1. bölüm / 2
Mena Rüyaların FısıltısıZihnimdeki Yabancı
Bölümler 2Şu an: Zihnimdeki Yabancı
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aynadaki yansımam bana her zaman bir başkasını anlatıyor gibiydi.
Odamın buz gibi havası tenime işlerken, parmak uçlarımla elmacık kemiklerimin keskin hattını takip ettim. Simsiyah saçlarım, omuzlarımdan aşağı bir gece karanlığı gibi dökülüyordu. Annemle babamın neşeli kahverengi dünyalarına kıyasla, benim griye çalan mavi gözlerim her zaman bir kış sabahı kadar mesafeliydi.
“Mena,” diye seslendi aşağıdan annem. Sesindeki o aşırı şefkat, ruhumda nedenini bilmediğim bir kaşıntıya sebep oluyordu. Bu isim... Bana kimin verdiğini, neden bu kadar yabancı tınladığını hiç sormamıştım. Ama içimde bir yerlerde, bu ismin bu eve ait olmadığını biliyordum.
Dün gece yine oradaydı.
Gözlerimi kapattığım an başlayan o rüya, artık bir sığınaktan çok bir istilaya dönüşmüştü. Etraf karanlıktı, soğuktu ama tam karşımda iki kehribar, iki derin kahverengi göz parlıyordu. O kadar gerçeklerdi ki, uyandığımda bakışlarının sıcaklığını hâlâ tenimde hissedebiliyordum. O gözlerin kime ait olduğunu bilmiyordum ama rüyamdaki o adam, şu an aşağıda kahvaltı eden insanlardan daha “tanıdık” geliyordu bana.
Hırkamın önünü ilikleyip merdivenlere yöneldim. Henüz bilmiyordum; damarlarımda akan kanın bu topraklara ait olmadığını, rüyamdaki o gözlerin beni dışarıda, gri bir sokak lambasının altında beklediğini...
Ben Mena. Ve bugün, sahte hayatımın çatlamaya başladığı ilk gündü.
Aşağı indim ve kahvaltı masasına oturdum. Her zamanki gibi annem ve babam bana karşı fazla sevgi doluydular ama bir türlü kendimi onlara ait hissetmiyordum.
Annem, “Mena, neden yine buz gibisin?” diye sordu. Sanki ben nedenini bilsem söyleyeceğim ya... “Sadece uykusuzum,” dedim. Ama tek bildiğim bir şey vardı:
“Onların sıcaklığı beni üşütüyordu.”
Zaten çok yemek yiyen biri değildim. Hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra odama geçtim ve dışarı çıkmaya karar verdim. Üstüme beyaz bir tişört geçirdim ve buz mavisi şortlarımı giydim. Aynanın karşısına geçtim ve uzunca bir süre kendimi seyrettim. Kimdim ben?
Kendi kendime sorular sordum: “Mena, sen kimsin?”
Saçlarım uzun ve simsiyah, gözlerimin rengi değişikti; gri ve buz mavisi karışımıydı. Dudaklarım dolgun ve pembeydi. Elmacık kemiklerim oldukça belirgindi. Hiç annem ve babama benzemezdim. Annem sarışındı ve aynı şekilde babam da... Genetik özelliklerimiz hiç benzemiyordu. Bunu hiç sorgulamamıştım. Zaten beynimin içi karmakarışıktı, bir de bununla uğraşamazdım.
Hızlıca saçlarımı tarayıp çıktım. Aşağı indiğimde annem ve babam hâlâ kahvaltı masasındaydı.
Annem, “Nereye gidiyorsun, bebeğim?” dedi.
Hızlıca, “Dışarı çıkıp biraz hava almak istiyorum, anne,” dedim.
Babam ise, “Alp’i göndereyim mi seninle, ister misin?” dedi. Alp evin korumalarından biriydi ve beni genellikle tek göndermezlerdi dışarı. Alp ya da başka bir korumayla dışarı çıkardım. Böyle yapmalarının nedenini de hiç bilmiyordum ve hiç de sorgulamadım. Beni çok sevdiklerinden herhâlde...
“Gerek yok, baba. Biraz hava alıp geleceğim zaten, buralarda olurum,” dedim.
Babam biraz düşündükten sonra, “Peki, kızım,” dedi.
Kapıyı açıp hızlıca çıktım. O evden çıkınca sanki cehennemden çıkmışım gibi hissediyordum. Evimiz denizin karşısındaydı ve bu beni iyi hissettiren tek şeydi.
Denizden gelen tuzlu esinti yüzüme çarptığında ciğerlerimin bayram ettiğini hissettim. Evin o yapay, steril ve boğucu kokusundan sonra bu iyot kokusu gerçeğe en yakın şeydi. Sahil boyunca yavaş adımlarla yürümeye başladım. Beyaz tişörtüm rüzgârda hafifçe dalgalanırken, gözlerimi denizin o uçsuz bucaksız maviliğine diktim.
Neden korumalarla gezmek zorundaydım? Neden annem ve babamın altın sarısı saçları varken benimkiler bir karga tüyü kadar siyahtı? Sorular, zihnimde dalgalar gibi kıyıya vurup parçalanıyordu.
Tam o sırada, sahil yolundaki banklardan birinde oturan bir karaltı fark ettim. Sırtı bana dönüktü, siyah bir ceket giymişti ve etrafındaki her şeyden soyutlanmış gibi görünüyordu. Yanından geçip gidecektim ki içimi garip bir ürperti kapladı. Sanki bir mıknatıs beni ona doğru çekiyordu.
Adımlarım yavaşladı. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. O an sanki dünya sessize alındı; dalgaların sesi kesildi, martılar sustu.
Tam hizasına geldiğimde o yabancı başını yavaşça bana doğru çevirdi.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Rüyamda gördüğüm o bakışlar... Toprak kadar sıcak, gece kadar derin ve her şeyi bilen o kahverengi gözler tam karşımdaydı. Güneşin altında parlıyor, doğrudan benim gri-mavi gözlerimin içine bakıyordu.
Beni tanıyordu. Bunu görebiliyordum.
“Mena,” dedi pürüzlü, erkeksi bir sesle. Adımı bir Türk gibi değil, harfleri uzatarak, daha önce hiç duymadığım bir aksanla söylemişti. “Nihayet kafesten çıktın.”
“Senin kafes dediğin yer benim evim, ne saçmalıyorsun sen?” dedim.
Adam yüzünü çevirdi de gözlerindeki o sıcaklığı vücudumda hissettim sanki. “Gözlerini aç, Mena. Uyan artık rüyalardan.”
Söylediği şey kalbime bir hançer gibi saplanmıştı sanki. Nedenini anlayamadım; neden böyle hissetmiştim?
Adam eğilerek cebinden eski, gümüş bir madalyon çıkardı ve bankın üzerine bıraktı. Üzerindeki işlemeler Türk motiflerine hiç benzemiyordu; daha çok sert, keskin ve antik bir dili anımsatıyordu.
“Bunu annen takardı,” diye fısıldadı adam. “Gerçek annen.”
Kelimeler zihnime bir balyoz gibi indi. Annem? Aşağıda bana gülümseyen o sarışın kadın değil miydi annem? Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim ama yıkılmadım. Madalyona uzanmak istediğimde korumalarımdan birinin sert sesini duydum:
“Mena Hanım, bir sorun mu var?”
Başımı çevirip korumaya baktım ve tekrar banka döndüğümde... bank boştu. Adam sanki denizin köpüklerine karışıp gitmişti. Sadece o gümüş madalyon, güneşin altında bir sır gibi parlamaya devam ediyordu.
Madalyonu elime aldığımda bana çok tanıdık gelmişti. Gece uykularımı zehir eden şekillerden biri vardı üstünde. Parmağımı gümüşün soğuk yüzeyinde gezdirdim.
Sembol, rüyalarımda beni boğan o karanlık labirentin haritası gibiydi. Merkezden dışarıya doğru sinsi birer pençe gibi uzanan sekiz kol... Uçlarındaki dikenler, her gece ruhuma batan o korkunun aynısıydı. Bu, kadim Kuzey masallarında anlatılan “Dehşet Miğferi”ydi.
Hemen hızlı adımlarla koşmaya başladım. Az önce yaşadığım şeyin şoku üzerimdeydi. Ellerim titriyor, nefesim kesiliyor, kalbim dengesiz atıyordu. Eve girdiğimde annem;hayır, o kadın mutfaktan seslendi.
Sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama artık kulaklarımda bozuk bir plak gibi cızırdıyordu. Cevap vermedim. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp odama girdim ve kapıyı kilitledim.
Sırtımı kapıya yaslayıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Elim hâlâ cebimde, o metal parçasını sıkıyordu.
Madalyonu hızlıca yastığımın altına sakladım.
“İyiyim,” dedim sesimi olabildiğince donuk tutarak. “Sadece... biraz uyumak istiyorum.”
Yalan söylüyordum. Artık uyumak değil, uyanmak istiyordum.
Bölüm etkileşimi
