6. bölüm · Mâh(Yara)

"Annesinin Kuzusu"

Sena Çakır

(+18)
Selamlar.
Bu sefer uzun uzun açıklanacak bir şey yok sanırım. Geçen bölümde Vahit Çakır'ın ağzından okuduğunuz için bir de Menekşe'nin ağzından okuyun istedim. Belki ufak bir sürprizim de olabilir.
Diğer bölüm için tepkileriniz gerçekten beni çok eğlendirdi. Sanırım çoğunluk böyle bir baba figürü beklemiyordu. Vahit anlattıklarının detaylı halini de okumuş olacaksınız bu bölümde. Zira Vahit cinnet anında neler yaptığını hatırlamıyor.
Bu bölüm de yine aynı uyarılarımız var. Şiddet, kan, vahşet unsurlarından rahatsız olanlar geçsin lütfen. Bu sefer baya detaylı çünkü.
Bölüm 3.5.2
Bölüm şarkısı - Kayahan/Ninni
İyi Okumalar!
"İntihara teşebbüs değil, tebessüm ettim dün gece."

Bugün 22 Temmuz.
Koralp'in doğum günü bugün.
Güneş her zamanki gibi arsız, perdelerin arasından sızıp odanın içindeki tozu bile utandırıyor.
Koralp'in doğum günü bugün.
Mutfak masasının üzerinde duran o şekerli pasta, sanki tüm hayatımın üzerine örtülmüş bir yalan gibi parlıyor. Elimde tuttuğum bıçak, sadece bir keki kesmek için fazla ağır, fazla keskin, fazla tanıdık duruyor. On altı yaşımın o paramparça edilmiş akşamında kalan her şey, bugün bu masanın etrafında sessiz birer davetli gibi bekliyor. Koralp karşımdaki sandalyede sallanıyor, gözlerinde o saf, o arı duru bekleyişle bana bakıyor.
Koralp sekiz yaşında bugün.
İçimde iki nehir birbirine karışmadan akıyor. Biri zehirli bir pişmanlık, diğeri ise koparılamayan bir sevgi. Bir yanda o adamın yüzünü andıran her bir hat, her bir kıvrım ruhumu bir kırbaç gibi dövüyor. Diğer yanda Koralp'in anne diyen o ince, o hayat dolu sesi bütün savunma kalkanlarımı yerle bir ediyor. Hissetmem gereken şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Bir enkazın içinden kurtardığım bu can için şükretmeli miyim yoksa o enkazın altında kalan çocukluğum için yas mı tutmalıyım?
Zihnim bir mahkeme salonu gibi uğulduyor. Suçlu kim, mağdur nerede, cellat ne zaman babaya dönüştü, ayırt edemiyorum. Onu her bağrıma bastığımda o kirli gecenin kokusunu almaktan korkmanın verdiği o dilsiz sızı, utanç olup boğazıma diziliyor. Dünyanın en karanlık başlangıcından bu kadar aydınlık bir varlığın çıkabilmiş olmasına duyduğum o tuhaf hayret ise sevinç olup gözlerime doluyor.
Bıçağın ucu pastanın o yumuşak kremasına dokunuyor ama sanki kendi çıplak tenime değiyor gibi irkiliyorum. Bu pastayı kesmek o geceyi onaylamak mı yoksa o geceye rağmen yaşamaya devam etmek mi, bir türlü karar veremiyorum. Koralp'in yüzündeki o masumiyet geçmişin tüm kirini örtmeye çalışırken ben o örtünün altında boğuluyorum.
Koralp'in doğum günü bugün.
Bıçağın ucu nihayet o bembeyaz kremaya saplanıyor. Pasta, o gece parçalanan çocukluğumun üzerine dökülmüş şekerli bir örtü gibi masada duruyor. Kremadan yükselen o yapay çilek kokusu genzimi yakıyor. Burnuma dolan bu tatlı koku, saklanan o eski, rutubetli ve paslı sokak kokusuyla amansız bir savaşa giriyor.
Koralp gülümsüyor. Onun gülüşü, o adamın keskin yüz hatlarını bir anlığına siliyor. Ama sadece bir anlığına.
Sonra yine o tanıdık korku gelip kalbimin ortasına bağdaş kuruyor. Ben bu çocuğa bakarken aslında kime bakıyorum? Bir mucizeye mi yoksa bir cinayetin yaşayan kanıtına mı?
Utanç, damarlarımda dolaşan buz gibi bir akıntı gibi beni titretiyor. Parmak uçlarımın karıncalandığını hissediyorum. Bu çocuğu sevmek, o geceyi sessizce affetmek anlamına mı geliyor? Eğer ondan nefret etseydim, eğer ona bakınca sadece o karanlığı görseydim her şey daha mı kolay olurdu? Sevinç ise tam tersi bir yönden, göğüs kafesimi zorlayan bir sıcaklıkla saldırıyor.
Koralp'in masanın kenarındaki küçük, zayıf elini gördüğümde hissettiğim o şefkat, dünyadaki tüm kirli ellerin izini silmeye yetecek kadar güçlü mü? Bu sorunun cevabı yok. Sadece bu keskin, bu ruhumu ortadan ikiye bölen sessizlik var.
Koralp masaya biraz daha yaklaşıyor. "Hadi anne, en büyük dilim benim olsun." diyor. Sesi o kadar temiz, o kadar taze bir su gibi akıyor ki kendi balçıklaşmış karanlığımdan bir anlığına iğreniyorum. Pastayı dilimlere ayırırken aslında kendi benliğimi parçalara bölüyorum. Bir parçam hala on altı yaşımın o bitmek bilmeyen çığlığının içinde hapis kalmış, soğuk betonda kanlar içinde titriyor. Diğer parçam ise Koralp için neşeli bir doğum günü şarkısının ilk notasını yakalamaya çalışıyor.
Güneş ışığı bıçağın metalinden sekiyor ve mutfak duvarında huysuz bir ışık lekesi oluşturuyor.
Korkumuzdan sabah kesiyoruz pastasını. Odanın içindeki tozlar, benim saklamaya çalıştığım tüm o kirli hatıralar gibi havada ağır ağır dans ediyor.
Ben bu masada hem bir hayatı kutsuyorum hem de kendi cenazemde en ön sırada oturuyorum. Utanç ve sevinç, bu dar mutfakta sırt sırta vermiş, benim boğazımdaki o hıçkırığın ne zaman patlayacağını bekliyorlar.
Bugün 22 Temmuz.
Koralp'in doğum günü bugün.
Tabağına bıraktığım o pasta dilimi, masanın üzerinde bir kaya parçası gibi ağırlaşıyor. Koralp çatalını büyük bir iştahla batırırken duruyor. Gözlerini kocaman açıp benim bomboş tabağıma bakıyor. O bakışlarda o bitmek bilmeyen karanlığını dağıtacak bir ışık var ama ben o ışıkta boğulmaktan korkuyorum. "Anne," diyor sesi o kadar berrak ki mutfaktaki saatin tiktaklarını bile susturuyor. "Anne, sen neden hiç pasta yemiyorsun?"
Boğazıma bir yumru oturuyor. O yumru sadece yutkunmamı engellemekle kalmıyor, ciğerlerime giden o incecik yolu da tıkıyor. Utanç, mutfak tezgahının soğuk mermerinden sızıp ayak bileklerime dolanıyor.
Ona bu pastanın benim için bir tatlı olmadığını nasıl söylerim? Bu her lokmanın, o gece çalınan hayatımın diyetini ödemek gibi olduğunu nasıl anlatırım? Sevinç ise tam o anda Koralp'in çikolata bulaşmış dudağında bir parıltı olarak beliriyor. Onun varlığı, o adamın bıraktığı en büyük yara ama aynı zamanda o yarayı kapatan tek dikiş izi.
Kendi tabağıma bakıyorum. Beyaz porselenin soğukluğu, o geceki betonun soğukluğunu anımsatıyor. Koralp bir lokma daha alıp ağzı dolu dolu konuşuyor. "Çok güzel olmuş anne, senin de tatman lazım." Onun bu kadar mutlu olması benim en büyük zaferim mi yoksa en derin yenilgim mi, yine karıştırıyorum. Onu sevdiğim için kendimden iğrenmeli miyim yoksa onu sevdiğim için kendimi kutsamalı mıyım? Zihnimdeki o tartı yine delicesine sallanıyor.
Güneş ışığı Koralp'in saçlarındaki siyah telleri parlatıyor. O teller bana ait. Sadece bana. O adamın gölgesini taşımayan, sadece benim karnımda büyüttüğüm o canın her hücresi bugün sekiz yaşında. Ama yine de o soru havada asılı kalıyor. "Neden yemiyorsun anne?"
Çünkü Koralp, eğer o pastadan bir lokma alırsam sanki o geceyi tamamen yutmuş ve sindirmiş olacağım. Eğer o tadı alırsam o kızın feryadını tamamen susturmuş olacağım.
Koralp elindeki çatalla bana doğru uzanıyor. Ucundaki o bir lokma pasta, sanki tüm hayatımın ağırlığını taşıyan küçük bir dünya gibi havada asılı kalıyor. "Hadi anne, sadece bir ısırık," diyor. Gözlerindeki o saf beklenti, zihnimdeki o küf kokulu sokağı bir anlığına aydınlatıyor. Ama o aydınlıkta bile utanç, bir gölge gibi ayaklarımın dibinden ayrılmıyor. Bu lokmayı ağzıma alırsam, o gecenin acısını tatlı bir anıya mı dönüştürmüş olacağım? Kendime duyduğum o eski nefret, Koralp'e duyduğum o muazzam sevinçle mutfak masasının ortasında çarpışıyor.
Dudaklarım titriyor. On altı yaşımdaki o kız, mutfağın köşesinden bana hayır diye fısıldıyor. "O tadı alma, o geceyi tatlılaştırma," diyor. Ama Koralp'in parmakları çatalın sapını sıkıca kavramış, sabırla bekliyor. Onun bu masumiyeti, babasının o karanlık suretini her saniye biraz daha siliyor. Sevinç, göğüs kafesimi zorlayan bir hıçkırık gibi yukarı tırmanıyor. Bu çocuk benim felaketimden doğan en güzel şey. Onu sevmekten utanmalı mıyım yoksa bu sevgiyi bir bayrak gibi göğsümde mi taşımalıyım, hala çözemiyorum.
Güneş ışığı çatalın ucundaki kremada parlıyor. Odanın içindeki tozlar, sanki geçmişin külleriymiş gibi üzerimize dökülüyor. Koralp'in gözlerinin içine bakıyorum. Orada o adamdan hiçbir iz yok. Sadece benim emeğim, benim acım ve benim direnişim var. Utanç yavaşça bir kenara çekiliyor, yerini o ağır ve sancılı sevince bırakıyor. Eğilip o lokmayı alıyorum. Boğazımdan geçen o şekerli tat, on altı yaşımın o acı suyunu biraz olsun bastırıyor.
Koralp gülümsüyor. Başardığını sanıyor. Ben ise sadece hayatta kalmanın o ağır bedelini bir kez daha ödüyorum. Pastanın tadı dilimde yayılırken, hem o geceyi hem de bu günü aynı anda içimde taşıyorum. Bir yanım hala o dar sokakta can çekişiyor, diğer yanım ise bu masada sekiz yaşındaki bir devin elini tutuyor.
Koralp masadan fırlayıp boynuma atılıyor. Kollarını sıkıca doluyor, küçük göğsü benimkine çarpıyor. O an, o her şeyi mahveden koku genzime sızıyor. Terle karışmış o çiğ deri kokusu, o rutubetli gecenin, o kaçamadığım çıkmaz sokağın isli havası sanki Koralp'in teninden yükseliyor. Beynimin kıvrımlarında bir siren sesi yankılanıyor. On altı yaşımın çaresiz haykırışı, Koralp'in çocuksu kokusunun altından başını kaldırıyor. Utanç, midemi bulandıran o ekşi sıvıyla beraber boğazıma tırmanıyor.
Gözlerimi kapatıyorum. Kollarımın arasındaki bu can, o karanlık gecenin canlı bir heykeli gibi duruyor. Saçının kokusunda, ensesindeki o sıcaklıkta hep o adamın gölgesi var. Onu itmek, o kokudan kaçmak, o geceyi üzerimden silkeleyip atmak istiyorum. Ama Koralp başını omzuma yaslıyor. "Seni çok seviyorum anne," diye fısıldıyor. O ses, o saf ve hiçbir günahı olmayan tını, içimdeki o zehirli nehri durduruyor. Sevinç, utancın o keskin kokusunu bastırmak için göğüs kafesimi zorluyor.
Ona kıyamıyorum. Onun tek suçu, o rahimden sağ çıkabilmiş olması. Onun tek günahı, bana benzemeyen o yüz hatlarıyla dünyayı kucaklaması. Burnumu saçlarına biraz daha gömüyorum. O adamın kokusu orada, biliyorum, ama Koralp'in o masum soluğu o kokuyu her nefeste biraz daha seyreltiyor. Parmaklarım Koralp'in sırtında titrerken, on altı yaşındaki o kızın elini tutuyorum. "Sus," diyorum ona. "Bu çocuk bizim değil, bu çocuk sadece hayatın."
Güneş ışığı, odanın içindeki tozları ve benim gizli yaralarımı bir kez daha aydınlatıyor. Koralp benden ayrılmıyor, sanki benim içimdeki fırtınayı dindirmeye çalışıyor. Utanç hala orada, bir gölge gibi ayak ucumda bekliyor ama sevinç, Koralp'in sıcaklığıyla etimi kemiğimi ısıtıyor. Bir enkazın içinden bu kadar güzel bir şeyin çıkmış olmasına inanmak canımı yakıyor. Yine de ona sıkıca sarılıyorum.
Koralp boynuma daha sıkı sarılıyor, küçük elleri sırtımda masumca geziniyor. O adamın teninden sızan o geniz yakan metalik koku sanki bu çocuğun gözeneklerine hapsolmuş gibi yeniden burnuma çarpıyor. Midem altüst oluyor, dizlerimdeki derman çekiliyor, sanki yine o ıslak betonun üzerinde, o karanlık köşede sıkışıp kalıyorum. Zihnim on altı yaşımın o dilsiz dehşetiyle çalkalanırken Koralp burnunu boynuma sürtüyor. O koku orada, bir hayalet gibi aramızda dolaşıyor ancak Koralp'in kalp atışları o hayaletin göğsüne yumruk gibi iniyor.
Utanç, bu benzerliğin içinde nefes almaktan yorulmuş bir halde ruhumun en ücra köşesine büzülüyor. Koralp'in teninden yayılan o baba mirası kokuya duyduğum nefret, onun bana olan muhtaçlığıyla çarpışıp parçalanıyor. Ona kıyamıyorum. Onun o kokuya hapsedilmiş masumiyetine, o adamın genlerini taşıyan ama sadece benim sevgimle büyüyen o zayıf bedenine kıyamıyorum. Sevinç, bu acı verici tanışıklığın ortasında bile sönmeyen küçük bir mum alevi gibi içimi ısıtmaya devam ediyor.
Ellerim Koralp'in saçlarında geziniyor. O sert saç telleri parmaklarımı acıtıyor çünkü onlar benim değil, onlar o gecenin hatırası. Yine de okşuyorum. Her bir teli, o geceye inat, bir hayatı ilmek ilmek işler gibi şefkatle seviyorum. Koralp benden uzaklaşıp yüzüme bakıyor, gözlerindeki o pırıltıda kendi çocukluğumun çalınmış parçalarını buluyorum. O adamdan kalan ne varsa, Koralp'in çocuksu neşesiyle her saniye biraz daha siliniyor, biraz daha anlamını yitiriyor.
Güneş odanın içine daha da arsızca doluyor, saklanacak hiçbir karanlık nokta bırakmıyor. Koralp'in gülümsemesi, o adamın kokusunu havadan söküp atıyor, yerine sadece bayatlamış pasta ve çocukluk kokusu bırakıyor. Utanç ve sevinç, birbirinin boğazına sarılmış iki düşman gibi içimde bitap düşüyor. Ben ise sadece bu küçük çocuğun gözlerindeki huzura sığınıyorum.
Mutfak kapısının o gıcırdayan sesi, sekiz yıllık bir sessizliği tek bir saniyede yırtıp atıyor. Kapı eşiğinde beliren o karaltı, öğle güneşinin neşesini bir bıçak gibi kesip içeriye o rutubetli, o paslı, o her şeyi çürüten karanlığı taşıyor. On altı yaşımdaki o dilsiz çığlık, mutfak masasının üzerine bir gölge gibi devriliyor. Adam orada duruyor. Sekiz yıldır her gece uykumdan ter içinde sıçrayarak kaçtığım o yüz, şimdi gerçekliğin soğuk ışığında, tam karşımda dikiliyor.
Koralp'in boynumdaki elleri yavaşça gevşiyor, bakışları yabancı gölgeye kayıyor. İçimdeki utanç, boğazımda biriken zehirli bir su gibi yükselip nefesimi kesiyor.
Mutfak kapısı sertçe çarpıyor. Duvarlardaki çatlaklar sanki biraz daha derinleşiyor. Vahit içeri girdiğinde beraberinde sadece o tanıdık, mide bulandıran ağır alkol kokusunu değil, evin tüm neşesini emen o tekinsiz sessizliği de getiriyor. On altı yaşımdan beri beni bu eve, bu hayata, bu kapatılmışlığa mahkum eden o gölge yine başucumuzda dikiliyor. Ayaklarını sürüyerek masaya yaklaşıyor. Gözleri kan çanağı, bakışları ise zihnimdeki o en karanlık hatıralar kadar bulanık.
Masadaki o renkli, o özenle hazırlanmış pastayı gördüğü an yüzü geriliyor. Koralp'in arkamda titreyen nefesi, Vahit'in genizden gelen o öfkeli hırıltısıyla kesiliyor. "Bu ne?" diye soruyor. Sesi mutfaktaki porselenleri titretiyor. "Benim paramla, benim evimde kime şov yapıyorsun?" Bir hışımla masaya vuruyor. Pastanın üzerindeki o incecik mumlar devriliyor, şekerli krema masanın kenarından bir gözyaşı gibi süzülmeye başlıyor.
Utanç, mutfağın soğuk zemininden yükselip dizlerime kadar tırmanıyor. Bu adamın yanında nefes almak bile bir suçken, onun gölgesi altında bir çocuğun doğum gününü kutlamaya çalışmanın o beyhude çabası ruhumu eziyor. Koralp'e kıyamıyorum. Onun o kocaman açılmış, korku dolu gözlerinin bu yıkıma şahit olmasına dayanamıyorum. Sevinç çoktan kapıdan çıkıp gitmiş, yerini hayatta kalma güdüsünün o çiğ ve sert tadına bırakmış durumda.
Vahit pastayı elinin tersiyle bir kenara itiyor. Tabaklar yere düşüp tuzla buz olurken Koralp bir çığlık atıp eteklerime sarılıyor. "Kutlama mı yapacaktınız?" diye bağırıyor Vahit, sarhoşluğun verdiği o dengesiz güçle üzerimize doğru eğiliyor. "Senin doğumun bir bayramdı da bu veledinki mi eksik kaldı?" On altı yaşımın o sessiz, o kimsesiz kızı mutfağın köşesinde bir kez daha ölüyor. Ben ise sadece Koralp'in kulaklarını kapatmak, onu bu adamın zehirli dilinden korumak istiyorum.
Güneş ışığı hala tozların üzerinde dans ediyor ama Vahit'in öfkesi odadaki tüm ışığı emip bitiriyor. Pasta artık sadece yerdeki bir leke, Koralp'in sevinci ise darmadağın bir enkaz. Ben bu adamın kapatması, bu evin sessiz hayaleti olarak bir kez daha o büyük günahın kefaretini ödüyorum.
Vahit'in masaya indirdiği o ağır yumrukla beraber tabağın içindeki çatal sıçrayıp yere düşüyor. O tiz metal sesi mutfağın dar duvarlarında yankılanırken içimdeki o eski korku, devasa boşluk aniden uyanıyor. Havada asılı kalan o ağır, ekşi alkol kokusu her nefesimde ciğerlerime yapışıyor. Vahit'in kanlanmış gözleri pastanın üzerindeki şekerlemelere nefretle bakıyor. Sanki o renkli boncuklar onun bu köhne krallığına yapılmış birer hakaret, sanki bu kutlama onun mutlak karanlığına sıkılmış bir kurşun gibi.
Koralp'in minik parmaklarının eteğimi nasıl sıktığını, kumaşın nasıl gerildiğini hissediyorum. O titreme benden ona değil, ondan bana akıyor. "Senin o fahişe ruhun yine mi huzur bulmadı?" diye bağırırken eli masanın kenarındaki o özenle hazırladığım pastayı kavrıyor. Bir hamlede, o bembeyaz kremalı keki avucunun içinde sıkarak yere, Koralp'in yeni ayakkabılarının tam önüne fırlatıyor. Pasta yere çarptığında çıkan o tok ses, sanki kemiklerimin kırılma sesi gibi yankılanıyor zihnimde.
Koralp hıçkırıyor. O küçücük bedenin sarsıntısı sırtıma vuran bir kırbaç gibi. Utanç, mutfak yerindeki o ezilmiş çileklerle beraber her yere saçılıyor. Bu adamın kapatması olarak, onun bana reva gördüğü bu cehennemin ortasında bir can büyütmeye çalışmanın utancı bu. Sevinç ise yerdeki o darmadağın olmuş kek dilimleri gibi çiğneniyor. Vahit'in eli havaya kalkıyor. O kaba, o nasırlı elin havada çizdiği kavis, o geceki gölgesinin aynısı.
"Bakma ona!" diye fısıldıyorum Koralp'e. Onun yüzünü göğsüme bastırıyorum ama Vahit'in öfkesi durmuyor. Bir eliyle saçımı kavrayıp başımı geriye doğru çekiyor. Göz göze geliyoruz. O bakışta ne bir pişmanlık ne de bir insanlık kırıntısı var. Sadece sahip olmanın, ezmenin, yok etmenin o çiğ sarhoşluğu duruyor. Koralp'in çığlığı mutfağın tavanına çarpıp üzerimize dökülüyor. Ona kıyamıyorum. Bu vahşeti solumasına, babası olacak o canavarın nefesini bu kadar yakından duymasına dayanamıyorum.
Diğer eli yüzüme doğru inerken gözlerimi kapatmıyorum. Koralp'in titreyen sesini, "Baba yapma," diyen o cılız yakarışını duyuyorum. O an içimdeki sevinç kırıntıları tamamen ölüyor.
Vahit'in ağır eli saçlarımın arasından süzülüp kafa derimi geriye doğru asılıyor. Acı, ensemden aşağı elektrikli bir tel gibi iniyor. Koralp'in eteklerime dolanan parmakları, sanki tek tutamağı benmişim gibi her sarsıntıda biraz daha gömülüyor kumaşa. Vahit'in nefesi, ekşimiş bir şarabın ve yıllanmış bir nefretin karışımı olarak yüzüme çarpıyor. Sesi, mutfaktaki boş tencere kapakları gibi çiğ bir gürültüyle çınlıyor.
Yerdeki pasta, Koralp'in hayallerinin üzerine basılmış bir leke gibi yayılıyor. O renkli şekerlemeler şimdi Vahit'in çamurlu botlarının altında eziliyor. Koralp'in hıçkırığı boğazında düğümlenmiş, sadece ciğerlerinden gelen o kesik ve ince sesi duyuyorum. Ona kıyamıyorum. Bu adamın gölgesi altında ezilmesine, her yıl dönümünde aynı kabusu canlı bir tiyatro gibi izlemesine dayanamıyorum. İçimdeki o ağır duygu, yerini sadece Koralp'i buradan sağ çıkarmaya çalışan bir hayvana bırakıyor.
Vahit bir kez daha sarsıyor beni. Başım geriye doğru giderken mutfağın tavanındaki o rutubet lekesine takılıyor gözüm. O leke gibi biz de bu evin tavanına, tabanına, her köşesine bulaşmış durumdayız. Sevinç çoktan bu mutfağı terk etti. Geriye kalan tek şey, Vahit'in masaya çarpan yumruğu ve Koralp'in bacaklarıma sarılan o küçücük kolları. "Baba, pasta benim içindi," diye fısıldıyor Koralp. Sesi o kadar cılız ki sanki rüzgarda sönmek üzere olan bir mum alevi.
O bu cümleyi duyunca durmak yerine daha da hiddetleniyor. "Senin için mi?" diye bağırıp yerdeki o kremalı yığını botuyla Koralp'e doğru tekmeliyor. Pastanın bir parçası Koralp'in yanağına sıçrıyor. O an zamanın durduğunu hissediyorum. Çocuğumun yüzündeki o bir damla krema, o adamın elindeki o ağır tokat kadar canımı yakıyor. Vahit'in gözlerindeki o çiğ ışık, bizim mahkumiyetimizin sönmeyen ateşi gibi parlıyor.
Eli, havada asılı kalmış uğursuz bir kanca gibi Koralp'e doğru inmeye başlıyor. O an içimdeki her şey, tüm korkular ve yıllardır biriken o ağır sessizlik yerini bir patlamaya bırakıyor. Koralp'in yanağındaki o tek damla krema, sanki bu evdeki tüm haksızlıkların, tüm o karanlık yılların özeti gibi orada dururken kendimi ileri atıyorum. Vahit'in sarsılmaz görünen bedeninin önünde etten ve kemikten bir duvar örüyorum. "Ona dokunma," diye fısıldıyorum ama sesim mutfağın rutubetli duvarlarına çarparak bir gök gürültüsüne dönüşüyor.
Vahit'in sarhoş bakışları bir anlığına duruluyor ancak bu bir sakinlik değil, yaklaşan fırtınanın o tekinsiz sessizliği. "Bana mı dikleniyorsun?" diye hırlıyor, sesi boğazındaki alkol yanığıyla daha da kalınlaşıyor. Bir eliyle omuzlarımdan kavrayıp beni mutfak tezgahının sert köşesine doğru savuruyor. Belime batan o soğuk mermer acısı, zihnimdeki tüm bulanıklığı silip süpürüyor. Koralp, yerdeki o darmadağın olmuş pastanın yanında, dizlerinin üzerine çökmüş halde sadece ağlıyor. Onun o hıçkırıklarla sarsılan küçük bedeni, Vahit'in devasa gölgesinin altında bir serçe gibi savunmasız duruyor.
Vahit eğilip yerdeki o ezilmiş, çamurlu bot izlerinin karıştığı pasta yığınından bir parça alıyor. "Madem bu kadar istiyorsun," diyerek o kirlenmiş, içine nefret bulaşmış keki zorla ağzıma tıkmaya çalışıyor. "Ye o zaman! Madem kıymetli, tek bir kırıntısı bile kalmayacak!" Parmakları dudaklarımı eziyor, o geniz yakan alkol kokusuyla karışık şekerli tadı midemi bulandırıyor. Koralp'in "Anne!" diyen çığlığı mutfağın tavanındaki çatlaklardan sızıp gökyüzüne ulaşmak istiyor ama nafile.
Bu ev, bizim sesimizi emen dev bir sünger gibi. Vahit beni hırpalarken, Koralp'in o saf sevgisinden, o minicik elleriyle hazırladığı doğum günü dileğinden geriye sadece yerdeki bu balçık kalıyor. Kendi kanımın tadı, o zorla yedirilen pastanın tadına karışıyor. Vahit'in kahkahası, mutfaktaki boş şişelerin arasında yankılanırken Koralp'i yerden çekip alıyorum. Onu bu sahneden, bu adamdan, bu hayatın kendisinden kaçırmak için tüm gücümü bacaklarıma topluyorum.
Vahit'in kaba eli, yüzüme inerken havayı yaran o ıslık sesini duyuyorum. Tokat değil bu, bir balyozun çürük bir duvara çarpması gibi sağ şakağımda patlıyor. Gözlerimin önünde binlerce iğne ucu parlıyor, mutfak masası bir sarkaç gibi sallanmaya başlıyor. Koralp'in çığlığı kulağımın içinde yankılanırken yere, o darmadağın olmuş pastanın yanına yığılıyorum. Diz kapaklarım yere çarptığında kemiklerimin sızladığını, mutfağın soğuk taşlarının tenimi kestiğini hissediyorum.
Vahit durmuyor, sarhoşluğun verdiği o hantal ama durdurulamaz öfkeyle üzerime çöküyor. Bir eliyle boğazıma asılıyor, parmak uçlarının gırtlağıma baskı yapmasıyla nefesim bir anda kesiliyor. Yukarıdan bana bakan o kan çanağı gözlerde sadece yıkma arzusu var. "Neyine yetmiyor bu ev?" diye bağırırken diğer elini yumruk yapıp omzuma indiriyor. Kaslarımın ezildiğini, eklemlerimin birbirinden ayrılmak istercesine gerildiğini hissediyorum. Koralp, bacaklarıma kapanmış halde Vahit'in kaba kumaştan pantolonunu çekiştiriyor. "Baba dur, yapma!" diye bağırıyor ama sesi hıçkırıklarının arasında boğuluyor.
Botu yerdeki pasta yığınına bir kez daha sertçe iniyor. Kremalar duvara, Koralp'in yüzüne, benim saçıma sıçrıyor. O bembeyaz tatlılık şimdi mutfağın kirine, pasına ve şiddetine bulanmış bir balçık gibi her yere yayılıyor. Vahit beni yerlerde sürüklerken saçlarımın köklerinden kopacak gibi acıdığını, kafa derimin yandığını duyumsuyorum. Sırtım mutfak tezgahının altındaki dolap kapağına çarptığında çıkan o gümleme sesi, evdeki tüm sessizliği bir kez daha öldürüyor.
Koralp'in o küçük ellerinin Vahit'in vurduğu yerleri kapatmaya çalışması, o nafile çabası ruhumu bedenimden daha çok kanatıyor. Vahit, Koralp'i bir kenara itmek için sertçe savuruyor. Çocuğun küçük bedeni mutfak sandalyesine çarpıp yere düştüğünde, içimdeki o anne hayvana dönüşüyor. Acıyı, uyuşmayı, o adamın üzerimdeki ağırlığını bir kenara itip ileri atılıyorum. Kendi canımın yanması bir uğultuya dönüşürken, Koralp'in canının yandığı o an her şey son buluyor.
Vahit'in bir sonraki hamlesini beklerken, ağzımın içindeki o metalik kan tadı pastanın şekerine karışıyor. Mutfağın her köşesine sinen o ağır alkol ve ter kokusu, çocuğumun doğum günü için aldığım o taze çiçek kokusunu tamamen boğuyor. Vahit'in hırıltıları arasında Koralp'in titreyen ellerine uzanıyorum. Bu evde her şey kırılabilir, her şey dökülebilir ama onun o korkuyla büyümüş gözbebeklerindeki masumiyetin sönmesine izin vermemek için dişlerimi sıkıyorum.
öfkesi, sarhoşluğun getirdiği o hantal ağırlıktan sıyrılıp çiğ ve vahşi bir hıza bürünüyor. İlk hamlesi, masanın üzerindeki her şeyi bir kenara itmek oluyor. Tabaklar, çatallar ve Koralp'in heyecanla beklediği o renkli pasta, metalin taşa çarpma sesiyle beraber yere savruluyor. Koralp'in çığlığı mutfağın dar duvarlarında yankılanırken, Vahit'in o kaba ve nasırlı eli enseme yapışıyor. Parmaklarının kafa derime gömüldüğünü, saç köklerimin yerinden sökülürcesine gerildiğini hissediyorum.
Beni mutfak tezgahına doğru savururken, belimin o sert mermer köşeye bir kere daha çarpmasıyla nefesim bir anda kesiliyor. Ciğerlerimdeki hava, bir cam kırığı gibi içimi yakarak boşalıyor. Gözlerim kararırken, Koralp'in bacaklarıma dolanan o zayıf kollarını hissediyorum. "Baba yapma, baba lütfen!" diye haykırıyor. Ama Vahit için bu ses, sadece öfkesini besleyen bir gürültüden ibaret.
Vahit'in yüzü, benimkine birkaç santim yaklaşana kadar eğiliyor. Gözlerindeki kanlanmış damarlar, alkolün o geniz yakan keskin kokusuyla birleşip üzerime çöküyor. "Sen kiminle, neyi kutluyorsun?"
Sesi, sanki göğsünden gelen bir hırıltı değil de yerin altından sızan bir çatırtı gibi. Diğer elini kaldırıp yüzüme indirdiğinde, tokadın şiddetiyle başım yana düşüyor. Kulağımda tiz bir çınlama başlıyor, mutfaktaki saatin sesi, Koralp'in ağlaması, her şey o uğultunun altında eziliyor.
Ağzımın içinde o sıcak ve metalik tadı alıyorum. Dudaklarımın patladığını, sızan kanın çenemden aşağı doğru süzüldüğünü hissediyorum. Koralp, titreyen elleriyle Vahit'in pantolonunu çekiştirmeye devam ediyor, minik gövdesiyle aramıza girmeye çalışıyor. Vahit onu bir kenara itmek için sertçe savuruyor. Çocuğun küçük bedeni, mutfak sandalyesinin ahşap ayağına çarptığında çıkan o tok ses, kalbimin tam ortasına saplanıyor.
Vahit durmuyor. Bir eli hala saçlarımdayken, beni yere, o ezilmiş pastanın tam ortasına fırlatıyor. Diz kapaklarım soğuk karolara çarptığında eklemlerimin sızladığını, mutfağın tozunun ve kirinin açık yaralarıma karıştığını duyumsuyorum. Vahit'in o ağır botları, yerdeki pastanın üzerinde gıcırdayarak yanıma yaklaşıyor. Her bir adımı, sanki göğüs kafesimin üzerine basıyormuş gibi ağır ve acımasız.
Ezilen kekten fışkıran o beyaz krema, botun kirli derisine ve tabanındaki çamurlara bulanıyor. Vahit, başımda dikilen devasa bir gölge gibi tüm mutfağın ışığını kesiyor. Saçımdan kavrayıp başımı yukarı kaldırdığında, boynumdaki kasların kopacakmış gibi gerildiğini hissediyorum. Gözlerimden akan yaşlar, çenemdeki kanla birleşip yerdeki o darmadağın olmuş kutlamanın üzerine damlıyor.
"Bak," diyor Vahit, sesi bir mezar kazıcısının küreği kadar ruhsuz. "Bak, eserinle gurur duy."
Beni saçlarımdan tutup yerdeki o ezilmiş, çamurlu bot izlerinin karıştığı pasta yığınına doğru eğiyor. Yüzüm o şekerli ama kirlenmiş balçığa birkaç santim kala duruyor. Koralp'in az önce neşeyle baktığı o renkli şekerlemeler, şimdi yerdeki kirin içinde birer çöp gibi duruyor. Koralp sandalye kenarında büzülmüş, iki eliyle ağzını kapatmış halde bizi izliyor. Gözlerinden akan o sessiz yaşlar, yanaklarındaki tozun içinde kendine yollar açıyor.
Vahit, diğer eliyle Koralp'i işaret ediyor. "Bu velet senin her şeyin değil mi?" diyor, sonra hiddetle beni sarsıyor. "Ona bakarken beni gördüğün için mi bu kadar çok titriyorsun üstüne?"
Bir anda dizini karnıma doğru geçirdiğinde, içimdeki tüm hava bir patlama sesiyle boşalıyor. Mide boşluğuma inen o darbe, sadece nefesimi değil, dünyayla olan tüm bağımı bir anlığına koparıyor. Mutfağın tavanı dönmeye başlıyor, duvarlar üzerime yıkılıyor gibi oluyor. Koralp'in attığı o kulak tırmalayıcı çığlık, mutfağın rutubetli tavanında yankılanıp tekrar üzerimize dökülüyor. Vahit beni bırakmıyor, aksine saçlarımdaki pençesini daha da sıkılaştırıyor.
Beni mutfak dolabının kapaklarına doğru sertçe çarpıyor. Sırtımdaki kemiklerin birbirine geçtiğini, dolabın içindeki tabakların birbirine çarpıp o ince porselen sesini çıkardığını duyuyorum. Vahit'in nefesi kulağımın dibinde. Sıcak, alkollü ve her zerresiyle iğrenç. "Kutla," diye fısıldıyor kulağıma, "Hadi, kutlasana doğum gününü!"
Koralp yerdeki o pastanın bir parçasını avuçlamış, sanki onu kurtarabilirmiş gibi göğsüne bastırıyor. Vahit o tarafa doğru bir adım attığında, içimdeki o anne hayvan her türlü acıyı bir kenara itip ayağa fırlamaya çalışıyor. Ayak bileklerimin uyuştuğunu, parmaklarımın titrediğini hissediyorum. Vahit, Koralp'e doğru eğildiğinde zaman yavaşlıyor. O koca elin, çocuğun o incecik boynuna ya da masum yüzüne inme ihtimali, mutfaktaki tüm bu şiddetten daha ağır bir darbe gibi kalbime iniyor.
Vahit'in eli, Koralp'in o zayıf omzunu bir pençe gibi kavradığında, mutfaktaki havanın tamamen çekildiğini hissediyorum. Çocuğun o kemikli omzu, adamın devasa avucunun içinde un ufak olacakmış gibi duruyor. Koralp, babasının o karanlık suretine bakarken gözlerini kapatıyor; teslim olmuş, küçük bir kuş gibi son darbeyi bekliyor. Vahit onu kendine doğru sertçe çektiğinde, Koralp'in ayakları yerden kesiliyor ve o küçücük bedeni mutfağın ortasında bir bez bebek gibi savruluyor.
"Bana bak!" diye gürlüyor Vahit. "Gözlerimin içine bak!"
Koralp'in hıçkırıkları artık birer boğulma sesine dönüşmüş durumda. Vahit, diğer elini havaya kaldırıp parmaklarını bir tokat için değil, sanki birini boğmak ister gibi geriyor. O an, belimdeki o mermer acısını, dudağımdaki kan tadını, her şeyi unutuyorum. Yerden destek alıp tırnaklarımı Vahit'in o kirli gömleğinin kollarına geçiriyorum. Bütün ağırlığımla asılıyorum ona. "Bırak onu!" diye bağırıyorum ama sesim kendi kulaklarımda bile bir feryat gibi değil, bir yırtılma sesi gibi yankılanıyor.
Vahit, sanki üzerindeki bir sineği kovalarmış gibi beni bir hamlede geriye itiyor. Sırtım mutfak masasının keskin köşesine bir kez daha bindiğinde, omurgamda bir şimşeğin çaktığını hissediyorum. Acı o kadar yoğun ki, bir anlığına etrafı bembeyaz bir ışık kaplıyor. Vahit, Koralp'i yere, o çiğnenmiş pastanın ve kırık porselenlerin tam ortasına bırakıyor. Ama bu bir bırakma değil, bir fırlatma.
Koralp, dizlerinin üzerine düştüğünde avucundaki o son pasta kırıntısı da mutfağın kirli zeminine karışıyor. Vahit eğiliyor, Koralp'in çenesini sıkarak yüzünü kendi yüzüne yaklaştırıyor. "Ağlama," diyor dişlerinin arasından, alkol kokusu çocuğun yüzüne bir sis gibi çöküyor. "Adam olacaksın. Bu kadının seni bir korkak gibi büyütmesine izin vermeyeceğim." Vahit'in parmakları Koralp'in taze tenine gömülürken, çocuğun yüzündeki o masum ifade yerini safi bir dehşete bırakıyor. Vahit'in serbest kalan eli, bir anda Koralp'in yanındaki o kırık porselen tabağın sivri bir parçasına uzanıyor. O porselenin mutfak ışığında bir anlık parlaması, içimdeki tüm damarların donmasına yetiyor. "Anne!" diye haykırıyor Koralp, gözleri benim gözlerime kilitlenmiş halde. O bakışta, sekiz yıllık tüm sevginin, tüm o saklanmış oyunların ve sessiz gecelerin vedası var gibi.
Vahit o keskin parçayı havaya kaldırdığında, mutfağın rutubetli havası bir anda buz kesiyor. Kolundaki o kaba damarların şiştiğini, gözlerindeki o kontrolsüz cinnetin doruğa ulaştığını görüyorum. O an, bu mutfaktan sadece birimizin sağ çıkabileceği gerçeği, masanın üzerindeki o devrilmiş pasta kadar netleşiyor.
Vahit'in elindeki o keskin porselen parçası mutfak ışığında soğuk bir parıltıyla titrerken, dizlerimin üzerinde ona doğru sürünüyorum. Ayaklarına kapanıyorum, ellerimle o kirli pantolonunun paçalarına tutunuyorum. "Vahit yapma," diyorum, sesim bir kadının değil, canı alınan bir kurbanın son hırıltısı gibi çıkıyor. "Ne istersen yap bana, ne istersen söyle ama ona dokunma. Kurbanın olayım dur, yalvarırım dur!"
Gözyaşlarım çamurlu botlarının üzerine düşüyor, hıçkırıklarım genzimde kan tadıyla karışıyor. O an ne onurum kalıyor ne de gururum. Sadece Koralp'in o küçük, titreyen bedeni için dünyadaki en alçak yere, o adamın ayaklarının dibine seriliyorum. Vahit beni bir hamlede sert bir tekmeyle göğsümden geriye itiyor. Geriye doğru savrulurken başım mutfak dolabına çarpıyor, görüşüm bir anlığına kararırken Koralp'in yerinden fırladığını görüyorum. O korkunç donmuşluğundan sıyrılıp can havliyle mutfak kapısına doğru atılıyor. O küçük bacakları, yerdeki pasta balçığının üzerinde kayıyor ama düşmüyor.
"Kaç anne, kaç!" diye bağırmak istiyor sanki ama sesi çıkmıyor, sadece boğuk bir hırıltı. Kapı eşiğinden geçerken, omuzları duvara çarpıyor, koridordaki o loş karanlığa doğru bir gölge gibi süzülüyor. Arkasından gelen Vahit'in o ağır, sarsak adımları evin tahta zemininde deprem etkisi yaratıyor.
"Gel buraya!" Sesi koridorun dar boşluğunda yankılanıp katlanıyor.
Yerden destek alıp kalkmaya çalışıyorum ama kaburgalarımdaki o keskin sızı beni tekrar yere mıhlıyor. Sürünerek koridora çıkıyorum. Koralp'in kendi odasına girdiğini ve kapıyı kapatmaya çalıştığını duyuyorum. O zayıf ahşap kapının Vahit'in omuzuyla çarpışma sesi, kalbime inen bir balyoz gibi. Koralp'in içeriden gelen, kapıyı kilitlesin diye yalvaran ağlayışları koridoru dolduruyor.
Vahit kapıya dayanmış, tüm ağırlığıyla yükleniyor. "Aç o kapıyı piç kurusu!" diye bağırırken, her darbede kapının menteşeleri çatırdıyor. Koralp'in küçük elleriyle kapının koluna nasıl asıldığını, o zayıf gövdesiyle koca bir canavarı durdurmaya çalıştığını hayal ediyorum. Koridordaki o tozlu halının üzerinde, dizlerimin üzerinde ilerlerken Vahit'in arkasından ona ulaşmaya çalışıyorum. Tırnaklarımı duvara geçiriyorum, sesim çıkana kadar haykırıyorum: "Bırak onu Vahit, gel beni öldür ama o kapıyı açma!"
Güneş ışığı artık mutfaktan çekilmiş, koridorun o küf kokulu karanlığı bizi yutmaya başlamış durumda. Vahit kapıya son bir kez, var gücüyle omzunu bindiriyor. O ahşabın kırılma sesi, Koralp'in odasındaki o son sığınağın yok oluşunun ilanı gibi evde yankılanıyor.
Vahit kapıyı kırıp içeri daldığında, Koralp odanın köşesindeki o ince yer yatağına doğru adeta kapaklanıyor. Kaçacak bir yatağın altı, saklanacak bir dolap içi yok. Sadece yerdeki o ince sünger ve üzerine serilmiş, çiçekli ama solgun yorgan var. Koralp, bir köşeye büzülüp yorganı üzerine çekmeye çalışıyor, sanki o incecik kumaş parçası onu o devasa gazaptan koruyabilecekmiş gibi.
Vahit, yer yatağının başında bir kule gibi dikiliyor. Gölgesi, Koralp'in üzerine bir kefen gibi seriliyor. "Saklan bakalım," diyor Vahit, sesi boğazındaki alkol balgamıyla iyice iğrençleşmiş bir tınıda. "Saklan da seni bulduğumda neler yapacağımı gör."
Korkudan kaskatı kesilmiş olan Koralp'in yorganın altındaki o küçük vücudunun nasıl titrediğini, yorganın dışarıdan bile belli olan o ritmik sarsıntısını görüyorum. Vahit bir hamlede yorganı tutup kenara fırlatıyor. Koralp, o ince yer yatağının üzerinde, kendi evinde bir av gibi çırılçıplak kalıyor. Vahit eğilip çocuğun saçlarından tuttuğu gibi onu o sünger yatağın üzerinde sürüklüyor. Çocuğun sırtı yerdeki sert tahtalara her çarptığında o boğuk, iç parçalayan ses yankılanıyor odada.
"Anne! Anne ne olur!" diye feryat ediyor Koralp. Elleriyle yerdeki halının saçaklarına tutunmaya çalışıyor ama Vahit onu bir toz bezi gibi savuruyor. Koralp'i yatağın tam ortasına, sırtüstü fırlatıyor. Vahit'in o ağır dizleri, çocuğun incecik göğüs kafesinin hemen yanına, yatağın üzerine çöküyor. Bütün ağırlığını çocuğun üzerine veriyor. O an nefesinin kesildiğini, o küçük ağzının balık gibi havayı yakalamaya çalıştığını görüyorum.
Vahit, elindeki o porselen parçasını Koralp'in yüzüne doğru yaklaştırıyor. "Çok mu tatlıydın sen bugün?" diyor, porselenin sivri ucuyla yanağındaki o kurumuş krema lekesini kazımaya başlıyor. Porselenin ucu Koralp'in taze tenine her değdiğinde, çocuğun gözlerinden yeni bir yaş seli boşanıyor. Vahit parçasını biraz daha bastırıyor, yanağında incecik, kırmızı bir çizgi belirmeye başlıyor. O kanın o bembeyaz tene sızışını izlemek, ruhumun her bir parçasının tek tek koptuğunu hissettiriyor.
Sırtı bana dönük, devasa bir kütle gibi Koralp'in üzerine çökmüş durumda. O ağır, ter kokulu gövdesi yer yatağındaki o küçücük bedeni neredeyse tamamen yutuyor. Elim komodinin üzerindeki metal abajura gidiyor, parmaklarım soğuk metali kavrıyor. Avucumun içindeki o ağırlık, bir kurtuluş şansı gibi duruyor orada. Ama kollarım sanki kurşunla doldurulmuş gibi ağırlaşıyor; o darbeyi indirme fikri, zihnimin karanlık odalarında yankılanan o eski korkularla çarpışıyor.
Yapamıyorum.
On altı yaşından beri ruhuma kazınan o "itaat" ve "korku" zinciri, bileklerime dolanıp beni durduruyor. Metal abajur parmaklarımın arasından kayıp halıya sessizce düşüyor.
Dizlerimin üzerine çöküp Koralp'e ulaşmak için ileriye atılıyorum. Vahit'in o kaskatı kesilmiş omuzlarına tutunuyorum, tırnaklarımı o kirli, alkol kokan gömleğinin kumaşına geçiriyorum. "Vahit, bırak onu! Bak ben buradayım, ne istersen bana yap!" diye haykırıyorum. Sesim, bir insanın çıkarabileceği en tiz, en parçalanmış noktada. Vahit'in ceketini, kollarını, ellerini çekiştiriyorum. Onu Koralp'in üzerinden söküp atmak istiyorum ama bir dağı yerinden oynatmaya çalışmak gibi bu.
Koralp'in o porselenin ucu altındaki yüzünü görüyorum; gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi, bakışları yardım dilenerek benimkileri arıyor. Vahit beni bir eliyle geriye doğru öyle bir savuruyor ki, duvara çarpıp tekrar yere yığılıyorum.
Ama durmuyorum. Sürünerek tekrar yanına gidiyorum. Bu sefer ellerini tutmaya çalışıyorum, o porseleni tutan bileğini yakalıyorum.
"Kurbanın olayım, o daha çocuk! Canını acıtma, onun bir suçu yok!" Vahit'in hırıltısı odanın içindeki havayı zehirliyor. "Sus!" diye bağırıp boşta kalan eliyle suratımın tam ortasına bir yumruk indiriyor. Burnumdan yayılan o sıcak kan, ağzıma ve boğazıma doluyor ama acıyı hissetmiyorum bile.
Tek derdim Koralp'in o porselenden kurtulması. Vahit'in dizinin altına elimi sokuyorum, onu dengesizleştirip çocuğun üzerinden kaydırmaya çalışıyorum. Vücudumu, Koralp'le Vahit arasına bir kama gibi sokmaya uğraşıyorum.
Koralp'in yorganın altından sarkan o incecik bileğini yakalıyorum ve onu kendine doğru çekmeye başlıyorum. "Kaç Koralp, kaç annem!" diye inliyorum. Vahit'in ağırlığı altında ezilen Koralp, benim çekişimle santim santim o devasa gölgenin altından sıyrılmaya çalışıyor. Vahit, elindeki porseleni daha da bastırırken ben Koralp'in gövdesine sarılıp onu bütün gücümle dışarıya, odanın kapısına doğru çekiyorum. Kendi etimden et koparıyormuşum gibi bir acı bu; Koralp'i o adamın pençelerinden çekip alırken Vahit'in küfürleri ve darbeleri sırtıma, başıma iniyor.
Vahit'in bir sonraki hamlesinde, porselen parçası Koralp'in kolunda derin bir çizik açıyor. Koralp'in o tiz çığlığı, içimdeki o son korku barajını da yıkıyor. Onu kucağıma alıp yatağın üzerinden çekmeyi başarıyorum.
İkimiz de yerdeki o tozlu halının üzerinde, birbirimize dolanmış halde geriye doğru sürünüyoruz. Vahit, yer yatağının üzerinde dengesini kaybedip bir anlığına sendeliyor. O saniyelik boşluğu fırsat bilip Koralp'i göğsüme basıyorum, kollarımı onun üzerine bir zırh gibi kenetliyorum.
Vahit ayağa kalkmaya çalışırken, ben Koralp'i kucağımda, yerlerde sürünerek odanın köşesine, o dar çıkışa doğru taşımaya çalışıyorum. Kanım, Koralp'in doğum günü tişörtüne bulaşıyor. Gözyaşlarım onun saçlarının arasına karışıyor. Ona vurmaya cesaret edemiyorum, ona karşı koyacak bir gücüm yok ama bu çocuğu o odadan canlı çıkarmadan nefes almayacağımı biliyorum.
Vahit, yer yatağının üzerinden hantal bir hareketle doğrulurken, dizlerinin üzerinde biriken o karanlık öfke tüm odayı kaplıyor. Ben, Koralp'i göğsüme öyle bir bastırmışım ki, minik kalbinin vuruşlarını kendi kaburgalarımın içinde hissediyorum. "Kaç," diyorum fısıltıyla, sesim kan ve gözyaşıyla boğulmuş bir hırıltıdan ibaret. "Kaç kurtar kendini!"
Vahit ayağa kalkıyor. Boyu odanın tavanına değecekmiş gibi geliyor bana. Devasa, yıkıcı ve merhametsiz. Elindeki o kanlı porselen parçasını hala bırakmamış. "Bırakmayacağım," diyor, sesi sanki içindeki alkolün yakıcılığıyla kavrulmuş. "İkinizi de bu odadan çıkarmayacağım."
Üzerimize doğru bir adım atıyor. O ağır botlarının zeminde çıkardığı her ses, hayatımızdan saniyeleri söküp alıyor. Koralp'i yerlerde sürükleyerek kapı eşiğine kadar çekiyorum. Sırtım koridorun o soğuk duvarına değdiğinde, son bir güçle Koralp'i kucağımdan yere, koridorun karanlığına doğru itiyorum. "Koş Koralp! Dışarı koş, arkana bakma!"
Koralp sendeliyor, elleriyle yerden destek alıp kalkmaya çalışırken gözleri bende kalıyor. O gitmekle kalmak arasındaki o çocuksu çaresizliği görüyorum. Vahit tam tepeme bindiğinde, bir elimle kapının pervazına, diğeriyle Vahit'in bacağına yapışıyorum. Tüm vücudumu bir set gibi eşiğe seriyorum. Vahit'in ağır botu bu sefer tam göğüs kafesime iniyor. İçimdeki tüm organların yer değiştirdiğini, kaburgalarımın o çatırtısını duyuyorum ama parmaklarımı onun bileğinden ayırmıyorum.
"Gitmeyecek!" diye bağırıyor Vahit, beni üzerinden atmak için başıma, omuzlarıma tekmeler savuruyor. Her darbede görüşüm biraz daha bulanıyor, koridorun sonundaki o ışık biraz daha küçülüyor. Ama bırakmıyorum. Koralp'in dış kapıya doğru koşan o küçük ayak seslerini duyuyorum. Merdivenlerden inişini, o demir kapının gıcırtısını... O ses, aldığım her darbeden daha güçlü bir yankı yapıyor ruhumda.
Koralp gitmiyor.
Onu koridorun karanlığına, açık kapıya doğru fırlatıyorum ama o gitmiyor. Küçük ayakları eşiğe çivilenmiş gibi, omuzları hıçkırıklarla sarsılarak orada duruyor. "Anne," diye inliyor, sesi bir kuşun kanat çırpışı kadar zayıf ama bir o kadar da ağır. "Annemi bırak..."
Vahit, Koralp'in gitmediğini görünce duraksıyor. Dudaklarının kenarında o iğrenç, çarpık gülümseme beliriyor. "Bak," diyor, sesi bir yılanın tıslaması gibi kulağımda yankılanıyor. "Eniğin seni bırakmıyor. O da biliyor nereye ait olduğunu."
Vahit üzerime basarak Koralp'e doğru bir adım atıyor. Göğsümdeki baskı yüzünden nefes alamıyorum, kaburgalarımın her nefes alışımda ciğerlerime battığını hissediyorum. Koralp kaçmak yerine, o küçücük elleriyle koridordaki dilsiz vestiyere tutunuyor. Gözleri bende. O bakışta, o sekiz yaşındaki çocuk zihninde bir karar verdiğini görüyorum. Gitmeyecek. Benim burada ölmemi izlemek pahasına da olsa yanımdan ayrılmayacak.
Vahit elindeki o sivri porselen parçasıyla Koralp'e yaklaştığında, yerden destek alıp dizlerimin üzerinde ileri fırlıyorum. Vahit'in beline sarılıyorum. Bütün ağırlığımı, bütün acımı ve bütün o birikmiş nefretimi kollarımda toplayıp onu geriye çekmeye çalışıyorum. "Koralp, git dedim sana! Bakma buraya, kapat gözlerini!" diye bağırıyorum ama ağzımdan sadece kanlı bir köpük çıkıyor.
Vahit sinirle arkasına dönüp, dirseğini sertçe şakağıma indiriyor. Başım yana savruluyor, dünya bir anlığına simsiyah oluyor. Gözlerimi açtığımda Vahit'in Koralp'i vestiyerin dibinde sıkıştırdığını görüyorum. O koca eliyle Koralp'in boğazını kavrıyor ve onu duvara yaslıyor. Çocuğun ayakları yerden kesiliyor. Küçük, çelimsiz elleri Vahit'in bileklerine tutunmaya çalışıyor ama güçleri yetmiyor.
"Anne..." diye fısıldıyor Koralp. Sesi artık çıkmıyor, sadece dudakları kıpırdıyor. Gözbebekleri yukarı kayıyor, yüzü o korkunç morluğa bürünmeye başlıyor. Vahit'in boğazından çıkan o hayvanca hırıltı, Koralp'in son bir hamleyle koridorun sonundaki banyoya doğru fırlamasıyla daha da katılaşıyor. Çocuğun çıplak ayaklarının tahta zemindeki o hızlı patırtısı kesiliyor ve ardından banyo kapısının kilit sesi yankılanıyor. Ama bu kilit, Vahit'in gözlerindeki o öldürme hırsını durdurmaya yetmiyor.
Vahit bir an duruyor. Sırtı bana dönük, omuzları hiddetle inip kalkıyor. Sonra ağır adımlarla, sanki vaktinden çok eminmiş gibi mutfağa yöneliyor. Koridorda, kendi kanımın içinde sürünerek başımı kaldırmaya çalışıyorum. Mutfaktan gelen o ses... Çekmecenin hızla açılması, metalin metale sürtünme sesi... O sesi tanıyorum. Evdeki o en büyük, o en keskin ekmek bıçağını seçtiğini biliyorum.
Vahit mutfaktan çıktığında, elindeki o geniş çelik bıçağın mutfaktaki arsız güneş ışığını koridora nasıl yansıttığını görüyorum. Bıçak, onun elinde devasa bir pençe gibi duruyor. Gözlerindeki sarhoşluk gitmiş, yerini sadece avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının o donuk, soğuk kararlılığı almış. Beni görmüyor bile; üzerimden bir çöp yığınının üzerinden geçer gibi geçip banyo kapısına yöneliyor.
"Aç o kapıyı," diyor. Sesi artık kükremiyor, fısıldıyor. Bu fısıltı, o kükremeden çok daha korkunç. "Aç ki acın çabuk bitsin."
Banyo kapısının önünde durup bıçağın ucunu ahşabın arasına, kilidin olduğu yere sokmaya çalışıyor. İçeriden Koralp'in o boğuk, nefesi kesilmiş ağlamasını duyuyorum. "Anne... Anne yardım et," diye inliyor çocuk. Kapının arkasına çökmüş, küçücük gövdesiyle o kapıyı tutmaya çalışıyor. Vahit bıçağı kapının pervazına sokup kanırtırken ahşabın çatlama sesini duyuyorum. Her çatırtı, Koralp'in ömründen çalınan bir saniye gibi.
Sürünerek Vahit'in arkasına yaklaşıyorum. "Vahit yapma... Bak, banyo kapısı o, çıkamaz oradan," diye sayıklıyorum. Pantolonunun paçasına yapışıyorum, kanlı ellerimle o kirli kumaşı kirletiyorum. Vahit, sanki bacağına dolanan bir sülük varmış gibi ayağını sertçe savuruyor. Botunun ucu tam çeneme geliyor. Başım geriye çarparken ağzımdaki dişlerin birbirine çarptığını, dilimin kesildiğini hissediyorum.
Vahit, bütün gücüyle kapıya omuz atıyor. Bıçağı bir kama gibi kapı aralığına saplıyor. Kapının üst kısmındaki o buzlu cam titriyor. Koralp içeride çığlık atıyor. O çığlık, bir çocuğun hayata tutunmak için attığı o en son, en saf feryat. Vahit bıçağı çıkarıp bu sefer kapının kilit kısmına, o zayıf ahşaba defalarca saplıyor. Her darbede kapı biraz daha parçalanıyor, her darbede Koralp'in son sığınağı biraz daha yok oluyor.
Görüşümün bulanıklığı arasından, Vahit'in bıçağı tutan elinin nasıl titrediğini ama nasıl bir nefretle sıkıldığını izliyorum. O bıçak oradan içeri girdiğinde, Koralp'in o yumuşak teniyle buluştuğunda her şeyin biteceğini biliyorum.
Banyo kapısının çatırdayan ahşabına sapladığı bıçağı sert bir hamleyle geri çekiyor. Koralp'in içeriden gelen o hıçkırıklı nefes sesini bir anlığına dinliyor, sanki avının son çırpınışlarından zevk alıyor. Ama sonra, koridorda kanlar içinde debelenen bana, o kapatılmış, susturulmuş, yıllarca ezilmiş kadına doğru yavaşça dönüyor. Gözlerinde artık sadece öfke değil, işi bitirmeye odaklanmış o buz gibi, karanlık kararlılık var.
"Senden başladı her şey," diye fısıldıyor. Sesi, boğazındaki o katranlaşmış nefretle iyice ağırlaşmış. "Senin o uğursuz yüzün, o bitmeyen suskunluğun..."
Bıçağı sımsıkı kavrayan eli, koridorun loş ışığında beyazlamış kemikleriyle bir pençeyi andırıyor. Üzerime doğru bir adım atıyor. Ben, sırtımı duvara dayamış, bacaklarımın arasındaki o dermanı çoktan yitirmiş halde ona bakıyorum. Kaçacak yerim yok, tutunacak bir dalım yok. Sadece banyonun kapısı arkasında nefesini tutmuş, annesinin ölümünü dinleyecek olan o küçük çocuk var.
Vahit tepeme bindiğinde, bıçağın soğuk çeliğinin parıltısı gözlerimi alıyor. Bir eliyle saçlarımı kavrayıp başımı duvara yaslıyor. Diğer elindeki bıçağı havaya kaldırıyor. O an zaman yavaşlıyor. Koralp'in banyonun kapısının altından sızan o cılız ağlamasını duyuyorum. "Bakma Koralp!" diye bağırmak istiyorum ama boğazımdaki kan sadece boğuk bir hırıltıya izin veriyor.
(+18!)
Gözlerindeki o son insani kırıntı da sönüyor. Yerini bir boşluğa, simsiyah bir kuyuya bırakıyor. Bıçağı havaya kaldırdığında, çeliğin üzerindeki o donuk mutfak ışığı son kez gözlerimi yakıyor. Zaman genişliyor, koridorun tavanı gökyüzü kadar uzaklaşıyor.
İlk darbe sol omzumun hemen altına, köprücük kemiğimin boşluğuna iniyor. Bıçağın o soğuk, pürüzsüz metalinin etimi yırtarak içeri girmesi, beklediğim o keskin acıdan ziyade korkunç bir basınç hissi veriyor. Metalin kemiğime çarptığı o tok sesi, kendi kafatasımın içinde duyuyorum. Vahit bıçağı geri çektiğinde, sıcak bir sıvının giysilerimi hızla ağırlaştırdığını hissediyorum.
"Yalvar," diye hırlıyor Vahit. Yüzüme sırılsıklam bir nefret püskürtüyor. "Ölürken bile o dilsiz halinle bana meydan okuma!"
İkinci darbe karnımın boşluğuna, en savunmasız olduğum yere saplanıyor. Bu seferki acı, bir demirin kızgın ateşte korlanıp içime sokulması gibi. Ciğerlerimdeki tüm hava tek bir saniyede boşalıyor. Ağzımı açıyorum ama ne bir çığlık ne de bir kelime... Sadece sıcak, metalik bir sıvı boğazıma doluyor. Vahit bıçağı içimde çeviriyor. O an organlarımın yerinden oynadığını, yaşamın o ince iplerinin tek tek koptuğunu hissediyorum.
Kendi kanımın o yapışkan, ılık kokusu koridoru dolduruyor. Vahit durmuyor. Bir makine gibi, bir balyoz gibi indirip kaldırmaya devam ediyor bıçağı. Her darbede vücudum biraz daha sarsılıyor, her darbede sırtım duvara biraz daha sert çarpıyor. Sağ koluma, göğsüme, bacaklarıma... Bıçak her girdiğinde o ıslak, yırtılma sesini duyuyorum. Bu artık bir şiddet değil, bu bir yok etme ayini.
Banyonun kapısının arkasında Koralp'in attığı o ses, artık bir çocuk sesinden çıkmış; tiz, hayvansal bir feryada dönüşmüş durumda. Kapının altından sızan kanımı görüyorum. Kendi kanım, banyonun kapı eşiğine ulaşıp içeriye, Koralp'in çıplak ayaklarına doğru süzülüyor.
Görüşümün kenarları kararırken Vahit'in son bir kez bıçağı iki eliyle kavradığını görüyorum. Tüm ağırlığını vererek bıçağı tam göğüs kafesimin ortasına, kalbimin olduğu yere bastırıyor. Kaburgalarımın çatırdayarak ikiye ayrıldığını, o keskin acının bir anlığına tüm bedenimi felç ettiğini hissediyorum. Gözlerim açık kalıyor. Vahit'in alnından damlayan terin, benim yanağımdaki kan gölüne düşüşünü izliyorum.
Vahit bıçağı orada, göğsümün tam ortasında bırakıp ayağa kalkıyor. Üstü başı, yüzü, elleri... Her yeri benimle kaplı. Ben ise koridorun o soğuk zeminine, kendi kanımdan örülmüş o ağır yorganın üzerine yığılıyorum. Artık acı yok. Sadece derin, uçsuz bucaksız bir soğuma var.
Banyonun kapısı titriyor. Vahit kanlı elleriyle kapı koluna yapışıyor. Ben, kapanmak üzere olan gözlerimle o kapıya bakıyorum. Koralp'e... Son bir nefes, son bir hırıltı çıkıyor dudaklarımdan: "Saklan..."
Vahit bıçağı banyonun kapısından çekip bana doğru döndüğünde gözlerindeki o son bağ da kopuyor. Kanlanmış gözleri, mutfakta yarım kalan o yıkımı tamamlamak ister gibi parlıyor. Yerden saçlarımı kavradığı gibi beni sarsıyor. Kafa derimin kafatasımdan ayrıldığını hissediyorum. Beni koridorun tozlu zemininde bir ceset gibi sürüklemeye başlıyor. Vücudumun yerle temas eden her noktası sürtünmeden yanıyor. Kaburgalarım her sarsıntıda mutfak eşiğine çarpıyor.
Beni mutfağa, o darmadağın olmuş doğum günü masasına kadar çekiyor. Bir hamlede vücudumu yerden kaldırıp masanın üzerine, o ezilmiş pastanın ve kırık tabakların arasına fırlatıyor. Sırtım masanın sert ahşabına çarptığında akciğerlerimdeki son hava kırıntısı da dışarı fırlıyor. Gözlerim tavandaki o soluk sarı ışığa kilitleniyor. Vahit üzerime çöküyor. Dizlerini karnıma bastırıp hareket alanımı tamamen yok ediyor.
Bıçağın o geniş ve soğuk namlusunu boğazımın hemen altında, şah damarımın üzerinde hissediyorum. Vahit'in elleri titriyor ama bu korkudan değil, nefretin verdiği o vahşi enerjiden. "Bu masada başladın, bu masada biteceksin," diye hırlıyor. Bıçağın ucunu yavaşça göğüs kafesimin hemen üzerine batırıyor. Tenimin yırtılma sesini, o ince sızıyı duyuyorum. Kan damlası masadaki bembeyaz örtüye damlıyor.
Sonra bıçağı bütün gücüyle aşağı indiriyor.
Metalin kaburgalarımın arasından geçip derinlere inişini hissediyorum. Bir yanma değil bu, bir boşluk hissi. İçimden bir şeyler kopup dışarı akıyor. Vahit bıçağı çekip tekrar indiriyor. Bu sefer tam karnıma. Bıçağı içeride çeviriyor. Bağırsaklarımın metalin ucuyla parçalandığını duyumsuyorum. Ağzımdan sıcak, koyu bir kan boşalıyor. Masadaki o parçalanmış çilekli pastanın üzerine, kremaların arasına süzülüyor kanım.
Vahit bir makine gibi durmadan bıçaklamaya devam ediyor. Kollarımı, omuzlarımı, göğsümü... Her darbede masanın ayakları yerde gıcırdayarak sarsılıyor. Mutfaktaki o ağır alkol kokusu şimdi taze kan kokusuyla birleşiyor. Gözlerim kararırken Vahit'in bıçağı tutan ellerinin dirseklerine kadar kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Kendi kanım, masanın kenarlarından yere, Koralp'in az önce bastığı o yerlere şelale gibi dökülüyor.
Son bir kez bıçağı havaya kaldırıyor. İki eliyle kabzayı kavrıyor. Bütün vücut ağırlığını vererek bıçağı tam göğsümün ortasına, köprücük kemiklerimin birleştiği o çukura saplıyor. Kemiklerin kırılma sesi mutfağın duvarlarında yankılanıyor. Bıçak sonuna kadar içime giriyor. Sıcaklık yerini buz gibi bir soğumaya bırakıyor.
Başım masanın kenarından aşağı sarkıyor. Görüşüm bulanıklaşırken yerdeki o ezilmiş pastayı, dökülen şekerlemeleri ve kendi kanımın oluşturduğu o koyu gölü görüyorum. Vahit tepemde soluk soluğa, bir zafer kazanmış gibi bakıyor. Koridorun sonundaki banyodan Koralp'in o tiz, o hiç bitmeyen feryadı geliyor. Ama artık o ses bile uzaklaşıyor.
Vahit bıçağı göğsümün ortasında, kemiğe saplanmış halde bırakıp geri çekiliyor. Göğsümden dışarı sarkan o metal sap, her kesik nefesimde ağır ağır sallanıyor. Başım masanın kenarından aşağı, koridora doğru cansız bir ağırlıkla sarkıyor. Artık acı duymuyorum. Sadece vücudumun her deliğinden boşalan o ılık yaşamın çekilişini, yerini alan o dipsiz ve ağır soğumayı hissediyorum.
Görüşümdeki o puslu karanlığın ortasında, banyo kapısının santim santim açıldığını görüyorum. Koralp, o korkunç kilit sesinden sonra dayanamayıp kapıyı aralıyor. Koridorun o tozlu, loş ışığında, küçücük bir yüz beliriyor.
İşte orada.
Koralp'in o iri, yeşil gözleri.
O yeşillikler şimdi korkuyla, saf bir dehşetle büyümüş, gördüğü şeyi reddetmek ister gibi bakıyor. O gözlerde, mutfak masasının üzerine serilmiş annesini, akan o koyu kan nehrini ve babasının elindeki o kırmızılığı görüyorum. O bakışta bir çocuğun dünyasının paramparça oluşu, o yeşil derinliklerin içine sızan o siyah gölge var. Benim gördüğüm son şey, onun bu vahşete kilitlenmiş, gözyaşlarıyla yıkanmış o donuk bakışları oluyor.
Dudaklarımda kalan son bir damla kan masaya damlarken, o yeşil gözlerin içinde kendimi görüyorum. Bir anne değil, bir kurban değil, sadece o gözlerdeki ışığı koruyamamış olmanın verdiği o son, o kahredici sızıyı. Göz kapaklarım o yeşil ışığın üzerine bir perde gibi kapanırken, Koralp'in dehşet dolu o sessiz bakışı ruhuma kazınan son görüntü oluyor.
Mutfaktaki saat tik tak etmeye devam ediyor.
Bugün 22 Temmuz.
Koralp'in doğum günü.
Bölüm Sonu