4. bölüm · Mavi Yansıma

Bölüm - 4 -- Soğuk

Z. Diatory Diatory

Hislerimiz bizi nereye götüreceğini her zaman doğru bilebilir miydi? Çoğu zaman onlara güvenerek hareket ettiğimizin farkında mıydık? Belki evet belki hayır ama her zaman olmasa bile onlarla hayatımıza yön verirdik. Ayla için de bu böyleydi. Enerjisi onu daima hisleriyle hareket ettirirdi ve bundan pişman olmamıştı. Belki de artık ilk kez hisleriyle hareket ettiği için pişman olacağı bir anın içine sürüklenmişti.

Kâbusların peşimi kovaladığı bir rüyadan gözlerimi açarak uyanmıştım. Derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım. Yumuşak bir yerde uzanıyordum. O anda ölmediğimi anlamıştım. Çünkü ne kadar rahat bir yerde olsam da bütün vücudum ağrıyordu. Gözlerimi araladım ve nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Yine kendimi bilmediğim bir yerde bulmuştum. Biraz daha başıma gelirse alışkanlık yapacaktım. Bütün yaşadıklarımın rüya olduğunu ummuştum ancak bu mümkün değildi. İlk gözlerimi açtığımda kendimi cennete sanmıştım yaşadıklarımı düşünürsem cehennemde olma ihtimalim daha yüksekti. Sol kolumu yavaşça hareket ettirdiğimde önceki kadar kötü olmadığını fark ettim. Beni kim kurtardıysa tedavi etmiş olmalıydı.

Sağ elimi yatağa sabitleyerek oturduğumda kaburgalarıma keskin bir ağrı saplanınca homurdandım. Elimle yavaşça kontrol ettiğimde pekte iyi olmadığını anladım. Neyse ölmemem bile mucizeyken bu yaralarım da bir şekilde iyileşirdi. Ayaklarımı yataktan çıkarıp yere bastım ve dikkatli bir şekilde doğruldum. Üst katta olduğumu fark ederek tırabzanlara ilerledim. Aşağısı görünen üst katı alt katın yarısı kadar olan bir evdi. Diğer uyandığım evden daha modern bir havası olsa da yine de garip bir havası vardı. Aşağıya doğru bakış attım ama karanlıktan dolayı tam olarak bir şey göremedim. Oturma odası olduğunu düşündüğüm bir alan vardı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama asıl bilmediğim tarihti. Buraya geldiğimden – ya da sürüklendiğimden – beri zaman algım kaybolmuştu.

Arkamı dönerek tuvaletin nerede olduğunu bulmak için etrafı inceledim. Hem yatak başlığının olduğu yerde hem de tırabzanların tam karşı kısmında pencere olduğunu gördüm. O kısımda camın kenarında ahşap jakuzi bile vardı. Oraya ilerledim ve her iki camın da tamamen ormana baktığını fark ettim. Güzel izole bir alandı. Tırabzan tarafında tamamen açık askılıklar vardı ve erkek kıyafetleri asılıydı. Bunu sonra düşünmeye karar vererek yatağın karşısında kalan ve bu katta bulunan tek kapıyı açtım. Tahmin ettiğim gibi tuvaletti. Ancak içinde duşu vardı. Jakuzinin orada tamamen keyif için kurulu olduğunu anladım.

Kaburgalarıma dikkat ederek işimi hallettim ve elimi yüzümü yıkayarak birazda olsa rahatladım. Ta ki kendimi aynada görene kadar; saçlarım tamamıyla dağılmıştı ve yüzümün bazı yerlerinden çizikler vardı. Aynı şekilde vücudumda da bu tür yaralar ve morarmış yerler vardı. O yamaçtan yuvarlanmama rağmen yaşadığıma bir kez daha şaşırdım. Karnımı vurduğum taşa kafamı vursam belki de ölmüş bile olabilirdim. Yüzümü ekşiterek oradan çıktım ve bu konuyu daha fazla düşünmemeye karar verdim.

Susamış ve acıkmıştım. Ancak merdivenler bana öyle yorucu gelmişti ki inebileceğimden emin değildim. Basamaklara yaklaştım ve daha fazla düşünmeden ilk adımı attım. Bu nefesimi tutmama neden olmuştu. Canımın bu kadar yanacağını düşünmemiştim. Birkaç basamak daha indikten sonra kendimi ikna etmiş ancak yarısına kadar inebilmiştim. Sağ elimle destek alarak olduğum yere oturdum. En iyisi biraz dinleneyim. Kavisli merdiven sayesinde kafamı yasladığım yerden aşağıdaki boydan camlar görünüyordu. Böyle bir ormanda bu kadar güzel ahşap bir ev ve böylesine yapılmış camlar görmeyi beklemiyordum. Yukarıda yatak başlığına bakan yere denk geliyordu pencereler.

Güneş daha kendisini göstermemişti ama gün aydınlanmaya başlamıştı. Bundan dolayı orman görünmüş ve çok hoş bir manzarayı önüme sermişti. Bakışlarımı salona çevirdim. Pencere tarafında ve tam karşısında aynısından olan iki tane büyük eski deri koltuklar vardı. Pencerenin önünde kalan boştu ama arka tarafı bana dönük olandan emin değildim. Eğer birinin evindeysem – ki öyle olduğuna emindim – buralarda bir yerde biri olmalıydı. Daha aşağı taraflar görünmediğinden nerede olabileceğini bilmiyordum.

“Orada daha ne kadar oturmaya devam edeceksin!” duyduğum sesle yerimde kaskatı kesildim. Beklemediğim için maalesef ufak bir çığlık da atmıştım. Sağ elimle ağzımı kapatırken sesin geldiği yeri aradım. O anda tersteki koltuktan bir el yaslanma yerine uzandı ve destek alarak doğruldu. Dağınık, siyah omuzlarına dökülen saçlara sahip bir adamla karşılaştım. Önceki olaydan sonra ilk dikkatimi çeken üzerinin giyinik olduğuydu. Aynı zamanda garip bir şekilde beyaz tenliydi.

“Susmaya devam mı edeceksin!” niye böyle sert bir tonda konuştuğunu anlamadığım adama ters bir bakış attım. Aynı zamanda ağzıma kapadığım elimi çekmiş ve destek alarak ayağa kalmıştım. Ben aşağıya inene kadar o da ayağa kalkmıştı. Üzerinde eşofman ve tişört vardı. Eliyle saçlarını dağıtarak bana doğru gelmeye başladı. Ben daha inememiştim ve o beni merdivenin başında durmuş izliyordu. Zorlandığımı fark etmiş ama buna rağmen yardım etmemişti. Göz göze gelmeden – ki onu gördüğüm andan beri göz göze gelmemiştik – en son basamağa geldim. Kenara çekilince yanından geçerek indim. Bir şey demesine fırsat vermeden inerken fark ettiğim, sağ tarafta yatak odasının tam altında kalan mutfağa ilerledim.

Ancak daha gidemeden önüme geçmişti. Çarpmamak için hızla durmuştum ama bu da kaburgalarımın ağrımasına neden olmuştu. Homurdanarak karnımı kolumla sardım. Sinirli bakışlarımı önce yüzüne sonra gözlerine değdirdim. Bal rengi gözleri boş bakarken göz göze gelmemiz ile büyük bir öfke orada yer edinmişti.

“Kimsin sen?” adamın birden sorduğu soruya anlamsızca baktım. Herkes neden bu soruyu sorup duruyordu?

“Daha önce de diğerlerine dediğim gibi Ayla. Şimdi izin verirsen su içmem…” cümlemi bitirmeme izin vermeden, “Diğerlerine mi?” demişti. Daha fazla konuşmak istemiyordum. Yana doğru bir adım attım ama aynı şekilde önüme geçmişti. Kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdım, “Deli misin be adam? Çekil artık önümden su içeyim!” biraz yüksek bir tonla konuştum. Ancak o bunu umursamadan önümde durmaya devam ediyordu.

“Bana bir şey anlatmadan sana su vermeyeceğim.” cümlesini bitirdiği an sağ kolumu kavradı ve hızla yürüyüp beni koltuğa sert bir şekilde oturttu. Kaburgalarım ve kolumun ağrısı ile bağırıp, “Sikeyim!” diye küfür etmiştim. Beni umursamadan izlemiş ve tepemde dikilmeye devam etmişti.

“Ne diye bakıyorsun öyle? Sor artık soracağını.” dediğimde, “Diğerleri kim?” diye sorarak tek kaşını kaldırdı.

“Ne bileyim kim. Bu adaya ilk geldiğimde beni kurtardılar ya da her neyse onlar. Ben de tanımıyorum kendilerini.”

“Esmer tenli ve genelde yarı çıplak geziyor olabilirler mi?” kafamı olumlu anlamda sallayıp, “Sen de onlardan değ…” birden yüzünü burnumun dibinde görünce hızla sırtımı koltuğa yasladım. Öyle bir hızla yaklaşmıştı ki kısa bir an burnu burnuma değmişti.

“O uluyan Yalvarn’larla beni mi kıyaslıyorsun mavi gözlü yaratık?” hangi birini kafamda tartacağımı şaşırdım. Ulumak? Yalvarn? Mavi göz? Her biri zihnimde soru işaretleri ile dönerken elimi uzatıp göğsünden itip kendimden uzaklaştırdım. Sert değildim ama geri çekilmişti.

“Sensin yaratık.” diye sessiz bir şekilde mırıldandım. Yine dibime girebilme ihtimali vardı. Derin bir nefes alarak, “Bakın beyefendi. Onlara da dediğim gibi uçaktan atladım ve fırtına yüzünden bu ne olduğu belirsiz, gitmek için heves aldığım, adanıza geldim. Kimler kim ve neler ne bilmiyorum. Uluyan dediğin tipler beni buldu ama kovaladıkları için kaçmak zorunda kaldım. Zaten en son hatırladığım şey yuvarlandıktan sonra yürümeye çalışmamdı…” konuştuğumda yaşadıklarımı yeniden anımsayınca cümlemin sonuna devam etmedim.

“Bu kadar beyaz birinin aralarında saklı kalması zor olurdu.”

“Sen de beyazsın ben niye suçluyum ki burada?” soruma alayla kaşlarını kaldırdı. “Ama aynı zamanda gözlerin mavi!” ilk uyandığım yerde de gözlerim yüzünden benzer şeyler duymuştum. “Gözlerimin mavi olması neyi değiştirir ki. Normal bir insanım ve benim geldiğim yerde böyle göz rengi var.”

“Burada böyle bir şey asla olmaz Mavi.”

“Adım Ayla.” diyerek mavi dememesini umut ettim. Ancak omuz silkip mutfağa ilerledi ve bir bardak suyu getirip bana uzattı. Şaşırmıştım ama yine de elinden alıp içtim. Umarım içine tuhaf bir şey katmamıştır.

“Söylediklerinin doğruluğunu teyit edene kadar burada kalacaksın. Biraz iyileş sonra seni tekrar sorgulayacağım.” dedikten sonra konuşmama izin vermeden merdivenleri çıkmaya başladı.

“Peki adın ne?” banyoya girmeden önce, “Altun,” diye bağırmıştı. Elimdeki bardağı önümde duran masaya bıraktım ve geriye yaslandım. Gün artık güneşle bir bütün olmaya başlamıştı. İlk ışıklar evin bu camına doğru vuruyor ve ağaçların gölgeleri salonda mükemmel bir görüntü oluşmasını sağlıyordu. Manzarayı izlerken bu kadar güzel görünen bir yerde nasıl bir şeyin içerisine düştüğümü anlayamıyordum. Orada olduğum gibi burada da cevaplar alamayacağımı çoktan anlamıştım. Çıkışı bir an önce bulmayı umuyordum. Yoksa burada delirmem kaçınılmaz olacaktı.

***

“Ne demek Ayla kayboldu!” Öykü karşısında duran üç adama baktı. Atlayışı onunla beraber yapan Hiroshi ve diğer iki adamdı bunlar. Hepsi olanlardan dolayı şaşkındı. Daha önce böyle bir fırtınayla hiç karşılaşmamışlardı.

“Öykü Hanım ne olduğunu anlayamadığımız bir fırtına onu aldı ve götürdü. Daha önce böyle fırtınalara rastlamadım. Hayatım atlamakla geçti.” o sırada iniş noktasına uçak gelmişti. Orada olmayacağını bilse de koşarak gitti ve içeriden çıkan Kaan’a korku dolu bir bakış attı.

“Duyduklarım doğru mu Kaan?” diğerleri telsiz ile haberleştiği için uçaktakilerin bu olandan haberi vardı. Kaan cevap vermeyince onun göğsüne sinirle yumruklarını indirmeye başladı. “Sen onun korumasısın! Gözünün önünden ayırmaman gerekiyordu.” bağırmaya devam ederken sinirden bayılmıştı. Öykü ile Ayla on beş yıldan uzun bir süredir arkadaştılar. Böyle bir durumda vermesi en normal tepkiyi vermişti. Kaan onu kucaklayarak otele geçeceklerini söyledi. Diğerleri arama kurtarma ekiplerinin yola çıktığının haberini verdi. Üç adam da yaşadıklarının video kayıtlarını hem arama kurtarma ekibine hem de Kaan ile Öykü’ye göndereceğini söyledi.

Şimdilik bu haberin duyulmaması ve önce neler olduğunun öğrenilmesi en mantıklı yoldu. Bu yüzden otele geçtiler ve Öykü’yü odasına götürdü. Oteldeki sağlık görevlisi tarafından kontrol edilip serum bağlanmıştı. Kaan başlarına büyük iş açılacağının kulaklarını dolduran kayboldu anonsuyla gerçekleştiğini zaten anlamıştı. Şimdi ne yapmalı onu düşünüyordu.

Öykü uyanana kadar videoyu izlemiş ancak yaşanan şeylerin mantıksızlığını çözememişti. Hiroshi ne kadar istese de peşinden gidememiş ve fırtına onu geri savurmuştu. Hiroshi fırtınaya kısa süreli yakalanmıştı sadece. Ne kadar izlese de bir sonuca varamayacağını anlamıştı.

“Ne oldu bir haber aldın mı?” Öykü doğrulup sorduğunda Kaan kafasını olumsuz anlamsa salladı. “Birazdan arayacağım.” demişti. Öykü ne bekliyorsun dercesine baktığında telefonunu çıkarıp yetkilileri aradı. Yetkililer ise fırtınanın Ayla’yı götürmüş olabileceği noktalarda arama çalışmalarına başlamıştı. Ancak ona dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Yakın çevre araması yapılırken sırt çantasındaki takip cihazının son koordinatları da inceleniyordu.

Ayla’nın fırtına bulutunun içine girmesinden çok kısa bir süre sonra da takip cihazının arızalandığını sistemden görmüşler ve böylece takip ile bulunamayacağı anlaşılmıştı. Ellerinden gelen tek şey çevreyi aramaktı ama bu tip bulut fırtınalarının insanları onlarca kilometre uzağa götürebileceği biliniyordu. Buna ek olarak böyle bir fırtınadan sağ kalma oranı neredeyse yoktu. Ancak yine de bunu Öykü ve Kaan’a söylememişlerdi.

Aradan geçen günlerde bu olayın gizli kalması neredeyse imkânsızlaşıyordu. Öykü ve Kaan iki gün sonra Ayla’nın ailesini haber vermiş, Anne ve babası ilk uçakla Japonya’ya gelmişti. Bir hafta süren arama çalışmaları sonucunda ellerinde hiçbir şey yoktu. Ayla’nın annesi Leyla çıldırmanın eşiğine gelmiş, babası Tunç ise elindeki tüm imkanları kullanmaya çalışmıştı.

Basın tarafından dikkat çekmişler ve gizli çekimler, yapılan yayınlar sonucunda birinin bulut fırtınasında kaybolduğuna dair haberler tüm dünyaya yayılmaya başlamıştı. Bu durum serbest atlayış noktasının tamamen kapatılmasına neden olmuştu. Ayla’nın yüzü haberlerde çıkmasın diye ellerinden geleni yapmışlardı. Ancak Türk bir kadının kaybolduğu haberi etrafta dolanmaya devam etmişti. Olayın ilginçliği haber değeri taşımıştı.

Arama çalışmalarının devam edeceğinin garantisini aldıktan sonra ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlayan aile Türkiye’ye dönmüştü. Leyla ne kadar gitmemekte ısrar etse de burada kalmasının bir yararı olmayacağının da farkındaydı. Türkiye’ye dönüşleri ve evlerine geçişleri son derece yorucu olmuştu. Kızlarının yaşayıp yaşamadığını bile bilmezlerken geriye dönmek zor gelmişti.

Öykü ve Kaan sürekli Japonya’daki arama kurtarma ile iletişim halinde yaşamlarına istemeden kaldıkları yerden devam etmişti. Öykü Ayla’nın menajeri olarak buradaki işleri yoluna koymaya çalışıyordu. Tunç kızının aramasına güvendiği birini Türkiye’den göndermiş ve ne olursa olsun haber vermesini istemişti. Leyla ise diğer kızı Alçin ile üzgün bir şekilde telefondan iyi bir haber alabilmek için bekliyordu.

***

Karakterlerin yolculuğunda bana eşlik etmek ve maceranın hız kesmeden devam etmesini sağlamak isterseniz, oylarınız ve yorumlarınızla destek olabilirsiniz.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, keyifli okumalar!

Z. Diatory