Bölümler 2Şu an: 1. BÖLÜM BADRAÇ "GÖĞÜN IŞIĞINDAN BİR YIL ÖNCE"
- 1 Mankurt serisinin 2. Kitabı.7 kelime
- 2 1. BÖLÜM BADRAÇ "GÖĞÜN IŞIĞINDAN BİR YIL ÖNCE"5.180 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1. BÖLÜM
BADRAÇ
(GÖĞÜN IŞIĞINDAN BİR YIL ÖNCE)
T.S.S(Tengri Savaşlarından sonra)101 Öküz yılına girilmişti. Göğün içini daraltan neyse Orta Kıta’daki Ay Hanlığının doğu yüzünü tamamen kaplayan söğüt ağaçlarını da üzen oydu. Yaprakları birer birer sararıyor ve yerde kendilerine biçilen toprağa düşüyorlardı. Yıl boyu canlı yeşil renklerini ve hayatlarını bir kalemde silip boş vermiş duygularını bastırmadan naif bir şekilde iniyorlardı. Uzunlukları on metreyi bulan genç söğüt ağaçları ne yapacaklarını bilemeden bir sağa bir sola doğru aziz ve kötücül düşman olan rüzgâr tarafından savruluyorlardı. Onlardan daha yaşlı ve bilge olan otuz metreyi aşan koca söğütler ise Ona kafa tutup direnmeye çalışıyorlardı. Ne yapsalar boştu. Olacak olan olurdu. Orta Kıta’nın kuzeyinde hüküm süren beyazın kağanı Kış, henüz kıtanın ortasına gelmemişti. Bunun farkına vardıklarında artık çok geçti. Yazgıları konuşmak için ayağa kalktı;
” Her şeyin mutlak bir zamanı ve sonucu vardır. Hiçbir şey bir şeye bağlı kalmadan uzun süre zamandan kopamaz.” Dedi. Bunu duyarmışçasına zıplaya zıplaya koşan kısa boynuzlu benekli ceylanlar heyecanlı görünüyorlardı. Koca Söğüt ağaçlarının aralarından yaprakların ölüm renkli hallerini görerek doğuya doğru koşmalarını sürdürdüler. Birkaç ağacı huzursuz eden sadece bu doğa kargaşası değildi. Dallarında yok denecek kadar yaprak kalan koca söğüt bir anda irkildi. Karşısındaki yaşlı bir diğer söğüt ağacı da irkilerek ne olup bittiğine anlam vermeye çalıştı. On beş metre uzunluğunda sağında ve solunda üzeri ince kılları olan toplam altı ayağı yere derin ayak izleri oluşturuyordu. Başının sağında ve solunda yere yatay bir şekilde ilerleyen on metreye yakın iki kıskaçları olan bir Çölig Akrebi iki koca çınarların arasından geçiyordu. Çölig Akrebinin kuyruğu yirmi metreye yakındı. Bir sağa bir sola doğru yürüyüşünü devam ettirdi. Kuyruğunun her eklem bölgesi ucuna doğru gittikçe büyüyordu. Baş kısmının arkasında özel olarak yapılan bir sürücü koltuğu buluyordu. Arka arkaya oturmuş vaziyette iki genç Çölig Akrebini kontrol ederek sürüyorlardı. Önde oturan başındaki örtüyü açıp arkasına attı. Koyu tenli kısa saçlı mavi-gri göz rengi onun Çölig Irkına mensup olduğunu gösteren birkaç ibareden biriydi. Kulakları diğer Ana Dünya ırklarından farklı olarak küçüktü. Zamanla duyuları çok hassas olabilirdi. Küçük yaşlardan beri derin duyu kazanmaya başlayıp sonra ustalaşma sırlarını yakalarlardı. Duyusu henüz gelişme aşamasında olan Çöligli genç gözlerini hafif kısarak etrafı dinlemeye başladı. Yürümesini sürdüren Çölig Akrebini iki eliyle geriye doğru çektiği yularıyla durdurdu. Arkasındaki genç başlığını çıkarıp meraklı gözlerle ne olup bittiğine bakındı.
” Ne oldu?” dedi. Gözleri kısık bir şekilde bekleyen öndeki genç duymazdan geldi. Hassas kulaklarıyla dinlemesini sürdürürken konuşmaya başladı;
” Sol tarafta bir grup ceylan koşuyor, sağ tarafta bize yakın bir şekilde ağır ağır yürüyen bir tilki var. Sanırım bir av peşinde. Birazdan üzerimizden bir kızıl renkli güvercin geçecek. Önümüzde kale duvarlarının yakınlarında bir grup kilin var. Anlam veremediğim birkaç şeyde var. Erkek, kadın, genç ve at sesleri çok uzaktan geliyor. Ne dediklerini anlamıyorum. Bir dakika.
” Biraz bekledi. Gözlerini tam açacakken tam önlerine doğru sürüden ayrılan bir ceylan ağır adımlarla Çölig Akrebinin önüne doğru geldi. Çölig Akrebi onu görür görmez kıskaçlarını biraz yukarıya doğru kaldırdı. Arkasındaki uzun kuyruğunu Ceylana doğru yakınlaştırdı. Oldukça yavaş hareketlerle yürümeye başladı. Önde oturan genç sağ elini geriye doğru iki kere salladı. Çölig Akrebi bunu umursamadan ağır adımlarla ceylana doğru yürümesini sürdürdü
.” Dur dedi!”. Arkasındaki genç korkarak önündeki gence doğru sarıldı. Çok sinirlenip Çölig Akrebine vurmaya başladı. Ceylan bir anda başını kaldırıp Çölig Akrebini gördüğü anda geriye doğru hızla koşmaya başladı. Çölig Akrebi bir anda hızlandı. Üstündeki iki gençte bir anda geriye doğru savruldu.
“HAYIR DEDİM!”. Arkasındaki yirmi metrelik kuyruğunu ceylana doğru eğdi. Alt kısmından yukarıya doğru kırmızı renkte ışık hüzmesi çıkmaya başladı. Arkada oturan genç sıcaklığı hissettiği gibi arkasını döndü;
” HATEONNNN ALEVLERRRRR!!” bu haykırışı tüm Üçüz Ormanda yankılandı. Kışın kapıda olduğunu bilen yaşlı söğüt ağaçları bir de bu gencin haykırışıyla irkildiler. Hateon yuları sıkıca kendine çekmekle meşguldü. Ne kadar çekmeye çalışsa da ipler elinden kayarak aşağıya doğru gidiyorlardı. Tüm gücüyle kendine doğru çektiyse de fayda etmedi. Çölig akrebi avına kitlenmiş bir biçimde hızlanarak ceylana yaklaşmayı başardı. Uzun kuyruğunu gençlerin üzerinden ileriye doğru yatay bir şekilde hizalamıştı. Gençler başlarını kaldırıp gözlerine inanamayarak birbirlerine korkulu gözlerle bakakaldılar. Tam üzerlerinde kuyruğun içinden ağız kısmına doğru alevlerin gittiğini görmeleriyle birlikte birbirlerine sarılıp olacak olana kendilerini hazırlıyorlardı. Ceylan bir anda kendini çıkmaz yolda buldu. Arkasını dönmesiyle birlikte ona doğru bakan Çölig Akrebini gördü. Baş kısmının üstündeki uzun kuyruğu ona doğru yaklaştı. Kendini hazırladı, Hateon gözlerini hafifçe kıstı.
Zihnini sakinleştirdi. Birçok şeyi fısıltılarla duyabiliyordu. Gözleri yarısına kadar kapalıydı. Çölig Akrebinin üzerinde olmak ona hem heyecan hem de derinlerde bir yerde tehlikeli bir korku hissi veriyordu. Bu karmaşık hisselerin arasında Çölig Akrebinin neden ceylanı öldürmediğini merak edip gözlerini hafifçe açtı. Ceylanın tam önünde simsiyah bir giysisi olan, arkasında zıt yönlere bakan altmış santimlik uzunlukları olan ikiz kılıçları sırtında takılı duran birini gördü. Çölig Akrebi ağır adımlarla arkasındaki ceylana doğru yürümesini sürsürdü. Ayakta dura kişi siyah başlığını çıkardığı anda Çölig Akrebi yürümesini kesti. Öne doğru uzattığı kuyruğunu geriye doğru götürdü. Kıskaçlarını öne doğru birleştirip başını hafifçe yere doğru eğdi. Ayağa kalkan Hateon bir anda;
” BELİONES SENSİNNNN” diyerek oturduğu yerden kalkıp aşağıya doğru atladı. Aşağıya doğru atladığı sırada;” MALEFFF HADİİİ İNNNN” korkudan gözlerinin içi bir gölün dış yüzeyi gibi olan Malef’e seslendi. Gençler kadar koyu bir ten rengi yoktu. Saçları uzun, sarı ve kıvırcıktı. Yeşil-gri gözleri onun da Çölig Irkından olduğunu gösteriyordu. Yeşil-gri göz rengine sahip Çölig halkı Otacı olarak bilinirdi. Ana Dünyanın hemen her bitkisini tanırlar ve neye iyi gelip neye kötü geleceğini bilirlerdi. Belinde onlarca küçük şişe bulunuyordu. İkisi de ona doğru koşup sarıldılar. Beliones kızgın bir ifadeyle arkasını göstererek;
” Gördüğünüz bu kale duvarları Ay Kağan’a ait. Bu kale bizim düşmanlarımızın olduğu yer. Ve siz buraya hem kendinizi hem de Kajeres’i getiriyorsunuz (Kendi ismini duyan Çölig Akrebi başını kaldırıp doğruldu) Bunun ne kadar tehlikeli bir durum olduğunun farkında mısınız? Ben size asla ama asla o harabe kaleden dışarıya çıkmayacaksınız demedim mi? İkiniz de bu yaptığınız sorumsuzluğunun cezasını çekeceksiniz.” Kızgınlığı giderek artan Beliones son sözlerini söylemeden Hateon söze girdi;
” Hayır bize o görevi vermeyeceksin değil mi? Hayır sen bu kadar kötü bir insan değilsinnnnn!” dedi ve arkasını dönüp Kajeres’i yanına doğru gitti. Gözleri dolan genç Çöligli kız Malef’e doğru yaklaştı. Elleriyle yüzüne düşen saçları arkaya doğru attı. Gözlerinin içindeki göz yaşlarını silip sakinleşmesini sağladı.
” Bu yaptığınız büyük bir hata. O kalede yaşayan bir insan var. Ve her yerde gözleri var. Sizin burada olduğunuzu görseydi yıllarca tasarladığımız her şey son bulurdu. Ona kendimizi göstermemize çok var. Siz böyle hatalar yaparak bizim planlarımızı bozuyorsunuz. Bir daha böyle bir şey yaşanırsa İkinizi de Kesik Parmak adasına bırakırım. Ve orada nasıl yaratıklar var sen biliyorsun Malef.” Dedi ve sözlerine Kajeres’e bakarak konuşmasına devam etti;
” Hemen Kajeres’e binin. Buradan olabildiğince hızlı giderek ayrılmayız.” Sözünü bitirir bitirmez onlara doğru yaklaşan bir beyaz karganın kanatlarını duydu. Tam söze girecekken Hateon;” Sert kanat sesleri alıyorum” dedi. Önünde ona bakan Malef’e doğru bağırarak;”KOŞŞŞ” dedi ve belindeki beyaz renkli küçük şişeyi kuzeye doğru kaldırarak tıpasını çıkardı. Gözlerini kısarak” Meneses Kenties- Korkulu rüya” dedi. Havaya serpilen beyaz toz zerrecikleri yukarıya doğru yükseldiler. Beyaz kanatlarını çırparak gelen beyaz karga aşağıya doğru baktığı anda kırmızı tüylü çift başlı bir kartalı görüp korkarak hızlıca kanatlarını çırparak korkmuş vaziyette arkasına bakmadan kale duvarlarına doğru yaklaştı. Korkusu hızını arttırdı. Başını arkaya doğru götürüp bakmak dahi istemiyordu.
Önündeki uzun kale duvarlarını aşarak Ay Hanlığı kalesine girdi. Ay Hanlığının kuzeydoğusu üçüz ormana bakıyordu. Beyaz karga tam da oradan girmişti. Başını aşağıya doğru indirdiğinde kalenin arkasındaki büyük bahçede Ay Han ve ailesinin oturduğunu gördü. Başını yukarıya doğru kaldırıp hızla gökyüzüne doğru uçtu. Ay Han bahçenin üst kısmındaki balkonundan aşağıdaki oğullarını izliyordu. Yanında Alangoya Hatun kucağındaki beş yaşına giren Tiginçe Beyge ile ilgileniyordu. Önü açık balkonun tam karşısında Tigin Tuna kara atına binmiş Kökpar oyununa hazırlanıyordu. Atın üstünde yuvarlak bahçenin etrafını dolaşarak yerdeki 5 adet oğlağı eğilerek hızla alıp bahçenin diğer ucundaki sayı yuvarlağına atarak bahçenin etrafında hızla dönüyordu. Atının üstünde yapmış olduğu bu çevik hareketler orada bulunan herkesi büyülemeye yetti. Onu dikkatlice izleyen Şaman Toygar, Kağan Ay Han’ın yanında ayakta durarak düşüncelerini gizleyip sakince izlemesini sürdürdü. Kağan bir anda arkasını dönerek;
” Kunanbay nerede Şaman?”. Başını ona doğru eğerek;” Suçlularla ilgileniyor Kağanım.” Dedi ve tekrardan aynı pozisyona geldi. Balkonun tam altında Tigin Tümer elinde Asarlı Tarihçi Neferin’in Çölig Yükselişi adlı kitabını okuyordu. Sayfaları teker teker okuyarak şaşkınlığını gizleyemeden gözleri büyüdükçe büyüdü. Başını hafif sola doğru yatırarak gözlerini sol yukarıya devirdi. İçinden;
” Hımm Mes Beliones... Demek Mes büyük demek. Çölig Halkının en acımasız ve büyük Kağanı. Çölig Kıtasını baştan aşağıya yakmıştır. Ne? Yakmış mı? Olamaz.” Dedi ve biraz tedirgin olup hemen ayağa kalktı. Elindeki kitapla birlikte hızla merdivenlere koştu. Aklından türlü türlü kötü düşünce geçiyordu. Ama nasıl olur diye de içinden geçirmeden edemiyordu. Son basamağı attıktan sonra Kağan Ay Han, Alangoya Hatun ve Şaman Toygar endişeli bir şekilde ona bakakaldılar. Alangoya Hatun yerden kalkıp;
” Ne oldu oğlum? Betin benzin atmış.” Birkaç nefes alıp verdikten sonra elindeki kitabı kaldırıp Mes Beliones kim Anne?”. Alangoya Hatun birkaç saniye bu sorunun etkisinde kalarak Tigin Tümer’in gözlerine takılıp kaldı. Kağan Ay Han yerinden kalktı. Bu soru onun canını sıkmadı. Aksine mutlu etmişti.” Oğlum benim.” Diye geçirdi içinden. Şaman Toygar arkasından yürüyerek Tigin Tümer’in yanına doğru ilerledi. Elinde kitapla birlikte doğruldu. Oğluna karşı sorumlu hissediyordu. Bir süre düşündükten sonra ona ne diyeceğini kararlaştıramamıştı.
“Ne diyeceğim şimdi ben? Mes Beliones öylemi... Bütün bir kıtayı baştan sonra yaktığını mı anlatayım? Tarihin gördüğü en acımasız Kağanı mı diyeyim? Hayır... Bunları şuan demeyeceğim.” Dedi ve arkasından gelen Kağan Ay Han gülümser bir halde gelip;” Demek Mes Beliones’i okumaya başladın. Bakalım kimin eseri bu. Haa Ünlü Asarlı Tarihçi Neferin’in eseri. Taptuk Ata onu tanır biliyor musun? Belki onu görürsek Neferin kimdir ona sorarsın evlat.” Dedi ve sol kolunu Tigin Tümer’in sol omuza koyarak merdivenlerden aşağıya doğru yürüdüler. Şaman Toygar Alangoya Hatun’a bakarak;
” İyi misiniz?” biraz bekledikten sonra tekrar soracakken Alangoya Hatun sağına doğru dönerek;” Bilmiyorum Toygar. Çok hızlı büyüyorlar. Çölig ırkı her zaman sorun olmuştur. Ve benim oğlum onların en acımasız Kağanını okuyor. Bilemiyorum. Doğru gelmiyor bana. Bu yaşta bu okudukları ona fazla gelir. Anlıyorsun değil mi?”. Onun tedirgin halini sözcüklerinden anlayan Şaman Toygar;” Ne okuduğuna dikkat edeceğim Alangoya Hatun. Hiç merak etmeyiniz.” Bahçenin sağ tarafındaki elma ağaçlarına doğru yavaşça yürüyorlardı. Sağ elinde tuttuğu kitabı kapattı.” Bak oğlum. Mes Beliones Çöliglilerin en büyük Kağanıdır. Acımasız, korkusuz, azimli ve kudretlidir. Onun gibi haşmetli bir de Çölig Akrebi vardır. Onun adı Kahor’dur. Elli metreyi aşan boyu olduğu söylenir. Kimilerine göre elliden de fazla. Asıl onu meşhur eden boyutları değildir. Arkasındaki kuyruğu çift başlıdır. Ve ateş püskürtür.” Ama nasıl olur? Akrep küçücüktür. Ve kuyruğu zehirlidir. Bunu nasıl yapabilir.” Bir anda durup şaşkınlığını kelimelere döken Tigin Tümer. Hafif bir gülümsemeyle birlikte yere doğru dizlerini kırarak tam karşısında durur. “Senin bildiğin akrep ile Çölig kıtasındaki akrep başkadır. Taptuk Ata bize anlattığı zamanlarda biz çok heyecanlanırdır. Nasıl böyle bir şey olur diye birbirimize sorardık.” Bir anda sözünü keserek sordu;
” Peki sen hiç Çölig Akrebi gördün mü?” tekrardan hafif bir gülümsemeyle birlikte cevapladı;” Evet gördüm. Baba mı? Yani Oğuz Kağanı öldürdükleri zaman onları bulup öldürdük. Ama hepsini öldüremedik. O zaman görmüştüm. Otuz metreyi aşıyordu. Kuyruğundan ateş çıkıyordu. Ama Şaman Toygar onu öldürdü.” Dedi ve ayaklandı. “Sana tavsiyem savaş zekasını anlattığı yerleri okuman senin için daha iyi olur. Çünkü Mes Beliones zeki bir Kağandı. Ayakta bekleyen Şaman Toygar arkasından gelen hizmetçiyi fark edip döndü. Yeşil gözlü, beyaz tenli temiz mavi kıyafetiyle, yüzünde küçük sivilceler çıkmış olan hizmetçi kız;” Efendim Vezir Kunanbay sizi çağırıyor.” Dedi ve arkasını dönerek kaleye girdi. Arkasını dönüp Alangoya Hatun’a doğru başını eğip kaleye doğru girdi. Sağ taraftaki uzun koridorda yürüyerek merdivenlerin başına geldi. Yukarıdan hızlı bir şekilde inen Tigin Yıldıray’ı gördü. Arkasında ona göre yapılmış yayı ve belinde onlarca ok bulunan sadağı ile koşarak aşağıya doğru indi.;
” Günaydın Şaman Toygar. Bugün onlarca tavşan avlayacağım.” Diyerek hızla bahçeye doğru gitti.” Onlarcası az hepsini öldürün Tiginim.” Dedi ve gülümsemesiyle birlikte merdivenleri çıktı. Son birkaç merdiveni de çıkıp üst katın mutfağına girdi. Bir telaş hakimdi mutfakta. Hizmetçi kadınlar aşağıya yukarıya doğru hızla gidip geliyorlardı. Bağrışmalar merdivenin başından duyulur haldeydi. Aşçı kadınlar yanındaki yardımcı kızlara bağırarak kızıyorlardı. Orta da ki yemek masasında yemek yiyen 5 asker Şaman Toygar’ı görüp ayağa doğru kalktılar. Şaman Toygar rahatsız olmayın dercesine elini yukarıya doğru kaldırıp yoluna devam etti. Mutfaktan çıkar çıkmaz soluna doğru döndü. Kalenin dışından beyaz bir karga geldiğini söyleyip elindeki siyah kâğıdı Şaman Toygar’a uzattı.” Tamam sen gidebilirsin.” Alıp beyaz kıyafetinin içine koyup yürümesini sürdürdü. Hızlı adımlarla Vezir Kunanbay’ın odasının önüne geldi. Üzerini düzelti, kıyafetinde kırışmış yerler var mı diye kontrol etti. Yüzündeki tozları parmaklarının kirliliğini kontrol edip kapıyı çalmadan;” Gir Toygar.” sağ eline aldığı haber kağıdıyla içeriye girdi. Kapıyı geriye doğru kapatıp masanın başında ayakta duran Vezir Kunanbay’a yaklaştı.” Beni çağırmışsınız Efendim.” Dedi ve elindeki kağıdı masanın üzerine bıraktı; ”Dağ settinden bir kağıt var Efendim”. Bana söylemek istedğin bir şey var mı?” Önünde ki masayı düzenleyen Vezir Kunanbay.
“Kağanım sizi sordu. Ben de suçlularla ilgileniyor dedim.”
“Peki başka?”
“Tigin Tümer, Neferin’in Çölig kitabını okuduğu sırada Mes Beliones’e gelince bize sordu. Tedirgin bir hali de vardı.”
“Kimin? Alangoya’nın mı ? Tümer’in mi?”
“Alangoya mı? Nereden anladınız Efendim?”
“Anneler Toygar Anneler her zaman tedirginlerdir. Neyse bu güzel bir haber. Büyük bir savaşçı olmayacak ama büyük bir bilgin olacaktır.” Masanın üzerindeki kâğıdı aldı. Gözlüklerini çıkarıp taktı. Oda çok sessizdi. Sadece Vezir Kunanbay’ın hareketlerinin sesi duyuluyordu. Kâğıdı iyice açıp okumaya başladı.,
“Burada belirsiz şeyler olmaya başladı Efendim. Birkaç aydır settin diğer kulelerinde yangın çıktı. Albıslardan şüpheleniyoruz. Ve daha çok kar yağmaya devam ediyor. Dün yaşlı bir Kempir gördük. Setten daha uzundu. Ama sette yaklaşmadı bile. Bir hafta önce bir bekçi daha Ker Ormanından dönmedi. Ve dediğiniz gibi Ker Ormanına doğru giden baykuşların sayısı gittikçe artıyor. Bunu söylemek istemem ama bu dağın üzerine kurdukları bu set artık kimseyi durduramaz. Bunu neden söylediğimi soracaksınız Efendim. Özür dilerim ama İtbarak ulumasını artık duyuyoruz. Diğer kulelerde durum nedir bilmiyoruz. Ama dün iki İtbarak uludu. Yine soracaksınız ki sen nereden biliyorsun onun sesini. Yaşlı kadını sete çıkardım. Ve duyup bayıldı. Ayıldığında ise İtbarak dedi.” Kâğıdı masanın üzerine bırakıp sandalyeye oturdu. Başını iki eliyle kavrayıp bir süre durdu.
“Daha az konuşsun diye Sete gönderdim. Daha çok konuşuyor.”
“Erken değil mi Efendim. İtbaraklar neden kendilerini önceden gösterdiler. Barak yine ne yapıyor. Hata üstünde hata.”
“Bizi çok da ilgilendirmiyor. Ama bu ilgilendiriyor.” Masanın altından beyaz havluya sarılı tepsiyi masanın üzerine bıraktı. Şaman Toygar onun ne olduğunu bildiği için şaşkınlığını gizleyemedi. Soru dahi sormuyordu. Havluyu çıkarıp masaya bıraktı. Tepsinin üzerinde siyah bir kum saati duruyordu. Kum taneleri aşağıdan yukarıya doğru çıkıyordu. Ker Kum saatleri zamanın tersine doğru akmasıyla bilinirlerdi.
“Vakit geldi Toygar.” Ayağa kalkıp sağ tarafındaki kitaplıkta bulunan Uluğ Böke Şaman’ın yazmış olduğu gizli geçitler kitabını yere doğru çekti. Kitaplık sağa ve sola doğru açıldı.
“Bengütaş ile git. Seni hiç kimsenin fark etmediğinden emin ol.” Geriye doğru bir iki adım attı. Şaman Toygar olduğu yerde bir anda beyaz kartal donuna girerek açılan duvardan çıktı. Kalenin dışındaki balbaldan dışarıya doğru kanat çırparak gökyüzüne doğru uçtu. Ulu Kayın Ağacı tüm haşmetiyle karşısında duruyordu. Ana Dünya’nın en büyük ağacına doğru uçarak süzülen Şaman Toygar heyecanını yukarıda yaşıyordu. Rüzgâr şiddetini oldukça arttırıyordu. Ulu Kayın ağacı da ona destek çıkarmış gibi hızını arttırıyordu. Yaprakları hiçbir zaman sararmaz veya dökülmezdi. Ama rüzgâr gayret ederek ondan bir yaprak almak istiyordu. Ulu Kayın’a kafa tutmak ancak onun gibi kafayı sıyırmışlara yakışırdı. Ne yaparsa yapsın bir tane bile yaprağını söküp alamadı. Ulu Kayın’a doğru yaklaşırken o sett rüzgarlardan bir kaçına kendisini sokmaya başardı. Bu inanılmaz hazzı derinliklerine kadar hissetti. Kış henüz güneye inmemişti, ama kış rüzgarları ondan önce gelirdi bunun farkında olan sadece ağaçlardı. Kendini bu eğlenceye kaptıran Şaman Toygar az kalsın bengütaşı kaçırıyordu. Aşağıya doğru baktı kanatlarını kapatarak hızlanmaya başladı. Yerdeki tek bengütaşın önüne geldiği anda don değiştirip insan formuna büründü. Sağına ve soluna baktıktan sonra sağ elinin baş parmağı ve orta parmağını bir kere şıklattı. Sağ elinde bir tokmak belirdi. Ucunda yeşil yada taşı ve söğüt ağacından yapılmış tokmağını yere doğru yakınlaştırdı;
“” (𐰴𐰀𐰺𐱅𐰀𐰤 𐰉𐰆𐰺𐰍𐰀𐱅𐰃 𐰚𐰇𐰼𐰏𐰀𐱅𐰇) (Karten borgati körgetü) Kalk Ey Ulu Kaplumbağa!” Kadim dille yapılan bu büyüyün ardından uzun Bengütaş yukarıya doğru hareket etti. Yukarıya doğru çıktıkça altındaki kaplumbağa belirgin bir hal aldı. Dört ayağını da yeşil çimlerin üzerine koydu. Kaplumbağanın altında içi saydam mavi, yeşil, mor renklerin karışmış bir formu parlıyordu. Elini bir kez daha şıklatıp elindeki tokmağı kaybetti. Merdivenlere doğru giderken kaplumbağanın önünde başını yere doğru eğerek saygısını sundu. Kapıdan geçere geçmez yedi dallı ulu bir ağacın gövdesinde ayakta bekleyen kızıl renkli gözlüklü bir sincabın onu beklediğini gördü. İki elini öne getirerek başını hafifçe eğdi;
“Saygılarımı sunarım Efendi Ogün.”
“Hoşgeldiniz...hoşgeldinizzz Efendimmm.. Hangi kapı Şaman Toygar?”
“2.beyaz kapı Efendi Ogün.”
“Tabikiiii saygıdeğer Şaman Toygar Efendimmmm..” Arkasını dönerken gözlüklerini düzeltti. Sağ elini kaldırarak parmaklarıyla bir slalom yaptı. Kapı dışarıdaki gibi bir renk aldı. Efendi Ogün arkasını tekrardan döndüğünde elini uzattı.
“Buyrun Efendi Ogün bir Altın Akçe”
“Teşekkürlerrrrr Efendimmm teşekkürlerr.” Yanından geçerken gülümsemesini de eksik etmedi. Kapıya yaklaşıp içinden geçti. Başını kaldırdı ve karşısındaki Taş Kapıyı gördü. Ak Dağın batı kısmındaki bengütaşından geçip çıktı. Arkasını dönüp ayakta bekleyen Ulu Kaplumbağaya eğilerek selam verdi. Kaplumbağa gürültülü bir şekilde aşağıya doğru indi. Kollarındaki beyaz cübbesinin kollarını geriye doğru katladı. Parmağındaki yüzük göz alıcı bir şekilde parıldıyordu. Adımlarını hızlı bir şekilde ve dikkatlice atarak tepeyi aştı. Boyu yüz metreyi aşan yedi başlı Badraç yerde yatıyordu. Nefesinin sesi Şaman Toygar’a kadar geliyordu. İçindeki heyecan nefesinin sesinin her duyduğundan yerini derin bir korkuya bırakıyordu. Taş Kapının sağında ve solunda olan ker ormanından uluma seslerini duydu. Hemen kafasını Badraç’a doğru çevirdi. Hiçbir başı bu seslerden dolayı hareket dahi etmiyordu. Sağ tarafından “GÜM...GÜM..GÜM.GÜM...” seslerini işitti. Oldukça tok ve derinden seslerdi. Karşı tarafa çarpıp tekrar ona doğru geliyordu.” Nasıl duymaz?” içinden geçirdi. Sonra biraz daha bekledikten sonra aklına geldi;” Yoksa uyuttu mu? Bunu başardı mı?” diye sesli düşündüğü anda arkasından bir el sol omzuna dokundu. Bir anda irkilip ani bir dönmeyle sağ elindeki tokmağı çevirip karşısındakini görmeden boğazına doğru yakınlaştırdı. Tokmağın ucu sinirle ve öfkeyle hareket ettirildiğinde derin yaralar açabilirdi. Bir anda boğazına tokmak değen Albıs acı içinde bağırarak geriye doğru atıldı.
“NE YAPTIĞINI ZANNEDİYORSUN SEN?” sinirli ve sol elini boğazına götüren Albıs.
“Bağırmaaa duyacakkk.” Sessiz bir şekilde Badraç’ı göstererek Şaman Toygar.
“Hayır uyanmaz artık bir süre. Ben de seni bekliyordum. Aşşağlık herif boğazımı yaktın!” dedi karla yaraya doğru bastırdığı esnada.
“Ne! Bunu başardı mı? Yaptı gerçekten. Tamam o zaman neyi bekliyoruz? Hadi gidelim.” Arkasını dönüp yerdeki Badraç’a doğru bakarak içinden;” Buna sahip olan Ana’ Dünya’ya sahip olur.” Tedirginlik ifadeleri yüzünü kaplamıştı. Bir iki adım atarak tepeyi açtı. Arkasından Albıs sakin ve dikkatli bir biçimde yürümeye başladı. Birkaç metre gidip bir anda durdular. Şaman Toygar sağına doğru baktığında “GÜMM...GÜM..” diye dağlara çarpıp Ker Ormanı boyunca yankılan sesin kaynağıyla yüz yüze geldiler. Arkasına doğru yavaşça dönüp Albıs’la göz göze geldi. On metre yüksekliğinde bir Yelbeğen onlara doğru bakıyordu. Onun arkasından ise yüzlerce İtbaraklar koşarak gelip Yelbeğinin arkasında durup iki ayak üzerinde beklemeye başladılar.
“Neler oluyor Albıs?” şaşırmış bir vaziyette.
“Badraç’ı öldüreceğiz.” Kararlı ve bir o kadar cesaretsiz bir yüz ifadesiyle konuşan Albıs.
“Hhahah ne dediğinin farkında mısın?” dedi ve Badraç’ı göstererek sözlerine devam etti;” O bu dünyanın en vahşi ve en büyük yaratığı. Siz çıldırmış olmalısınız. Hayırr hayırrr....Burada ölebilirizzzz.”
“Tengri Erlik öyle istiyor. Kendini buna hazırlasan iyi olur.” Sağ elinin avucunu açtı. Tam avuç içinden yukarıya doğru kara kum saati görünür bir şekilde parıldıyordu.
“Bak son kum taneleri yukarıya çıkıyor. AÇ ARTIK ŞU KAPIYI.” Der demez elini kapattı.” Yürü” diyerek eliyle itti. Derin derin nefes alan Badraç ara sıra başlarından bir kaçı sağa ve sola hareket ederek uykusunu sürdürüyordu. Her adım attığında korkusu tüm vücuduna yayılarak artıyordu. Nefes alması bile anlaşılmıyor nefessiz yürüyor gibiydi. Albıs hızlı adımlarla Şaman Toygarı geçip Taş Kapının sol tarafına doğru ilerledi. Yürürken arkasını dönüp; “Hadi artık....BAK UYUYORRRR UYANMAZZZ” son kelimeleri bağırarak çıktı.
“Ne bağırıyorsunnnn.” Albıs’tan daha kısık konuşarak devam etti. Kocaman yedi kafasında ona doğru bakarak uyusalar da onun içindeki ani heyecanlar onu delirtir düzeye yaklaştı. Albıs kapının önüne ulaştı. Şaman Toygar bu sefer hızlı adımlarla Taş Kapının önünde bir süre bakakaldı. Arkasını döndü;” İşte başlıyoruz.” Gözlerini hafifçe kıstı. Albıs olduğu yerde kalıp bu anı yaşamak için heyecanlıydı. Sağına doğru baktığında İtbaraklar ve Yelbeğen hazır bir şekilde bekliyorlardı. İki elini birden şıklattı. Sol elinde davulu sağ elinde tokmağı belirdi. İkisini birden kapıya doğru kaldırıp;” - “𐰀𐰔𐰼𐰔𐰃 𐰉𐰆𐰔𐰃𐰖𐰀 𐱁𐰀𐱃 𐰃𐰯𐰀𐰴” ( Azerzî bozîya Şat Ipak) Ruhum senindir Taş Kapı” dedi sakin bir tavırla Şaman Toygar. Her Kadim dil harfi söylediğinde burnundan ve gözlerinden kan gelmeye başladı. Son kelimeleri söylediğinde kulaklarından da aşağıya doğru kan geldi. Albıs her kelimeyi duyunca atını geriye doğru sürdü. Taş Kapı olağanüstü sesler çıkarmaya başladı. Yüzeyindeki bazı taşlar kırılıp aşağıya düştü. Kapının sağından ve solundan taştan iki büyük el çıktı. Ellerin ikisi de yirmi metreden uzundu. İki kadim taş el yerdeki Şaman Toygarı alıp Taş Kapının içine doğru soktu. Şaman Toygar Taş Kapının içine girdiğinde iki yüz metrelik Kapı bembeyaz bir geçite dönüştü. Her taş yerini Şaman Toygar’ın ruhuna dönüşüyordu. Geçit artık açılmıştı. Taş Kapı bembeyaz şekilde parlıyordu. Şaman Toygar İki Taş Kapı arasında kaldı. Albıs neler olup bittiğine anlam veremedi. Kapıya doğru yaklaşıp; ”Bu nasıl mümkün olur.” Diyerek içinden geçirdi. Elini Taş kapıya doğru soktu. Garip his kapladı kendini. Daha fazla tutmadan hemen elini çekti. Yelbeğen ve yüzlerce İtbarak, onları izleyen ker ormanının ev sahipleri kara kargalar. Bir kaçı bir şeylerden ürpererek kanat çırptı. Albıs başını çevirip sesin geldiği yöne baktı. Bir sarı Albıs ve Kara Albıs ona doğru koşuyordu. Kızıl Albıs’ın yüzündeki gülümseme yaklaştıklarında daha da belirgin bir aldı;” Yerleştirdiniz mi?”
“Evet....evet artık Uluğ Böke Bizi izleyemez hahaha” dedi ve başını kaldırıp Taş kapıya doğru bakıp heyecanlanan Sarı Albıs.
“Zor oldu. Ama başardık. Şaman açmış kapıyı. İşte başlıyor kızlar. Hazırlıklı olun.” Dedi Kara Albıs. Taş kapıdan gelen sesler karşısındaki Ak Dağa çarpıp birkaç kez yankılandı. Üç Albıs Yelbeğen’e doğru koştular. Hepsinin avuçları içinden kıyafetlerinin renginden ateş topları oluştu. İtbaraklar dört ayak formuna geçip ulumaya başladılar. Beyaz renklerin hâkim olduğu Taş kapının yüzeyinde dört karanlık bir anda kendini gösterdi. Ucu sivri kapkara halde dört kılıç kendini gösterdi. Kılıçların her biri bir Kara Şamanı taşıyordu. Kılıçların üzerinde Üç Albıs’ın önüne doğru ağır ağır indiler. İnerken kılıçlar geriye doğru giderek çıktılar. Artık hepsi onun yanında bekliyordu. Albıslar ve Yelbeğen başlarını hafifçe eğdi.
“Hoş geldiniz EFENDİM..” dedi boğuk ve anlaşılmaz bir şekilde Yelbeğen.
“Hoş geldiniz TENGRİ ERLİK’İN HİMETKARLARI.” Konuşmasındaki kelimeler korkuyla birleştiğinde ancak bu kadar vurgusuz ve zevksiz gruplar oluştururdu. Kızıl Albıs onlara bakmadan bile korkusunu hissettirmişti. Başını hafifçe kaldırdı. Üç metreye yakın boyları onların dehşet verici korkutuculuğunu artırıyordu.
-“BADRAÇ BUGÜN ÖLECEK. VE BİZİMLE BÜYÜK SAVAŞTA YER ALACAK. ONUN ÖLMESİ DİRİSİNDEN ÇOK İŞ GÖRECEK.” Ortada duran Kara Şaman. Taş kapı kendi rengine dönmeye başladığı sırada içinden çıkan Şaman Toygar tokmağının sayesinde uçarak gelip Kara Şamanların yanına indi. Saldırmak için Taş Kapının tamamen kapanmasını bekliyorlardı. Sağından ve solundan bembeyaz büyülü kapı kendi taş haline doğru büründü. Dört Kara Şaman ortada kalan son beyazlığın bitmesini bekliyorlardı. Kara Şaman söze girecekken Taş kapıdan dışarıya doğru kızıl renkli ağzından alevler çıkarak Ker Ormanına giren Sangal’dı. Üzerinde Barak onu kontrol ederek karşısındaki tepeye kondu. Sangal’ın ayakları yere değer değmez orada bulunan ona yakın İtbarağı ezdi. Kara şamanlar ve Albıslar geriye doğru dönüp Barak’a doğru baktılar.
“TAM OLARAK NEYİ BEKLİYORUZ.” Dedi ve Sangal doğru eğilip;” (𐰀𐰍𐰆𐰣) (Agun) Şimdi!” Sangal yerden hızla yukarıya doğru kalktı. Onun kalkmasıyla birlikte Sangal’ı teğet geçerek Badraç’a doğru süzülen kalın, uzun ve ucu demirden ok sırtına doğru saplandı. Sangal’ın üzerinde olan Barak etrafına bakınsa da göremedi. Başını çevirdiği anda yerde gözlerini hafifçe açan Badraç, yukarıya doğru sadece tek başını kaldırarak öfkeli bir şekilde Sangal’a bakıyordu. Bu oradaki herkesi korkutmaya yetti. Uyanık olan tek başı öyle bir kükredi ki İtbarakların bazıları yere doğru pusarak kara kafalarını gömdüler. Albıslar birbirlerine bakakalıp ne yapacaklarını şaşırdılar. Önlerinde ayakta bekleyen Kara Şamanlar birbirlerine dahi bakmadan hepsi aynı anda Ruh Kılıçlarına doğru bakıp;
” (𐰀𐰍𐰆𐰣) (Agun) Şimdi!” dedikten sonra Ruh Kılıçları bir anda hızlanarak ayık olan Badraç’ın kafasına doğru gitmeye başladılar. Bu tek seferlik kükreme diğer altı başında kalmasıyla son buldu. Koca iki ayağının üzerine doğrulduğu anda Taş Kapıyı enine ve boyuna kaplayacak kadar büyümüştü. Tüm Başlar aynı anda ona doğru hızla gelen Ruh Kılıçlarına doğru odaklandılar. Albısların kendilerine gelmeleri uzun sürdü. Sarı Albıs diğerlerine dokunarak onları tekrardan hayata döndürdü. Kitlenmiş bu heybetli ve kudretli yaratığın büyüsüne kapılmış Albısları kendilerine getirdi. Barak sağ elinde tuttuğu altın mızrağı Badraç’a doğru tutup tüm İtbarakları ona doğru hareket ettirdi. Ruh Kılıçları hızla yukarıya doğru çıktılar. Badraç’ın üç başı yukarıya dört başı ise yere bakıyordu. Yere doğru bakan dört baştan biri konuştu.
“BUNA CESARET ETMENİZ TAKDİRE ŞAYAN. BU KAPININ ÖNÜNDEN DAHA ÖNCE GEÇEN OLMAMIŞTI. AMA SİZLER BİRAZ HEYECAN İSTEDİNİZ. BURADA SADECE ÖLÜM VAR. VE O DA BİZİZ!” Badraç’ın önünde bulunan herkes bu ses karşısında dillerini yutmuşlara benzediler. Albıslar bir iki adım geriye doğru atmak zorunda kalmışlardı. Bazı İtbaraklar tersi yönde dört nala koşarak uzaklaştı. Sangal huzursuzdu. Barak onu Badraç’a doğru sürdü. Ağzından alevler çıkarak sürüyordu. En sağdaki başı Sangal’a doğru uzun bir alev püskürttü. Barak son anda yukarıya doğru Sangal’ı sürdü. Yukarıya doğru gidip dönüp gelmeye başladı. Kara Şaman’lar ellerindeki tokmağı davullarına doğru götürüp büyüler yapmaya başladılar. En soldaki Kara Şaman davuluna.” (𐱃𐰀𐰢𐰍 𐰔𐰃𐰤𐰲𐰃𐰼𐰠𐰀𐰼𐰃) (Tamağ zincirleri) her harfleri yazdıkça Badraç’ın ayaklarını Tamağ zincirleri yerden çıkıp bileklerinden kavrıyordu. Hızla çıkan zincirler sol ayağını sardı. Badraç kuvvetli bir adım atmasıyla tüm zincirler kırıldı. Zincirler kırıldıktan sonra Badraç2ın diğer başı konuştu;
“BİZİ BÜYÜLERİNİZLE DURDURAMAZSINIZ. SİZLER BİR AVUÇ NEFES ALAN KEMİKLERİDEN OLUŞUYORSUNUZ” dedi. Yukarıdan inen dört Ruh kılıcı onlara bakan üç başında alev püskürttüğünü gördüler. Sağa ve sola ikiye ayrılarak hızla Badraç’ın altına girdiler. Alt gövdesine doğru dördü birden derin yaralar açarak dörde ayrılıp başlarını takip edip yukarıya doğru tekrardan çıktılar. Badraç’ın dört başı da ağır yaraları halde sendelemeye başladı. Yaralı başlar alev püskürtmeye çalışsa da yeterli olmuyorlardı. Diğer geri kalan üç başla birlikte kapalı kanatlarını açtılar. Onun kanatlarını açması herkesi derinden etkiledi. Yüz metrelik boyu olan Ana Dünya’nın en büyük canlısının kanatlarıyla birlikte görmek çok nadiren rastlanılan bir olaydı. Bu olayın oradakilerin hepsi farkındaydı. Gözlerini fal çatı gibi açarak bu büyüleyici canlıyı görmeye çalışıyorlardı. Dört Şaman birbirlerine bakıp aynı büyü kelimelerini yazmaya karar verdiler. Davullarının yüzüne tokmaklarıyla;” 𐰀𐰢𐰃𐰺𐰍𐰀 𐰢𐰀𐰣𐰍𐰆𐰽 (AMIRGA MANGUS) yazarak davullarını aynı anda yere bırakıp, sağ ellerini yumru yaparak tokmaklarını da yok ettiler. Arkalarındaki Albıslar iki ellerini de bir araya getirerek kadim dille pek de duyulmayan birkaç bir şey dedikten sonra gözlerini açtılar. Hepsinin gözleri kan çanağına benzer bir hal almıştı. Büyüyü yaptıktan sonra hemen gökyüzüne doğru başlarının kaldırıp bir süre bakakaldılar. Elindeki koca kütükle birlikte Albısları geçip hızla Badraça’a doğru giden Yelbeğen aniden yere yığıldı. Yere yığılırken başından girip önündeki kara saplanan ucu demir ok göründü. Sol tarafta duran Albıs okun geldiği yöne bakarak zıpladı. Havada don değiştirip serçe formuna girdi. Zincirleri kırar kırmaz bir kez daha sert bir şekilde kanatlarını çırptı. Yerdeki ne kar kar varsa bir andan sağa sola doğru götürdü. Seksen metrelik Ker Ormanı çamlarını sallamaya yetti. Ruh Kılıçlarının kestiği boğazlarından kanlar fışkırmaya devam ediyordu. Kesilen her gövde zaman geçtikçe siyahlaşarak Badraç’ı bitkin düşürüyordu. Yerden otuz metre havalanmıştı ki yukarıdan hızla aşağıya doğru inen Sangal ateş püskürterek yaralı başlarına doğru iniyordu. Bunu gören Badraç yukarıya doğru ateşini püskürttü. Ateşlerin arasından gelen Altın Mızrağı fark etmemişti. Boğazından kanlar fışkıran Badraç’ın bir başına girdi. Ve orada kaldı. Sol tarafına doğru Badraç sallandı. Başı sert bir şekilde yere düştü. Barak yere düşen başına bakarak kahkaha attı. Ve hızla gidip Ak Dağ’dan dönüp havada bir süre bekledi. İtbaraklar Yere doğru düşen Badraç’ın başına doğru hızla tırmanya başladılar. Sol ayağını yere değdirdiği anda yerdeki sarsıntı hissedilecek kuvvetteydi. Bu sefer daha korkutucu bir kükreme yükseldi. Altı başı da gökyüzüne doğru kükredikten sonra başlarını indirip yerde ve havada bulunan herkese bakarak tek bir ağızdan;”
“BİZİ ÖLDÜRMEK O KADAR DA KOLAY MI SANDINIZ?” Altı başın bu söyleminden sonra ölen yedinci baş yerde gözlerini açtı. Ağır ağır başını kaldırırken yaralarının hepsi iyileşmişti. Şamanlar ona doğru koşarken sol ellerini yukarıya doğru kaldırıp Ruh Kılıçlarının gelmesini beklediler. Ruh Kılıçlarını hızla gelip yavaşça Kara Şamanlarının ellerine kabzalarını tutturdular. Onların Ruh Kılıçlarını da tutmasıyla birlikte kılıçlar uzadı. Uzayan kılıçlar dört metreye yakın oldular. Arkalarından Barak Sangal’ı oraya doğru sürdü. Sağ ellerindeki tokmağı da yukarıya doğru kaldırıp Badraç’a doğru koştular. Arkalarında bıraktıkları davullar havada hareket ederek tam Badraç’ın havalandığı yerin orada birleştiler. Yerde karanlık ve kırmızı renkler bir araya gelerek bir büyük geçit oluşturdu. Dördünün birden yaptıkları büyü hazır bir şekilde yerde açılmıştı. Badraç havalandıkça yerdeki herkese ateş püskürtmeye devam etti. Yüzlerce İtbarak yanarak öldüler. İki başı diğer başlarını uyararak dört Kara Şaman’a doğru bakmalarını sağlamışlardı. Yedisi birden ateş püskürttüler. Kara Şamanlar tokmakla Ruh Kılıcını birbirlerine vurarak;” 𐰍𐰀𐰴𐰑𐰆𐰺”(GAHADOR) (TAMAĞRUH)(Cehennemde cezalı insan ruhu) Badraç’ın yedi başının ateşinin içine giren Kara Şaman’lar tüm vücutlarını kaplayan örgü iplerine benzeyen kara-gri renklerden oluşan bir kalkanla çıktılar. Yerde oluşan kara geçitten dokuz tane koyu kırmızı renkte zehirli Amırga Mangus’un 50 metrelik dilleri Badraç’ın ayaklarından gövdesine doğru sararak onu hızla yere doğru çarptı. Ne olduğunu anlamayan Badraç bir anda kendini yerde buldu. Kanatalarını hızla çarparak yükselmeye çalıştı. Bu onu daha da yoruyordu. Her kanat çırptığı anda kendini yeniden yerde buluyordu. İki Albıs gözlerine inanmadı.
;”Mangus yaşıyormuş! Nasıl olur?” Badraç’ın acı veren kükremelerinin sonu gelmediği bir anda Kızıl Albıs.
- “ŞAMAN TOYGAR NEREDE?” diye sözüne devam etti. Başını kaldırdığı anda Ak Dağ’ın tepesinden Taş Kapıya doğru gelen gri renklerin çoğunlukla olduğu Merküt kartallarını gördü. Yanındaki Kara Albıs ondan önce görüp içini bir sevinç kaplamıştı. Göz göze gelen iki Albıs;” Başardık. Bitti bu iş.” Dedikleri gibi gökyüzüne doğru don değiştirip uçtular. Merküt Kartalları yirmi metreden uzun kanat açıklığı ile en büyük kartallardandı. Pençelerindeki dev kayaları taşıyarak Badraç’ın altına geldiklerinde bıraktılar. Havada süzülen kayalar yerden kalkmaya çalışan Badraç’ın başına ve kanatlarına hızla çarpıp onu iyice yaralayarak bitkin düşürdü. Onlarca Merküt Kartalları havadan dev kayaları bırakarak gökyüzüne uçarak kayboldular. Her başını kaldırışta başına çarpıp onun dengesini bozarak yalpalamasını sağlıyordu. Yerdeki dokuz dilli Mangus iki Badraç’ın başına kadar geldi. Tam başının etrafında iki tur atarak başını koparacak hale getirip bıraktı. Sangal kalkmaya çalışan Badraç’ın kanatlarını yakarak etrafında dönüyordu. Tamamen yere kapaklanan Badraç gövdesini yere paralel bir şekilde konumlandırmak zorunda kaldı. Mangus, boşta kalan dillerden bir kaçını geri çekerek Badraç’ın gövdesini delip içine girdi. Kara Şamanlar sağ ellerindeki tokmağı ayna büyüsü yaparak iki elinde de Ruh Kılıcı meydana getirdiler. Sol ellerindeki Asıl Ruh kılıcını bırakıp Mangus’un dilleriyle Badraç’ın yedi başını bir araya getirmesini beklediler. Badraç artık hiçbir başını kaldıramaz hale geldi;”
“BİR SAVAŞ BAŞLATTINIZ!!!. VE BU SİZİN SONUNUZ OLACAK! ERLİK HER ZAMAN YENİLECEK. KÖTÜLÜĞÜN IŞIĞI HİÇBİR ZAMAN YANMAYACAK.” Bir öncekiler kadar heybetli çıkmasa da korkutucuydu. Mangus dillerini tüm başlara dolarken son Merküt Kartalları kayaları bıraktılar. İki koca kanadını birden yakarak ağır bir şekilde Ker Ormanının zemine kondu. Sangal’ın başını okşayıp üstünden indi. Onun inmesiyle tüm İtbaraklar korkarak Badraç’ın üstünden indiler. Gökyüzünden hızla inerek Barak’ın yanında don değiştirip Albıs Formlarına geri döndüler.
-“Bitti bu iş.” Mutlu bir şekilde Barak.
-“İnanamıyorum. Badraç’ı alt ettik. İnanılmaz.” Heyecanından yerinde duramayan Kızıl Albıs. Bütün başlarını bir araya getirdi. Dokuz diliyle tüm başlarını sıkarak Badraç’ın vücudundan kanların akmasına sebep oldu. Kara Şamanlar dört metrelik sekiz kılıçla birlikte aynı anda Badraç’ın başlarını kesip yere düşürdüler. Bütün başları yere düşen Badraç’ın gövdesi sert bir biçimde yere düştü. Kara Şamanlar sol ellerini Ruh kılıcından çektiler. Kılıçlar eski hallerine geri döndüler. Barak ve Albıslar Kara Şamanların önünde eğildiler. Kara şaman;
“Biz size haber vermeden Dağ Settine yaklaşmayın! Kızıl Albıs, sen Dağ Settinde zindana atılmak için elinden geleni yap. Tengri Erlik orada bize ait bir şeyin olduğunu söyledi. Anladın mı beni? Bul onu.” Dedi ve gideceği anda ;”Şaman Toygar Yalnız Kalede. Çocukları getirecek. Tamamen yok olmadan onu diriltin. Bize lazım.” Barak’a doğru bakarak konuşan Kara Şaman. Kara tüylü domuz donlarına girerek Ker Ormanının içine doğru gittiler.
Bölüm etkileşimi
