"15.BÖLÜM SON!" Göğün Oğlu "KÖKTİGİN"

Vaveyla Yazarı: Muhammed Mustafa Selçuk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: "15.BÖLÜM SON!" Göğün Oğlu "KÖKTİGİN"

Siyah giyinimli adam uzun siyah cübbesinin önünü açarak belinde takılı olan iki orağı çıkarıp üzerine kar yağmış çalıların üzerinden zıplayarak onlara doğru süzüldü. Ne olduğunu anlamadan ikisinin de başı karşıya doğru uçtu. Olduğu yerde dizlerinin üzerine doğru düştü. Sağındaki ve solundaki askerler bir anda başsız kaldıkları için yere doğru düştüler. Yerdeki bayılan genç asker bir anda ayağa doğru kalkıp olanlara karşı dilini yutmuş gibi siyah giyinimli adama doğru baktı. Bu onun son şaşkın bakışı oldu. Sağ elindeki orağı hızlı bir şekilde genç askerin boynuna doğru saplayıp kesti. Dört askerin kellerini toplayıp ateşin içine doğru attı.

Ruh Kılıcı hareket dahi edemiyordu. Büyünün etkisi halen daha üzerindeydi. Arkasındaki delik onu aniden kendi içine doğru çekti. Zaman kıran deliğin içinden tekrardan çıktı. Bu kez bir odanın içindeydi. Etrafına baktığında karşısında uzun duvar boyunca bir kitaplık vardı. Kendini biraz sağa doğru çevirdiğinde Vezir Hülagü'yü gördü. Elindeki kâğıdı karşısındaki kitaplıktaki kutunun içine doğru koydu. Hızlıca kapıya doğru gidip kapıyı kapattı. Bir süre geçtikten sonra kapı yavaşça açılmaya başladı. İçeriye doğru yavaş yavaş adımlarla güzel giyinimli yeni tıraş olmuş Atınç girdi. Etrafına dikkatlice baktıktan sonra hızlı adımlarla kutuya doğru yaklaştı. Çini açtığından beyaz kâğıdı alıp cebine koydu;

- "Ulan bu özelliğim olmasa Eski Ötek gibi on yıl kalırdım orda ha. Vezir Kunanbay senden korkulur ha." Sessizce konuşarak kapıya doğru yürüdü. Onun yürümesiyle arkasındaki delik tekrardan kendine doğru çekip içine aldı. Bir süre geçtikten sonra başka bir delikten dışarıya doğru çıktı. Burası ona yabancı değildi. Her taraf karlarla doluydu. Önünde iki yüz metrelik Taş Kapı duruyordu. Önünde yerde yatan yüz metrelik Badraç başları kesilmiş bir şekilde yatıyordu. Sağ taraf doğru baktığında üç başlı bir Yelbeğen yedi tane Boşgurarvış şamanlık okulu tutsak öğrencileri zincirlenmiş bir şekilde çekiyordu.

Onların üzerinde Sangal ve onun üstünde Barak ve Şaman Toygar süzülerek aşağıya doğru indiler. Şaman Toygar Sangaldan aşağıya doğru inip sağ elinde tokmak meydana getirdi. Yedi tutsak şamanı önüne doğru getirip kalplerindeki Bengü meyvesini aldı. Hepsini tokmağındaki yeşil taşın içinde saklayıp Badraç'ın kalbine doğru yaklaştırdı. Bir, iki, üç Bengü meyvesi ruhu yavaş yavaş Badraç'ın kalbine doğru gitmeye başladı. Sol taraftaki üç başı kesildiği yere doğru yaklaşmaya başladı. Altı Bengü meyvesi Şamanlık ruhu da kalbine doğru gitti. Sonuncu Bengü meyvesi Badraç'ın kalbine doğru girdi. Altı başı yerine doğru gelip birleşti. Sonuncu kesilen başı halen daha hareket etmiyordu.

Bir süre başında bekledi. Şaman Toygar ve Barak heyecanlı bir şekilde bakıyorlardı. Biraz süre geçtikten sonra birleşen altı başı da ayrılıp eski haline geri döndü. Bir anda arkasını dönüp tutsak olan Şamanlara doğru baktı;

- "İçinizde Ateş bölümünden bir şaman var mı?" diye kızgın bir ifadeyle dizlerinin üzerine çöken şamanların üstünü yırtarken Şaman Toygar. Sağ taraftan başlayarak üzerlerindeki Şaman kıyafetlerini yırtarak ilerledi. Ortadaki şamana doğru gelip bir süre durdu. Üstündeki kıyafetin kahverengi olduğunu gördü. Eğilip yırttığında altında ateş kırmızısı renkte şaman cübbesini görüp geriye doğru çekildi.

- "Kimsin sen?" diye tokmağını ona doğru çevirerek konuşan Şaman Toygar.

- "Korkuyorsun Toygar. Ölüm bir gün sana da gelecek. Ve o gün senin şerefsiz bir hain olduğun ortaya çıkacak." Dedi sakin ve kararlı bir ses tonuyla yavaş yavaş başını kaldırdığında şaman.

- "Seeennnnn.... Seniii tanıyorummm. Uluğ Böke'nin gözdesi. Yüce Arkıl Şaman'ın özel ilgilendiği. Dağ Han için yetiştirilen şaman. Ateş Şamanı Göktuğ. Demek sana Bengü meyvesini kontrol etmeyi öğrettiler. Senin yüzünden şimdi hepiniz öleceksiniz. SENİN YÜZÜNDEN BADRAÇ'I DİRİLTEMEDİMM." Dedi tokmağını kendine doğru çektiği anda Şaman Toygar. Arkasını döndü;- "𐰀𐰺𐰚𐰀𐰪𐰀" (Arkenya) (Ye)" dedi.

Arkasında ayakta bekleyen Sangal önündeki Ateş Şamanı Göktuğ'u kocaman açtığı ağzına alıp yedi. Arkasındaki delik onu tekrardan kendine doğru çekti.

Taptuk Ata, Ruh Kılıcının Zaman kıran deliğe girdiğini gördü. Kara Şaman'a doğru bir iki adım atarak bekledi. Kara Şaman ne olduğunu anlamadan Ruh Kılıcı Zamanda kaybolmuştu. Asasını Kara Şaman'a doğru tutup;- "(𐰴𐰆𐰲𐰀𐰤𐰚 𐰀𐰽𐰺) [Koçenk Asar] Asar Oku" dedi ve asanın ucundan bembeyaz bir ok çıktı.

Havada süzülürken yedi parçaya bölünerek gitmeye başladı. Tek bir Asar Oku atıldıktan sonra ayrılarak yedi aynı ok meydana getirirdi. Kara Şaman davulunu önüne doğru getirerek;- "𐰱𐱅𐰀𐰤𐰚𐰀 𐰚𐰀𐰼" [İçtenke Ker] Ker kalkanı" dedi ve davulunun önünde yere kadar Tamağ lavlarından meydana gelen bir kalkan oluştu. Gelen okların hepsi onun içine girerek yandılar. Davulunu kendine doğru çekti. Taptuk Ata son yaptığı büyüyle birlikte asanında kendi gibi ömrünü giderek azalttı.

Başı hiç dönmediği kadar dönüyordu. Asanın her dakika kan kaybetmesi artık Taptuk Ata'nın da şuurunu kaybetmesine sebep oldu. Sağ elindeki kılıcı tam tutamaz bir hale geldi. Başından aşağıya doğru akan terler artmaya başladı. Kara Şaman onun bu halini gördükçe boğucu kahkahasını patlattı. Tokmağını davuluna doğru yakınlaştırdı.- "𐰚𐰀𐰼 𐰚𐰇𐰼𐰢𐰇𐰔𐰠𐰀𐰼𐰃" Ker körmözleri" diye Kadim dilde büyü yazdı. Taptuk Ata'nın önünde dört tane ellerinde yılan kamçısı tutan Ker körmözleri çıktı.

Hepsi emir bekliyordu artık. Taptuk Ata gözlerini kapatmamak için çabalasa da bunda pek başarılı değildi. Karşısında dört Körmöz ellerindeki yılan kamçılarını zapt etmeye çalışıyorlardı. Taptuk Ata uzun kara kılıcı yere doğru sapladı. Asayı sağ eline alıp beklemeye başladı. Asa giderek küçülmeye başladı. Akan kanları bitmiyordu. Bulunduğu yerin altı tamamen mavi bir gölet olmuştu.

Bazı yaprakları dahi düşüyordu. -" (𐰀𐰍𐰆𐰣) (Agun) Şimdi!" dedi tokmağını Taptuk Ata'ya doğru göstererek. Taptuk Ata'ya doğru yılan kamçılarını savurmaya başladılar. Dört yılan kamçısı da uzun zehirli dillerini çıkararak Taptuk Ata'ya doğru yaklaşıyorlardı.- "(𐰠𐰀𐰼𐰢𐰀𐱅𐰇𐰾 𐰀𐰽𐰀𐰺) (Lermetüs Asar) Asar'ın kalkanı" dedi ve asasını önüne doğru getirip iki eliyle zor da olsa tuttu.

Ne asanın ne de Taptuk Ata'nın gücü kalmıştı. Yere doğru dizlerinin üzerine düştü. Asayı halen daha tutuyordu. Asanın önünde kavisli Asar kalkanı oluştu. Ker Körmözlerinin yılan kamçıları hızla bu kalkana doğru kafalarını soktular. Onları geriye doğru püskürttü. Dördü birden biraz geriye doğru gitse de tekrardan sol ellerindeki kamçıları tekrardan kalkana doğru savurdular. İkisi uzun dört dişleriyle kalkanı ısırıp orada bir süre kaldılar. Diğer ikisi geriye doğru püskürtüldü. Onlarda son kez savurup kalkanı ısırdılar.

Taptuk Ata dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde o kadar sesin içinde sadece Alabörü ve Altantuya'nın bağırma sesini işitti. Başını arkasına çevirdiğinde Kongar'ın üzerindeki Güneş küresi çoktan kaybolmuştu. Ruh Kılıcı Kongar'a ulaşmamaları için onlarca İtbarağı öldürmüş ve halen daha öldürmeye devam ettiğini gördü. Ker Körmöz yılan kamçıları kalkanı tuttuğu gibi çekmeye başladılar. Zorda olsa dördü birden çekerek yere doğru attılar. Taptuk Ata iyice önündeki asasına doğru yaslanmış bir şekilde dizlerinin üzerinde gözlerini hafiften açtı. Sol taraftaki delikten Ruh Kılıcı bir anda fırlayarak çıktı. Kara Şaman yavaş adımlarla yürümeye başladı.

- "TENGRİ ERLİĞİN DEVRİ BAŞLAYACAK. HERKES ONA SAYGI GÖSTERECEK. YAKINDA BÜTÜN ORTA KITA ONUN ÖNÜNDE EĞİLECEK. SENİN BENİM ÖNÜMDE EĞİLDİĞİN GİBİ ULU BİLGE." Dedi yürüdüğü yerde sürekli böcekler çıkıyordu. Dört Körmöz'ün içinden geçerek adımlarını sıklaştırdı. Taptuk Ata solundan ve sağından bağırma seslerinin kesildiğini işitti. Ne Alabörü ne de Altantuya bağırıyordu.

Önüne kadar geldi. Tokmağını Taptuk Ata'ya doğru çevirdi. Onun bu hareketinden sonra Ruh Kılıcı hızla gelip asanın önünde bekledi. Taptuk Ata gözlerini kapattı. Dışarıdaki hiçbir sesi duymuyordu. Burnundan ve kulağından kanlar gelmeye başladı.

- "BEN HEP SENİN YANINDAYIM ULU BİLGE" diye aynı sesi bir daha duydu. Ruhuna yapılan bu ses onun içindeki kötü düşünceleri bir anda kaldırmaya yetti. Ne kadar kötü sebepler varsa hepsini bertaraf edecek bir neden gibi geldi ona. Yüzünde bir gülümseme meydana geldi. Hafif hafif gülümsemesini gözlerini açarak daha da göstermeye başladı. Gözlerinin içi kıpkırmızı kesilmişti. Ağzından akan kanlar dişlerini de kırmızıya boyamıştı.

- "Sizz.....hi..çç..bi...rr. zaa...maa..annn..sa..vaş...kaza...na.mayac..ak..sınız. Ar..kan..a. BAKKKK!" dedi bazı sözcüklerini kesik kesik de olsa konuşan Taptuk Ata. Havada bekleyen dört Körmöz aniden yere doğru yapıştılar. Başlarına giren Ak ok aynı şekilde giderek ilerideki İtbaraklara doğru saplandı. Kara Şaman Arkasını dönmeden arkasında ki diğer üç okuda havada Ruh Kılıcı kesti. Yerde iki kılıcını çekmiş saldırmalarını bekleyen Altantuya başını Ak Dağ'a doğru çevirdiğinde gördükleri karşısında kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu.

Yüzündeki gülümsemeyi hiçbir zaman yapmamıştı. Ayağının ağrısını bugün yaşadıklarını unutabilirdi. Ama bu gördüklerini asla unutamazdı. Orta Kıta'daki en şanslı dört beş kişinin içinde olduğunu düşündü. Aynı bağırmayı tekrardan yapmıştı. Ama bu sefer zafer kazanmışçasına haykırarak. Önündeki yüzlerce İtbarak ne olduğunu anlamak için birbirlerine bakmaya başladılar. Kahkahasını herkes duymuştu. Başını bir aşağıya bir yukarıya sallamaya başladı.

- "AAAAAAAAA.... KAÇINNNN KAÇINNNNN KIRKLAR GELİYOR.... KIRKLARRRRR..." diye bağırmaya başladı. Ak Dağ'ın en üstünden aşağıya doğru Tengriçe Umay'ın tek ordusu iniyordu. Kırk Asar halkı süvarisinden oluşan bir orduydu. Ellerinde Asar oklarıyla ve bembeyaz kıyafetleriyle gecenin karanlığında birer inci gibi parlıyorlardı. Kilinlere binmiş bir vaziyette Ak Dağ'ın yüzeyinden aşağıya doğru iniyorlardı. Atlarının sesi Ker Ormanı boyunca yankılandı. Çektikleri okları hepsi aynı anda atmaya başladılar. Kırk ok havada iki yüz seksen oka dönüştü.

Alabörü tek dizinin üzerinde duydukları karşısında o da her acıyı her sıkıntıyı ömürlük unutmaya hazırdı. Zor da olsa ayağa doğru kalktı. Başını kaldırdığında önünden kaçan her İtbarak kaçamadan kafalarına beyaz bir ok yiyip yere boylu boyunca düşmeye başladılar. Ruh Kılıcı önündeki elliye yakın İtbarak'ın durup arkasına doğru baktığını görür görmez arkasını döndü. Ak Dağ'ın yüzeyinden Kilinlere binmiş Kırklar ordusunu görür görmez üstünden ucu demirden uzun bir ok gördü. Kara Şaman arkasına doğru baktığında içindeki korku duygusuna sığınarak önüne davulunu alıp koşmaya başladı.

Birkaç adım atmıştı ki solundan giren ucu demirden bir ok canını bir hayli yakmıştı. Oku yediği gibi sendelemeye başladı. Hemen ardından diğer ucu demirden ok sağından doğru girip vücudunu delip öbür taraftan çıktı. Son bir hamlesiyle Koca domuz donuna girerek geldiği patikaya doğru girdi. Ruh Kılıcı arkasını döndüğünde hiçbir şey yapmadan bekledi. Önündeki İtbarakların kaçışını izlerken Kutadgu'nun İtbarak donunda Asutay'ın sırtından geldiğini gördü. Kutadgu'nun arkasında elliye yakın Dağ Setti bekçisi ellerinde kılıçlarıyla, oklarıyla Asutay'ın arkasından geliyorlardı. Her kaçan İtbarağa doğru sağ elini kaldırdı.

Arkasındaki okçu bekçi askerler oklarını çekip fırlattılar. Her giden ok bir İtbarağı öldürmeden aşağıya doğru inmiyordu. Asutay'ın sağ boynuna doğru iki kere eliyle vurdu. Asutay kanatlarını açıp hızla yukarıya doğru çıktı. Yere doğru tekrardan hızlıca süzülmeye başladı. Kaçan İtbarakların olduğu yere gelince yayını arkasına taktı. Asutay'ın sırtına doğru iki ayak üstünde giderek aşağıya doğru atladı. Hepsinden çok iri ve uzun olduğu için yere inerken üçünü birden ezdi. Sağındaki ve solunda İtbaraklara doğru salladığı pençeleriyle vücutlarını ikiye ayırdı. Solundan gelen bir İtbarak bacağına doğru pençe atıp başını kaldırdı.

Kutadgu soluna doğru başını çevirip yerdeki İtbarağın başını tutup yukarıya kaldırdı. Sol elini başına doğru getirip tam kafasından bastırıp iki eş parçaya böldü. Asutay onu bıraktığı gibi gözü Alabörü'yü aradı. Gözlerini Bengü taşlara doğru çevirdiğinde Kırkların hızlıca aşağıya ulaştıklarını gördü. Attıkları her ok isabet etmeden yere düşmüyordu. Sağa ve sola doğru hızlıca yayıldılar. Ay gibi parlıyorlardı. Kilinlerin boynuzları sarı rengiyle göz kamaştırıyordu. Yüzlerce İtbarak Ker Ormanının içine doğru kaçmaya başladılar. Hızlıca dört ayak üstünde kaçıştılar. Alabörü sırtından akan kara kanla birlikte direk Taptuk Ata'nın yanına doğru koştu.

Taptuk Ata hafifçe gülümsemesiyle ağır ağır doğruldu. Altantuya seke seke hızlıca Kongar'ın yanına doğru gelip başını dizinin üstüne doğru koydu. Asutay tam üstünden geçip hızlıca Alabörü'nün yanına doğru süzülüp yere indi. Alabörü sağa doğru baktığında onun süzülüşünü bir süre izledi. Gelir gelmez açtığı kanatlarının içine alarak kafasını Alabörü'nün kafasına yakınlaştırtıp bir süre durdular.

- "İyileşmişsin...." dedi sakin ve ağzından akan kanlarla birlikte Alabörü. Kırklar Ker Ormanına doğru atlarını sürdüler. İçlerindeki Yada Tacını takan güneş sarısı gözleri,uzun beyaz saçlı ve sakalsız komutan, Kilini yavaş yavaş sürerek Taptuk Ata'nın yanına kadar geldi.

Atından aşağıya inerek Taptuk Atanın önüne kadar geldi. Asutay kanatlarını açıp kendine doğru çekti. Alabörü ilk kez Kırkları görüyordu. Onlar hakkında bir çok hikâye duymuştu. Ama bu başkaydı. Gözlerini onlardan alamıyordu. Bu gecenin zifiri karanlığında sadece onlar parlıyordu. Atından indiği gibi başını eğip bir süre durup bekledi. Taptuk Ata asasını yere bir kez vurmasıyla başını kaldırdı.

- "Tengriçem sizi bekliyor Ulu Bilge." naif ve kibar bir şekilde konuşan Komutan.

- "Sizi tekrardan görmek bir onurdur Kırklar Komutanı Erendiz." aynı şekilde başını eğerek konuşan Taptuk Ata. Taptuk Ata'nın başını eğmesiyle birlikte Alabörü'de başını hafifçe eğdi.

- "Onu aramamızı emrediyor musunuz?" kaçan Kara Şaman'ı gösteren Komutan Erendiz.

- "Hayır. İki Kutadgu oku yiyip yaşayanı görmedim Komutan Erendiz." Dedi asasını öne doğru getirip yürümeye çalışan Taptuk Ata. Ve ekledi;

- "Kendinize ve ordunuza iyi bakın büyük komutan. Ha bir de Altantuya'yı Dağ Hanlığının Şamanı Aspar'ın yanına götürmeyi unutmasınlar. Yürüdüğü anda yanından geçerken konuşan Taptuk Ata. Arkasını döndüğünde Altantuya'nın yerde Kongar'a doğru bakıp gözyaşlarını tutamadığını gördü.

- "Artık gidebiliriz Alabörü." Kelimeleri tam söylemese de anlaşılır şekilde konuşan Taptuk Ata. Asasını öne doğru eğerek;-" (𐰴𐰀𐰺𐱅𐰀𐰤 𐰉𐰆𐰺𐰍𐰀𐱅𐰃 𐰚𐰇𐰼𐰏𐰀𐱅𐰇) (Karten borgati körgetü) Kalk Ey Ulu Kaplumbağa!" dedi kadimce konuşmaya başladı. Bengü taşlar ağır ağır yukarıya doğru yükseldi. Altındaki Ulu Kaplumbağa kalktı. Yükselerek dört ayağını da Ker Ormanına doğru bıraktı. Altındaki kapı ortaya çıktı.

Taptuk Ata önde arkasında Alabörü ve Asutay kapıdan geçerek içeriye doğru girdiler. Taptuk Ata girer girmez belindeki altına doğru uzandı.

- "Hoşgeldinizzzz Ulu Bilge. Sizi bu aralar sık görüyorum. Ve bu beni oldukça mutlu ediyor Efendim." Öne doğru gelerek gözlerini düzeltip konuşan Sincapların Efendisi Ogün.

- "Benim içinde büyük bir onurdur Efendi Ogün." Zor da olsa yürüyerek önüne kadar gelen Taptuk Ata.

- "Yaralanmışsınız. Kötülük gün geçtikte yayılıyor. Ve korkarım ki?..." Dedi ve Taptuk Ata sözünü kesti;

- "Devamını getirmeyin. İki kişiyiz Efendi Ogün." Dedi ve belinden çıkardığı İki üzeri Kayın Ağacı motiflileri işlenmiş altın akçeleri Ogün'e doğru uzattı.

- "Tengriçe selamlarımı iletin Ulu Bilge." Dedi ve en sağdaki dalın ucundaki kapı yeşil renklerle parlamaya başladı. Taptuk Ata ve Alabörü arkasından Asutay Ogün'ün yanından geçerek dala doğru adımlarını attılar.

- "Sizi tekrardan görmek ümidiyle..." dedi gözlüklerini tekrardan düzeltip arkalarından konuşan Efendi Ogün. Kapıya doğru yaklaşırken bir anlığına sendeler gibi oldu. Asayı iki eliyle tutmaya başladı. Alabörü aniden onun koluna doğru girdi. Girdiği gibi sırtındaki derin yaralar onun canını bir hayli yakmıştı. Sol koluna doğru kendi kolunu sokup kapıdan çıktılar. Çıktıkları gibi taze yağan karlar onları karşıladı. Başını ileriye doğru kaldırdığında eni iki yüz metre boyu Ak Dağ'ı geçen Ulu Kayın Ağacına doğru bakıp yine heyecanlanmadan edemedi. Ucu bucağı görünmüyordu. Birkaç dakika yürüdükten sonra Ulu Kayın Ağacının önünde beklediler.

Alabörü etrafına doğru bakındı. Hafiften esen rüzgâr yırtık olan kıyafetlerini sallanmasına sebep oldu. Başını öne doğru eğdiğinde bütün kıyafeti yırtılmıştı. Taptuk Ata başını öne doğru eğdi. Gözleri artık kapanmak üzereydi. Bir süre geçtikten sonra Taptuk Ata'ya doğru bakarken karşısındaki Ulu Kayın Ağacının kahverengi yüzeyinden bir yüz çıkmaya başladı. Onlara doğru Ulu Kayın Ağacından ayrılarak dışarıya doğru kulakları dahi görünecek şekilde çıktı. Gözlerinin içi yemyeşil bir şekilde parlıyordu. Yüzü Ulu Kayın Ağacının yüzeyi gibiydi.

- "KİMSİNİZZZZ SİZZZZ." Diye kocaman ağzını açarak konuştu.

- "Ulu bilge ve Alabörü geldi. Koca Kayın." Yutkunarak da olsa konuşmaya çalışan Taptuk Ata. Alabörü karşısında neyin olduğunu anlamaya çalıştı. İlk kez böyle bir şey yaşıyordu. Kırklar ordusunun ardından bir de Koca Kayın ile karşı karşıyaydı. Koca Kayın, başını yere doğru biraz eğip;

- "ULUUU BİLGEE DEMEKKK. ONU TANIYORUMMM. SİZİ UNUTTUĞUM İÇİN ÖZÜRRR DİLERİMM BİLGE HAN'IM." Boğuk ve bazen anlaşılmayacak kadar tok çıkan sesiyle birlikte Koca Kayın. Başını üç yüz altmış derece çevirdi. Başının arkası dümdüzdü. Tek bir kapı ve yemyeşil renklerde parlıyordu. Başını ters çevirdiği gibi yere doğru Taptuk Ata'nın ayaklarının dibine kadar indirdi. Nefes alması artık daha da zorlaştı. Asayı tutamaz bir hale geldi. Alabörü sırtındaki yaraları aldırış etmeden içeriye doğru girdi. Başından yavaş adımlarla girdiler. Arkalarından Asutay yavaş ve tok sesli toynaklarıyla içeriye doğru girdi.

Sağında ve solunda onlarca Kızıl Elma Ağaçlarını gördü. Şaşkınlığını gizleyemedi. Etrafına her baktığında hiç görmediği kadar farklı renkteki kelebeklerin uçtuğunu gördü. Başını yukarıya doğru kaldırdı. Gökyüzü masmavi bir şekilde görünüyordu. Dışarısı gece olmasına rağmen burası aydınlıktı. Ayaklarıyla bastıkları yer tamamen yeşil çimlerden oluşuyordu. Farklı türdeki kuşların cıvıldaması onu bir nebze de olsa rahatlatmıştı. Asutay'ın hemen yanından gelen Ruh Kılıcı sakin bir şekilde havada süzülüyordu. Sık Kızıl Elma ağaçlarını geçtikten sonra gözlerine inanamadı. Kalbinin atışları vücudunun içinde bir süre yankılandı.

Hiç bu kadar huzurlu hissettiğini hatırlamıyordu. Başındaki runik harfler bir anda parladı. Bu kadar güzel bir yerde Ker yaratığını hiç mi hiç beklemedi. Moralini hiç bozmadan başını önüne doğru getirdi. Son ağacı da geçtikten sonra karşısındaki yer onu bir anlığına durdurup hayran hayran bakmasına sebep oldu. Sağda ve solda şelalelerin aktığı bir yerdi. Tam ortasında büyük iki katlı bir ev vardı. Şelalelerin aktığı yer Büyük Evin üzerinde olduğu bir kaya parçasının altına doğru akıyordu. Hiç görmediği kuşları hiç duymadığı sesleri duydu. Başı dönüyormuş gibi hislere kapıldı. Yanındaki Taptuk Ata yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı.

Alabörü gibi durup bu inanılmaz manzaranın muhteşem havasını içine doğru çekti. Elindeki asa artık kanamıyordu. Üzerindeki Bengü yaprakları birer birer sararıp yere doğru düştü. Aldığı derin nefesin ardından artık daha da iyi hissediyordu. Tepeden aşağıya doğru adımlarını attıkları sırada Taptuk Ata;

- "Kayın Dibi." Gülerek ve heyecanını saklamadan konuşan Taptuk Ata.

- "Bu kadar güzel olduğundan hiç bahsetmemiştin." Şaşkınlığını halen daha üzerinde tutan Alabörü. Sol tarafındaki yıkılmış üç yüz metre yüksekliğindeki dağa doğru baktı.

- "Yoksa bu..." dedi ve sözünü Taptuk Ata kesti.

- "Evet evlat. O İç Kapı Gök Diyarın Orta Kıta'ya açılan kapısı. Aslında Kapsıydı." Dedi bir anda ikisinin de yüreğini kaplayan huzursuzlukla konuşan Taptuk Ata. İkisi de bu mükemmel yerdeki tek sorunun o olduğunu düşünüp başlarını hiç çevirmeden yürüdüler.

- "Hoş Geldiniz. Ulu Bilge ve Alabörü." Yoğun ve inanılmaz şekilde yankılanan bir ses duyuldu. Aniden başlarını çevirdiklerinde önlerinde Tengri Ürüng Ayığ Toyon duruyordu. Alabörü bu sesi rüyasında görmüştü. Bir anlığına o aklına geldi ve başını çevirdiğinde karşısında canlı bir şekilde durduğunu gördü. Gözlerinin ikisi de artık tek bir renge dönüşmüştü. İkisi de heyecanlı ve bir o kadarda mutlu hissederek bakıyordu. İkisi de başını öne doğru eğdi. Arkalarındaki Tulpar sesi duyar duymaz yaratıcısına doğru iki ayağını birden eğerek eğildi. Başını bir süre eğik tuttuktan sonra kaldırdı;

- "Hoş bulduk Tengrim. Uzun zaman oldu sizi görmeyeli. Nasılsınız?" Başını hafif hafif kaldırdığı sırada Taptuk Ata.

- "İyiyim Ulu Bilge. Ben de sizi bekliyordum. Ve Tabiki Tengriçem de." Arkasını dönüp yürümeye başladığı sırada Tengri Ürüng Ayığ Toyon. İki buçuk metre boyunda başında güneşin sembolize edilmiş tacı saçları ise beyaz ve uzundu. Baştan ayağa giyindiği göz alıcı mavi yeşil karışımı elbisesi yere kadar ulaşıyordu. Büklümlü ve yeşil beyaz tonlarında elinde yere kadar uzanan başında sağa sola iki yuvarlak mavi taş olan asasını tutuyordu. Biraz yürüdükten sonra köprüye doğru yaklaştılar. Kavisli bir köprüydü. Üzerinde sayısız güzellikte kuşlar ve iyeler geziyorlardı.

- "Ak Dağ'dan ikinci kere çıkman bir mucize Ulu Bilge." Asasını yere vurarak giderken Tengri Ürüng Ayığ Toyon.

- "Zorunda kaldık Tengrim. Yoksa ben de O'nu uyandırmak istemezdim." Daha iyi nefes alarak kendine gelen Taptuk Ata.

- "Tengrim, Sizi Uluğ Böke Şaman'ın evindeyken rüyamda gördüm. Ve bana bir yazgıdan bahsettiniz. Ama tam ne olduğunu söylemediniz." Sırtındaki ağır yaraların üzerine doğru sağ elini koyup yürüyen Alabörü.

- "Sen yazgını tamamladın Alabörü. Şimdi O yazgısını tamamlayacak mı? Köprünün sonuna doğru geldiğinde Tengri Ürüng Ayığ Toyon. Alabörü ne demek istediğini bir türlü anlamadı. Taptuk Ata elindeki asasını havaya doğru atıp köprünün ve Büyük Ev'in altındaki dokuz şelalenin aktığı göle doğru bıraktı. Havada süzülerek göle doğru düştü.

- "Neden attınız?" dedi başını asanın düşüşünü izlerken konuşan Alabörü.

- "Burası O'nun evi Alabörü. Sol taraftaki büyük kaya ise uyuduğu yer." Sakin ve karşısındaki Büyük Ev'in basamaklarını çıkarken Taptuk Ata. Onun ayaklarını basmasıyla kapı açılmaya başladı. Tengri Ürüng Ayığ Toyon ile aynı boydaydı. Üzerindeki kanları ve yırtılmış olan yerlere doğru bakıp durdu. Alabörü'de elinde ve yüzünde bil hassa kıyafetlerinin tamamında kan lekeleri vardı.

Tengri Ürüng Ayığ Toyon onların durduğunu gördü. Arkasını dönüp asasını öne doğru getirdi. İkisinde kıyafetleri ilk alındığı gibi tertemiz bir şekilde oldu. Ellerine yüzlerine bulaşan kanlar ise damlalar halinde yere doğru inip göle doğru kendilerini attılar.

- "Buyurun." Dedi sakince asasını içeriye doğru gösteren Tengri Ayığ Toyon. Taptuk Ata önden Alabörü arkasından gelerek içeriye doğru girdiler. Sol tarafta ve sağ tarafta iki büyük Bengü ağacı evin yüzeyini tamamen kaplamış bir şekilde duruyordu. Sol tarafta yuvarlak dönen bir merdiven vardı. Sağ taraftaki Bengü ağacının yanında uzun beton taşına doğru uzanmış Uluğ Böke Şaman uyuyordu.

- "Dostummm...Yaralandı mı?" diye hızlı adımlarla yanına gelen Taptuk Ata

- "Ergenekon Dağında Kara Şaman ile savaştı. Ve yıllardır kullanmadığı Bengüsu büyüsünü kullandı." Tengri Ayığ Toyon.

- "Ergenekon Dağı mı?" Bir anda başını Tengri Ürüng Ayığ Toyon'a doğru çeviren Taptuk Ata. Başını çevirdiğinde Tengri Ayığ Toyon tam söze girecekti dönen merdivenden aşağıya doğru bembeyaz ışıkların dağıldığını gördü.

- "Evet Ulu Bilge. Onlar uyandı. Artık her şey hazır." Aşağıya doğru uzun boylu bembeyaz kıyafetinin üzerinde Tengri Ülgen'in kızları ve oğullarının Kayın Ağacının dibinde oturmasının çizimleri bulunan başında büyük Ay motifli altın Tacı ve sağ elinde yere kadar bembeyaz, ucunda Ay simgesi taşıyan bir Asayı merdivenlere vura vura inen Tengriçe Umay. Saçları beline kadar uzun ve beyazdı. Sol gözü mor sağ gözü yeşildi. Alabörü arkasını döndüğü anda başı döndü. Gözlerini kapatmaya çalıştı. Ama göz kapakları bunu istemiyordu.

İstemsizce kalbinin atışlarını dışarıya doğru duyurdu. Elleri titriyordu. Bu kez heyecandan başındaki damar şişmişti. Başını yere doğru eğdi. Taptuk Ata ve Tengri Ayığ Toyon'da başlarını yere doğru eğip onun merdivenlerden inmesini bekledi. Başındaki altından taç onun gittiği her yeri aydınlatıyordu. Yürüdüğü yerde ışıklar tek hakimiyet sembolizmi oluşturuyordu. Üçü birden;

- "Tengriçem..." dediler. Son merdiveni indiğinde hepsi başını kaldırdı. Alabörü heyecandan başını kaldırmayı unuttu. Yanına doğru yavaş adımlarla gelip sağ elini Alabörü'nün çenesine yakınlaştırdı. Hafifçe ve zarif bir şekilde başını kaldırdı. Onun Alabörü'ye dokunmasıyla birlikte arkasındaki pençe izleri kaybolmaya başladı. Daha iyi hissediyordu.

- "Kendine iyi bakmalısın Mankurt Alabörü. Taşa uzan ve biraz dinlen." Rahatlatıcı ve hoş duygular barındıran kelimelerle konuşan Tengriçe Umay. İstemsizce başını öne doğru eğip önündeki diğer Bengü ağacının yanına doğru gidip taşa uzandı. Onun gitmesiyle birlikte açık olan kapıdan yürüyerek çıktı. Dışarıya adımını attıktan sonra bütün kuşlar yukarıya doğru uçtular. Kelebekler sıra halinde uçmasını sürdürdü. Büyük köprüye doğru geldiğinde sağında kalan gölün içinden yukarıya doğru Bükrek çıkıp kendisine ait olan taşın üstüne oturdu. Barak'ın attığı mızrak vücudunda yoktu.

Sağ elindeki asayı kaldırdığında gölün içinden yukarıya doğru Barak'ın attığı mızrak havada süzülerek Tengriçe Umay'ın sol eline doğru yaklaştı. Sağ elini havaya kaldıran Taptuk Ata beklerken Bükrek Asa donuna girerek onun eline geldi.

- "Tamağ denizinde dövülmüş. Tengri Erlik dövmüş." Yürürken mızrağa doğru bakan Tengriçe Umay. Mızrağı tekrardan göle doğru fırlattı.

- "Zamanı geldi Ulu Bilge. Kumayık ait olduğu yere gitti. Onun için üzülüyorsun. Üzülecek bir şey yok. Yazgıyla oynanmaz Ulu Bilge. Herkes yazgısını tamamlamalı." Köprüyü geçip sağındaki yeşil açıklığa doğru yürümeye başladığında Tengriçe Umay.

- "Haklısınız. İlteber bir Ker Ormanı çocuğu. Onun yeri orası. Eğer o gitmesiydi. Biz Kayın dibine gelemezdik." Dedi arkasından yürüyerek gelen Taptuk Ata. Bir süre daha yürüdüklerinde sola doğru kayaların içine doğru girdiler. Dört beş metre sonunda karşılarında yuvarlak bir kayanın üzerinde ortadan ikiye kırılmış Yazgı Aynasının önünde durdular.

- "Yirmi yıl önceydi. Sen kucağında bir çocukla buraya gelmiştin. İkimizde içimizdeki şüpheye karşılık vermiştik. Ve Yazgı aynasına baktığımızda Tengri Erliğin önünde diz çökmüş bir Kumayık olduğunu gördük. Onu öldürmeye çalıştık. Ve Yazgı Aynası ortadan ikiye çatlayıp bize iki an gösterdi. Tengri Erliğin Orta Kıtayı baştan sona yaktığını ve en sonunda Tengri Ülgen'i yendiğini. Yazgı Aynasının alt kısmında ise Kızıl bir Ay günü İlteber'in Kumayık olduğunu Kayın Dibine gelen bir Mankurt ve sonrasında O'nun geldiğini gördük. Ve biz ona zarar vermeden yetiştirdik. Yazgı bozulmasın diye. Ve sen de biliyorsun eğer bu yazgı doğruysa ve O gelirse yeni bir çağa girmiş oluruz."

Son sözlerini arkasını dönerek Taptuk Ata'ya doğru söyleyen Tengriçe Umay. Cebinden çıkardığı kâğıdı Tengriçe Umay'a doğru uzattı. Kâğıdın üzerinde" Bu senin yazgın Mankurt" yazıyordu.

- "Biz o gün o çocuğa zarar vermedik. Ve şuan dışarıda Kızıl bir ay ve Kayın dibinde bir Mankurt var." Kararlı bir şekilde konuşan Taptuk Ata

- "Artık bekleyeceğiz Ulu bilge. Şimdi siz gidin. Alabörü Mankurt Kalesine doğru gitsin." Naif ve kibar bir şekilde konuşarak Büyük Eve doğru yürüyen Tengriçe Umay. Üçü birden yavaş adımlarla taş koridorunun içinden çıktılar. Başını çevirdiğinde Uluğ Böke ve Alabörü Köprünün başında bekliyordu.

- "Dostum. Ey Kadim Arkadaşım. Bir an bensiz öldüğünü zannettim." Dedi gülümseyerek Uluğ Böke Şaman'a doğru

konuşan Taptuk Ata.

- "Orta Kıta'nın yaşayan son yaşlıları bizleriz. Birlikte ölürüz anca." Dedi ona doğru adımlarını atan Uluğ Böke Şaman. Birkaç adım attıktan sonra sarıldılar. Büyük Evin arkasından Ulu Bir Kurdun uluma sesini işitti. Başını Uluğ Böke Şaman'dan ayırınca havada Alabörü'nün kanat çırparak geldiğini gördü. Yere doğru süzülüp Asutay'ın yanına indi.

- "Büyümüş." Mutlu bir şekilde Alabörü'ye doğru bakan Taptuk Ata.

- "Bizden farkı yaşlı değil." Dedi gülümsemesi orada bulunan herkesi kahkahaya boğan Uluğ Böke Şaman.

- "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Orta Kıta Son Çağına girmek üzere. Karanlık çoğalıyor. Kötülük giderek artacak. Tengri Ülgen kayıp. Bize düşen sükûneti sağlamak. Şimdi görüşmek üzere." Dediği anda Kayın Dibine kadar sesi gelen bir şey oldu. Tengriçe, Tengri Toyon ve Taptuk Ata birbirlerine doğru bakıp hızla Koca Kayın 'ın kafasına doğru koşmaya başladılar.

Kapıdan her çıkan gözlerini kısarak dışarıya doğru çıktı. Önden Tengriçe Umay hızla çıkarak gözlerini kısmayan tek oydu. Kocaman Kızıl Ay'dan aşağıya doğru bir ışık hüzmesi Ulu Kayın 'ın karşısındaki Bengü taşın oraya doğru yansıyordu.

- "Ben bu rüyayı Ötüken Ormanında gördüm. Sonra. Sonra ise bir kâğıt vardı." Dedi şaşkın bir ifade kaplayan suratıyla Alabörü.

- "O kâğıt bu kâğıt Alabörü." Dedi sakin bir tavırla Tengriçe Umay. Kâğıdı Alabörü'ye verdikten sonra hızlıca Bengü Taşına doğru vuran ışığın dağılmasıyla birlikte yerde beyaz kundak içinde bir bebeğin sesini duydu. Eğilerek yerdeki çocuğu kucağına doğru aldı. Arkasından Tengri Ürüng Ayığ Toyon ve Uluğ Böke, Taptuk Ata, Alabörü yürüyerek Tengriçe Umay'ın kucağındaki bebeğe baktılar. Taptuk Ata, asasını öne doğru getirerek;

- "O geldi." Heyecanlı bir tavırla. Gözleri güneş sarısı ve bembeyaz bir teni vardı.

- "Yüzük yanında mı?" diye sordu Tengriçe Umay. Taptuk Ata belindeki kırmızı yüzüğü çıkarıp Tengriçe Umay'ın avucuna bıraktı. Kucağındaki bebeğin baş parmağına doğru taktığında gözlerindeki güneş sarısı rengi yerini birden düz bir çizgi şeklini alıp kızıl bir şekilde parladı.

- "Tengriler aşkına O geldi." Heyecanını gizleyemeden konuşan Taptuk Ata.

- "Bu senin Yazgın Mankurt." Dedi ayağa doğru kalkıp bebeği Alabörü'nün kucağına doğru bırakan Tengriçe Umay. Çocuk Alabörü'nün kucağına doğru geldiğinde;- "(𐰚𐰇𐰔𐰤𐱅𐰀) [Közünte] Mankurt" dedi.

- "Kadim dilce Mankurt demek." Sakin bir ve mutlu bir şekilde Uluğ Böke Şaman.

- "Onu Hemen Mankurt Kalesine götürüp Tulpar sütü içirip büyütün." Ulu Kayın Ağacına doğru giden Tengriçe Umay. Alabörü bu yaşadığı olaylara anlam veremeden;

- "Tengriçem ben anlamıyorum. Kim bu bebek?. Ve neden bana emanet." Arkasını dönüp konuşan Alabörü.

- "Kalgançı Çağ geldi Alabörü. Şimdi anladın mı?" Dedi arkasını dahi dönmeden yürümesine devam eden Tengriçe Umay. Arkasından Tengri Ürüng Ayığ Toyon yürümeye başladı. İkisi birden Kayın Dibine doğru girdiler. Asutay Alabörü'nün yanına doğru gelip bekledi. Alabörü, Taptuk Ata ve Uluğ Böke Asutay'a doğru atlayıp bindiler. Hızla sürmeye başladı. Yaşadığı hiçbir şeye benzemiyordu. Ne olduğunu anlamdan Asutay'ın sırtında gidiyordu. Büyük Han yoluna doğru girdiklerinde karşılarında Dört atlı ve arkalarında bir araba olan grubu görüp aniden Asutay'ı durdurdu. Önündeki askerlerden biri ileriye doğru gelip;

- "Vezirim" diye bağırdı. Arabanın içinden aşağıya doğru yeşil cübbesini ve eldivenlerini giyinmiş bir şekilde gözlüklerini düzelterek Vezir Kunanbay indi. Adımlarını yağan taze karın üzerine doğru atarak geldi. Taptuk Ata ve Uluğ Böke aşağıya doğru atlayıp öne kadar geldiler. Alabörü kucağındaki bebekle aşağıya doğru indi. Onların ortasına doğru gelip ayakta bekledi.- "Ne güzel bir gün. Kışın ayak sesleri duyulmaya başladı. Ve Ay Hanlığının sınırları içinde geziyorsunuz.

Kucağınızda bir bebekle. O ışığın ne getirdiğini de görmüş olduk." Dedi bastonunu iki eliyle kavrayıp Kızıl Ayın ışığında konuşan Vezir Kunanbay.

- "Ne istiyorsun Vezir Kunanbay?" sakin bir tavırla Taptuk Ata.

- "Kucağınızdaki her neyse o benim. Burası Ay Kağanlığının sınırları. Benden habersiz bir iş yapamazsınız. Onu bana vermenizi tavsiye ederim." Dedi birkaç adım attığı anda konuşan Vezir Kunanbay. Onun adımlarıyla birlikte arkadaki dört askerde inip onun arkasından geldiler.

- "Bu sana ait bir şey değil Vezir. Bu bebeği sana veremem. Birkaç gündür hiç iyi şeyler yaşamıyorum. Sabrımın sınırları çizilmedi henüz. Ve sen bunu çizmeye kalkıyorsun." Dedi Uluğ Böke'nin kucağına doğru bırakıp öne doğru giden Alabörü. Onun da gitmesiyle birlikte Ruh Kılıcı çıkıp arkasından geldi. Sol Omzunun orada beklemeye başladı.

- "Yazgıyla oynanmaz Vezir Kunanbay. Küçükken sana öğrettiğim ilk şey buydu. Ne çabuk unuttun" ciddi ve sinirli bir şekilde konuşan Taptuk Ata.

- "Belki Yazgı; Benim sınırlarımda olan bir şeyin bana ait olmasıdır. Ay Kağanlığı içindeki bir olay benim yazgımdır." Dedi ve öne doğru bir iki adım daha atıp Alabörü'nün önüne kadar geldi. Arlarında bir metre mesafe kaldığında durdu. Bastonunu sol eline alıp bastonunun başını sağ eliyle kavrayıp bekledi.

- "Şimdi o bebeği bana verin. Bu size son uyarım." Alabörü'nün gözlerinin içine doğru bakarak konuşan Vezir Kunanbay. Uluğ Böke Şaman ve Taptuk Ata birbirlerine doğru baktılar. Başlarını sallayıp;

- "Eğer bu bebeği alırsan sonuçları çok ağır olur. Sen önümüzden çekil biz gidelim." Ciddi tavırlarını koruyan Taptuk Ata.

- "Anlaşılan siz laftan anlamayacaksınız. Alın bebeği" arkasındaki dört askere emir veren Vezir Kunanbay. Alabörü'nün yanından yürümeye başladılar. Sol kaşının oradaki damarı şişti. Sinirleri birkaç gündür çok bozuktu. İçindeki öfkeye karşı koymak dahi istemedi.

- "ALABÖRÜÜ SAKII....." Bağırmaya başladığında çoktan Alabörü kılıcını çekip Vezir Kunanbay'ın boğazına ve sol eliyle Vezir Kunanbay'ın bastonunu çekip solundaki askerlerin boğazına dayamıştı. Ruh Kılıcı sağdaki bir askerin boğazına doğru hamle yapıp kesmeden bekliyordu. Vezir Kunanbay ani gelişen bu olay karşısında şaşkınlığını saklamadan gülmeye başladı.

- "Vezirlere kılıç çekilmez Alabörü. Şimdi indir kılıcını ve seninle güzel bir Ay Hanlığının rahat zindanında gezelim." Oldukça sakin ve gülümseyerek konuşan Vezir Kunanbay.

- "Kılıçlarını indir evlat." Dedi kırgın ve üzgün bir biçimde Taptuk Ata. İçindeki öfkenin bir sınırı kalmamıştı. Derin bir iki nefes aldıktan sonra kılıcını indirdi. Sol elindeki baston kılıcını Vezir Kunanbay'a doğru verdi. Ruh Kılıcını geriye doğru gelirken Askerin başından aşağıya doğru terler halen daha akıyordu.

- "Bebeği de alın!" diye tekrardan bir emir veren Vezir Kunanbay.

- "Yazgıyla oynanmaz evlat. Sen büyük bir yanlışın kapısını açıyorsun. Yapma!" dedi elindeki bebeği almaya gelen askerlerin arkasındaki Vezir Kunanbay'a doğru Taptuk Ata.

- "Yolunuz uzun Taptuk Ata. Yolunuz açık olsun." Dedi ve arkasını dönüp arabaya doğru gitmeye başladı. Sağındaki iki askerden biri zincirli kelepçeyi getirdi;

- "Ona gerek yok. Ata bindirmeyin yanına gelsin. Alabörü'yü tanıyorum. Hem bir iki bir şey konuşuruz." Sakin tavırlarını hiç eksik etmeyen Vezir Kunanbay.

- "Asutay ve Ruh Kılıcına iyi bak Taptuk Ata." Diye arkasını dönmeden arabaya doğru yürüyen Alabörü. Yanındaki Uluğ Böke Şaman'a doğru başını çevirip;

- "Onlara bir şey olmaz da senin cezan ne olacak? Yazgı değişti. Kalgançı Çağ gerçekten artık geldi. Son Çağımız başladı Dostum." Arkasını döndüğü anda Asutay'ın sırtına binen Taptuk Ata.