tenime değen parmak uçlarım, beklenmedik bir dokuyla karşılaştı. Parmaklarım kalın, sıkıca sarılmış gazlı bezlerde ve hafifçe sızlayan kuru kan lekelerinde gezindi.
Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Kafama bir şey sarılmıştı... Ve ben bunu, buraya nasıl geldiğimi çözmeye çalışırken, yeni fark ediyordum!
Zihnimde patlamaya hazır binlerce soru ve başımın arkasındaki o keskin sancıyla, o televizyon sesinin yankılandığı odada öylece kalakalmıştım.
Bir an bana döndü ve beni baştan ayağa ciddiyetle süzdü, sonra kumandayı uzatıp "Bir şeyler izlemek ister misin, yakışıklı?" diye sordu.
Ruh hastası mıydı bu kadın?
Başımı iki yana salladığım sırada başımın acısıyla dengemi kaybedip arkaya sendeledim, ama ben düşmeden bir el kolumu tuttu ve sonra omuzlarımı tutup düşmemi engelledi. "Başın mı dönüyor?" diye sordu.
Gözlerim doldu, cevap veremedim; veremezdim zaten. Kahretsin, keşke bir gram güçlü olsaydım. Azra... Ne olduğunu bilmiyordum, ya ölmüşse? O zaman ben ne yapardım? Kendimden hiç olmadığım kadar nefret ediyordum.
İçimde kopan o acımasız fırtına, zayıflığımı ve çaresizliğimi bir kurşun gibi eritip yerine saf bir öfke bırakmıştı. Neden bir kez olsun cesur biri olamamıştım? Hayatım boyunca kitaplara, derslere gömülüp gerçek dünyadan kaçmanın cezasını şimdi, bu izbe dağ evinin ortasında, sevdiğim kadının can çekiştiği ihtimaliyle ödüyordum. Diğer yanım acıyla kıvranırken, ben neden böyle eli kolu bağlı bir aciz gibi duruyordum? Eğer adamakıllı ders dışında bir şeye yönelseydim, kendimi korumayı, savaşmayı öğrenseydim belki de her şey çok farklı olurdu.
Bu düşünce zihnimi bir bıçak gibi keserken, içimdeki o körü körüne itaat eden çocuk öldü.
Omuzlarımı tutan o güçlü ellerin şaşkınlığından faydalanarak, ani ve sert bir hamleyle onu göğsünden ittim. Beklemediği bu tepki karşısında hafifçe geriye doğru bir adım atmak zorunda kaldı.
Kahverengi gözlerimi, o ölüm saçan zümrüt yeşili gözlerine diktim. Bütün korkumu, tüm çaresizliğimi bir kenara fırlatıp içimdeki o boğuk hırsla tahta duvarları inletecek kadar sert ve öfkeli bir sesle kükredim:
"Azra nerede?!"
Göğsüne geçirdiğim o sert itiş, kulübenin içindeki o yapışkan ve sakin havayı bir bıçak gibi kesti. Kadın, beklenmedik bu hamlem karşısında hafifçe geriye doğru sarsıldı; zümrüt yeşili gözleri kısa bir an şaşkınlıkla irileşti. Ancak bu şaşkınlık uzun sürmedi. Dudakları alayla kıvrıldı; gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştirdi ve arkasını dönerek mutfak tezgahına yaslandı.
-"Vay be, yakışıklı..." dedi, sesindeki o küçümseyici tını odayı doldurarak. "Konu sevgilin olunca sesin çıkıyormuş,cesaret zehirlenmesi mi yaşadın yoksa?"
Alaycı tavırları, içimde tutmaya çalıştığım son sabır ipini de kopardı. Beynimdeki o öfke dalgası gözlerimi kararttı. Kontrolümü tamamen yitirerek masanın üzerindeki cam vazoya bütün gücümle yumruğumu geçirdim. Vazo binbir parça halinde tahta zemine dağılırken, arkasından hırsla ona doğru atıldım. Aradaki mesafeyi kapatıp tam boğazına yapışacak, o zehirli kelimeleri boğazına tıkayacaktım.
-"Sevgilim nerede, orosb—"
Cümlem ağzımda öylece dondu.
Ben daha adımı bile tamamlayamadan, karşımda duran o profesyonel boksörün milisaniyeler içindeki o inanılmaz hızını hesaba katmamıştım. Havada kavis çizen demir yumruğu, tam çenemle yanağımın birleştiği noktaya, dehşet verici bir güçle çarptı.
Aldığım darbenin şiddetiyle dünyam karardı. Kemiklerimin kırıldığını hissettiren o acı, beynimin içinde yankılanan çınlamayla birleşti; ayaklarım yerden kesildi ve tahta zemine sert bir çuval gibi yığıldım. Ağzımın içinde yayılan o yoğun, metalik kan tadıyla birlikte yere kapaklandım. Başımın arkasındaki sargı yeniden sızlamaya başlamıştı; aldığım darbenin etkisiyle midem bulandı.
O, yukarıdan dik dik bakan soğuk gözleriyle üzerime doğru eğildi. Sesi, kulaklarımı sağır edecek kadar net ve buz gibi çıkıyordu:
-"Sakın..." dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. "Haddini aşma Atlas. Benim ne senle ne de o sevgilinle gerçek bir işim var. Gerçek işim bitene kadar... Sen benimsin."
Daha ne olduğunu anlayamadan, eli saçlarımın arasına sertçe daldı. Parmaklarını tenime geçirip var gücüyle yukarı çekti; başımı zorla kaldırarak yüzünü benim kan damlayan yüzüme sabitledi.
Zümrüt yeşili gözleri, göz bebeklerimin içine birer hançer gibi saplanmıştı. Nefesi yüzüme çarparken, o korkunç ve esir alıcı fısıltısını bıraktı zihnime:
"Sadece benim..."
Saçlarımdaki elini geri çekti.
Başım fırdöndü gibi dönüyor, ağzımın içindeki o yoğun demir tadı boğazımı tıkıyordu. Görüşüm birkaç saniyeliğine kararmış, kulağımdaki çınlama odadaki tüm sesleri bastırmıştı. Ama zihnimdeki tek bir isim, o acının ve sersemliğin arasından sıyrılıp göğsüme bir bıçak gibi saplandı.
Dirseklerimin üzerinde büyük bir zorlukla titreyerek doğrulmaya çalıştım. Ciğerlerim yırtılırcasına nefes almaya çalışırken, başımı kaldırıp doğrudan o karanlık silüete baktım.
"Sevgilim..." dedim zar zor. Sesim hırıltılı, cılız ve tanınmaz halde çıkmıştı. Ağzımdaki kanlı tükürüğü yutkunarak, gözlerimden süzülmek üzere olan yaşlara ve nefes nefese kalışımı gizlemeye çalışarak ona baktım. "Azra'ya... Azra'ya ne yaptınız?"
Yüzündeki o az önceki sert, kemik kıran boksör ifadesi bir an içinde dağıldı ve yerini tamamen benimle dalga geçen, eğlenen alaycı bir tona büründü. Benim bu çaresizliğim, düştüğüm bu hal onu adeta keyiflendirmişti.
Demir gibi sert parmaklarını uzatıp yanağımdan sert bir makas aldı.
"Sen de amma hanımcısın..." dedi, dudakları yukarı doğru kıvrılırken. Genişçe, bembeyaz ve korkutucu dişlerini göstererek gülümsedi. Zümrüt yeşili gözleri hınzır ve tehlikeli bir parıltıyla kısıldı. "Çok mu seviyorsun onu bakayım?"
Yanağımda bıraktığı o aşağılayıcı temas, canımı çeneme yediğim yumruktan daha çok yakmıştı. İçimdeki acizliği ve zayıflığı onun yüzüne çarpmak, bana acımasız bir zevk veriyordu.
Ona istediği tepkiyi vermedim. Ne ağladım ne de yeniden üzerine atılıp kendimi rezil ettim. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiklerim gıcırdadı. Yerde, onun gölgesinin altında kalmış bir halde, içimdeki tüm nefreti ve intikam hırsını göz bebeklerime toplayarak ters ters ona bakmakla yetindim.
Yüzündeki o alaycı ifade yavaş yavaş silinirken, gözlerindeki o sert parlıklık biraz olsun duruldu. Kafasını hafifçe yana eğip derin bir nefes verdi.
"Vallahi helal olsun," diye başladı, sesinde bu kez alaydan ziyade garip bir takdir tonu vardı. Ardından güçlü kollarıyla beni kolumdan tutup tek hareketle ayağa kaldırdı.
Korkudan dizlerim bağım çözülmüş bir halde, put gibi donmuş bir şekilde ona bakmaya devam ediyordum. O ise ellerini birbirine vurup hafifçe tozunu silkeleyerek konuşmasını sürdürdü:
"İlk defa bu kadar hanımcı bir erkek görüyorum. Hayatımda gördüğüm en sadık rehin olabilirsin."
Sinirden ve çaresizlikten gözyaşları gözlerime hücum etti. Boğazıma düğümlenen o sıcak yumruyu yutkunarak bastırmaya çalışırken, titreyen ve aciz çıkan sesimle adeta yalvardım:
"Bakın... Beni biriyle karıştırmış olmalısınız! Ne ben, ne Azra, ne de babam sizi tanıyor. Yalvarırım bırakın gideyim, ne olur!"
Birden derin bir iç çekti. Yüzü anında karardı ve sesindeki o yumuşaklık yerini sert bir öfkeye bıraktı.
"Yalvarma, gerizekalı!" dedi sinirle, üstüme bir adım atarak. "Bu hayatta en nefret ettiğim şey birinin bana yalvarması!"
Birkaç saniye duraksadı, gözlerini devirip karşısında adeta zihinsel engelli biriyle konuşuyormuş gibi mala anlatır gibi tane tane konuşmaya devam etti:
"Bak... Az önce de dedim ya oğlum; seninle ya da sevgilinle işim yok. Size zarar vermek gibi bir derdim de yok. Sevgilin şu an iyi, sadece bab—"
Cümlesinin sonunu bekleyemeden, öfkeden deliye dönmüş bir halde bağırtıyla kestim sözünü:
"Yalan söylüyorsun! O yaralıydı, baygındı! İyi falan değil, sana inanmıyorum!"
Yüzüme öyle bir bakış attı ki, sanki gözleriyle "Allah'ım, ne kadar mal bir çocukla uğraşıyorum" der gibiydi. Hiçbir şey söylemedi, uzun uzun yüzümü incelemekle yetindi. Ardından masanın sehpasına bıraktığı telefonu alıp kendini deri koltuğa bıraktı.
Kendi kendine mırıldanarak, "Ben kime ne anlatıyorum ki" dedi ve telefonun ekranına dönüp parmaklarını hızla hareket ettirdi. Çıkan o dijital seslerden anladığım kadarıyla bir silah oyununa girmişti; bıkkın, siklemeyen bir yüz ifadesiyle oyunu oynamaya devam ediyordu.
Karşısında dikilmeye devam ettim. Dakikalarca ne birşey söyeldi ne de benimle ilgilendi; sadece o lanet oyunu oynamaya devam etti. Sabrım taşmak üzereyken nihayet oyunu kapatıp ayağa kalktı ve ağır adımlarla yanıma geldi. Beklemediğim bir hareketle elimi tutup telefonu zorla avucumun içine tutuşturdu. Parmakları tenime değdiği an içim ürperdi; geriye doğru refleksle bir adım atarken, o hiç vakit kaybetmeden arkasını dönüp kendini yeniden koltuğa bıraktı.
Şaşkınlıkla ona bakarken, kafamın içinde binlerce soru uçuşuyordu. Ne yapmaya çalışıyordu bu kadın? Akıl oyunları mı oynuyordu benimle?
Kaşlarıyla elimdeki telefonu işaret ederek sessizce izlemeye devam etti. Yüzümdeki o aptal ve şaşkın ifadeyle telefonu incelemeye başladım. Parmaklarım ekranın üzerinde öylece dururken, başımı yavaşça ona çevirdim.
"Ne?" dedim, kısıldığı için neredeyse çıkmayan sesimle.
Gözlerini kısıp yüzümü süzdü. "Telefon kullanmayı bilmiyor musun?" diye sordu, sesinde hem bir alay hem de gerçek bir şaşkınlık barındıran o tok tınıyla. Ardından kafasını sallayıp mırıldandı: "Zeki olduğundan şüphelenmeye başlıyorum, ablacığım."
Yine o mal gibi baktığımı, hiçbir şey anlamadığımı fark edince sabır dilenir gibi derin bir nefes verdi. Koltuğa iyice yayılıp başını geriye atıp gözlerini yavaşça kapadı.
"Telefonu aç," dedi bıkkın bir sesle .
Titreyen parmaklarımla telefonu kavradım. Ekran kilitli değildi. Galeriye gireceğimi düşünürken , o kafasını koltuğa yaslamış bir şekilde yeni açtığı gözleriyle bana bakıyordu.
"Galeriye değil meraklı şey..." dedi, bıkkın bir sesle gözlerini devirerek. "İletişim uygulamasına gir, aptal. Gezin oraya bak."
Yutkunarak parmağımı ekranda gezdirdim ve uygulamayı açtım. Numaralar isimli değildi ama biraz aşağı kaydırıp, o ismi gördüğüm an kalbim tekledi: Ezik Azra.
Olduğum yerde dona kaldım. Tam ekrana bakarken, kadın oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi ve elini uzatıp telefonu parmağıyla hafifçe itti ve bıkkın bir sesle konuştu:
"İstersen şimdi arayayım, kendi gözünle canlı canlı konuş sevgilinle. Belki o zaman anlarsın kiminle dans ettiğini."
Cevap vermeme bile izin vermeden, ekrandaki Azra'nın isminin üzerine dokundu ve görüntülü arama tuşuna bastı. Telefon çalmaya başladı. O birkaç saniye, ömrümün en uzun dakikaları gibi akıp gitti. Kulaklarımda sadece kendi kalp atışlarım yankılanıyordu.
Ve sonra... Hat bağlandı.
Ekranın küçük karesinde Azra'nın yüzü belirdi. Yüzünde hâlâ o solgunluk vardı, saçları dağılmıştı ama yaşıyordu. Canlıydı. Ekranda beni gördüğü an gözleri dehşetle açıldı, elleriyle telefonu tutarak nefes nefese bağırmaya başladı:
"Atlas?! Atlas, iyi misin? Neredesin sen, sesimi duyabiliyor musun?!"
Sesini duymak, o an dünyalara bedeldi. Gözlerimden yaşlar süzülürken, telefona doğru bir adım attım. "Azra..." diye fısıldadım, sesim titriyordu. "Ben iyiyim, sen... Sen iyi misin? Sana bir şey yaptılar mı?"
"Ben iyiyim, korkuyorum ama iyiyim!" diye hıçkırdı ekrandan. "Atlas, seni çok özledim sevgil..."
Daha cümlesini tamamlayamadan, ekranın arkasından başka bir el uzandı ve telefonu Azra'nın elinden hızla çekip aldı. Görüntü sarsıldı ve karardı; arama aniden sonlandırıldı.
Odanın içinde yeniden o sağır edici sessizlik hüküm sürdü.
Elimdeki telefonun az önce sönmüş ekranına bakarken, başımı yavaşça kadına çevirdim. Deri koltuğuna geri dönmüş, bacak bacak üstüne atmış, yüzünde o tehlikeli ve kendinden emin gülümsemeyle bana bakıyordu.
"Gördün mü?" dedi, tok ve net sesiyle. "Şimdi uslu bir çocuk olup dinleyeceksin beni, değil mi yakışıklı?"
Başımı kaldırıp koltukta yayılan kadına diktim gözlerimi.
"Azra'nın yanındaki kimdi?" diye sordum, sesim korkudan arınmış, sert ve öfkeli bir tınıyla çıkmıştı.
O ise sanki havadaki bir sineği kovuyormuş gibi hiç ilgilenmiyormuş gibi suratıma alık alık baktı; bu umursamaz tavrı sinirlerimi daha da zıplatıyordu.
"Tamam," dedim, derin bir soluk alıp durumu kabullenir gibi omuzlarımı düşürerek. "Benden ne istiyorsun? Dur tahmin edeyim." Dudaklarımı büzüp alaycı bir tona büründüm "hımm ne olabilir acaba" alayla düşünür gibi yaptım ve sonra cevabı bulmuş gibi "para?" Dedim sorarcasına
Yeşil gözlerini hafifçe kısıp beni baştan aşağıya, tepeden tırnağa süzdü. Az önceki tavrım onun için sadece sevimli bir detaydan ibaretti sanki.
"Önce tanışalım," dedi, koltuktan kalkıp ağır adımlarla karşıma gelerek. Elini bana doğru uzattı. "Ben Tutku... ama sen güzelim diyebilirsin," dedi, yüzüne yerleşen o çapkın ve kendinden emin sırıtmışlıkla.
Ona olan şaşkın ve sinirli bakışlarımı görünce yüzündeki alaycı ifade hızla silindi, tekrar ciddileşti. Boğazını temizleyip bıraktığı yerden devam etti:
Titreyen, hâlâ Azra'nın şokunu atlatamamış elimi yavaşça uzatıp onun uzattığı sert ve kemikli elini tuttum. Parmaklarımı kavradığı an, bu kadının ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Ama pes etmemeliydim. Nasıl olsa... Bu ilk kaçırılmam değildi. Bende ona aynı şekilde baktım.
Elini bırakmadan, gözlerini doğrudan gözlerimin içine dikti ve o zehirli fısıltısını bıraktı zihnime:
"Piyonum olacaksın, yakışıklı."
Bölüm etkileşimi
