2. bölüm / 3
MASKELER VE MÜREKKEP LEKELERİ2. Bölüm
Bölümler 3Şu an: 2. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evde değildim.
Gerçi son zamanlarda evim neresiydi ondan da çok emin değildim. Ama aklım hep oradaydı. Yatağımın altındaki kutunun kapağını açtığımdan beri sanki içimdeki duvarlar çatlıyor, kabuk bağlamış yaralar tekrar kanıyor. Ben seni hala bekliyorum Baran. Seni beklemekten, özlemekten, sevmeye devam etmekten o kadar nefret ediyorum ki bazen sadece bunun için kalmanı istiyorum. Bencillik mi dersin, sonu gelmeyecek bir bekleyiş mi dersin bilmiyorum. Ama bu bekleyişin adı artık aynı değil. İçinde hayaller yok, umutlar yok. Seni bekleyen kişi küçük İzel değil.
Ormandaki ağaçlardan birinin önüne oturdum. Sırtımı, ağacın kalın ve pürüzlü gövdesine yasladım. Mavi pantolonumun cebinden beyaz bir kâğıt ve siyah mürekkepli bir kalem çıkarttım. Yazacağım kelimeleri, yüreğimin sıcaklığını içine eklemeden yazdım.
Çünkü hala sana kırgınım Baran Tanyel. Çünkü seni gördüğümde hala içimde bir şey hem titriyor hem de susuyor. Çünkü ben seni hala bitiremedim kalbimde.
Kalemin ucu, kâğıdın yumuşak yüzeyi üzerinde zarifçe kaydı.
“Baran.
Bu kez ben hiçbir şey söylemeyeceğim. Eğer beni görmek ve son bir kez hala anlatmak istiyorsan gel. Ama ben seni eski halimle beklemeyeceğim.
Bugün iskelede her zamanki saatte olacağım.
İzel.”
Mektubu üç kere katladım. Sanki her kâğıdı kıvırdığımda biraz daha senden uzaklaşıyormuşum gibi hissettim.
Aramızda zaten olan kalın duvarlara bir de ben tuğlalar ekliyormuş gibi hissettim. Ama o duvarın hangi tarafında durmam gerektiğini bilmiyorum. Kendi karanlığımda mı boğulmalıyım yoksa senin tarafına geçip sonsuza kadar acı mı çekmeliyim? Ya da duvarın üstüne tırmanırım. Orada olduğumu bilmezsin ama hep seni izlerim. Belki de duvarın altına gömmeliyim kendimi. Kimsenin göremeyeceği, duyamayacağı, kar yağdığında altında kaybolacağım şekilde uzanmalıyım soğuk toprağın altına.
Katladığım kâğıdı cebime koyarken diğer elim boynumdaki kolyeme gitti. Yedi suskunluğu işaret eden yedi taş.
Oturduğum yerden kalkıp sessizce yürümeye başladım. Ayakkabılarım yerdeki yeşil çimenleri eziyordu. Karıncalar tek sıra halinde ilerlemeye devam ediyordu. Gökyüzünün sonu gelmeyen karanlığına inat ağaçların gür yaprakları büyük bir sevinçle gelip geçenleri selamlıyordu. Ya bu da son olursa diye düşündüm. Ya her şey yeniden en başa sarara ve bu sefer altından kalkamasam. Dudaklarımdan minik harflerle çıkmıştı bu sözler. Bu saatlerde buralarda kasabadan kimse olmazdı. Ben hariç tabii ki.
Biliyordum. Bir kalemin ucunda sallanan bir sonumuz olacaktı. Belki hiç yazılmamış bir şiirin hiç yazılmayacak o kıtasıydık. Ya da resmin bir köşesinde duran yamalı bir gökyüzü olacaktık. Belki de bir şarkının ortasında ansızın susan notaydık. Kimsenin duymadığı, duysa da unuttuğu. Yarım kalmış bir cümlede, okyanusun gözünden kaçan bir imayla gizlendik. Bir mendilin üstünde günlerce unutulmuş bir gözyaşı gibi, varla yok arası. Adı bile konulamamış bir hatıraydık. Ama biliyorum işte. Bizi ya biri çizecekti deftere usulca ya da biri silecekti, hiç ardına bile bakmadan.
Ormanın içinde yavaş adımlarla ilerlerken uzaklardan bir ceylanın çığlığını duydum. Korkamadım. Kaçıp gitmekte istemedim. “Zavallı hayvan” diye geçirdim içimden. Ceylanın acı dolu ürkek çığlığını ve ormanı geride bırakarak yürümeye devam ettim. Ormandan çıktığım anda göğsümün üzerinde derin bir acı hissettim. Kolyemdeki taşlardan biri derimi dağlıyormuş gibi hissettim. Sağ elimi cebimden çıkartıp kolyemi tuttum. Kolye sıcak değildi, yanmıyordu.
“Of büyükanne! Nereden aldın bu taşları kim bilir?” diye fısıldadım.
Kasabanın geniş ve taşlı yollarında hızlı adımlarla yürüyorum. Ellerimi tekrardan siyah hırkamın cebine yerleştirdim. Sol elimin parmakları katladığım kâğıdın üzerinde dolandı. O an kâğıdı da içinde yazanları da yırtıp atmak istedim. Yakmak ve küle dönüşmesini izlemek istedim. Toprağın yedi kat altına gömüp bir daha asla görmeyeyim istedim. Kâğıdı katlayarak bir uçak yapmak ve onu yüksek bir uçurumdan aşağı bırakmak istedim. Yazdıklarımın üzerini çizip en azından anlaşılmasın, okunamasın istedim.
Ve hiç birini yapmadım. Hiçbir zamanda yapamayacağım gibi.
Baran’ın yaşadığı evin önüne geldiğimde bahçe kapısına yaslanarak duraksadım. Çocukluğum, anılarım, kahkahalarım gözlerimin önünden bir film şeriti gibi yavaşça geçti. Ne kadar da çok vakit geçirmiştim bu evde.
Ev, kasabaya göre oldukça modern kalıyordu. Bahçenin yeşil sessizliğinde yapraklar yavaşça süzülürken, ev taş duvarlarıyla kendini ortaya çıkartıyordu. Sanki zamanın kendisi bu eve dokunmuş, ellerini taşlara sürmüş, gövdesine sarmaşıkları bir sır gibi sarmıştı. Üç basamakla çıkılan küçük bir verandası vardı girişinde; her adım evin unutulmuş sessizliğine biraz daha yaklaşmak gibiydi.
Kapı büyük ve siyahtı, ama karanlık değildi. Üst kısmında bulunan cam panelleri, içeriye süzülen ışığın hikâyesini anlatıyor, içeride biri var mı diye değil, içeride kim kalmış diye soruyordu. Kapının üzerindeki taş kemer bu evdeki en sevdiğim şeylerden sadece biriydi. Pencereler yüksek, geniş ve içe dönüktü. Camların ardında -birisi hariç hiç birinde- ne bir perde ne de bir savunma yoktu. Bahçenin her bir yanından göğe doğru sarmaşıklar yükseliyordu.
On yedi yıl önce.
O yaz öğleden sonrası, gökyüzü pamuk şekeri gibi yumuşak, güneş çimlerin üzerine gülümseyerek düşüyordu.
İzel, bahçedeki kiraz ağacından meyvelerini toplamaya çalışıyordu. Ama boyu devasa ağacın yanında minicik kalıyordu.
Baran ise evlerinin verandasına oturmuş uzaktan İzel’i seyrediyordu. On yaşındaydı ama onda beklenildiği kadar hoyrat değildi. İçten içe İzel’in pes etmesini bekliyordu. Ama İzel asla pes etmiyordu. O an için İzel’in kirazları alması, dünyayı kurtarmak kadar önemliydi.
Kirazları toplamaya çalışırken birden dengesini kaybetti ve yere düştü. Diz kapakları biraz çizildi, elleri çamur oldu ama ağlamadı. İzel ellerini birbirine vurup temizleye çalışırken, Baran yanına geldi. Yeşil gözlerini İzel’e doğru devirdi ama sesi yumuşaktı. O acıma tonu hala vardı.
“Zaten düşeceğini biliyordum.”
İzel, Baran’ın sözlerinden sonra kollarını pembe elbisesinin üzerinde bağladı. “Sende yardım etmedin ama” diye tatlı tatlı söylendi. Söylediklerinde ciddi de olsa asla Baran’a kızamıyordu. Küçük bir oflama sesiyle birlikte sırtını ağaca döndü İzel.
Baran cevap vermedi. Kısa bir süre sonra ağaca tırmanmaya başladı. Sessizce, dalları kırmadan, yaprakları incitmeden meyvelere uzattı ellerini. Birkaç dakika sonra yere indiğinde, avucunda kıpkırmızı kirazlar vardı. Onları İzel’in minik ellerinin arasına bırakırken de hiçbir şey söylemedi. Açık kumral saçlarının yüzüne düşmüş gölgeleri gülümseyen gözlerini gizlemeye yetmiyordu.
O sırada İzel’in avucundaki kirazlardan biri yuvarlandı ve yavaşça yumuşak toprağın üzerine düştü. İzel hemen eğilip kıpkırmızı olan kirazı aldı. Üfledi, minik parmaklarıyla kirazın üzerindeki toprak parçalarını temizledi. Ve sonra, elbisesin kurdeleli cebine koydu. “Dikerim belki,” dedi. “Baran’ın kiraz ağacından bir tane de benim olur.”
Baran o an tekrar gülümsedi. Hatta belki birkaç saniyeliğine İzel’in gözlerinin içine baktı. Belki fark edilmesin diyeydi. Belki de daha çok fark edilsin diye.
Gün akşama dönerken, ikisi de ahşap verandada oturdular. İzel başını Baran’ın koluna yaslamış bir şeyler anlatıp duruyordu. İzel hepsini gülerek anlattığı için Baran söylediklerinin birçoğunu anlamıyordu ama dinlemeye devam ediyordu. İkisinin de ayakkabıları çamurluydu, elleri kiraz kokuyordu, dudaklarının kenarı kirazdan kıpkırmızı olmuştu.
Kafamdaki anıları ve her an geri dönüp gitme düşüncesini sildikten sonra evin önündeki bahçenin taşlı yollarında ilerledim.
Tekrardan.
Birinci basamak.
İkinci basamak.
Üçüncü basamak.
Artık evimdeydim. Hiçbir zaman olamadığım gibi.
En azından bir zamanlar evimdeydim diyebiliyordum.
Fakat şu an kapının önündeyim, dizlerimin üzerindeyim. Kollarım iki yanımda sallanıyor. Sol elimin içinde sıktırmaktan buruşmuş bir kâğıt var. Bakışlarım kapıdaki çentiklerdeyken yüzümden akan sıcak damlaları hissediyorum.
Kapıyı çalacak gücüm yok. Gözlerim kapının hemen yanındaki büyük pencerede takılı kalıyor. Perdesi olan tek pencerede. Perde tam kapanmamış ve ben o aralıktan seni görüyorum. O koyu mavi koltukta oturan seni görüyorum. Dizlerini kendine çekmişsin, benim sana verdiğim kalpli yastığa sarılmışsın. Yeşil gözlerini, kendi çizdiğin tabloların olduğu duvara dikmişsin. Benimle beraber yaptığın tablonun yanına ellerimizin izini basmışız. Sen elini yeşile boyamışsın, ben maviye. Boyaların lekeleri duvardan çıkmamış sanırım. Ya da çıkarmaya uğraşmamışsın. Saçların yüzüne düşmüş, bazı tutamları yapışmış yüzüne. Ve sende ağlıyorsun.
Seni izlemeye devam ediyorum. Ne zaman önüne geldiğimi bilmediğim kapıyı çalacak gücüm yok, anahtarımda yok artık boynumda. Çünkü ben o eve, senin aksine hiç ait olamadım, Baran.
Gittin ama ben yeniden geldim, merak ettim seni. Bak, ne haldeyim… Ruhumun acısı bedenimi felç etti ve kapının önünden ayrılamıyorum. Bakışlarım hala perdenin tam kapatamadığı o kısımda. Sen gitmeden önce görüyordum. Bazen o evdeki her şeyi kırdığını, bazen yere oturup ağladığını, duvarları yumrukladığını…
Kıpırdayamıyorum. Yanına bir adım olsun gelemiyorum. Bazen de kahkahalarını duyuyordum. Ama en çok geceleri hıçkırıkların uyutmazdı beni. Her krizden sonra gözyaşlarını silip kalkmaya çalıştığını görüyordum. İlk önce etrafa bakıyorsun, her yer dağılmış. Bizim gibi. Dağınıklığın ortasında öylece kalmışsın, toparlamaya çalışıyorsun. Ama her denemende daha da başarısız oluyorsun. Her şey olduğundan daha fazla dağılmış gözüküyor. En çokta sen, dağılmış gözüküyorsun. Derin bir nefes alıp ellerinin tersini gözlerine bastırıp gözyaşlarını durdurmaya çalışıyorsun. Oysa ben orada olsaydım avuçlarımı yanaklarına yaslayıp silerdim onları. Ya da silemezsem de gözyaşlarını da öperdim, Baran.
Yerden destek alarak kalkmaya çalışıyorsun usulca. Yetmiyor ciğerlerindeki nefesin, derin bir iç çekiyorsun. Eğilmiş, cam kırıklarını toplarken gözlerinin tekrar dolduğunu görüyorum.
Acı çektiğini, yorulduğunu, mahvolduğunu, dayanamadığını bilmiyor muyum sanıyorsun?
İstemez miyim o kapıyı ellerim kanayana kadar yumruklamayı, istemez miyim sanıyorsun? Cam kırıklarını bir kenara atıp ellerinden tutmayı, seni o evden, o odadan çıkarmayı istemez miyim sanıyorsun? O akıttığın her gözyaşını öpmeyi, sonsuza kadar saklamayı, senin bana yaptığın gibi yaralarını sarmayı… Sana tekrar sarılabilmenin nasıl hissettireceğini bilmek istemez miyim sanıyorsun?
Giriş kapısının diğer tarafında oturuyorsun bazen. Kapıya birkaç adım daha yaklaşıyorum. Üç kez tıklatmak istiyorum. Duy diye. Duy beni diye. Ben buradayım diye. Ama ben, sen her ne kadar orada olsan da, benim burada durduğumu bilsen bile beni beklemediğini biliyorum. Geriye.
Tekrardan.
Bir adım…
İki adım…
Üç adım…
Uzaklaşıyorum ve eski yerime geçiyorum.
Artık evimde değilim. Her zaman olduğu gibi.
Başkaları o kapıyı çarpıp çıkıyordu ya, hayret ediyordum. Ama yine de adım atacak gücü bulamıyorum kalbimde. Şimdi ise hala duvarı izliyorsun. Beni fark etmiyorsun. Aslında beni görmemen, hissetmemen, fark etmemen beni o kadar çok yaralıyor ki ama işime de geliyor bir yandan. O sırada düşünecek vakit buluyorum.
Düşünmüyor muyum sanıyorsun? Gittiğin o günden beri seni hiç düşünmüyor muyum sanıyorsun? Gittiğin o yerde neler yaptığını, iyi uyuyup uyuyamadığını merak etmiyor muyum sanıyorsun? Neden gittiğini ve şimdi neden geri geldiğini hiç düşünmüyor muyum sanıyorsun? Orada da gökyüzüne baktığını düşlemiyor muyum sanıyorsun?
Kapıyı çalarsam olacak her ihtimali hesapladım. Her ihtimali diğer olasılıklarla çarptım, hayallerimi ve hayallerini ekledim, umutsuzlukları çıkarmaya çalıştım. Sonuç; imkânsız.
Elimdeki notu katlarından açıp tekrar tekrar okuyorum. Emin olduktan ve artık ezberledikten sonra kâğıdı katlamaya başladım. Tekrardan, en başından.
Birinci katlayış.
İkinci katlayış.
Üçüncü katlayış.
Katlanmış kâğıdı elime tutmaya devam ederken onu nereye koyacağımı düşünüyorum. Etrafıma, büyük bahçeye baktım. Kurumuş kiraz ağacının altından orta boylarda bir taş aldım. Ve uzun bir süre hiçbir şey yapmadan beklediğim verandaya getirdim. Kâğıdın uç kısmı gözükecek şekilde taşın altına koydum.
Perdenin kapatamadığı o kısımdan tekrar Baran’a baktım. Artık o koltukta oturmuyordu. Sağ elimi yumruk yapıp kapıyı üç kere tıklattım.
Duy Baran.
Duy beni Baran.
Ben buradayım Baran.
Sonra açılmasını beklemeden arkamı dönüp koşmaya başladım. Her adımda daha hızlı, daha uzağa koştum. Hangi sokağa çıktığını bilmediğim yollarda koşmaya devam ettim. Sonuçta burada tüm yolların sonu denize çıkardı. Ve benim gitmek istediğim tek yerde orasıydı. Koşmanın etkisiyle göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Derin nefesler alıp verdim. Ciğerlerimi rahatlatmaya çalıştım. Uzun saçlarımın bazı tutamları rüzgârla birlikte yüzüme yapışmıştı. Sahile doğru yaklaşırken adımlarımı biraz daha yavaşlattım. Ellerimi karnımın üstüne koyup nefesimin düzene girmesini bekledim.
Saçlarımı ve neredeyse sırtımın yarısına kadar düşmüş olan hırkamı düzelttim. İskeleye çıktığımda deniz artık ayaklarımın altındaydı. Her zaman yaptığım gibi en sonuna kadar gidip oturdum. Dizlerimi iskeleden aşağı karanlık denizin üzerinde salladım. Ellerimle geriye doğru yaslanıp gökyüzündeki bulutları seyrettim.
Bulutlara bakarak hayal kurmayı çok severim. Gördüğüm bulutları bir şeylere benzetmeyi ve onlardan hikâyeler oluşturup gülmek, yapmayı en sevdiğim şeylerden biriydi. Yapmayı en çok sevdiğimiz şeylerden biriydi.
Şimdi de bulutlardan bir tavşan ve kirpi görüyorum. Tavşanın yuvarlak, beyaz bir kuyruğu ve yana doğru kıvrılmış kulakları var. Kirpinin kafasında ise tatlı bir kurdele var. Karşılıklı top oynuyorlar. Ve onları çok uzak diyarlardan büyük kanatları olan melekler izliyor.
Gökyüzünü izlemeye devam ederken, ayak seslerini duydum. Kim olduğunu anlamak için dönüp bakmama gerek yoktu. Hızlı ama kendinden emin bir şekilde yere basıyordu adımları. Çevirmedim kafamı. Eğer oysa zaten anlardım. Ve eğer o değilse de hiçbir şey fark etmezdi.
Ama tanıdım. Adımlarındaki kararlığı ve basarken çıkardığı hafif ritmi tanıdım. Baran’dı. Bana uzaklığıyla bile bana ait olan o çocuk.
Yanıma oturdu. Beyaz ellerinde benim bıraktığım kâğıt vardı. Katlanmış halde değildi açmıştı, okumuştu ve gelmeye karar vermişti. Ama kâğıttaki kat izler hala geçmemişti.
Yaralarda böyle değil miydi? Dikişler atılır, bandajlar sarılır, acısı geçer ama her baktığında izi oradadır. O günü hatırlarsın; nasıl düştüğünü, durmaksızın akan kanları, etrafındaki seni izleyen meraklı gözleri, sorulan saçma sapan soruları, hastanenin mide bulandırıcı kokusunu, doktorların söyledikleri yalanları, nasıl hiçbir şey hissedemediğini… Yıllar geçse de seninle kalacaktır.
Uzun sayılabilecek bir süre konuşmadı. Bende konuşmadım. Maddesel olarak bir ses yoktu belki etrafta ama gürültüler kulaklarımı ağrıtıyordu. Sustuğumuzu bu yer, bir zamanlar güneşin doğmasını umut ederek sabahlara kadar durmadan konuştuğumuz, birbirimize her şeyi anlattığımız o yerdi.
Sonunda, boğazını ufak bir öksürükle temizledikten sonra konuştu.
“Mektubunu okudum.”
Okumasan gelmezsin herhalde Baran.
Başımı ona doğru çevirmedim. Gökyüzüne bakmaya devam ettim. Artık kelimeleri bırakın gözyaşlarım bile yoktu onun için.
Bir şey söylemeyecek misin, İzel.” Diye devam etti ben konuşmayınca.
Gülseydim keşke o an. Tüm kasabanın duyacağı kadar bağırıp çağırsaydım. Ağlayabilirdim belki de. Ya da kalkıp bu sefer de ben gitseydim. Yine hiçbir şey yapamadım. Ama fısıltı gibi bir cümle döküldü dudaklarımdan.
“Baran hala anlamıyor musun? Ben söylememi beklediğin, duymak istediğin veya duyunca sadece senin rahatladığın her şeyi, sana yıllar önce söyledim zaten.”
Tekrar bir sessizlik. Kalbimden geçen çığlıklar kadar yüksek sesli bir sessizlik. Omuzlarımı silkeleyip ona doğru döndüm. Bakamadım yüzüne, hala bakamıyorum. Sesim, kırılganlığın üzerine çekilmiş demir bir zırh gibiydi.
“Bu sefer ben konuşmayacağım, Baran. Sen bana her şeyi, neden geri geldiğini, bu kasabadan gitme sebebini, nereye gittiğini tek tek anlatacaksın ve sonra ben gideceğim. Tıpkı senin gittiğin gibi.”
Başımı ona doğru kaldırdım. Gözlerimiz yıllar sonra tekrardan ve yine bu iskelede buluştu. Yüzünde hala tek bir çizik bile yoktu. Ustalıkla yapılmış bir heykel gibiydi. En usta heykeltıraşlardan çıkma bir eser gibiydi. Gözlerinin etrafındaki çizgiler artık daha belirgindi. Ama o gözler hala aynı yeşille, aynı ışıltıyla parlıyordu.
“Bekçilerle ilgili bir şey bu,” dedi. Sesi titremedi. Ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetlemişti. Gizlemeye çalıştığı her şey avuçlarının içinde patlamak üzereydi. “Yani, Serethya’yı koruyan bekçilerle ilgili.”
Gözlerim dalga mı geçiyorsun der gibi bakıyordu Baran’a. “Yani Baran? Ne olmuş ki bekçilere? Koruyorlar işte kasabayı. Onların işi bu. Bunda araştırılacak ne var ki?” Dedim.
Baran kafasını hayır anlamında iki yanına salladı.” İzel…” dedi. “Bunları sana ya da herhangi başka birisine anlatmam yasak. Gerçekten doğruları söylüyorum. Ama şu an her şey değişiyor. Ve bunları öğrenmen lazım.”
Bir anlık duraksadı. Derin bir nefes daha aldı. Ellerini çözmeden, gözlerini iskelenin tahtalarından ayırmadan bakmaya devam etti.
“Serethya diye bir yer var. Yani aslında Serethya sadece bu kasabanın ismi değil aynı zamanda bir dünya hatta belki de bir evren. Üç katmanlı kocaman bir evren hatta. Birincisi; bizim gördüğümüz, yaşadığımız dünya. Aslında kasabamız. Diğeri umut ve yanılsama diyarı. Ya da kısaca rüyalar âlemi de diyebilirsin. Asıl ismi Velora. Ama üçüncüsü…” yutkundu. Devam etmesi için kafamı salladım. “Üçüncüsü dünya ise kaybolanlar için. Kaybolan her şeyin ve neredeyse herkesin içinde olduğu o evren. Buraya bekçiler arasında Lurien deniliyor.”
Hırkamın cebindeki ellerim ince kumaşı sıktı. Velora, Lurien’de nereden çıkmıştı. Bu kelimeler bir şekilde çok tanıdıktı. Bir düştü duymuş gibi, büyükannemin anlattığı masallardaki gibi. Sahaftan alınmış eski bir kitabın cümleleri gibiydi.
Baran’ın gözlerine baktım. Hayır, yalan söylemiyordu. Söylese kesin anlardım. Gözbebekleri büyürdü. Gözlerini kaçırırdı, asla göz teması kuramazdı. Ama şu an doğrudan gözlerime bakıyordu. Cümlelerinde gereksiz fazla detay verirdi inanmam için. Ama şu anda olabilecek en sade şekilde konuşuyordu. Ellerini saklamaya çalışırdı bir de. Şimdi tamamen önümde, korumasızca tutmuştu ellerini.
“Sen hangisine gittin, Baran?” dedim. Nefeslerim sıklaştı. “Nereden, kimden öğrendin bunları?”
“Lurien. Oraya gittim. İsteyerek değil ama gitmem gerekiyordu, İzel.” Sesinde korkudan ziyade yine o acıma ve inandırma duygusu vardı. “Orada insanlar var. Ya da artık insan olamayan…”
“Bekçiler…” diye tamamladım Baran’ın cümlesini.
“Bekçiler…” diye tasdikledi benim cümlemi.
Baran tekrar sustu. Yeşil gözleri saçlarımı, ellerimi, diz kapaklarımdaki yara bantlarını ve son olarak gözlerimi inceledi uzun uzun. Ama bu bakışta çaresizlik yoktu. Baran hiçbir zaman çaresiz kalmazdı. Bir tür yalvarış vardı gözlerinde.
“Bekçilerin korudukları bir şeyler ya da birileri var, İzel. Neyi koruyorlar bilmiyorum. Neyden koruyorlar onu da bilmiyorum. Ama seni de istiyorlar İzel.”
Ve evet, yine Baran Tanyel beni korumak istiyordu. Hala bana acıyordu. Öyle bakıyordu ki sanki bir adım atarsa dağılacakmışım gibi. Sanki ben, rüzgârla titreyen bir yaprak ya da camdan yapılmış küçük bir kızmışım gibi.
Gözlerini kırpmadan konuşmaya devam etti Baran. “Seni korumak için geri döndüm, İzel.” Tahtalardan destek alarak ayağa kalktı. Bir elini de tutmam için bana doğru uzattı. “ Neyden korumam gerektiğini bilmiyorum ama seni her şeyden ve herkesten korumama izin verir misin?”
Baran’ın uzattığı sıcak elini tutarak ayağa kalktım. Bir süre konuşmadan yüzüme ve tuttuğu ellerime baktı. Parmaklarımın eklemlerinde uzun uzun göz gezdirdi. Ellerimi onun ellerinin arasından çektim. Tekrar gözlerini inceledim.
“Peki ya sen, Baran?” dedim. “Oraya gittiysen yani gidebildiysen hala aynı Baran mısın?”
Baran cevap vermedi. Veremedi. Çünkü o an sadece rüzgâr konuşuyordu. Ve rüzgâr, bazen en doğru cevaptı.
Zaten insanda böyle değil miydi? Konuştuğunda haklı, sustuğunda suçlu. Sarılınca boğucu, uzaklaşınca umursamaz. Hep bir fazlalık, hep bir eksiklik. Bir türlü tam olunmayan, olunsa da yetmeyen şeyler gibiydi insan.
Baran’da en neticesinde böyleydi. Yanımda kaldığında yüklenmiş hissediyor, gittiğinde beni bir başıma bırakmış gibi bakıyordu. Ama ikisinde de kelimeleri eksikti. Evet, sevgisi çoktu belki. Ama acıma ve koruma duygusu tüm doğrularını yanlışa çeviriyordu.
Ve rüzgâr, o an Baran’ın yerine konuşan bir kuklaydı sanki. Ya da bir tiyatro sahnesinde ifadesiz, beyaz maskelerin altında duygularını gizleyen bir oyuncu. Saçlarımı hafifçe savuruyor, yüzüme eski bir şarkının sözlerini fısıldıyordu sanki.
Geçmişten kopup gelen bir hatıra misali. Baran’ın sustuklarıyla, benim yutkunduklarımı birbirine bağlayan o kırmızı kurdele.
Ona baktım.
O da bana baktı.
Ama o an gözlerimiz bile farklı dilde konuşuyordu sanki.
O beni korumak istiyordu.
Bense artık özgür kalabilmek istiyordum.
Korunmaya değil; güvende hissetmeye, yalnız kalmaya ama yalnız hissetmemeye ihtiyacım olduğunu anlatmak istiyordum.
Ve sanırım en çokta bu yüzden sustuk. Çünkü bazı kelimeler vardır, ya doğru anda söylenir ya da sonsuza kadar geç kalınırdı söylenmek için.
Maskeler ve mürekkep lekeleri.
Kırmızı kurdeleler ve dikiş izleri.
Bölüm etkileşimi
