5. bölüm / 7
MAVİLER EZELDEN YANGIN4. Bölüm
Bölümler 7Şu an: 4. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.351 kelime
- 2 2. Bölüm3.308 kelime
- 3 3. Bölüm3.780 kelime
- 4 4. Bölüm3.986 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. Bölüm3.127 kelime
- 6 6. Bölüm3.302 kelime
- 7 7. Bölüm4.095 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı- Nazan Öncel, Gitme
Kal Bu Şehirde
(dinleyerek okumanız tavsiye
ediliyor 🫠)
yorumlarınızı bekliyorum, sevgili MEY'ciler. 💙
🍷
4. Bölüm: "Acın Acıma Denk Değil"
Geçmişimin pencerelerini açın. Çok havasız kaldı. Nefes alamıyorum.
"Kılıç Karaman"
🍷
Pişmanlık.
Pişmanlık benim gözümde; geçmiştir. Her zaman. Pişmanlığı insan yalnızca geçmişine duyar. Tek bir saniyeyle pişman olmamamı, hayatım boyunca vicdan azabıyla yaşamamamı sağlayabilirdim. Ben bunu başaramadım. Bu yüzden; zaman benim için her zaman önemlidir. Bir saniyenin bile ne kadar önemli olduğunu çok acı bir şekilde öğretmişlerdi bana.
Acım ikiye, üçe, bine katlanıyordu. Kurtulamıyordum bu acıdan.
Bana oyun oynandı.
Kumpası kuran uzakta değildi. Düşmanı uzakta aramaya gerek yoktu.
Babam ve abim bile bile bana oyun kurmuşlardı.
Selim Karaman'ı ben vurdum evet. Ama öldüren ben değildim.
O tahtaya bağlamadan önce, zehir enjekte etmişlerdi. Ve bundan Selim Karaman'ın da haberi yoktu.
Gözlerini dünyaya yumarken, kardeşim dediği kızın elleriyle öldüğünü bilerek yumdu. İhanetin bıçağı, yarası bendendi.
Ve haberi yoktu asıl zehirden. Bedenine enjekte edilen değil; istese bile canını vereceği adamdı zehir. Ekin Karacadağlı. Bugüne kadar birbirleri için yapmayacakları hiçbir şey yoktu. Ama büyükler yüzünden her şey tepetaklak olmuştu. Hayatımıza kara bulutları yollayan büyüklerimizdi.
Ekin'in elinde deliller vardı. Selim Karaman'ı benim öldürdüğüme dair. Kılıç'la beni ayrı tutmayı bununla başaracaktı. Benim gözümü bununla korkutmuştu. Başta belki de korkmuş olabilirdim. Ama yine de Kılıç'tan ayrılmamayı tercih ettim. Korkmadığımı görünce de, sevdiklerimize zarar verme girişiminde bulundu. Birkaç kez Murat'a, Hazal'a, Hazar'a dokunmaya kalkıştı. Benim gözümü korkutuyor, hiçbir şey yapamaz dedim ama... Işıl. Işıl'ı aldı bizden. O gün frene bastım. Durmak zorunda olduğumu fark ettim. Hapis, Kılıç'ın öğrenmesi, beni katil olarak görmesi umrumda bile değildi. Ama onun gözü o kadar çok dönmüştü ki, sevdiklerimize bile zarar vermeyi kendine yakıştırabiliyordu.
"Niye konuşmuyorsun, Gazel?"
"Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok, Kılıç. Buraya gelmem bile başlı başına hataydı." Koridordan ilerleyip kapıyı açacakken, kulağıma dolan havlama sesiyle duraksadım. Koşar adımlarla dört ayaklarını sevinçten yerde tutamayan Pusula'ya baktım.
Pusula bizim köpeğimizdi. Kılıç'la benim.
Çok büyümüştü, değişmişti. Gözlerim irice açıldı onu gördüğümde. Sanki beni tanımış gibi patilerini havalandırdı. Kucağıma atlamaya çalıştı.
"Pusula," dedim özlemle. Eğildim ve sevdim. "Oğlum," Onu görmeyi hiç beklemiyordum. Ben gittikten sonra Pusula, Kılıç'ta kalmıştı.
Sevinçten ağzının içinden sesle çıkarıyor, arada havlıyordu.
Pusula Haski cinsindendi.
Yıllar önce onu dağ evinin yolunda bulmuştuk. Daha doğrusu o bizi bulmuştu.
Sahibini bulamamıştık. Biz de kendimiz sahiplenmiştik.
"Seni gördüğüne o da sevinmiş anlaşılan."
Dönüp yüzüne baktım. "Sen de mi sevindin?"
Ellerini arkada birleştirip çenesini havalandırdı. Cevap vermedi.
"Gelip seni alacağım bir gün." diye fısıldadım.
"Yavaş al." Başımı kaldırdım. Kaşlarımı havalandırdım.
"O yalnızca sana ait değil."
"Sana da ait değilmiş ki yıllardır hiç merak etmedin." Cümlesinin ardından sesli bir nefes verip güldü. "Gerçi ben de niye boşuna konuşuyorsam? Beni merak etmemişsin, Pusula'yı mı edeceksin?"
"Pusula'yla kendini bir tutma. En azından sahibine sadık." dediğimde gülmeye devam etti.
Hatta öyle gülüyordu ki sinirleri bozulmuş gibiydi. Ellerini mavi harelerine çıkardı ve yavaşça ovdu. Ardından yüzündeki o gülümseme yavaş yavaş silinmeye başladı.
"Sadakatimden şüphe duyduğunu asla sanmıyorum. Kendimden de ödün vermem bu konuda. Kapında az yatmadım."
"Evet," deyip başımı salladım. "Sonra da Yağmur'la yattın değil mi?" Yüzüne ciddiyet perdesi indi. Sinirlendiği gözlerinden belli oluyordu. Bu onun hiç sevmediği ve asla tahammül bile edemediği bir konuydu, biliyordum. Ve inadına bunu yapıyordum onu kendimden uzaklaştırmak için. Başarıyor muydum? Burada olduğuma göre, galiba, hayır!
"Sakın, Gazel!"
Ayaklandım. Üstüne doğru yürüdüm. "Ne zaman bırakacaksın inkâr etmeyi?"
"İnkâr değil, gerçek."
"Seninle bunu tartışamayacağım." Kapıya doğru ilerledim ve açıp çıktım. Sertçe kapattım kapıyı. Sinirle ilerlerken bahçenin solunda yanan ışıklara takıldı gözüm. O beni buraya getirirken fark etmemiştim ama bahçenin ortasında duran fıskiyeli su çeşmesi dikkatimi çekti. Daha doğrusu bahçe süsü değil, o çeşmenin etrafındaki güller.
Mavi güller...
2009
"Bahçemizin her köşesine mavi güller ekelim." dedim sevinçle. Evin etrafına baktıktan sonra yüzümü ona çevirdim.
"Bu mümkün değil ki," dedi elleri cebindeyken.
Yüzüm asıldı. Meraklı biçimde
sordum: "Neden ki?"
"Güle maviliği veren boyalar. Mavi gül diye bir şey yok."
Ellerimi birleştirip onun omzuna koydum. "Benim sevgilim, imkansızı başarır. Değil mi?"
Gülümsedi. Gamzesi ortaya çıktı. Dayanamadım ve hemen yanağından öptüm. "Ben senin için her şeyi yaparım, Safderun. Aklına gelecek veya gelmeyecek ne varsa her şeyi." Başımı huzurla omzuna yasladım. Kılıç'ın yanındayken kendimi olmadığım kadar güvende hissediyordum. Onun varlığı her şeye bedeldi.
2022
Eski anılarımız canlanmıştı gözümün önünde, mavi gülleri gördüğümde. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyleyen de o'ydu, bahçesine mavi gül eken de. Dengesiz işte.
Çeşmenin sıçrayan suları mavi güllerin üstünde damla haline geliyordu. Bu görüntü çok güzeldi.
Yaklaştım ve hafifçe eğilerek
kokladım. Çok güzel kokuyorlardı. Güllere zaafım vardı, hele ki mavi gül ise, apayrı bir konuydu benim için.
Geri çekilirken elimle sevmeye
başladım. "Dokunma," diye hissiz bir ses duydum arkamdan. Dakikalardır orada mı duruyordu?
Arkama baktığımda adımlarını bana doğru atıyordu. "Dokunduğun her şeyi, herkesi yakıyorsun sen." Cümlesi olduğum yerde sarsmayı başarmıştı.
Ayaklandım.
"Mavi güller..." dedim, devamını getiremedim. Ne söyleyecektim? Hayalimi gerçekleştirmişsin, istediğimi yapmışsın, çok teşekkür ederim mi?
Bu dönemde ne kadar zor olabilirdi ki zaten mavi gül ekmek.
"Senden bana kalanları..." deyip iç
çekti. "Anılarımı yaşatmaya çalışıyorum."
"Başarmışsın," dedim elimle göstererek.
"İşinin ehli insanlarla iş tuttum, beraber yaptık. Bir yıl falan oldu, düzenli bir şekilde kendi ellerimle ilgileniyorum onlarla. Benden başka da kimse dokunamaz."
"Dokundum." dedim, hâlâ parmak uçlarımla sevmeye devam ederken.
"Senin için yaptığım şeyleri senden mahrum bırakamam."
Sesli bir şekilde güldüm. Güllerin yanından uzaklaştım ve yolumu tuttum. Dur, demedi. Gitme, demedi. Beni serbest bıraktı.
İlerlerken yüksek sesle
seslendim. "Dengesizsin!"
O da, kapıya doğru yürürken duyayım diye aynı tonda bağırdı. "Bana bilmediğim bir şey söyle!"
Arkama baktım. Yüzünde ufak bir gülümseme vardı, elleri cebindeydi. Aynı eskisi gibi. "Senden nefret ediyorum!"
"Bilmukabele!" dedi gülerek.
Senden nefret ediyorum. Seni seviyorum.
Bilmukabele. Ben de seni seviyorum.
🍷
Kılıç'ın evinden elimi kolumu sallayarak çıkmıştım. Aklında bir şey olmasaydı eğer, beni böyle çabuk bırakmazdı. Başka hamlelerde bulunacaktı kesinlikle.
Restorana gelmiştim. Mai'ye.
Mai benim on dokuz yaşımdı. Ailemin, arkadaşlarımın, sevgilimin desteğiyle kurduğum küçücük bir kafeydi. Sonra büyüdü büyüdü, şimdi üç tane şubesi var. Ben, yeni şubemize gelmiştim. Murat buradaydı.
Hazal ve Hazar da.
Etrafın neon mavi ışıkları masalara yansırken, altın renkli işlemeler göze çarpıyordu. Arkada jazz müzik çalıyordu. Müşteriler ortamdan, yemekten, restoranın havasından memnundu.
"Hoş geldiniz," Bu, İrem. Benim en eski yardımcılarımdan. Kumral saçlı, uzun boylu, oldukça güzel bir kadındı. İşine olan bağlılığı, düzeni üstüne yansımıştı. Simsiyah, dar, dizinin üstünde ve hafif yırtmaçlı bir elbise giyinmişti. "Sizi yıllar sonra tekrar aramızda görmek çok hoş."
Güler yüzüne karşılık verdim. "Benim için de öyle, İrem."
"Masanızı ayırttık, Murat Beyler de buradalar." Eliyle gösterdiğinde başımı salladım.
"Teşekkür ederim, İrem."
"Eşlik edeyim?"
"Yok, gerek yok." dedim
gülümseyerek. "Seni işlerinden alıkoymayayım, ilgilen sen müşterilerle."
"Nasıl isterseniz."
İrem'in yanından ayrıldıktan sonra gözlerimi etrafta gezdirmiştim. Bu yeni şubemizi daha önce hiç görmemiştim. İç tasarımıyla ben ilgilenmiştim ama her şeyine Ezgil ve Murat koşturmuştu. Kendi yaptıklarımdan, emeklerimden uzak kalmıştım.
Masaya doğru ilerlerken Murat'la göz göze geldik. Hazar ve Hazal'ın arkası bana dönüktü. Murat'ın bir yere çok odaklandığını fark ettiklerinde, aynı anda, aynı saniyede kafalarını arkaya çevirdi ikizler.
Gözlerim ilk önce Hazal'a değdi. Çok değişmişti. Fazlasıyla hem de. Saçının rengi, duruşu, giyimi. Zaten eskilerden ne eskisi gibi kaldı ki?
Gözlerinin içinde nefret tohumları vardı. Elinde olsa beni bir kaşık suda boğacakmış gibi bakıyordu.
Hazar öyle değildi ama. Hissizdi. Onun ne hissettiğini o kendi isteğiyle anlatmazsa asla neler yaşadığını anlayamazdık. Hazar'ın içinde volkanlar patlardı ama yine de belli etmezdi.
Selim abi, herkese isim taktığı gibi, Hazar'a da takmıştı. Soytarı, derdi ona. Kılıktan kılığa girer, bir kişilikte değil birçok kişilikte davranırdı. Üzgünse, dünyanın en mutlu insanı gibi, mutluysa dünyanın en sefil insanı gibi rol yapardı. Küçüklükten beri huyu bu.
Hazal önüne döndü geri. Yüzüme bakmadı.
İlerledim ve sandalyeyi çekerken Murat oturaklı haliyle destek oldu, sandalyeyi geri çekti. Oturdum.
"Gidebilir miyiz artık?" dedi Hazal öfke dolu sesiyle.
Dirseklerimi masaya yasladım ve ellerimi birleştirdim. "Sıkıldınız mı?" Murat'a döndüm. "Yoksa misafirlerimizi kötü mü ağırladın, Murat?"
Murat güldü ve başını eğdi.
Hazar'la tekrardan göz göze geldiğimizde boğazıma bir yumru oturdu, hemen çektim bakışlarımı.
"Bir de alay mı ediyorsun, yüzsüz gibi?"
"Sakin olmanı istiyorum, ateşin çok gibi."
"İçimdeki ateş hiçbir zaman
sönmeyecek, Gazel."
"Sana n'oluyor?" dedim kaşlarımı
çatarak. "Abini terk ettim, seni değil."
Erkekler sessiz bir şekilde sadece bize bakıyorlardı.
"Bu masadaki herkes," dedi parmağını dairesel şekilde hareket ettirerek. Sonra ekledi: "Bu masa dışındaki, çevrendeki herkes seni çok sevmişti. Giderek herkese kazık attın."
Canım yanıyordu. Canım çok yanıyordu. Onlara yaşattıklarımın cezasını bu şekilde çekiyordum. Kendimden nefret etmeme sebep oluyordu.
Gülümsemeye çalıştım. Onlara fazlalıkla kötü görünmek zorundaydım. "Çok teşekkür ederim," dedim arsızlıkla. "Bu kadar çok sevenim olduğunu bilmiyordum."
Hazar'la göz göze geldik. Bakışlarını kısıp kollarını önünde birleştirdi. Derin bakıyordu. "Soytarı," dedi iç çekerek. "Soytarıyı gözünden tanır." O an uzunca bakıştık.
Anladı. Hazar beni anladı.
Bu cümle yıllar önce bir kez daha kullanılmıştı. Selim abi tarafından, ikimize.
"Neyin var senin?" Başımı kaldırdığımda Hazar'ı gördüm.
Bahçede oturuyordum. Bizim evlerimiz yan yana olduğu için sürekli birbirimize gelip giderdik.
Gözlerimden yaşlar aktığını farketti. Kaşları çatıldı. "Gazel?" dedikten sonra eğildi ve yanıma oturdu. Akşam saatleriydi, evde Ezgil dışında kimse yoktu.
Çimleri kopararak sinirlerimi yatırmaya çalışıyordum.
"Susacak mısın böyle?" diye sorduğunda başımı çevirdim ve yüzüne baktım.
"Sessizliğimden anlaşılmıyor mu?"
Önüne döndü ve başını salladı. "Gözlerinden anlaşılıyor."
"Ağladığım için." dedim burnumu çekerek.
"Ağlamasan bile anlardım ki," Derin nefes verdim ve başımı omzuna koydum.
"Abimle takıştınız değil mi? Sabahtan onun da ağzını bıçak açmıyor."
Yüzüne baktım. "Beter olsun."
"Neden?"
"Dengesiz çünkü. Hep öyleydi, hep de öyle olmaya devam edecek." dedim gözlerimden sessizce yaşlar akmaya devam ederken.
"Kalbini mi kırdı?" diye sordu içli bir şekilde.
Başımı salladım. "Ben de Işıl'ın kalbini kırdım bugün."
Olduğum yerden doğruldum. "Karaman erkekleri değil misiniz? Hepiniz aynısınız."
Cevap vermediği için merak edip
sordum. "Ne yaptın yine?"
"Yine mi? Aşk olsun. Bugüne bugün ilkimiz bu."
"Resmi bir şekilde bir aydır sevgilisiniz, Hazar. Bir zahmet ilk olsun."
Güldü. "Kıskançlık."
"Sen mi?" diye sorduğumda onayladı.
"Cümleleri ağzından cımbızla almaktan nefret ettiğimi daha önce kaç kez söylemiş olabilirim acaba?"
Düşünür gibi yaptı. "Yaşımı geçmiştir."
Nefesimi dışa verdiğimde araya
girdi. "Tamam tamam. Anlatacağım."
Aynı benim gibi çimleri koparmaya başladı. "Bir arkadaşı vardı. Okuldan. Erkek arkadaş," diye vurgu yaptı gözlerini büyüterek.
"E n'olmuş? Sen, Murat, Ozan arkadaşım değil misiniz? Olamaz mı?"
"Biz senin kardeşiniz, Gazel. Senin çevrendeki erkek arkadaşların sana asla yan gözle bakmazlar."
"Yani?"
"O lavuk Işıl'ı seviyor."
"Işıl öyle birini yakınında tutmaz." dedim başımla itiraz ederek.
"Işıl anlamıyor bunu. O benim arkadaşım, saçmalama deyip duruyor. Suçlu ben oldum. Biraz ağır laflar ettim. Haketmediği sözler kullandım. Haklıyken haksız duruma düştüm anlayacağın."
"Kötü olmuş. Ya sen kafanda çok büyütüyorsan, ya öyle değilse, Işıl haklıysa?"
Kafasını iki yana salladı. Yüzünde fazlalıkla ciddiyet vardı. "Hayır, ben yanılmam. Işıl'ın erkek arkadaşı yok mu hiç? Var. Onlara karşı asla saygımı bozmam, o istediği sürece arkadaşlık edebilir. Ama bu çocuk farklı. Ve ben ona bunu göstereceğim."
"Bilemiyorum. Karışık bir durum."
Ateşi daha da harlanıyor olmalıydı ki ayaklandı. "Ya ilk kez bir şey istedim. O çocuğu hayatından uzaklaştır dedim. Birbirimizi yıllardır tanıyoruz biz Işıl'la. Ona hiçbir zaman karışmadım. Bana gelip, karşıma geçse, dese ki Hazar," Elleriyle, tüm bedeniyle
konuşuyordu. "Şunu şunu hayatından çıkar, ama eğer haklıysa, sizden bahsediyorsa olmaz," dediğinde ben ekledim. "Bizden asla bahsetmez zaten."
"Yine de, sana da ters durum olmasın yanlış anlama, Hazar bir kalemde silebiliyormuş bizi deme diye." Güldüm. O kadar hararetinin arasında bunu da düşünmüştü.
"Hakkı vardır ama, hayatının sonuna kadar o yanında olacak."
"Dur ama ya, bir dinle." Parmak uçlarımla ağzıma fermuar çektim.
"Bana gelip bunları dese," Ayakta olduğu için aşağıdan yukarı bakıyordum. "iki saniye ya, saniye ne kelime iki salise bile düşünmem. Sevdiğim kadın bana bunu diyorsa, vardır bir sebebi der o insanı hayatımdan çıkarırım. Çünkü biz birbirimizi o kadar çok seviyoruz ki, kimden zarar, kimden iyilik geleceğini anında görebiliyoruz. Bunu bu kadar uzatmasının sebebi ne olabilir?"
Omuz silktim. Cevap veremedim. Aklıma gelmedi bir şey. Olayı Işıl'dan da dinlemek gerekirdi.
"Gençler," Ağaçların arasından Selim abinin sesini duyduk. Evlerin arasında duvar, çit gibi hiçbir şey yoktu. Sadece ağaçlar vardı. "Ne konuşuyorsunuz böyle heyecanlı heyecanlı."
Hazar'a baktım. Hazar elinde kalan çimleri oynatırken bana baktı. "Yok bir şey abi ya," Selim abi bilsin istemiyordu belli ki, ona ayak uydurdum.
Hazar bakmadığı için Selim abi kaş göz yaparak, "Neyi var?" der gibi bana baktı.
Bir şey yokmuş gibi tavır alıp, gülümsemeye çalıştım. "Yok bir şey abi."
Selim abinin bakışları ikimiz arasında gidip geldi. Hazar o sırada abisinin yanına gitti. "Siz birbirinize benziyorsunuz. Belli etmeseniz de."
İnsanları iyi analiz edebilen birisiydi. Elini, Hazar'ın omzuna koydu ve göz hizasına eğdi başını. "Soytarı," dedi Hazar'a ithafen. Ardından bana çevirdi kahvenin sıcak tonlarında olan harelerini. "Soytarıyı gözünden tanır."
Hazar'la birbirimize baktık. Bunu ne için kullandığı ikimiz de anlamamıştık.
Şimdi anlıyordum. Biz Hazar'la konuşmadan bile birbirimizi anlayabilirdik.
"Ne oluyor?" diye sordu Hazal çatık kaşlarıyla.
Hazar dudaklarını saniyelik büzdü. "Bir şey yok, o anladı ne demek istediğimi."
Murat, Hazar'a kilitlenmişti.
"Sen burada olduğuna göre," dedi ve masanın üstünde duran sigara paketini, çakmağını, telefonunu ve araba anahtarını aldı. "Bize yol göründü."
"Biz biraz konuşalım mı?" diye sordum Hazar'a. Sandalyesini çekip ayaklanırken bu cümlemle yüzüme baktı.
Bir şey söylemedi, düşünmeden başını salladı.
Murat'a baktım. "Geliyorum hemen."
Yürüyerek onların yanından
uzaklaştık. Masadan aldıklarını cebine yerleştirdi. Çakmağıyla sigarası dışında.
Korumalar kapıyı tuttuklarında restoranın dışına çıktık. Hazar sigarasını yaktı.
Sigara kullanmazdı genelde.
Işıl'dan sonra çok değişmişti. Baby face dediğimiz çocuk olgunlaşmıştı. Sakal bırakıyordu. Saçları özensizdi. Üstü başı da aynı şekilde.
"Mekan güzel olmuş, burada olmamana rağmen Mai'yi iyi büyütmüşsün." Farklı konulara giriyordu.
Sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırarak nefes aldı.
"Neden bu haldesin?"
Yüzüme bakmadı. Bakışlarını farklı farklı yerlerde gezindirerek sorumu
cevapladı. "Kendimi beğendirmem gereken bir kadın yok artık hayatımda."
"Sen beni boş ver," deyip gözlerimin içine baktı. O kadar acıya rağmen ayakta iyi duruyordu. "Kendinden bahset."
"Bahsedilecek bir yanım yok ki benim, Hazar."
"Niye buradayız o zaman?"
"Abin," dedim bastırarak. Sigarasını son kez içine çekerken başını salladı.
"Başka ne olabilirdi ki zaten." dedi gülümseyerek.
"Bana karşı kin beslemeyen bir tek sen varsın." Konuşurken kendimi sıkıyordum.
Başını ritmik bir şekilde sallamaya devam ediyordu. "Çünkü seni iyi tanıyorum. Ve sana kin besleyecek durumda da değilim açıkçası. Daha farklı acılarım, dertlerim var."
"Haklısın."
"Sor bakalım ne soracaksan." dediğinde dudağım kenara kıvrıldı.
"Nereden anladın?"
"Seni iyi tanıyorum, dedim ya."
"Peki," dedim uzatarak. "Abinin bu oyunundan haberin var mıydı?"
Hiç bekletmeden cevapladı. "Vardı. Hatta beraber planladık."
"Beraber?"
"Abim, ben ve..." deyip sustu. "Şaşıracaksın belki de ama Ezgil de işin içerisindeydi."
Başımı eğdim. "Kılıç söylediğinde inanmamıştım. Bak sen şu bücürüğe..."
"Aranızı düzeltmekte ısrarcı."
"Kılıç istiyor mu diye sormadan mı?"
Sesli bir şekilde güldü. "Emin ol en çok o istiyor."
Kaşlarım havalandı. "Bunca şeye... Bunca seneye rağmen mi?"
Omuzlarını silkti. "Abimin sana olan bağlılığdan haberdarsın. Yıllar boyunca seni aradı."
Gözlerimin hafif dolduğunu hissediyordum, ama buna gerek
yoktu. "Anlatsana," dedim sesim titrerken.
İç çekti. Ellerini arka ceplerine
yerleştirdi. "Hangisini? Geceler boyu uyumadığını mesela? İlk dönemler yemek bile yiyemediğini mi? Kimseyle iletişime geçmediğini mi? Odasına kapanıyordu, elinde sizin nişan yüzükleri, karşısında çerçevelettiği fotoğrafınız. Kendi kendine, belki de seninle konuşup duruyordu. Günden güne yıprandı."
"Gazel biliyor musun..." deyip sustu. Sanki cümleyi nasıl kurması gerektiğini çözüyor gibiydi. "Sevdiği kadını kaybeden bendim, ama benden daha çok acı çeken abimdi."
"Bu böyle bir şey mi? Ölümden bile daha beter mi sence?" Karşısında dona kaldım. İki konu da beni alakadar ediyordu ve ben sesimi bile çıkaramıyordum.
"Hangisi daha ağır sence? Ya da karakter meselesi mi? O benden daha mı ağır geçirdi süreci?"
Devam ediyordu. "Ve bazen..." dedi ve elini cebinden çıkarıp göğsüne
yerleştirdi. "Kendimi, o acılarımla birlikte, abimi teselli ederken buluyordum. Kendi acımı unutup, ona sarılıyordum."
"Demek ki ölsen," dedi vurgulayarak. "Canı bu kadar yanmazdı." Ağır tokat gibi yüzüme indi cümleleri.
"Bazen," dedim ona karşılık
vererek. "İnsan ölmek ister."
Güldü. "Sevmiyordun sen onu?"
Başımı iki yana salladım ve gözümden düşen bir damla yaşı anında sildim. "Sevdiğimi söylemedim?"
"Tamam," dedi ellerini havaya
kaldırarak. "Demedim bir şey."
"Babamları görüyor musun hiç?" Asıl sorum buydu.
Kaşları çatıldı. "Babanla," dedi altını çizerek. "Abinle," aynı tonda devam etti, isimlerini çekmek hoşuna gitmedi. "Düşmanız artık."
Hissiz, ifadesiz bir şekilde yüzüne baktım.
"Şaşırmadın?" diye sordu
merakla. "Anlatmak ister misin? Biraz da sen konuş, ha, Gazel?"
"Neden? Ne geçti aranızda?" Ona cevap vermeden soru sormaya devam ettim.
"Şerefsiz oldukları için. Hiç tanıyamadığım için."
"Biz, Karamanlar olarak," Herkesi araya kattı. "Karacadağlı ailesini hiç iyi tanımamışız." Bir darbe daha. Daha... Daha.
"Ama sen artık Saraç'tın değil mi?" Herkes biliyordu. "Neden mesela? Niye annenin kızlık soyadına geçtin?"
"Yeter bu kadar, gidelim."
"Ama olmadı böyle," dedi alayla. "Fırsatçılık yaptın. Ben senin sorularını cevapladım, sıra sende."
Elimi koluna yasladım. "Bazı sorular cevapsız daha iyi, Hazar." Dudaklarımı sıktım ve içeriye geçtim.
Masalar arasında yürürken Hazar'ın söylediklerini bir kez daha aklımdan geçirdim.
Hazal ve Murat koyu bir şekilde tartışmaya dalmışlardı. "Ne oluyor?" diye sorduğumda ikisi de aynı anda başını kaldırıp bana baktı. Benim ardımdan Hazar girdi içeriye. Gözlerini kısarak ikisine baktı.
"Yok bir şey," dedi Hazal ve hışımla ayaklandı çantasını alarak. "Sohbetiniz bitti mi?" diye sordu Hazar'a sinirle.
Hazar yavaşça başını salladı. "İyi," Ses tonu sertti. "Gidelim o zaman." Hazar eliyle yolu gösterdi ve kafasını salladı.
Hazal onun gösterdiği yerden geçerken, Hazar elini Murat'a uzattı. Bu durum hoşuma gitmişti.
Murat gururla o eli sıktı. Kendine çekti ve sarıldı. Bu tokalaşma sesini duyan Hazal dönüp onlara baktı. Hazar'ın hamlesine şaşırmış gibiydi. "Özür dilerim
kardeşim," dedi Murat.
"Lafı olmaz." dedi Hazar.
Bu kadar birbirlerine bağlı olamazlardı. Çok garipti aralarındaki bağ. Saniyeler önce birbirlerini öldüreceklermiş gibi bakıyorlardı, şimdi tokalaşıp, helalleşiyorlardı.
Hazal, "Hazar," dedi uyararak.
"Geldim ikizim," dedi Hazar çekilerek.
Bana baktı. Başıyla vedalaştı.
Onlar restorandan çıkarken Murat'la birbirimize baktık. "Ne konuştunuz?" diye sordum.
Göğsü kabardı. Sinirle güldü. "İçindeki nefreti kustu, genellikle o konuştu ben dinledim."
"İşin zor."
"Hangisi kolaydı ki?" dediğinde başımı omzuna yasladım, ikimizde halimize acıyarak güldük ve onların gidişini izledik.
🍷
Yeni evimize gelmiştim. Ben gittikten sonra Ekin ve babam Kılıçların yanındaki evden çıkmışlardı. Ben de Ezgil için burada ev almıştım. Onların yanında kalmasın diye. Ama o evi babam Ezgil'e vermişti. Ara sıra orada kalıyordu.
Kapıyı açtım ve içeri girdim.
Hesaplaşmam gereken bir civciv vardı.
Esmer civciv.
İşte bu da Ezgil'e takılan isimdi.
Kim tarafından?
Tabii ki, Selim abi tarafından.
"İlyas sen misin?" Duyduğum sesle kaşlarımı çattım.
"Ne demek İlyas sen misin?" diye seslendim koridordan.
Adımlarını hızlı tuttuğunu sesinden anladım. Göz göze geldik. "Abla!" öyle bir bağırdı ki kulaklarım patlayacaktı neredeyse.
"Geldin! Geldin sonunda!" Sarıldığında kemiklerimin kırılacağını sandım.
"Geldim. Hesaplaşmaya geldim." dedim benden sıyırarak.
Yüzü düşmüştü. "Ama abla..." Dudaklarını büktü, sevimli olmaya çalışıyordu. Başarıyor muydu? Evet. Ama buna asla kanmayacaktım.
"Geç içeriye, geliyorum. Telefon görüşmem var."
Usulca, emir alırcasına başını salladı ve salona geçerken durdurdum. "Dur! Dur bir dakika."
Gözlerimi kıstım ve az önce kurduğu cümleyi kafamdan geçirdim. "Sen ne dedin bana?"
"Ne dedim abla?"
"İlyas sen misin, dedin?" Gözlerim seğiriyordu.
"Siz?"
Alt dudağını dişledi.
Gözlerim irice açıldı cevap
vermeyince. "Ezgil?!"
Ellerini birbirine sürtüştürdü ama yine konuşmadı. "Sakın bana birlikteyiz deme!"
"Ama abla, yabancı biri değil tanıyorsun sen İlyas'ı."
"Güzelim," dedim saçlarını severek. Başını hemen sağa yatırdı ve dudaklarını büzdü. Onunla uzun zamandır vakit geçiremiyorduk. Annemine emanetine yeterince zaman ayıramıyordum. "Ben seni neden her şeyden uzak tutuyorum?"
"Sen bize benzeme, bizden olma diye. En iyi şekilde eğitimini bitirmen için elimden gelen her şeyi yapıyorum farkındasın, ben seni uzak tuttukça sen ne yapıyorsun? İlyas'la olmak ne demek?"
"Ayrıca burada mı kalıyor o? Aynı evde?"
Gözlerini kaçırdı.
"Ezgil, çekinme söyle."
"Türkiye'ye geldiği zaman burada kalıyor." dedi yüzüme bakmayarak.
"Konuşurum ben onunla," deyip ilerledim salona doğru.
Arkamdan koşar adımlarla geldi. "Abla hayır! Gerek yok. Yanlış bir şey yapmıyoruz ki."
"Yanlış ya da doğru. Onun bu evde kalması uygun değil." İlyas'ı severdim. Ama, İlyas'ın karakterinde yerinde durmamazlık vardı. Kalbini kırabilirdi, çapkınlık yapabilirdi. İlyas, Ezgil'e göre biri asla değildi.
"Peki." deyip başını eğdi. Bir ya da iki, fazlası olmaz sözümü hep dinlerdi.
"Evet küçük hanım," dedim ve koltuğa oturdum. "Geç bakalım karşıma."
Tıpış tıpış yürüdü ve oturdu tekli koltuğa.
"Kılıç'la iş tutmuşsun." dedim sorgular gibi bakış atarak. "Neden yaptın bunu?"
Başını kaldırdı. "Seni en son ne zaman gördüm ben?" Düşündüm, aklıma gelmedi.
"Hatırlamıyorsun bile değil mi abla?" Gözleri doluyordu. "Geçen yıl, kışta."
"Beni burada yalnız bıraktın. Bana Hazal ablalık yaptı senin yerine." Cümle ok oldu kalbime saplandı.
"Kimsem yok, ailem yok. Ne sebepten bilmiyorum, abimle, babamla görüşmeme izin vermiyorsun. Yanımda da kalmıyorsun. Sıkıldım artık. Ne olacaksa olsun dedim ve Kılıç abiye yardım ettim. İyi ki de ettim."
Konuşacakken telefonum çaldı. Elime aldım.
Kılıç'ın numarasıydı. Yıllardır değiştirmediği için ezberimdeydi. Ama bir dakika... O benim numaramı nereden biliyordu?
"Kılıç arıyor. Numaramı sen mi
verdin?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Hayır." dedi tek kelimeyle. Yüzüne daha fazla baktığımda ekledi. "Yemin ederim ben vermedim. Kılıç abinin eli kolu uzun, bulmuştur bir yerden."
"Üç yılda beni bulamadı numara mı bulacak?"
"Buldu. Her defasında sen kaçtın." Gözlerim yüzüne çıktı. Cevap veremedim.
"Açmayacak mısın?"
Kapama tuşuna bastım. Ekran kapanırken telefonu çevirip Ezgil'e gösterdim. Nefesini dışarı verdi. "Kılıç abinin nasıl inat bir karaktere sahip olduğunu biliyorsun, ona bunu neden yapıyorsun?"
Konuşmadım.
"Benim gerçekten sana diyecek hiçbir şeyim yok," deyip ayaklanırken başımı kaldırdım. "Nereye?"
"Yemek yiyeceğim."
"Sana da koyayım mı?"
"Hayır." dedim tekdüze bir sesle.
"Sen bilirsin." Sesi oldukça sert ve yüksekti.
Uyarmak için, "Ezgil," dedim uzatarak.
"Demedik bir şey." Yüzüme bile bakmadan mutfağa doğru yürüdü.
Telefonu açtım ve son aramalara girdim.
Numara gözüme çarpıyordu.
Neden hiç değiştirmemişti?
Kılıç numarasını sık sık değişen biriydi.
Arayıp da ulaşamam diye mi?
"Kendi kendine kurma yine," dedim dışımdan.
"Bana mı seslendin?" Mutfaktan sesi gelen Ezgil'e döndüm.
"Hayır." Doğrulduğu kapıdan geri çekildi.
"Aramadı," dedim telefona bakarak. "O da artık usandı peşinden koşmaktan, Gazel. Ne yapmasını bekliyorsun ki?" Yine kendi kendime konuşuyordum. O kadar çok yalnız kalmıştım ki, bu ben de alışkanlık haline gelmişti artık. Deli gibi kendi kendime konuşuyordum.
Telefonu kapattım ve koltuğun üzerine bıraktım. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve kafamı geriye atarak gözlerimi kapattım.
Saniyeler sonra gelen kapı sesiyle gözlerimi araladım. "Abla kapıya bakar mısın!"
"Birini mi bekliyordun, Ezgil?"
"Hayır." Ayaklandım ve koridordan geçtim.
Kapı koluna elimi atarken başım dönüyordu neredeyse. En son ne zaman yemek yemiştim ben? Her neyse, yemek düşünecek durumda değildim.
Kilidi açıp kapıyı araladığımda beklemediğim adamı gördüm.
Kılıç.
Ne işi vardı burada? Niye gelmişti?
"Kılı—" dememe kalmadan kolumdan tutup beni evden çıkardı. "Ne yapıyorsun?" Kapıyı kapattı.
"Bahçeye inelim." dedi kolumdan tutmaya devam ederek.
Kaşlarım çatıldı. Yüzüm ciddileşti. "Deli misin sen? Bırak kolumu, çık git buradan."
"Konuçacaklarım var, Gazel."
"Benim yok."
"İyi," dedi başını sallayarak. "Sen konuşmazsın. Dinlersin."
Dediğini yapmadan bırakmayacağı için itiraz etmedim. "Peki. Bırak kolumu." dedim gözlerimle işaret ederek.
Elimi çekerken, üçlü basamaklı merdivenden indi. Arkasından bende indim.
Bahçeye doğru yürüdüğümüzde aynı anda durduk. Bana çevirdi bedenini.
Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Evet, dinliyorum."
Gözlerimin içine bakıyordu. Özlemiş miydi, çivitlerimi?
Çivit mavisi.
Bana hep, "Senin gözlerin çivit mavisi." derdi.
"Murat'la konuştum." Devam etmesini bekledim. "Gidiyormuşsunuz?"
Gözlerimi kıstım. Bundan benim niye haberim yoktu? Belli etmemeye çalıştım. Murat bir şey söylemişse, bir bildiği vardır diyerek onayladım. "Evet," Başımı salladım. "Gideceğiz."
"Senin peşini bir şartla bırakırım, Gazel."
"Pardon?" Bir adım attım ona. "Ne şartı?"
"Yarın, kimseye söz verme. Benimlesin."
Dudaklarım kenara kıvrılırken sesli bir şekilde gülmeye başladım. Gözleri sol yanağımdaki gamzeye takıldı. "Ne saçmalıyorsun, Kılıç?"
"Peşini bırakmamı, senden vazgeçmemi istemiyor musun? Yarın benimle gel, sana söz bir daha seni rahatsız etmeyeceğim." dedi, çenesini havalandırarak. Ne yapıyordu?
"Nereye?"
"Araba markamın lansmanına."
Rol yapmaya devam ettim. "Ne arabası? Ne markası?" Her şeyden haberim vardı. Onu uzaktan uzağa araştırıyordum.
Çocukluk hayali olan iki işten birisiydi. Diğerini gerçekleştirememişti... Bunu yapmış.
"İstediğim oldu. Artık kendi markam var. Tüm planlamalarımda yanımdaydın, sonuçta da yanımda olmanı, başarımı görmeni istiyorum. Çünkü senin katkın çok." Bana karşı yumuşuyor muydu o? Yoksa oyun muydu?
"Ben bir şey yapmadım."
"Yarın benim için özel bir gün. Yanımda ol."
Gerçekten peşimi bırakacak mıydı? "Ben gittikten sonra, adını hiçbir yerde duymayacağım. Beni aramayacaksın, peşime düşmeyeceksin. Beni sileceksin."
Gülümsedi. "Geleceksin misin?"
"Benden vazgeçecek misin?" Yüzündeki ifade değişti.
Konuyu başka yere çekti. Gözlerini indirdi. "Adımı duymayacaksın."
"Hayır." dedim. Çünkü ona güvenmiyordum. "Gelmeyeceğim."
Bir şey söylemedi. Başını eğdi ve gözlerini ovuşturdu.
Saniyeler sonra bildiğim sorunun cevabını ondan duymak istedim. "Markanın adını ne koydun? Hep arardın."
"Karaman." dedi öylesine.
Gülümsedi.
"Karaman..." diye yeniledim dudaklarımın arasından. "Araba markasına kendi soyadını mı verdin gerçekten?"
"Evet." dedi kısa biçimde. Başını tekrardan eğdiğinde, iç çektiğini, nefesini derin verdiğini duydum. Fısıltılı sesle konuştu. "Arabaya bile verdim soyadımı, bir sana veremedim." dediğini duydum ama duymamazlıktan geldim. Canımı yaktı cümlesi. Haklıydı.
"Efendim?"
Başını kaldırdı. "Yok bir şey."
"Gelmeyecek misin?"
"Hayır."
"O zaman..." deyip iç çekti. Elini yanağıma çıkardı. Gözlerim kapandı elinin sıcaklığını hissettiğimde. Yakınlaştı. Alınlarımızı birleştirdi. "Gitme," diye fısıldadı boğuk sesiyle.
Boğazım acıyordu.
Geri çekti başını. Gözlerime baktı.
Buz mavileri titriyordu. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı. "Gitme," diye yineledi. "Kal bu şehirde."
💙🍷
Bölüm etkileşimi
